15 Ağustos 2009

Sanem Uçar-Sudan Inciler



100 mg Sanem Uçar Prospektüs

Sanem Uçar kimdir?

10 mg- Müzik
40 mg-Steril Makaleler
8 mg- Edebiyat
7 mg- Fotoğraf
6 mg- Sinema
70 mg Yaşama ait her şey

Formülü

Her 1 drajede;
0;8g allegro ma non troppo
0,2g adagio

Bir Ampül: müzik bikarbonat 0,84 g
yarım ml. red etmek
%100 sorgulamak
%100 başına iş almak içerir.

Farmakolojik Özellikler

Drajeler istenildiği zamanda alınır. Su ile içilmesinde fayda vardır. Formülündeki balık tozları burcuna uygun şekilde suyla temas ettiğinde duygularınızın kontrol altına alınmasında etkendir. Kanınızın damarlarınızda romantik bir şekilde salınımında hayal dünyanızın gelişmesiyle özdeş bir yapılanmaya neden olur.

Formülündeki 0,2 g lık adagio aynı zamanda gerçeklik olgusunun da hayata yansımasında etkisini gösterir.

Allgro ma non troppo ve adagio duygularınızla gerçekleriniz arasındaki dengeyi kurmada sizlere yardımcı olurken, gözyaşı bezlerinizin çalışmasında ki etkenliğiyle gözyaşına dönüştüğünden rahatlamanızda fayda sağlar.

Hayal dünyanızda gerçeği de elden bırakmayan özelliğiyle sınırlarınızın temininde "siz" olabilme özelliğinizi ortaya çıkartır.



Endikasyonları

Aşağıdaki olguların yol açtığı durumlarda kullanılır:
-Yaşama bakış pencerenizin başka pencerelere benzemediğini gördüğünüz durumlarda
-Kendinizi bir yere ait hissedemediğinizde bir yere ait olabilme özelliğinizin ortaya çıkmasını
-Kendinize ve dünyaya yabancılaştığınızda
-Tebessüm edebilmeyi yeniden hatırlamak istediğinizde
-Birilerinin size "ayna" görevini yapmasını istediğinizde
-Kaybolup yeniden doğmak istediğinizde

Kontendikasyonları

Zorunluluk olmadıkça kullanmayınız :)

Uyarılar/Önlemler

Allegro ma non troppo kanda emilimi yüksek olduğundan geçici bir hazla kendinizi nirvanaya erişmiş gibi hisedebileceğinizden nüansların müzikteki etkisi gibi aşırı doz dan kaçının.
Agadio ise gözyaşı bezlerinizin fazla çalışmasını sağlayabileceğinden karanlık tabloların oluşması gibi yan etkilerin klinik çalışmalarında ortaya çıktığı gözlenmiştir.
Kontendikasyonları bölümünü dikkatlice bir kez daha okuyunuz;

Bağımlılık yapabilir :)))))))))

Saklama Koşulları

Sıcaktan ve soğuktan koruyunuz ortalama 25 derecedeki oda sıcaklığında muhafaza ediniz

İmal Yeri ve Adresi

Aynur-Sabih Uçar/ Efsunlu Kent
16-03-1962

Reçete ile satılır.
Çocukların ulaşabileceği yerde ambalajından çıkararak saklayınız. Dolandagelbiz'e danışmadan kullanılmamalıdır. Beklenmedik bir etki görüldüğünde alışmaya bakın.




Sudan İnciler

Kalabalık bir şehirde kendinle baş başa kalıp okumak istediğin satırları içine sinirde sindire okuyabileceğin kaç köşe vardır dersiniz? Her geçen gün sayısı daha da azalmakta bu köşelerin.

Fenerbahçe koyuna doğru yavaş adımlarla yürürken babasıyla yaptığı küçük geziler geldi aklına. ”Hiçbir şey kalmayacak geriye kızım “demişti yaşlı adam zorlukla nefes alıp verirken. Biraz soluklanmak için oturdukları yerde babasının konuşmasına engel olabilmek için daldan dala atlayarak yaptığı konuşmalara daldı bir süreliğine. Güzel konuşurdu oysa babası, hiç biri boş sözler değildi. Hepsi yaşam denilen süzgecin altından geçmiş sözlerdi. Konuşmaya başladığında nefes almada zorlandığını hiç hesaba katmayarak devam edecek sözleriyle yorulmasını istemiyordu ve gevezeliği de bundandı sadece. Dışarıdan bakan birisi bu durumu yorumlamak isterse “Bir kadın yaşlı bir adama hiç söz hakkı tanımadan durmadan konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor” derdi kolaylıkla. Devam da edebilirdi sözlerine “Hiç saygı kalmadı gençlerde, ah! nerde o eski günler!”

Gülümsedi kadın ister istemez. Beyninin kıvrımlarında hiç bitmeyecek bu düşüncelerin, bu iç konuşmaların birlikteliğinde bir süre daha yürüyerek sığınağına doğru yürürken mutluydu. Kıyı da köşede kalmış salaş çay bahçelerindendi. Hele bir işletmecisi vardı ki Kemal Bey'i gören asla muhasebeci olduğuna inanmazdı. ”Çok uzun zaman oldu, nerelerdeydiniz” diye sitem etti önce, “Peki bugün hangi havadasınız? Müzik ona göre değişsin haa” diye sürdürdü konuşmasını. ”Değişmedi değil mi, yine aynısından?” diye sürdürürken sorularını kadının yanıtlarına hiç beklemeden çay ocağına doğru yöneldi.

O salaş çay bahçesinde duymayı hiç aklınıza getirmediğiniz müzikleri dinleyebilirsiniz. Kemal Bey bir müzisyen edasıyla yıllardır özenle biriktirdiği müzik eserlerini çağın modasına hiç aldırış etmeden, kendi istediği gibi yankılandırır. Birkaç müşterisinin de beğenisini bildiğinden ve bu beğeni aynı zamanda kendi beğenisi de olduğundan alışık olmadığınız müzikler yankılanır o sığınakta. Sürekli değiştirir müzik tarzlarını size göre. Eğer bir şeyler okuyorsanız müzik sizin okumanıza engel olmayacak şekilde tarz değiştirmiştir. Kimseye benzemez Kemal bey!....

“Buyrun “dedi Kemal Bey az şekerli Türk kahvesi ve suyu kadının yanına getirirken “Eric için ne düşünüyorsunuz” diye de sormayı ihmal etmedi. ”Nasıl uygun mu bugün ki havaya” derken o yüzüne yayılan kocaman gülümsemesi de eksik değildi. ”Uzun zamandan beri gelmediğiniz için şaşırabilirsiniz. Tam buranın salaşlığına uygun salaş bir kadın geliyor son zamanlarda, rahatsız edici biri değil ama rahatsız olursanız bana işaret etmeyi ihmal etmeyin olur mu”…

-Nasıl yani , adı yok mu bu kadının?
-Vardır elbette, ama kimse bilmez, ne adını, ne de nerden gelip nereye gittiğini…Bizim çay bahçesine benzer bir hali vardır dedim ya, o yüzden Salaş Hanım demeye başladım, hiç itiraz etmedi.

Çok konuşmazdı Kemal Bey. Hatta kelimeler zorlukla dökülürdü dudaklarından. Duygularını anlamanın en kolay yolu, o gün dinlettiği müziklere kulak vermekti. Sanki bunlar kendisini ele verecekmiş gibi kolaylıkla “Sizler için “ demede de uzmanlaşmıştı yine o kocaman gülümsemesiyle. Gülümseyen dudaklarda mutsuzluğu saklamasını becerdiğini sanırdı ama onu ele verecek bir sürü şeye sahipti o salaş bahçe.

“Şimdi de sıra çayda, fincanda olmayacak, koyu ve sıcak olacak, tek şeker… Doğru hatırlıyorum değil mi?” diye sürdürdü konuşmasını boş fincanı toplarken. Kaç kişi gelirdi bu salaş bahçeye ve bir insan kişilerin nasıl çay içtiğini nasıl aklında tutabilirdi? İnsanın kendisini özel hissetmesinin o denli basit ve güzel yoluydu ki, “Biricik “ olma duygusu ne kadar egemen insanda diye düşündü yine her zamanki gibi daldan dala atlayan düşüncelerinde.

Neden “Biricik” olmak isteriz diye bir soru daha sorarken kendine vaz geçti soruların yanıtlarını bulmaya çalışmaktan. Yorgundu ve sığınağındaydı. Çayını yudumlarken elindeki kitabının 16. sayfasını açtı . Tam 17' ye geçiyordu ki sol taraftan gelen “Sudan inciler bunlar, hepsi ama hepsi sudan inciler” diye kendi kendine söylenen ve yanına yaklaşan kadının sesine kulak kabarttı. Kadın, kendi kendine söylenirken yerden aldığı taş parçalarını da ceplerine, çantaya benzer garip bir şeye oraya buraya tıkıştırıyordu. Tam yanındaki masaya oturuverdi ve Kemal Bey'in uzaktan “Hoş geldiniz Salaş Hanım “ sözlerine aldırış bile etmeden, “Bu ne ya bu dinlediğinizde müzik mi? Koy şuraya bir Barok deyiverdi.”

Topladığı taşları masaya yayarken sanki yıllardır tanışıyorlarmış gibi kadına dönerek; “Biliyor musun, "Barok " önceleri hakaret anlamında kullanılırdı” dedi.

17'de asılı kalıp 18' e geçemeyeceğine karar veren kadın kitabını kapatırken “Hayır “dedi sessizce. Öğrenmek isteyip istemediğinden de pek emin değildi ama sonuçta öğreneceği kesin gibi gözüküyordu.

Barok kelimesi Portekizce "barocco" kelimesinden gelmedir ve işlenmemiş düzensiz inci anlamında kullanılır kelime olarak diye sürdürüyordu konuşmasını. Kendini bir halt sanan herifin biri bir zaman, zaten bu adamlar her zaman kendilerini bir halt sanırlar, iki kemancıyı dinlemiş günlerden bir gün. Ona göre biri çok ama çok daha iyiymiş. Diğeri de iyiymiş ama çok iyi değilmiş bu adama göre. Bunları karşılaştırırken; birini dinlerken gökyüzündeki yıldızlara ulaştım, diğerinde de denizin dibindeki incilere demiş. İşte o günden sonra uzunnnnn bir süre Barok döneme ait eserler, çok vıdı vıdı gibi geldiğinden herkese, anlamındaki düzensizlik nedeniyle aşağılama olarak kullanmışlar. ”Bok” der gibi. Ama Portekizce'de bok bizimki gibi bok değildir sanırım. Hepsi sudan inciler işte!...., sonradan nasıl değer kazandı bu inci hiçbir bilgim yok, sen biliyor musun ?

Neye uğradığını şaşıran kadın bir kez daha “hayır “dedi.

-Her yerde sudan inciler var onu da görmüyor musun?

Konuşma oldukça ilginç bir yöne doğru kayıyordu, konuşmada denmezdi aslında buna. Monolog çok daha doğru bir tanım gibi gözüküyordu. Ama kadın ilgiyle salaş hanımı izliyordu. Saçları sanki yıllardır yıkanmamıştı, bir yün yumağı şeklinde başının üstüne toparlanmıştı, oradan buradan düzensiz saça benzer şeyler gözüküyordu, koyu kahveye çalan derisi kirden mi yoksa esmerlikten mi bu renkteydi pek anlaşılmıyordu açıkçası. Ama garip bir yeşile çalan gözlerde büyük bir hüzün de vardı, ya da kadına öyle gelmişti….

Ben dairedeyken, haaaaa ben bankacıydım bir zamanlar, kafayı yemeden önce yani, gerçi kelle paça da sevmem ama, neyse, hep bankada barok müziğin çalmasını hayal ederdim. Ama nerde bizim zamanımızda böyle şeyler, anlamsız makinaların çıkardığı seslerden başka sesler çıkmazdı, haaa bir de peki efendim, tabii efendim, siz nasıl isterseniz öyle yaparız efendim şeklinde konuşmalar….Hep sudan inciler bulurduk her şeyden. Ama beni bir gün bankadan attılar, müdürün üstüne yürüyüvermişim…..

“Neden?” diye bir soru dökülüverdi kadının ağzından. Oysa hiç meraklı biri değildi, ama meraklı bir insan konumundaydı şu anda ne yazık ki?

“Vayyyyyy, hayırdan başka da bir kelime de çıkarmış ağzından.” diye alaycı bir kahkahanın ardından cevabı beklemeden konuşmasına devam etti.

Sudan inci bulmada uzmanız dedim ya sana neden dinlemezsin beni. Bir kayınbiraderim vardı, evlere şenlik!!! Yani kocamla kardeş oldukları inanılacak gibi değildi. Analarını tanımasam bir haltlar karıştırmış bu kadın diyeceğim ama yapacak cinsten değildi kocakarı, günahını almayayım şimdi. Bu adam anasını bulsa becerebilecek cinstendi. Ben hayatımda bunun kadar şerefsizini görmedim. Neden erkeklerin beyinleri kafataslarının içinde durmaz ki anlayabilmiş değilim, hep yer değiştirir, anladın sen….

Hafifçe gülümserken “Evet” dedi kadın.

Hayır-neden-evet…Üç kelimelik bir dil hazinen var şimdilik. Oldukça zengin sayılırsın, merak etme . Daha fazla kelime kullanıp beni yanlarından uzaklaştıranlardan değilsin en azından, ya meraktan bu insanlığın ya da taşıdığın yürekten. Bu kayınbiraderim olacak adam aklına gelen her türlü hokkabazlığı yapardı, ne zaman belasını bulacak diye düşünürken bir gün Bulgaristan' da bir trafik kazası geçirdi. Benim kocam olacak olan adam da taaa Bulgaristan'lara gidip onu İstanbul'a getirdi. Tam bir semeydi geldiğinde haaaaaa. Adını bile sorsan sana aval aval bakar, uzun bir süre düşündükten sonra cevap verirdi. Beyninden hasar almış. Herkese mavi boncuk dağıtan benim sevgili kocam bunların tüm sorumluluğunu üstüne aldı. Karısının ve çocuğunun da yaniii. Almalı da, aile budur, zor günlerde beraber olacaksın. Ama kaç kere dedim burnunun dibine getirme bunları, senden uzakta olsunlar istediğini yap, ama getirme yanına.

Sorgulandım, yargılandım, nasıl bir insanım diye. Sudan iz aramaya gör, bulursunnnnnnnn. Sustum. Sesim duyulmayacak ki, söylemek istediğim şey anlaşılmayacak ki. Herkes kendi sesini duymak istiyor, başka seslere tıkalı aha bu kulaklar. Neyi anlamam biliyor musun?

“Neyi” dedi kadın.

Dört etti, gittikçe birikiyor parannnnnn. Benim adamla evlenmeden önce Çapa'da aynı bankada çalışırdık. Öyle bir kızardım ki o zamanlar yaşayış biçimine. Gününü gün ederdi, ne anasını sorar, ne babasını sorar, ne kardeşlerini sorar, sanki bu dünyada sadece kendi varmış gibi davranırdı. Üzülürdüm ailesi için. Bir evlat yetiştiriyorsun, ne arıyor seni ne soruyor, sanki hiç yoklarmış gibi. Ve evlendik, bizde bir aile olmuştuk artık. Bu sefer ana baba hatırlandı, bizim aile oluşumuz unutuldu. Bir şeyler hep eksik mi olacak yaşamda, bir şeyleri doğru yaparken başka bir yerde yanlış yapmak zorunda mıyız? Birileri hep kırılmalı mı ?!!!!!!!!!!!!!

Bu kayınbirader düzeldi sonra düzelmesine de zaten serserinin tekiydi daha da serseri olarak benim adamı her yerde rezil etmeye başladı. Ben söylemiştim, ben görmüştüm diyemiyorsun işte bu zamanlarda, hani şu sevgi var yaaaa şu sevgi, en büyük sudan incin aslında senin.

Bir gün mesai saatinin bitişinde arkadaşlarla ayakta laflıyorduk, müdür geldi. Zaman zaman bizimle konuşmaya lütfederdi. Senin deliyi gördüm dedi karnını tuta tuta gülerek. Konuşamıyordu gülmekten, anlamıyordum hangi deli, kim deliiiiii. Gülmesi geçti de anlatmaya başladı. Benim kayınbiraderimi görmüş, yanına gelmiş , hala gülüyordu anlatırken, herkesin içinde. Kendimi kaybettim üstüne yürümüşüm, sen kimsin diye. Nefret ettiğim bir insan için yine hoşlanmadığım bir adamın üstüne yürüdüm.

Ertesi gün çıkışım elime verilirken özür dilemem istendi benden. Arkadaşlarım deli misin dedi bana. Nefret ettiğin bir insan için neden canını yakasın ki? Göremediler ama, sudan inci şeklinde gördüler davranışımı….

Oysa içimde gürül gürül bir çağlayan çağlıyordu. Ben ona dert yanmamıştım, ona söz etmemiştim içimde yaşattıklarımı, sanki bunları yapmışım gibi ona verilen bir hak varmış gibi çiğnedi ruhumu herkesin içinde. Nefret ettiğim bir insan bile olsa aynı soyadını onunla taşırken ona yapılan bir hakaretin bana da yapılmış olduğunu anlamadı bile. Kazanılmış haklarla müdür olmanın keyfiyetinde herkesin içinde her şeyi söyleyebilme hakkına sahip olarak saygısızlık ederken saygısız ve yanlış yapan ben oldum. Sular gürül gürül akıyordu, inciler kanatıyordu.

“Anlıyorum “ diyebildi kadın fısıltı halinde, anlamanın ne işe yaradığını o da bilmiyordu ya.. Belki bir eli tutmak gibiydi anlamak, belki karanlıkta küçük bir ışık, belki de “Biricik” olma isteğimizin ilk ve yeterli adımı….

Göz göze geldiler Salaş Hanım'la, ”Beşşşş” demedin dedi kadın gülümseyerek….

“Senin sudan incin yok, zenginliğin sudaki bir iz sadece. Bilirsin değil mi "suda ki iz" çabuk kaybolur, yorulursun, al bu incilerden biri senin olsun” dedi, masasındaki taşlara uzandı ve en kocamanını kadına verdi..

Hala 17' de asılı kalacak gibi gözüküyordu. Bir kaç sayfa ilerlemiş olmasına rağmen okuduğu satırların hiç birisi dokunamıyordu ona. Kitabı kapatıp masasının üstüne bıraktı. Evdeki sığınağı mutfağıydı. Bir çay suyu koyup sigarasını içmek için çantasından çakmağını çıkartacağı sırada eli Salaş Hanım'ın verdiği taşa değdi. Sıradan bir taştı işte ama insanlar bazı şeylere farklı anlamlar yükleyebiliyordu. Kendi kendine hafifçe gülümseyerek Salaş Hanım'ın taşını salondaki Yuka'nın saksısına yerleştirdi. Normal koşulda bir köşeye fırlatılıp atılabilecek bu taş, garip bir değer kazanmıştı ve bu taşı atmak o anda yapacağı şeylerden biri değildi artık. Anlatması oldukça zordu bu duyguyu, içinde bir suçluluk duygusu da vardı.

Hepimizin zaman zaman her şeyi bir anlığına bırakıp, kendimizle baş başa kalmayı istediği anları vardır. Böyle bir istekle iç içeyken birinin sizin bu isteğinize engel olması durumunda duyacağınız sıkıntıyla yapacaklarınızdan sonradan pişman olabilirsiniz. Net bir şekilde kendi isteğimizi söylemek gibi bir alışkanlığı ne yazık ki kazanamadık bizler. Gerçeği söylemek çok daha az yaralayıcı olsa bile biz gerçeğin dışında kalabilecek her türlü yöntemle hem kendimize hem de karşımızdakine farkında olmadan yanlış yapmayı erdem olarak öğrenenlerdeniz.

Kitabını okumak ve Salaş Hanım'la hiç konuşmak istemezken ilginç bir konunun içinde bulmuştu kendisini. Fazla kelime tüketmemişti, içinde olamamıştı belki anlattıklarının ama dinlemek istemeyerek başlayan serüven sonradan hiç aklına gelemeyecek bir şekle girip ilgi alanına da girmeyi başarabilmişti. Çoğu konularda ön yargılı olmadığına inanmakla birlikte başlangıçta bir ön yargısı da yok değildi hani…Düşüncelerimizde istediğimiz kadar özgür olduğumuzu savunalım bir yerlerden kulağımıza fısıldananlar bazen egemen olabiliyor bizlere de diye düşündü. Ve aslında ne kadar kuşatılmış olduğumuzu ret etsek de, kuşatıldığımızın farkındalığı garip bir ürperti hissettirdi kendinde.

Barok sözcüğünün nerden geldiğini gayet iyi biliyordu her şeyden önce. Konunun içine girmek istemeyip kendinle baş başa kalmak adına olumsuz yanıt verdiğinde kurtuluşu olmadığını çok çabuk fark etmişti. Bu kadının bunu biliyor olması ve gerçeğe çok yakın olan öyküsü şaşırtmıştı onu.

Noel Antonio Puluche sevgili Salaş” dedi içinden. O kendini bir halt sanan herifin adı bu. Denizin üstünde kolaylıkla erişebileceği pırlantalar varken denizin dibindeki eğri incileri aramakla meşgul demişti bu Fransız felsefeci, kemancıyı eleştirirken. Garip bir sevgi duydu o anda Salaş Hanım'a karşı. Barok müzik sevmekte pek te haksız sayılmazdı, bu müziğin sürekli değişen tonlarına uygun bir yapısı vardı onunda, karışıktı öz olarak tıpkı Barok müziğe yapılan eleştiriler gibi. Kendimize tıpatıp benzeyenleri olmasa da, aynı pencerelerden bakabilen insanlara karşı nasıl olurlarsa olsunlar duyduğumuz garip bir sevgiyle aslında benzeştiklerini fark ettiğinde Yuka'nın saksısına koyduğu taşı bir kez daha eline aldı. ”Denizin üstünde kolaylıkla erişebileceğin binlerce güzel şeyler varken sudan inciyi neden tercih ettin?” diye sordu kendi kendine ve neler olabileceğinin düşüncelerine daldı.

Ne demişti Kemal Bey, Salaş Hanım ayrıldıktan sonra;

Onun sudan incilerinin anlamı değişkendir…..

Bir tanımlamaya bağlı kalmadan ona farklı anlamlar yüklemek, aslında doğanın özüne en yakın düşünüş şekli diye geçirdi içinden. Eğer değişim en büyük gerçeklerimizden biriyse tanımlamalarla kısıtladığımız dünyada, aynı tanımlamaya bağlı kalmamak kendi kendimize verdiğimiz bir özgürlük de aynı zamanda. Sandığımdan da zeki aslında diye geçirdi aklından.

Bir gece önce onun adına düzenlenen kutlamada içinden geçenleri olduğu gibi aktarsa ne düşünürdü arkadaşları?

Etrafınızda başka melodiler yankılanırken sadece kendimizin duyduğu ezgileri mırıldanmamış mıydı kimseye belli etmeden?....Salaş Hanım kadar cesur değildi sadece.

Üryan geldim gene üryan giderim
Ölmemeğe elde fermanım mı var?
Azrail gelmiş de can talep eder
Benim can vermeye dermanım mı var?

Dirilirler dirilirler gelirler
Huzur- u mahşerde divan dururlar
Harami var diye korku verirler
Benim ipek yüklü kervanım mı var?

Karacaoğlan der ki, ismim öğerler
Zehir oldu yediğimiz şekerler
Güzel sever diye itham ederler
Benim Hakk tan özge sevdiğim mi var?.....

İçinde duyduğu ve kimsenin duyamayacağı bir sesle söylediği şarkı Cem Karaca'nın bu şarkısı değil miydi? Etrafta neşeli şarkılar yankılanıp insanlar onlara eşlik ederken....

“Yerine getirmek zorunda olduğumuz alışkanlıklarımız var, belki de beklediğimiz alışkanlıklar bunlar...” demişti iç sesiyle..

Devlet'te ki hizmet süresini tamamlayarak uzun yıllar beraber olduklarına "Hoşçakal" denildiği kutlamalarda neler hissedilir, neler yaşanılır?..

Güzel sözler... Hak edilen yada edilmeyen ama niyeyse hep güzel sözler...Bir bitiş yaşanılır hep bu kutlamalarda. Oysa biten bir şey yok ortada. Ne bitebilir ki zaten istemedikten sonra?..Sadece başka bir başlangıca adım atıyor atmanın bitişle ne ilgisi olabilir ? Ama bizler bizden ötesi yok anlamında yaşamaya alıştığımız için, varlığımızı fiziksel olarak aynı odada bulunmakla özdeştirdiğimiz yaşama bakış açımızla nereye kadar dayanabiliriz acaba?

Seni görüyorsam, sesini duyuyorsam, sana dokunuyorsam ve aynı havayı teneffüs ediyorsam varsın...Seni görürken, sesini duyarken ve seninle aynı havayı teneffüs ederken yaşadıklarımız harikaydı.....

Şimdi artık sen yoksun...Çünkü seni göremeyeceğim, sana dokunamayacağım, aynı havayı teneffüs edemeyeceğim...

“Hay Allah ya!!! Bu nasıl bir dünya görüşü? Ya da ben ne kadar salak biriyim...Düşündüm de hiç bir bitiş yok benim için, gariplik bende gerçekten. Dinazor gibi hissediyorum son zamanlarda kendimi, neslim tükendi de yeni farkına varıyorum” dememiş miydi?

“Daima başlangıçlar var, tüm bitişleri ret ediyorum” derken hangi şarkıyı söylemişti arkadaşlarına?

Ben suyumu kazandım da içtim
Ekmeğimi böldüm de yedim
Alkışı duydum, ihaneti gördüm
Sesim de oldu, sessizliğim de
Seviştiğim de oldu benim...

Sen de başını alıp gitme ne olur
Ne olur tut ellerimi
Hayatta hiç bir şeyim az olmadı senin kadar
Hiç bir şeyi istemedim seni istediğim kadar

Sende başını alıp gitme ne olur
Ne olur tut ellerimi....

Denizin üstünde binlerce pırlanta varken dalıp gitmemiş miydi tıpkı Salaş Hanım gibi denizin derinliklerine?

Uzun bir süre yaşamın koşturmacasındayken hiçbir şey gelmedi kadının aklına. Ne sığınağı, ne sığınağın müdavimleri, ne Kemal Bey, ne de Salaş Hanım. Öylesine hızla geçiyordu ki zaman, yakalamak için hızlı bir atlet olması gerekiyordu insanın. Soluksuz kaldığı bir gün yolu yine sığınağına düştü. Etrafta kimsecikler görünmüyordu, derin bir sessizlik kaplamıştı her yeri, müzikte yoktu üstelik. Boş masalardan birine yaklaşıp oturacağı sandalyeyi seçti. Uzakta uçuşan martıları izlerken Kemal Bey'in yanına yaklaşıp kahvesini bıraktığını fark etmedi bile. Bıraksalar gözlerini kapatıp saatlerce oturduğu yerde uyuyabilirdi.

“Soğuduysa, yenisini yapayım” sesiyle irkildi birden. Çay ocağından geliyordu Kemal Bey'in sesi. Başıyla gerek olmadığını işaret etti, ya da söylediğini zannetti. Birkaç dakika sonra üstünde dumanları uçuşan minicik bir fincanda kahveyle belirdi Kemal Bey.

“Çok sessiz bugün” diyebildi kadın sadece ve aldığı yanıt ise tek kelimeydi;

Evet…..

Bazen tek kelimeler binlerce cümleye bedeldir. Düşünceler hareketlenmeye başlamıştı bile. Tek bir kelimeyle yüreğini yerinden çıkartıp eline verebilirsiniz insanın. Tek bir kelimeyle bulutların üstüne fırlatabilirsiniz de…

“Ooo!!! Dalgın bizim sudan incimiz!!!” sesiyle kendine gelirken Salaş Hanım'ı karşısında gördüğüne çok sevindi birden. Görmeyi bekleyip beklememek arasında gidip gelen düşüncelerinde “beklemek” eyleminin baskınlığında gülümsedi ve diğer sandalyeyi Salaş Hanım'a uzatırken Salaş Hanım'ın diğer masaya yerleşme planları yaptığını fark ettiğinde usulca geri çekti.

Taşlarını masaya yerleştirirken “Biliyor musun?” diye başladı konuşmaya Salaş Hanım cevabı yine hiç beklemeden.

Ben ilkokul ya da ortaokul olabilir bilmiyorum, o kadar geçmişte kaldı ki bazı şeyler, hatırlamakta zorlanıyorum. Türkçe kitabımızda bir hikaye vardı. Bir çocuk karşı tepede bir evin camlarına baktığında altın gibi parladığını görüp o evin altından olduğuna inanırmış. İçinde öylesine bir merak uyanmış ki, bir gün o pencereleri altından yapılı olduğuna inandığı evi görmeye gitmiş. Eve yaklaştıkça evin altın rengi soluklaşıyormuş. Tam yanına geldiğinde pencerelerin aslında altından yapılmadığını fark edince de çok üzülmüş. Sıradan bir cammış, tıpkı kendi evinin camları gibi. Üzüntüyle geldiği yolu nasıl geri döneceğini düşünürken bu sefer tam karşıda kendi evini görmüş. Ve kendi evlerinin camları altın gibi parlıyormuş bu sefer. Öğretmen hepimizin kendi yaşamı kendisi için değerlidir gibi bir laf etmişti sonra. Ben bu hikayeyi çok severim. Bir çok kez hatırladım daha sonraki yıllarda. Ama her seferinde o satırlarda bir tek cümle ilk önce hatırladığım oldu.

“Karşıdan altın gibi parlayan camlara yaklaştıkça tozlarını görebiliyordu”

“Güzelmiş” diyebildi kadın.

Tozları niye çok sonra fark ettiğimizi ben de bilmiyorum. Hepimiz sudan inciler olmamıza rağmen üstümüze yapışan tozlar farklı. Sanırım bizleri de bu tozlar var ediyor, ya da yok ediyor. Bir ara bayramlardan nefret etmiştim. Bayram günleri yaklaştıkça bizim evde bir hareket başlardı ki sorma gitsin. Kızım o zaman küçüktü. Kızım!!! Ah kızım benim!!!! Neyse, dalmayayım şimdi kızıma çıkamam sonra, çıkamadım da aslında yaaaaaaa. Sudan incimin eşyalarını özenle hazırlardım, şu lazım olur, bu lazım olur aman bir şey unutmayayım diye. Bende bir telaş olurdu ki sorma. Gören bizleri uzun bir yolculuğa çıkar falan sanabilirdi oysa aynı kentte eşimin ailesinin yanına giderdik. İyi ki sudan incim vardı yanımda, o olmasa kafayı yerdim, ne sıkıcıydı Tanrım!!!! Ve ben yine aynı kentteki kendi ailemin bayramını telefonla kutlardım.

Aynı kentte olan ailemin bayramını telefonla kutlamak….Tüm bayram süresince birbirinden sıkıcı insanlara yalandan gülücükler dağıtırken öyle yorulurdum ki. Ve bir bayram gitmeme kararı aldım kendi kendime. Benim ailemin de camları altından dedim ama bir şey anlamadı kocam. Babası hastaydı ve benim bu davranışım çok ahlaksızcaydı.

“Gittin mi?” diye sordu kadın.

Ahlaksız ilan edilmiştim bile, layık olmak zorundaydım….

Bayram bittikten sonra kocam geldi ve “Hasta olduğunu söyledim aileme” dedi. Durumu kurtarmak adına söylediğimiz binlerce yalanlardan bir tanesiydi işte. Yalanlarımızda bencilliğimiz olduğunu hiç anlamaz mı bu insanoğlu? Ve bencilliğimizin de bizleri yok ettiğini? Kendimi kaybettim yine. Anlattım, anlattım, anlattım…Ne düşünüyorsam, ne hissediyorsam nedenleri ve niçinleriyle anlattım. Duymak istemiyorsa bir insan, nafile çabalardır en güzel anlatımlar bile. Genelde son davranışa asılı kalıp, kendi hatamızın yüzümüze vurulması gibi algılanan gerçeği fark etme, işe yaramaz.

Gerçekler kabulde en zor şeyler değil midir? Gerçeği kabul etmeme adına değil mi yaptığımız onca soysuz davranışın nedeni? Gerçeği görmemek için kapatırız gözlerimizi, gerçeği duymamak için tıkarız kulaklarımızı, gerçeği kabul etmemek adına kendi gerçeğimizi oluştururken çemberin içine saklarız kendimizi. Korkarız gerçeklerden, gerçekleri söyleyenlerden de….

Korkarak; “Anlıyorum, ama…”diyebildi kadın ancak dinlemeye niyetli gözükmüyordu Salaş Hanım, devam ediyordu.

Ama ile başlayan cümlelerden nefret ederim. Yalan vardır 'ama' larda diye haykırıyordu Salaş. “Senin gibi düşünmüyorum” demenin başka bir yoludur, sanki düşünmek zorundaymış gibi. 'Ama' lardan sonraki her kelime “Sen saçmalıyorsun” la aynıdır. ”Aslında doğru olan benim” demektir AMA !!!!

Doğru olmak istemiyordum, gerekiyorsa saçmalamış olmak istiyordum, sudan inciydim bende, incilerime yapışmış tozlarım vardı benim de. Görülmedim, duyulmadım, hissedilmedim! Hep sessiz bir çığlık gibi kaldım, kapandım sonra, kapandım, kapandım.

Ağlıyordu Salaş!!!!

Neye uğradığını şaşıran kadın sandalyesinden kalkarak Salaş Hanım'ın yanına gitti. Kimsenin ağlamasına dayanamazdı hele yetişkin insanlarınkine asla….

Kimse ağlama demesin bana, ağlamak istiyorsa ağlasın insan.. Kimse elimden almasın ağlamamı. Sudan inciyim ben, o zaman dökülecek bu inciler yeri ve zamanı geldiğinde. Kimse bilmez anlatılanların aslını, aktarılanlar minicik bir damla büyük bir okyanusun içinde.


“Ne bildiğim, neyi ne kadar bildiğim, anlamamla belki doğru orantılı, bu kesin. Ama değişkende aynı zamanda. Kendimizi bir başkasının yerine koyarak onu anlamak zor, hatta olanaksız. Çünkü her birey sadece kendisidir. Senin davranışının sebebini anlamak için Salaş'ın yaşamını yaşamak zorundayız. Bu ise bizler için olanaksız, kolay ya da zor bu önemli değil. Herkes kendisini yaşar, bu sebeple ağrılarımızda sancılarımızda, sevinçlerimizde, mutluluklarımızda kendimize göredir.

Anlamak, bu anlamda gerçekten zor. Anlamaya çalışmak diyelim, ya da ne derseniz deyin.

Anlamaya en yakın olduğum an; "o konuyu bilmek" aşamasında olduğumdur.

Bildiğim an ise; "anlamaya biraz daha yakın.” diyemedi kadın;

Hiçbir şey, hiçbir şey diyemedi, yapamadı, kelimelerin önemi yoktu ! Sustu...Dokunmak istedi. Tuttu elini sadece…

Ağlıyordu Salaş….

Dökülüyordu inciler garip yeşilimsi gözlerinden kahverengi yüzüne tane tane….

Bir süre sığınağına gitmeme kararı aldı kadın. Karışık olan dünyasında başka karışıklıkların girmesini istemiyordu açıkcası. Bir çeşit kendini koruma güdüsüydü belki ama buna rağmen Salaş Hanım, anlattıkları, davranışları, ağlayışı da beyninin bir yerinde asılı kalacağa benziyordu ne yaparsa yapsın. Kendini tanıyordu, “Bana ne “ diyebilmeyi öğrenememişti ki….

Buna rağmen uzun süre gitmedi sığınağına. Bunda yoğunluğunun da katkısı büyüktü elbette. Yolunun düştüğü bir gün okeyci Necmi onu görür görmez çağırarak masasına oturmasını istedi. İlginç biriydi okeyci Necmi de. Kocaman yüksek bir sesi vardı konuşurken, gülmesi de aynı yükseklikteydi. Kemal Bey'in en uzun cümleleri onun için kullandığına çok kez şahit olmuştu. Çok eskiden tanıştıkları belli olurdu ve çoğunlukla da okeyci Necmi’ye kızdığı da. İşte yine kızıyordu Kemal Bey;

“Rahat bırak kadını ya!. Masa da dördüncü eksik diye onun kareyi tamamlamasını mı istiyorsun? Soluklansın yahu!!! Ama hayır, yapamazsın ağzına kelimeler geldiği anda döküvereceksin. Dokuz boğumdur gırtlak, düşüne düşüne konuşulsun diye, ama görmek için göz gerek tabii…”

Birbirlerinin nazını çekebilen insanlar azınlıktadır. Hele kadınların dünyasında çok fazla değildir. Tam tersi akla gelir ama kadınlar genelde birbirilerinin gözünü oyma politikasını ustalıkla saklama konusunda uzmandır. Bu şekilde bir konuşma herkesin içinde olacak ve kadınlar okeyci Necmi’deki kabulün en güzel şeklinin yaşandığı o şen kahkahayla duracaklar haaa.!
O anda fiziksel olarak olmasa bile sözle birbirilerini dövmede son derece beceriklidirler.

Kadın gülümseyerek ” Taşları dağıtma sırası bana geldiğinde yardımcı olursanız masanıza otururum” dedi. Okeyci Necmi o kocaman kahkahasını atarak “Gel bakalım keklik! Acemiyim diyorsun yani haaaaaa, acemi şansıyla yenmeyesin bizi “ derken “Çaylar benden” demeyi de ihmal etmiyordu.

Ya sahi diye devam etti okeyci Necmi, sen iki keklik türküsünün hikayesini bilir misin?

“Hayır” diye yanıtladı kadın.

“Bak olmadı şimdi. Kendi müziklerimizin hikayelerini bilmemiz gerekir” diye sürdürürken konuşmasını, dikkatle de taşları takip ediyordu.

Anlatmaya başladı okeyci Necmi;

Balıkesir'in köylerinden birinde güzeller güzeli bir kız yaşarmış. Öyle dillere destan bir güzelliği varmış ki kızın, anası kızının gözünün içine bakar bir gün büyüyüp elinden uçacak diye üzülürmüş. Kız da güzelliğinin farkındaymış haa!!! Hangi kadın değildir ki değil mi keklik? Neyse günün birinde bu da gönlünü bir oğlana kaptırıvermiş. Oğlan deli divane oluyormuş kız için, kız da çıra gibi yanıkmış oğlana. Ama bir sorun varmış…

“Nasıl bir sorun” diye sordu kadın ister istemez…

Yahu keklik, bu kadın, kızını kimselere layık görmezmiş ki. Herkese bir kusur bulur, kızının kimselere gitmemesi için her türlü dalavereyi mubah sayarmış kendisine. Ama bu sefer kız da yanık olduğundan kara kara düşünmeye başlamış, ne yapsam etsem de bu oğlanı bu kızın yanından uzaklaştırsam diye. Sonunda bakmış olacak gibi değil çağırmış oğlanı yanına. Bak demiş delikanlı benim kızım dünyalar güzelidir sen ki bir çulsuzsun ama ne yazık ki benim kız da sever seni, olurumun olması için senden bir şey isteyeceğim. Taa karşıdaki yamacı göstererek, oradan bana akşam üstüne kadar bir keklik getirdin getirdin, yoksa bir daha yaklaşma benim kızımın yanına demiş.

Delikanlı koşar adımlarla uzaklaşarak kekliğin peşine düşmüş. Zaman darmış akşam üstü hemen oluverirmiş ve delikanlı var gücüyle keklik aramaya koyulmuş. Ama ne yazık ki ortalıkta keklikten iz yokmuş. Tam umudunu kesecekken bir kayanın üstünde iki tane keklik görüvermiş. Öyle güzelmiş ki keklikler, baş başa vermişler ötüşüyorlarmış. Elini uzatsa yakalayabileceği bir mesafedeyken bu kekliklerin baş başa güzelliği karşısında donakalmış. Kıyamamış onlardan birini almaya. Gözyaşlarıyla köye dönerken akşamüstü çoktan oluvermiş bile. Sevdiği kızın annesinin yanına gittiğinde “Yapamadım “ deyivermiş. Baş başa vermiş iki canlıyı birbirinden ayıramadım demiş kadının gözünün içine baka baka.

Masadakiler okeyi bırakmış merakla okeyci Necmi’nin hikayesini dinlerken Necmi' de hikayesine kaptırmıştı kendisini….

Kahrolası kadın şuh bir kahkaha atmış ve aşağılayarak sürdürmüş delikanlıyla konuşmasını. Sen mi benim kızımı istiyorsun, sen aşk nedir henüz bilmiyorsun oğulllll. Önce; bile bile köle olmayı öğreneceksin aşk için. Sorgulamamayı öğreneceksin, sadece o anın içinde olup o anla yaşamayı öğreneceksin. Aşkın sadece iki kişilik bir dünya olduğunu bile bilmezken, başkalarına başka mevsimlere, başka aylara, başka zamanlara bile yer ayrılamazken senin gözün iki tane kekliğin başbaşalığını gördü haaaaa. Sen orada kızımın yüzünü görecektin bir tek, gerisi sadece hikaye!!!!. Yıkıl karşımdan! ve bir daha ne bana ne de başkalarına aşktan söz etmeye kalkışma derken aslında çok farklı bir şiir döküvermiş dudaklarından ama biz onu bilmiyoruz, sadece iyi araştırmacılar bilir o ilk sözleri…

Gülerim
gülerim bu işe ben,
irkilirsin
duyduğun bu sesten,
anlamazsın
şaşırırsın.....

Ne bir zafer çığlığıdır bu
ne de acının feryadı
boşuna arama anlamını sözlüklerden;
bulamazsın !

Başlama harfi bile
oluşmamışken beyninde
bir bütünün anlamını bulmak
senin neyine?

Sanma ki aşağılanmaktasın bu satırlarla
sana öğretilen
öğrendiğini sandığın dil
değildir duyduğun

Kocaman bir fil gövdesinde
bir sinekle eş değerdir
kapladığın alan

Boşuna bakma aynalara
göremezsin !
aslında hep doğru söylerde
kör olan sensin.

..demiş kadın delikanlıya diye sözlerini bitirdi okeyci Necmi. Masadakiler bir anda neye uğradıklarını şaşırmış bir durumda öylece kalakaldılar. Ta ki Necmi‘nin kocaman kahkahasını duyana kadar. ”Yok böyle bir hikaye biraz önce uydurdum, hadi taşları dağıt keklik, söz yardım edeceğim…”

Evine dönerken garip bir duygunun içinde hapis olduğunu hissetti kadın. Aslında dokunsalar ağlayacakmış gibiydi…Hiç anlamadığı okey oyununda taşların şıngırtısıyla öyle uzaklara dalmıştı ki çıkabilecek gibi de değildi şu an üstelik. Bindiği minübüste seneler önce bir genç kız iken hissettiklerini anımsadı. Yaşayabildiğim için mutluyum diyebildi sadece kendi kendine. Yaşayamama olasılığı da vardı kuşkusuz. Bunca sene sonra kapandığını sandığı yaraların tekrar açılıyor olmasına şaştı. “Üstünü örtüyoruz sanırım sadece “ diyebildi, olduğu gibi duruyordu aslında yaşanan tüm duygular. Unutabilenleri kıskandığını hissetti bir de.

“Tamam seni karşılarım” demişti telefondaki sese ve minübüse binerek gittiği yere yaklaştıkça kalbinin daha farklı atmaya başlamasına da şaşırmıştı. Her zaman erkenciydi, kimseyi bekletmemişti. Minübüsten indiğinde sanki gecikmiş gibi hızlı adımlarla gitmesine de anlam veremiyordu bu sebeple. Vapur iskelesinin yanındaki gazete bayiinden birkaç dergi almış ve ayakta göz gezdirmeye başlamıştı. Beklenen ana kadar zaman geçirmenin kendince en iyi yoluydu.

“Ben geldim!” cümlesinin geldiği yöne doğru döndüğünde zaman bir anlığına durmuştu sanki, insanlar yok olmuş, uzayın derinliklerine karışmıştı koskoca evrende sadece iki kişinin olduğu bir andı ve soğuk bir Şubat ayının tüm soğukluğu yerini bambaşka bir sıcaklığa bırakmıştı. Gülümseyerek ona bakan kişiye doğru hamle yaptığında sadece “Hoş geldin “diyebilirken sımsıkı kucakladı, sımsıkı bir şekilde kucaklanırken.

Çok özlediği abisini görmek için gittiği İzmir’de bir kez daha abisi tarafından ihanete uğradığında görmüştü onu ilk kez. Hiç tanımadığı bir adam ona doğru geliyor ve elindeki küçük valizi almaya çalışıyordu. Abisinin işi çıktığı için gelemeyeceğini söylerken kendisini karşılamak üzere geldiğini söyleyerek konuşmaya başlamıştı bile. Ama genç kız hiç dinlemiyordu söylenenleri. Öylesine yorgundu ki her şeyden önce, dile kolay 30 saatlik bir otobüs yolculuğundan arta kalandı. Hoşuna da gitmemişti bu ekilme abisi tarafından.

Eve vardıklarında nereye oturacağını bilemedi, en yakın bir sandalyenin ucuna yerleşti sadece. Adını duyduğu ve hiç tanımadığı bir genç adam aç olabileceğini düşünerek mutfakta bir şeyler hazırlıyordu. Oldukça dağınıktı ev aslında ve emindi ki abisi geleceğini bildiğinden önceden toparlamış olmalıydı. Bir de toparlanmamış olsaydı diye aklından geçirirken içi yiyecek dolu bir tepsiyle içeriye girdi genç adam.

Gülümseyerek; “ Eeee hadi biraz da sen anlat!” dedi.

“Neyi, niçin, kim için anlatayım” diye aklından geçiriyordu ama diyemedi. Sadece teşekkür edebildi ve yorgun olduğunu söyledi.

Aklından geçen soruların değişik bir versiyonunu genç adamdan duyması ise onu güldürdü.

“Ne için teşekkür ediyorsun anlamadım ama uyumak istersen ağabeyinin yatağında yatabilirsin, yemek bittikten sonra” dedi. "Sertiz" de sanırım biraz diye aklından geçirirken yapılabilecek bir şeylerin olmaması sebebiyle yemeğini yerken duvarda yıkıldı yıkılacak şeklinde duran derme çatma kitaplığa gözü takıldı. Tanıdık bir çok isimden Oğuz Atay'ı gördüğünde gülümsedi. Tepsiyi bırakıp kitabı eline alırken sizin mi ağabeyimin mi diye sormayı ihmal etmedi. Yanıt hiç beklemediği bir şekilde gelişti.

Bizim…

Abin sevdiğini söylemişti, sürekli seni anlatır durur. Cana yakınlığından falan da söz eder de hiç görmedik şu ana kadar. Sıkılmış olduğunu anlayabiliyorum da, bunun sorumlusu ben değilim.

Zehirli bir kıymık gibi battı bu cümle genç kıza. Kalkıp gidebilmeyi o kadar çok istedi ki o an ama kıpırdayamıyordu. Yemeğini de yiyemiyordu üstelik tüm açlığına rağmen. Düğüm düğüm olmuştu boğazı. Haksızlık ettiğinin farkındaydı ama bir şekilde de geri adım atmayı o anda onuruna yediremiyordu. Kapının çalmasıyla kendine gelebildi ve nihayet kendisine ihanet eden adam; abisi karşısındaydı ve tüm sevimliliğiyle gülümsüyordu.

“Kadaşım benimmmmmmmmm. Bizim böyle garip tanımlamalarımız vardır, tanışmışsınız bakıyorum” derken genç kızın artık taşma noktasına gelen gözyaşları yüzünü ıslatıyordu.

İlk karşılaşmaları belki böyleydi ama orada kaldığı bir hafta boyunca son derece neşeli, güzel konuşmalara da katılacak ve yavaş yavaş kendisini konuşmaların içinde bulacaktı. Konuştukça karşısındaki kişiye saygı duymaya başlayacak ve hatta sevecek, ayrılırken ilk günkü davranışları için özür dileyecekti.

Sıcaktı, olduğu gibiydi, aklına gelenleri söylemekten çekinmeyen ancak bunu yaparken karşısındakini yok etmeye yönelik bir davranış sergilemeyen bir kişilikti. Bu ilk karşılaşmalarından sonra bir yıldan fazla birbirlerini göremeyecek ama iletişimlerini mektupla yaparken ondan gelen kitaplar, bu kitaplar üzerine yapılan yorumlarla dolu uzun yazışmalar birbirlerine yaklaştıracaktı onları. İşte o soğuk Şubat ayı ikisi içinde yeni bir başlangıcın adımı olurken güzel günlerle birlikte acı günlerin de habercisiydi.

Evine yaklaşmakta olduğunu anlayınca kadın oturduğu yerden kalkarak kapıya doğru yürüdü. Yine böyle bir minübüste “Vedalaşmaları sevmem” diyerek yanağına beklenmedik öpücüğü kondurarak yanından hızla kalkan, yaşanmış güzel anları olduğu gibi korumak adına hüzün eklememek için ilk durakta hızla inen ve ona dışarıdan el sallayan o genç adamı düşündü.

Hiç söyleyemediği cümleler sessizce aktı dudaklarından…

Seninleyken hep her şey ani bir şekilde gelişirdi, kolay gelirdi belki bu şekilde davranmak sana ama geride kalan olarak yüreğim avucumda dolanırken ne ağlamayı becerebilirdim ne de gülmeyi onca insanın arasında. Gelişlerinde gidişlerinde hep süprizle olurdu, beklenmedik anların adamıydın. İki cümleyi kullanamıyorum hala;

Ben geldim…

Ben gittim….

Evine gitmeden önce yolunun üstündeki pastaneye uğradı ve uzun zamandan beri ihmal ettiği bir şeyi yapmaya karar verdi .

“Bir salep “dedi garsona ve henüz önüne gelmeden damağında hissetti tadını, sıcaklığını. Hafıza garip bir şeydi, tadın, kokunun da bir hafızası vardı ve belki de en iyi olduğu konuların başında geliyordu bu her anlamdaki hafıza. Farkında olmadan gülümsediğini görenler mutlu bir insan olarak tanımlayabilirdi onu. Çevresine tebessümle bakabilen bir kadın bu düşünceyi çağrıştırırdı diğer insanların beyinlerinde. Görebilmeyi becerebilenler ise o gözlerin ardındaki hüznü yakalayabilirdi.

Onu gülümseten henüz içmeye başlamadığı salebin onda uyandırdığı geçmişe ait güzel anılardı.

Eskişehir‘e iki tane gidiş dönüş biletiyle karşısına gelmişti o gün. Bu sefer “Neden, niçin “ sorularını sorabilmişti ama cevabını alamamıştı. Hiç zaman yoktu, aceleyle çıkmaları gerekiyordu on beş dakika sonra Ankara ekspresi Bostancı’dan geçecekti ve onu yakalamalıydılar, aynı gün içerisinde döneceklerdi zaten. Kimse “Hayır” diyemezdi ki ona, bu sebeple şaşkın bakışlarla yola koyuluşlarını izlemişti kızın annesi de. Trene bindiklerinde yemekli bölüme geçip kahvaltılarını ederken bu yolculuğun amacı anlatılmıyordu yine. Çoktan öğrenmişti aslında genç kız, sorgulamadan olduğu gibi yaşamayı onunla bu sebeple sormadı bir daha “neden “diye.

Eskişehir'e varınca garın içine girip bir banka oturttu onu genç adam. “Biraz bekle hemen döneceğim “ demişti.. On dakika sonra ellerinde salep bardaklarıyla gelirken, gözlerine inanamıyordu genç kız. Çocukluk tatlarının en güzel anısıydı salep. Ne adını ne tadını bilmediği bir şeydi bu önce. O çocukluk günlerinde doğuya yaptıkları bir tren yolculuğunda Eskişehir’de duran trendeki gezici salepçilerden iki tane salep almıştı annesi, bir ona bir de ağabeyine. Yurt dışında geçen çocukluğunun yurt içindeki en güzel, ilk tadıydı salep. Daha sonraları bir çok yerde içecek ama Eskişehir ‘de içtiği o çocukluk yıllarının anısındaki salebin tadını bulamayacaktı hiçbir yerde. Ne zaman anlattığını da bilmiyordu bu anıyı ona ama hatırlanmış olması ve sadece bir salep içmek için Eskişehir'e uzanan serüven öylesine büyüleyici bir durum almıştı ki bulutların üstünde bir salıncak vardı kesin ve genç kız orada sallanıyordu.

Bitmesini istemediğiniz anlardan bir tanesiydi ama zaman geçiyordu ve dönüş vakti gelmekteydi. Belki de duydu Tanrı bu sesi, zamanı durdurdu onlar için birkaç saatliğine. Tren ancak sabaha karşı dönecekti, arıza vardı…..

Birkaç dakikalık paniğin ardından gülmeye başladılar. Kavuşmaların ya da ayrılmaların yaşandığı tren garlarından birinde tuhaf bir durum yaşanıyordu. Orada öylece kalakalmışlardı ve hiç bilmedikleri bir kentte. Öncelikle gecikmeyi aileye haber verdikten sonra önemsemediler durumu gülmeye devam ettiler. Kenti keşfetmek uzun sürdü, güzeldi kent, ya da her şey güzel geliyordu onlara. Keşfi bitirip yorulduklarında “Evlerine” Eskişehir garına geri döndüler. Bir bankta bir sevgilinin dizlerinde güvenle uyumanın güzelliğinde durmuştu zaman.

Salep Eskişehir demekti, uyunabilecek en güzel uyku demekti ve bunu kimse bilmeyecekti .

Bütün bunları hatırlarken garsonun “Salebiniz” cümlesiyle kendisine geldiğinde dokunamayacağını biliyordu salebe. Seçimlerimiz en büyük kabuslarımız diye aklından geçirdi kadın. Seçimsiz bir dünya olmasını ne kadar çok isterdi. Ama hayır, mutlaka seçimlerle dolu bir yaşantıda sürüyor yaşam serüvenimiz. Seçimlerimizden sonra geriye dönüş yok artık. Her seçimimiz bir diğerini ret etmekle eş değerde diye düşünmeye başladı. Hele seçimlerimizde kulağımıza fısıldananlar yok mu!!! Bunları dışarıda bırakarak yapacağımız her davranış şekli mutluluğumuz olacakken sorumluluk gibi, ahlak gibi, erdem gibi, görev gibi, bir sürü anlamsız olgularla kendimizi yok ettiğimizi görmüyoruz. Aşk cesur yüreklerin işidir. Aşk olgusunda yaratma ve yıkma eyleminin yan yanalığında kulağımıza fısıldananları tercih ederken yıkmayı da kolaylaştırıyoruz aslında.

Haklı okeyci Necmi diye kafasından geçirdi. Ne adına olursa olsun aşk eyleminde bencillik egemen olduğu sürece anlamlıdır. İki kişilik bu dünyada başka hiçbir şeye yer yok.

Arkadaşlarıyla beraber bir kış gecesinde evinde çay içerken kapısının çalınışını hatırladı birden. Hiç beklemediği bir anda yine; ”Ben geldim” cümlesini duymuştu. Kolundan tuttuğu gibi içerideki odaya sokmuştu genç adamı “Sus” diyerek. Korkmuştu. Bin bir emekle oluşturduğu kimliğinde her şeyin bir başka anlam ve dedikodusunun yapılabileceği bu yaban elde yanlış anlaşılmak istememişti. Her şey yıkılıyordu.. Gelen kim diye sorulan soruya “Hiç kimse “yanıtını vermişti.

Hiç kimse….

Tüm dünyasına “hiç kimse” diyebilmek, ağır geliyordu taşıdığı beden, yok olmak çok daha kolaydı o an.

İkiye ayrılıyordu. Bir parçası yan odadaydı, bir parçası arkadaşlarının olduğu odada. Seçimini yapmak zorundaydı, iki odadan birini seçmek zorundaydı. Ya “Orospu” diyeceklerdi ona bundan böyle ya da “Ben geldim” cümlesini duyacaktı sonsuza kadar sevgi sözcükleriyle birlikte.

Yan odaya gidebilmek için arkadaşlarının gitmesini bekledi. Özlemi anlatılacak gibi değildi ama var olan sonuçta ortada özlem yokmuş gibiydi. Hissedilen ve görünenin bu kadar zıt olabileceğine ilk kez şahit oluyordu. Anlatılır mıydı kelimelerle hissedilenler, onarılır mıydı açılan yaralar?

Karanlıktı yan oda. Işığı açtırmadı genç adam, ağlıyordu….

Ağlıyorlardı beraber birbirlerine kenetlenmişken. Belki de dünyanın en güzel sevişmesi yaşanırken gözyaşlarıydı egemen olan. Özlem, kızgınlık, mutluluk, hüzün hepsi birbirine karışmıştı gözyaşlarında.

“Ah! Salaş” dedi kadın; ” “Sudan inciydim bende, incilerime bulaşmış tozlarım ve sudan incilerim vardı benim de...”


Bereketli toprakları vardır bu efsunlu kentin. Her türlü betonlaşmaya inat minicik bir toprak parçasının olduğu yerde bile doğanın o güzel renklerini görebilirsiniz. Gerçi çok fazla anlam ifade etmez belki ama bir yerde de “ Siz ne yaparsanız yapın ben bildiğimi okumaya devam edeceğim” davranışının en doğal, en güzel, en kabul gören şeklidir bu. Kemal Bey sığınağı bin bir renkte çiçeklerle donatmıştı. Sevgiyle uzanan bu ele öylesine güzel karşılık vermişti ki doğa da bazen cennette gibi hissederdi kadın kendini.

Yavaş adımlarla sığınağına doğru ilerlerken sadece okeyci Necmi’nin tek başına bir masada oturduğunu gördü. Etrafta başka kimse de görülmüyordu. Kadını fark eden okeyci Necmi “Gel keklik! Kemal yok, yalnızız, istediğin bir şey varsa ocaktan kendin alacaksın “dedi.

Ocağa doğru giderken “Siz de bir şey ister misiniz” diye sorduğunda Necmi’nin kocaman sesiyle “Yap bana da sade bir kahve” isteğiyle çay ocağına girdiğinde hayret etti. Kendi evinden bile düzgündü çay ocağı. Sanki görülmeyen bir kadın vardı da kadın eli değmişti her yere. Bardaklar özenle dizilmiş, kurulama ya da başka bir şey içinde olabilir bezler, kar beyazlığında, pırıl pırıldı her yer.

Bu denli büyük bir titizliğin endişesinde bir şey hazırlamak biraz zor gelse de tepsiye koyduğu iki kahveyle Necmi'nin masasına oturdu kadın.

“Kavga ettik Kemal‘le, kızdı bana çekti gitti” dedi okeyci Necmi.

Çok şaşırmasa da “Neden “ diye sormayı ihmal etmemek gerekiyordu. Belli ki anlatma ihtiyacındaydı Necmi.

“Neden kavga ettiniz peki” diye sordu kadın

“Kadın gibi düşünüyor!” deyince gözlerini fal taşı gibi açmış olmalı ki Necmi’ nin şen kahkahasıyla karşılaştı.

Yahu keklik! Aşağılamıyorum kadınları, açma gözlerini öyle kocaman!!! Düşünemeyeceğin kadar çok sever ve değer veririm kadınlara, pek anlaşılmasa da..Devam etti Necmi;

Şu etrafına bak. Güzel çiçeklerin dışında neler görüyorsun dikkatle incele. Sanki bir mabet burası. Sol taraftaki kırmızı gül'ü görüyor musun? İşte orda Gül ün bir tutam saçı gömülüdür. Hemen yanındaki zakkumun altında da bir patik vardır. Sen hiç o kırmızı gülün yanındaki tek kişilik masaya Kemal'den başka kimsenin oturduğunu gördün mü? Oturamaz, oturtmaz Kemal!

Çocukluğumuz beraber geçti, aynı okullara gittik, üniversitede okullarımız ayrıldı ama biz ayrılmadık. Misket oynadığımız günlerden aşık olduğumuz anlardaki ağlayışlarımıza kadar, gerçi o bir kere aşık oldu yaaa, genelde benim gözyaşlarımla dolu günleri beraber yaşadık. Bir Gül e aşık oldu. Aşık olunacak kızdı, hiçbir diyeceğim yok. Ben böyle naif ve sevgi dolu bir kız görmedim ömrümde, anlıyorum Kemal'i ama olmadı işte, öldü çocuğunu doğururken çocuğuyla birlikte.

Bu en iyi halleri, ne karanlık anlarını gördüm ben onun bilir misin? Yıllarca Gül'ün kefene konulmadan kestiği bir tutam saçını öpüp öpüp kokladı. Beraberce oğulları için aldıkları patiği yanında gezdirdi. Dünyayı dolaştı, senelerce izini kaybettirdi ve bir gün ansızın geri döndüğünde burayı yaptı elleriyle ve hala yanında taşıdığı Gül'ün saçını bir gül fidesi alıp o toprağın altına, oğlunun patiğini de zakkumun dibine gömdü. Hangi birini anlatsam sana bilmem ki!!! İnan Türk filmlerine, hiç biri uydurma değildir. Kemal sayesinde ne canlı Türk filmleri izledim ben!!!! Bu müzikleri dinleyen bir insanın böyle arabesk yaşamasının da bir anlamı olmalı, ben bulamadım ya bu anlamı, ama olmalı!!!!

Sevmek vardır keklik, sadece sevmek. Daha çok sevmek diye bir şey yok. Çocuk gibi kollarımızı açıp “Seni işte bu kadarrrrrrr çok seviyorum“ mu demek zorundayız. Yok sevginin nicel karşılığı. Sevgi yaşanılan bir şeydir, anlatımı olanaksızdır. Haaa kadınlar ister, doğasında var belki bu, belki de kazandırılmış bir alışkanlıktır bilmiyorum, ama bana yanlış geliyor. Sevmeyi biliyorsan duramazsın sevgi de. Yaşaması gerekir sevginin, gerekiyorsa bir başka bedende.Bu ne ihanettir, ne de buna benzer bir şey. Sevgi sevgiyle büyür güzelleşir ve anlam kazanır. Ve inan bana insan doğası bu anlamda sonsuza gebedir.

Sen benim biriciğimsin, arım balım peteğim muhabbetlerinden nefret ediyorum. O an için de evettttt, ama bittiyse yeni adres arar insan, aramalıdır da.

Sen benim en büyük aşkımsın, seni çok seviyorum diyen erkekten kaç keklik. Yalan söylüyordur, Kemal hariç, o yaşamıyor zaten, ölü. Aşkımsın, seni seviyorum diyenin de kulu kölesi ol. Ama unutma her şey “Şimdilik” tir. Biterse üzülme, sevilmek güzeldir ve seninde sevdiğinin hala seviyor olması yaşıyor anlamındadır. Sen olmak zorunda değilsin. Sevmek ya da aşk eylemine saygılıysan bu ister sen ol ister başkası, bu kavramların devamlılığını görebildiğin için mutlu ol. Bir yerlerde seni de bulacaktır sevgi ya da aşk, aynı kişi olmasın, sadece inan.

Yaşamımda kaç kadını sevdim ben de bilmiyorum. Nazım'ı bile geçtim inan bana. Hepsinde büyüdüm, güzelleştim. Hiç ihanet etmedim bu anlamda hiç birine. Ellerim her kadını başka türlü sevdi, okşadı. Gözlerim hepsinde başka şeyler gördü ve başka türlü büyülendi. Hiç birine de hiç birini anlatmadım, hepsi bilirdi ilk olmadığını ama yaşarken ilktiler benim için de. Bu sebeple sözcüklerimde aynı değildi, nasıl bir dağarcık geliştirdim bende bilmiyorum. Sevmesini bilen insanın üretken olduğuna inandım. Her türlü üretkenliğimde kendime bende şaştım.

Üzülüyorum be keklik! Geçmiş; karanlık, gelecek; renksiz. Geçmiş için yapabileceğimiz bir şey yok, gelecekte içinde. Renk sadece bugünde be keklik, bugünde!!!! Geleceğin renkleri de bugünde!!! Yaşamıyor benim dostum, nefes alıyor sadece. Kaç gün boşa gitti biliyor musun keklik?

Adiysem bu sebeple adiyim anasını satayım, kabulümdür!!!!

Adisin sen dedi çekti gitti Kemal. Adiliğimi seviyorum, yaralamaz onun sözleri beni ama dayanmıyor bu yürek be keklik bir dostun anlamsız sızısına...

“Bir şeyi anlayamadım Necmi bey” dedi kadın

Hoş bir hikaye değil, kabul. Kemal Bey inandığı gibi yaşıyor ve inandığı şekilde yaşarken ne kadar mutlu olup olmadığını bilemeyiz. Duymak istemediği şeylere ya da başka bir bakış açısına tepkiyi anlıyorum da size neden adi dediğini anlamakta zorlanıyorum…

Yahu keklik! Sen manyaksın dedim adama, manyağın ötesinde iki yüzlünün tekisin dedim. Sevdiğin bir kadının saçını gül fidesinin altına gömerken, kendine ait bir parça olan, doğduğu andan itibaren sadece birkaç dakika bile yaşamamış biçare oğlunun patiğine bulduğun uygun yer de sadece bir zakkum dedim. Sevgi de bile eşitsizsin dedim daha ne diyeyim!!!

Genelde oldukça sakin bir tavır sergilediği sığınağında ilk kez böylesine bir kahkaha atıyordu kadın. Okeyci Necmi' de bu kahkahaya eşlik etmede gecikmedi. Etrafta ikisinin kahkahası yankılanıyordu.

Hayat buydu işte. Yaşam; siyah renkte beyazı görmekti belki de….

.

8 yorum:

  1. Mithat bey,

    Şaşkınlığımı henüz üzerimden atabilmiş değilim.Bunu tam olarak üzerimden atabildiğimde söyleyecek çok şeyim olabilir.

    Öncelikle inanılmayacak kadar güzel bir başlık ilgimi çekti, fotoğrafı hiç incelemeden oradaki renklerin yüzüme yansıttığı gülümsemeyle yazıyı okumaya başladım.

    Her satırında biraz daha içinde olmaya başladım yazılanların.Öylesine içten ve sıcak bir yazımdıki nereye varacağını merak eden bir duyguyla devam ettikçe, sadece olaylar değil cümlelerin arasına saklanmış inanılmaz güzel felsefelerin ve düşünüşlerin arasında ilerleyemedim.

    Her satırda durup düşünmeyi gerektiren kendinlede hesaplaşmayı sağlayan bir yazım ve ifade gücü.

    Son satıra geldiğim de gördüğüm isimle kendime geldim.

    İnanamadım, inanmalıydım aslında, çünkü başka yazılarını da biliyordum ama bunda bir farklılık vardı. Bildiğim yazıların anlamı oluştu kafamda.

    Bunlar kişisel şaşkınlıklarım.Eğer bunları yaşamamış olsaydım diyeceklerim şunlardı;

    Yazıda olması gereken herşey var. Renk; renkleri görüyorsunuz...
    Ses; sesleri duyabiliyorsunuz...
    Doku;mekanın ta içindesiniz...
    Duygu; alabildiğine....
    Düşünce;alabildiğine....

    Zaman zaman Sanem hanımın ben bir edebiyatçı değilim cümlesine takılı kaldım.

    Olmalı mı? kendisi bilir...

    Ama size teşekkür ediyorum öncelikle, tanıyabildiysem eğer Sanem hanımı yazdıklarıyla her ne kadar paylaşımcı olsa da kendisiyle ilgili konularda olabildiğince ketum.Size büyük bir saygı duymuş olmalı ki paylaşmış bu hikayeyi.Siz de bizlerle paylaştığınız için size müteşekkirim.

    Nasıl güzel kahramanlar ve cümleler bunlar böyle....

    YanıtlaSil
  2. Burası yerimidir bilemeyeceğim ama bir konuyu açıklamak istiyorum;

    Sanat eğitimi almış her kişi bilir ki, sanat adına yapılmış herşeyde, üç olguya ihtiyaç vardır.

    Sanatçı, sanat eseri ve izleyici...

    Bu olgulardan biri olmadığında ortaya çıkan ürün için sanat demek söz konusu değildir.Kuşkusuz bu ürünün iyi yada kötü olmasını sağlayan sanat kriterleri de vardır. Anlık duygularla normal hayatımızda alıştığımız "güzel" yada "çirkin" olgusuyla bizler ürünü bir yerlere getiririz.

    Ortaya çıkan bu ürünün gerçek anlamda sanat içinde yer alması zaman kavramıyla doğru orantılıdır. Zamana yayılabilen ve kalıcı olabilenlerde çok fazla değildir.

    Çağdaş sanatçılara göre, pek taraftar değilim bu tanımlamaya da neyse, herşey bir sanattır, doğal olarak hiç bir şey yapmamış olsam da insan olarak varlığım bile bir sanattır.

    Neyse... sanat tanımı yada anlamı için yazmıyorum bunları.

    Bu hikaye bir sanatı eseri değildir. Yani edebiyat içinde yer alan bir yeri şimdilik yoktur. Sanat kelimesini kullanırken sanatı biz hep mükemmel olarak tanımlarız ya, o anlamda henüz bir ürün değildir.

    Evet içinde bir çok özellik vardır. Kötü değildir. Hatta çok ta güzel yerleri vardır.Benim için ise anlatamayacağım kadar özeldir.

    Yukarı daki üçleme bir şekilde oluşmaya başlamış ve içine seyirci de girmeye başlamıştır. Doğal olarak gerçek anlamda ürün, yani sanat, edebiyattaki ismi ne olacaksa oraya doğru ilk adımdır sadece.

    Kendimi asla bir edebiyatçı konumunda görmemem, yada görmek istememem aptalca bir mütevazilik örneği değildir. Tam tersine bu anlamda hiç mütevazi değilimdir.Sanata olan saygımdır sadece.Sanatın içinde olmak hangi dalı olursa olsun büyük bir özveri ve sorumluluk ister.

    Eğer kendime edebiyatçı kimliğini yüklersem tüm işleri bırakıp bununla yoğunlaşmalıyım. Hayatımın özü sadece ortaya çıkartmaya çalıştığım şeyler olmalı.Boş zamanların , bu da ne demekse bir türlü anlamamışımdır, hobi olarak yapılan şeylerin bir yansıması tanımlamaları yani tüm amatörlerden bu anlamda nefret ederim.Sanatın katlidir amatörler.

    Bir şiir, bir kitap, bir fotoğraf, bir resim, bir seramik eseri gibi kendimizi iyi hissetmek uğruna yaptığımız çalışmaların sanat eseri şeklinde yansıtılmasına karşıyım.

    Evet ben bir edebiyatçı değilim, keşke olabilsem. İyi yada kötü, edebiyatçı olmaya karar verdiğimde, verebilirsem, diğer tüm aktivitelerimi bir kenara bırakmadan olmaz bu işler. Ve bende bunları bir kenara bırakabilecek güçte değilim şimdilik.

    Göğsümü gere gere söyleyebildiğim şey kendimle ilgili olarak; Ben bir müzik öğretmeniyim cümlesidir. Bu konuda hiç mütevazi olamayacağım bakın. Benden daha iyisi yoktur:)

    YanıtlaSil
  3. Sanem hanım ;

    bende sevdim hikayenizi ve uslubunuzu..

    her yazımın edebiyat tarihine geçmesi yada sanatsal olması gerekmiyor bence..

    yazma eyleminin süreklilik kazanması ve düşünme disiplinine sahip olmak hesaplı zamanlarla mümkün olamıyor diye düşünüyorum.

    yaşamın hızlı temposu yapmak istedigimiz bir cok eylemi ertelememize neden oluyor.
    sevgilerimizi bile erteletiyorken..
    öyle yogun çalışıyorum ki kızım yalnızca ona annelik yapabilmem için bir süredir sabırla bekliyor.
    hal böyle iken sizi anlayabilmek hiçte zor degil.

    edebiyatcı olmaya karar verirseniz ilgiyle okuyacaklardan olabilirim.
    birde edebiyatçı olmak için illede yazar olmak gerekliliğini hiç kabul etmemişimdir:)

    ögretmenlik..suistimale açık bir meslek söylemizde cok iddialı..
    ne mutlu ki mütevazilik göstermeyecek denli kendine güvenen egitmenlerimiz var umarım kızımın da böyle bir şansı olur.

    güzel yazılarınızda buluşmak üzere

    sevgiyle kalın...

    YanıtlaSil
  4. Çok güzel bir hikaye bu.

    Gerçekten bir yazı da olması gereken tüm unsurlar var.

    Gülümsüyorsunuz, düşünüyorsunuz, duraksıyorsunuz...

    Kişilerin ve mekanın içinde gibi hissederken kendinizi kahramanlara dokunmak istiyorsunuz.

    Ne kadarı gerçek ne kadarı kurgu hiç bir fikrim yok ama öylesine güzel birleştirilmiş ki konular yine son derece güzel akıcı cümlelerle açıkcası devamını bekledim.Bitmesini istemedim.

    YanıtlaSil
  5. Haklıymışım değil mi Serin hanım, işini doğru düzgün yapmanın dışında sanatsever kimliğiyle birlikte aslında sanatçı kimliğini ortaya koymak istemese de bir sanatçı dostumuz var derken size?...

    Eserleri önemli kılan şey nedir?

    Ona ihtiyaç duymamızdır öncelikle.

    Ben sıklıkla bu öyküye dönüyorum.

    "Sevgi" kavramı cevabını bulmak isterken mesela.

    Her satırında incelikle örülmüş bu kavram. Ve bu yapılırken okuyan kişiye kesin şablonlar sunmuyor. Dokunuyor ama etkili bir dokunuş ve siz bu kavramı buradan aldığınız bir güçle kendi cümlelerinizle tamamlayabiliyorsunuz.

    "Yaşam" kavramı cevabını bulmak isterken de sarıldığım öykülerden bir tanesi.Öylesine güzel bir kabulle sunulmuş ki yaşama ait herşey, hafifliyorsunuz...

    "İstanbul" aklıma düştüğünde de aklıma gelen öykülerden. Kısacık bir girişle bu kentin sırdaşlığını hatırlıyorsunuz.

    "Türkiye ve Türk insanı" aklıma geldiğinde de sarıldığım öykülerden. Çoğunlukla olumsuz düşüncelerin hakim olduğu ülkem ve ülkem insanıyla ilgili olarak öylesine güzel kahramanlar ki hepsi. Gerçek olup olmamasının önemi kalmıyor, eğer böyle bir yazım varsa bu farklı kahramanların gerçekliğiyle çok uzak diyarlarda gülümsüyorsunuz.

    Gerçekten kitap haline gelmiş olsa en azından benim başucu kitabım olacaktır. Ve ben her zaman bu anlamda Mithat bey e borçlu kalacağımı biliyorum. En azından bu öyküyle bizi buluşturdu.

    Bir kez daha teşekkürler Mithat bey ve bu çok naif yazının sahinini de anlatan kendisinin kalemiyle çıkmış tanıtım yazısının şirinliğinde hayata biraz daha anlamlı bakmamı sağladığınız için.

    YanıtlaSil
  6. Bu bloğu bir kaç gündür inceliyorum. İçeriği açısından beğendiğim bir blog oldu. Hayatımıza yön veren gerçekten hak eden kişileri ve eserlerini çok hoş bir uslupla tanıtıldığı bir yer.

    Burada amatör diyebileceğimiz yazılara da rastladım.

    Bu yazıyı da bu katagoride ele alacaksak yazık olur açıkcası. Çok usta bir şekilde ele alınan bir kurgunun son derece zarif ve nitelikli düşünce yapısıyla ortaya sunuluşu mükemmel.

    Bir kitabınızın olmamış olması üzüntü vericidir. Sonuçta hemen herkes bir kitap sahibi oldu ülkemizde.Ve doğal olarak ta şair, romancı gibi sıfata sahip oldular.

    Buradan sizin bloğunuza ulaştım. Ellerinize sağlık, çok ama çok başarılısınız, tebrik ediyorum.

    YanıtlaSil
  7. Etkilendim. Oldukça sarsıcı bir öykü. Hepimize ait bir şeyler var.
    Güzel yazılmış.Uzun yazıları bloglarda pek okumazdım ama bu okunuyor ve bir burukluk bırakıyor. Sadece buruklukta değil, bir çok şey var , tanınmalı bu yazar.

    Selahaddin Kem

    YanıtlaSil
  8. Bu hikaye bana kendisini satır satır okuttu ya..
    Bu yazıyı okurken o salaş kahveyi arayıp bulma kararlılığına girdim ya..
    Yazı uzadıkça iki saatte bitmesini istemediğim bir filme gitmiş olmanın memnuniyetini yaşadım ya..
    Yazının sonunda gerçekten de Sanem Uçar adından emin olup hayret hayranlık ve takdir duyguları yaşadım ya..
    Arkadaşımı tebrik ediyorum ve sıkıntılı geçen bu güne bir çentik atıyorum yaşanılası diye.
    Başarılarının devamını dilerim

    YanıtlaSil

Related Posts with thumbnails