15 Ağustos 2012

Müjdat Gezen

 

29 Ekim 1943 yılında İstanbul'un en alaturka ve geleneksel semti olan Fatih'in (eski güzel Fatih'ten söz ediyorum) bir sokağında doğmuşum. Babam TRT müzisyenlerinden Ahmet Necdet, annem ev hanımı Macide Hanım, halam folklor sanatçısı Seha Okuş, dedem şarkı sözü yazarı amcam gazelhandı. Sahneye ilk kez 1953 yılında 10 yaşında "Küçük Çiftçiler" adlı bir ilkokul piyesinde çıktım. Öğretmenimin zoruyla ve kafama vurduğu cetvel sonucunda sahneye çıkmaya zorlandım ve bir daha da o sahneden inemedim.



Sahne yüzünden o koca cetvelin kafamda "taaak" diye çıkardığı ses bugün hala kulaklarımda çınlar. Yıl 1953. On yaşındayım ve Hırkaişerif İlkokulu'nun üçüncü sınıfında öğrenciyim. Öğretmenim iki yıldır beni okutuyor ve çok seviyor. Daha birinci sınıfta ezbere Türkiye haritasını çizmeme pek şaşar beni sınıf sınıf gezdirirdi. Okulda oynanacak "Küçük Çiftçiler" adlı piyeste illaki benim başrolü oynamamı istedi. Bense istemiyordum. "Ben tiyatroda falan oynamam." dedim. "Taaak..." Nasıl öfkeyle indirdi kafama cetveli öğretmenim anlatamam. Alnım o anda şişti. Öğretmenim telaşlandı. Mümessil Bayram'ı bakkala gönderip ekmek aldırıp içini bana çiğnettirdi ve alnıma yapıştırdı. Daha sonra araya annemi sokup beni razı etti. İlk sahneye adım atışımdı bu benim ve ilk başarımdı. Oynadığım oyunla herkesi ağlatmıştım. Bilinçaltımı yokladığımda komedyen olmama neden olan sebeplerin başında ilk oyunumda herkesi ağlıyor görmem beni dramdan uzaklaştırıp komedyenliğe itti diye düşünürüm.



Aynı yıl Doğan Kardeş çocuk dergisinde şiirlerim yayımlandı. Yine bu yıllarda İstanbul Radyosu Çocuk Kulübü'nde mikrofonla tanıştım. 1956-57 yıllarında çeşitli amatör tiyatro topluluklarında roller oynadım. 1960 yılında da İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda profesyonel oldum. 1961 yılında İstanbul Belediyesi Konservatuvarları Tiyatro Bölümü'ne girdim. 1962'de ilk filmim Yedi Kocalı Hürmüz'ü çevirdim. 1963 yılında ilk özel tiyatro çalışmalarına başladım. Münir Özkul ve Muammer Karaca Tiyatrolarına girdim. 1964-66 askerlik yılları ve oyun yazma denemelerim oldu. 1966 yılında Ulvi Uraz Tiyatrosu'na girdim. 1967'de Halk Oyuncuları'nı kurdum. 1968 yılında da ilk kendi özel tiyatromu açtım. 1970 yılında sahne ve film çalışmaları Uğur Dündar ve Perran Kutman'la birlikte



TV çalışmalarım oldu. 1975 yılında ilk kitabım Kuzucuk yayımlandı. Toplam 28 yayımlanmış kitabım var. Ustalarım Salak Oğlum Çizgilerle Nazım Hikmet Komikler Ağlamaz Arkadaşım Aziz Nesin Türk Tiyatrosu Kitabı Oyuncunun El Kitabı Gırgıriye Meddah bunlardan bazıları. 1982'den itibaren İ.Ü. Devlet Konservatuvarında Türk Tiyatrosu öğretmenliği yaptım. Kandemir Konduk'la Güldürü Üretim Merkezi'ni kurduk. 1991 yılında da MSM'yi kurdum. 1995'de Hamlet Efendi 1997'de de Babam adlı oyunlarım ödül aldı. Yüz civarında filmde elli civarında oyunda binden fazla radyo ve TV Skecinde rol aldım bunların bir bölümünü yazdım ve yönettim.

 

Konservatuvarda hocalık yaptığım yıllarda öğrenci harçları yüksekti ödeyemeyen öğrenciler vardı. O zamanlar böyle parasız eğitim veren bir okul açma düşüncem vardı. 270 öğrencimiz var. Okulumuz parasız vakıf konservatuvarıdır. Giriş şartı ise lise mezunu ve yetenekli olmak. Öğretmenlerim; eski dostlarım yeniler de en az onlar kadar özverili. Aldıkları maaşlar ancak yol paraları. Bazıları onu da almıyor. Hedefimiz profesyonel sanatçı yetiştirmek değil. Buradan mezun olacakların hepsi oyuncu olacak diye bir garanti yok. Okulumuzda Tiyatro Opera-Şan Türk Sanat Müziği Türk Halk Müziği Türk Hafif Müziği Yaratıcılık-Yazarlık ve Klasik Gitar dallarında eğitim veriliyor.

Öğrencilerimden ayrı kalmamak için Aralık 2000'de Bakanlar Kurulu'na başvurup öldüğümde okulun bahçesine gömülmek istediğimi bildirdim. Fakat ölmeye henüz niyetim yok. 2050 yılında buraya gömülmek ve öğrencilerime yakın olmak istiyorum. Çünkü burası benim ikinci evim. Tek şartım da; kabir görünümünde bir mezar istemiyorum.



Biyografik Özgeçmişi

29 Ekim 1943 yılında İstanbul Fatih’te doğdu.
1953 Sahneye ilk kez bir ilkokul piyesinde çıktı. Ve aynı yıl Doğan Kardeş çocuk dergisinde şiirleri yayımlandı. Yine bu yıllarda İstanbul Radyosu Çocuk Kulübü’nde mikrofonla tanıştı. Vefa lisesinde okudu.
1956-57 yıllarında çeşitli amatör tiyatro topluluklarında rol aldı.
1960 İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda profesyonel oldu.
1961 İstanbul Belediyesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’ne girdi.
1962 İlk filmini çevirdi.
1963 İlk özel tiyatro çalışmalarını yaptı. Münir Özkul ve Muammer  Karaca Tiyatrolarına  girdi.
1963-64 yıllarında sanat dergilerinde şiirleri çıktı.
1964-66 askerlik yılları ve oyun yazma denemeleri.
1966 Ulvi Uraz Tiyatrosu’na  girdi.
1967 Arkadaşlarıyla birlikte Halk Oyuncularını kurdu.
1968 Özel tiyatrosunu açtı.Aynı sezon İstanbul Tiyatrosu’nda çalıştı.
1970 Sahne, film, TV çalışmalarında  bulundu. Kızı Elif dünyaya geldi.
1975 İlk kitabı yayınlandı.
1982 Yayınevi kurdu. Yine aynı yıl İstanbul B.Konservatuvarı ve sonradan İ.Ü. Devlet Konservatuvarı’nda Türk Tiyatrosu öğretmenliği yaptı. Aynı yıl, yazar arkadaşı Kandemir Konduk’la birlikte “Güldürü Üretim Merkezi” ni  kurdu ve büyük gazetelerde mizah sayfası yönetti.
1988 Leyla Turgut’la evlendi.
1991 MSM’yi kurdu.
1992 “MSM Ormanı”nı kurdu.
1995 “Hamlet Efendi” adlı oyunu Devlet Tiyatroları’nda oynandı.
1996-98  Cumhuriyet gazetesinde yazdı.
1997 DT'da oyun yönetti.Aynı yıl “Babam” adlı oyunu ödül aldı.
1998  İlk kez adını taşıyan  tiyatrosunu  kurdu.
2001  MSM   Huzurevi’ni kurdu.
2006 Halit Kıvanç’ın yazdığı “Ağlama Palyaço Makyajın Bozulur” adlı yaşam öyküsü yayınlandı.
2006-2007 Tiyatro sezonunda kendi adını taşıyan tiyatrosunu kurdu. Savaş Dinçel Sahnesi’ni açtı.
2007 Birleşmiş Milletler UNICEF İyi Niyet Elçisi seçildi.
2009 MSM Ankara, MSM İzmir, MSM Bursa açıldı.
2013 "Naftalin Bozulmuşsa" ve "Neden Dersen" kitaplarını yayınladı.

50’den fazla oyun, 8 sinema filmi ve 5 TV dizisi yönetmenliği yaptı. Sekizi okullarda “yardımcı ders kitabı” olarak okutulan kırkaltı basılı kitabı var.



Tiyatro Oyunları

1953-Küçük Çiftçiler
1956-Köşebaşı
1959-Babür Şahin Seccadesi
1960-Irkların Hikayesi
1960-Çılgın Dünya
1961-Sicil Yalı
1961-Bir Halk Düşmanı
1962-Yoklar Dağındaki Nar
1962-Bir Kavukdevrildi
1962-Macbeth
1962-M.De Pourceuacnac
1962-Kantarcı
1963-Tom Sawyer
1963-Hırsız Var
1963-Paydos
1963-İki Sağırlar
1963-Pusula
1963-Yanlışlıklar Komedyası
1963-Hamlet
1964-General Çöpçetan
1964-Lahmacun Cumhuriyeti
1964-Şeş Beş
1964-Hükümetin İşine
1964-Himmeti Alinizle
1964-Kerpiç Memet
1966-Eşek Ağa
1966-Şaşkın Diktatör
1966-Hababam Sınıfı
1967-Uyanmaz Adam
1967-Kartal Teknesi
1967-Aykırı
1967-Kelepçe
1968-Devr-i Süleyman
1969-Dişi Gazoz
1969-Köpek Kırpıcısı
1970-Kart Horoz
1970-Zıpçıktı
1970-Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı
1970-Çılgın Yenge
1971-Heyamola
1971-Bulunmaz Pansiyon
1972-Zeynel Abidin Azgın Gelin
1979-Vatan Yahut Memleket
1980-Kanlı Nigar
1985-Artiz Mektebi
1991-Gırgıriye
1994-Komikler Ağlamaz
1998-Hababam Sınıfı
2000-2001-Yarasa
2003-İtiraf Ediyorum
2007-2008-Artiz Mektebi
2007-2008-Sınıf Bunadı
2008-2009-1001 Gece
2008-2009-Tayyip'in Sinirli Lambası
2009-2010-Adalet Pantolon'un Kemeridir
2009-2010-Mustafam Kemalim
2013-Olmasaydı

  

Kitapları

-1974-Eşeğin Karnındaki Elmas-Milliyet Yayınları
-1975-Kuzucuk-Can Yayınları
-1982-Aptal Hamdi Avustralya’da-Miyatro Yayınları
-1982-Aptal Hamdi Bizi Güldürüyor-Miyatro Yayınları
-1982-Aptal Hamdi Zor Durumda-Miyatro Yayınları
-1982-Meddah-Miyatro Yayınları
-1982-Gırgıriye-Miyatro Yayınları
-1982-Müjdat Gezen’den Fıkralar-Y.Asır Yayınları
-1982-Bir Bulut Olsam-Miyatro Yayınları
-1986-Komikler Ağlamaz-Bilgi Yayınları
-2001-Salak Oğlum-Mitos Boyut Yayınları
-2002-Hamlet Efendi-Mitos Boyut Yayınları
-2002-İstanbul Müzikali-Mitos Boyut Yayınları
-1997-Bisiklet Geldi Pompa Yok-Milliyet Yayınları
-2000-Ç. Arkadaşım Aziz Nesin-Milliyet Yayınları
-1987-Acayip Şiirler Antikolojisi-Cem Yayınları
-1977-Çizgilerle Nazım Hikmet-S.Dinçel-Cem Yayınları
-1976-İkibuçuk Lira İçin-Cem Yayınları
-1982-Ustalarım-Miyatro Yayınları
-1982-Uçurtma-Miyatro Yayınları
-1974-Evde Karagöz-Miyatro Yayınları
-2002-Babam-Mitos Boyut Yayınları
-1999-Sak Üstünde Damdağan-Can Yayınları
-2001-Yuvarlak-Milliyet Yayınları
-1974-Ben Çocukken
-2000-Türk Tiyatrosu Kitabı-MSM Yayınları
-2001-Oyuncunun El Kitabı-MSM Yayınları
-2002-Hamlet-MSM Yayınları
-2003-Çocuk Adam-Bilgi Karınca Yayınları
-2001-Şiirim Geldi, Bırakın Beni-Bu Yayınları
-2002-Oyunculuk Eğitimi-Bu Yayınları
-2003-Adalet Pantolonun Kemeridir-MSM Yayınları
-2003-Galiba Ben Sanatçıyım-Can Yayınları
-2004-Meşhur Yeni Kapı Cinayeti-Remzi Kitapevi
-2003-Artiz Mektebi-K.Konduk-Mitos Boyut Yayınları
-2004-Beyoğlu Beyoğlu-K.Konduk-MSM Yayınları
-2007-Oyunculuğun Felsefesi-MSM Yayınları
-2008-Sınıf Bunadı-MSM Yayınları
-2008-Kamp (Oyun)-MSM Yayınları
-2006-Ağlama Palyaço Makyajın Bozulur-H.Kıvanç-İş Bankası
-2009-Yapabilirsin-MSM Yayınları
-2010-İnsan Neden Oyuncu Olmak İster?-MSM Yayınları
-2010-Arkadaşım Maske-Nesin Yayınları
-2010-Büyüyünce Ne Olucan?-MSM Yayınları
-2010-Fıkracı-MSM Yayınları
-2013-Naftalin Bozulmuşsa-MSM Yayınları
-2013-Neden Dersen-Ka Kitap



Çizgilerle Nazım Hikmet-Yazan: Müjdat Gezen-Çizen-Savaş Dinçel

Ne zaman yeni bir şey bulduğumu, bir şey keşfettiğimi sansam, o şeyin daha önce bir başkası tarafından bulunup, keşfedildiğini görürüm... Bu kez de öyle oldu. Uzun ve yorucu Anadolu turnelerinde otobüs artık eviniz gibidir. Konakladığımız oteller ise gelip geçicidir, birkaç saatlik dostlar gibi... Oysa otobüs dağ, bayır, köy, kent sizi oradan oraya taşır durur günlerce, haftalarca bazen aylarca. İşte bu yolculuklarda ben sürekli Tom Miks, Teksas, Zagor falan okurum. Yolun uzunluğu bu resimlerin arasında kayboluverir. Bir bakarım ta güneyden Karadeniz’e çıkıvermişiz... Gene böyle bir gün,bilmiyorum turnemin kaçıncı günü idi, Tom Miks okurken kafamda bir şimşek çaktı. “Bu adamlar bana ve benim gibi kimbilir kaç kişiye bu zırvalan bu denli kolay okutmanın yolunu nasıl bulmuşlar?...” Yanıtı kolay tabii, çizgi ile... Dedim ki kendi kendime: “Kitap yazıyorum ben, neden çizgi ile olmasın, neden okumayı sevmeyen ama bu kitaplan okuyan kişiler de benim kitabımı okumasın?”. Eve dönüşümde karıma bu büyük buluşumu muştulamak istedim:

- Korkunç birşey keşfettim, resimli bir kitap yazacağım, hem de gayette bilimsel olacak...
- Gene geç kaldın dedi, Rius imzalı bir kitap çıkardılar. Resimli ve çizgilerle Marks’ı anlatıyor üstelik... Bir de çizgilerle Lenin var, dedi. Aynca Manifesto da var...
- Olamaaaz, bunu bana yapamazlar, ben buldum yahu bunu...
- Elbette sen buldun, ama iki yıl gecikmeyle diğerlerinden...

Gene de umudumu yitirmedim. Hiç değilse ülkemde ilk kez ben buldum. Eh bu da bir avunma yoludur diyerek kafayı çalıştırmaya başladım... “Kimi veya neyi resimlemeli ki, hem çok satsın, hem kendinden söz ettirsin, hem de o kişiyi okumayanlar, bilmeyenler, Tom Miks, Teksas okur gibi yutuversinler bu kitabı...” Nasreddin Hoca olabilir örneğin... Yok yok devrimci biri olsun, bizi öyle bilmelerini istiyorum... Devrimci mi? Öyleyse... Evet Nazım Hikmet olur bu... Zaten Moskova’dan da yeni dönmüşüm, karısı ile de tanışmışım, mezarına çiçek de koymuşum, onsekiz yıldır da okumadığım kitabı kalmamış... Çok da ama çok çok da seviyorum Nazım'ı... Evet kararı verdim. Kitap Nazım Hikmet'i anlatacak ve de çok çok çok satılacak, herkes de okuyacak bu kitabı... Açtım telefonu çocukluk arkadaşım, güvendiğim, hem kafasına, hem sanatçılığına, fırçasına güvendiğim Savaş Dinçel'e: -Böyle böyle, resimler misin? -Resimlerim.... -Resimle öyleyse... Resimdeki Savaş... Sizin için...Bu kitabı ve bu kitapta Nazım'ı daha da çok seveceğinizi umuyorum... Birkaç en devrimci çıkıp: 'Nazım'ı yazıp çizmek size mi düştü? ' diyebilir. Yanıtım çok kısa: 'Hayır salt bize düşmedi. Ben yalnızca okumayan kişilere Nazım okutmanın bir yolunu bulduğumu sanıyorum. Bilmiyorum bunu siz yıllarca hiç düşündünüz mü? ' Evet sevgili okurlar, başlıyoooor... Savaş'ın dünya güzeli çizgileriyle kitabımız başlıyor... Savaş ve ben mizahla uğraşır olduğumuzdan Nazım'ın yaşamındaki birçok olaya da mizahçı gözüyle baktık. Zaten de öyle o mahkemeler, tutuklamalar falan, göreceksiniz ya... Güle güle okuyun bu kitabı ve Nazım'ın ne denli güzel bir Dünya İnsanı olduğunu bir kez daha görün gözlerinizle...
Müjdat Gezen 21 Haziran 1978 İstanbul (Giriş'ten) 



İş Bankası Yayınlarından çıkan “Ağlama Palyaço Makyajın Bozulur” adlı kitaptan alıntılar

-Babam, annemin peşine takılmış. Fatih'te Fevzipaşa Bulvarı'nda ilk görüşte anneme, 'Hanımefendi, size kim derler' deyince annem de demiş ki: 'Yedi deliler, yüksek evliler' Yüksek evimiz yoktu ama öteki garanti. Annemin ne kadar akrabası varsa deliydi; babam yıllar sonra bunun doğru olduğunu anladı. Büyük dayım son derece sakin görünürdü ama tanıdığım en sinirli insanlardan biriydi, dayımın büyük kızı, Bakırköy'de iki kez yattı çıktı. Bu hareketliliğe rağmen son derece huzurlu bir yuvamız vardı. Annemle babamın evde bir kez olsun tartıştıklarını hatırlamıyorum.

-Çocukken en sevdiğim numaram, karşıdaki apartmanın su borusuna bağladığım ve sonra bizim balkona çektiğim iple yoldan geçen erkeklerin fötr şapkalarını uçurmaktı, bu fötr uçurma işini sürekli yapabilirdim ama ablam arada babama söylemekle tehdit ederdi beni. O zaman bunu bırakır bir başka işe geçerdim; zile toplu iğne sıkıştırıp kaçmak, bu da çok keyifli iştir..

-Babamı toprağa verdiğimiz günü unutmam mümkün değil. O sırada Bebek Gazino'sunda sahneye çıkıyordum. Öğle namazından sonra Zincirlikuyu  Mezarlığına gittik, babamı mezara yerleştirdik, toprağını atıyoruz. O sırada gözüm saate takıldı, üçe yirmi var, benim üçte gazinoda olmam gerekiyor, kadınlar matinesiydi. Küreği ağabeyime verdim ve gazinoya gittim. Gazeteler babamın öldüğünü o gün defnedileceğini yazmıştı. Sahneye çıktığımda seyirciler arasında halime ağlayanları gördüm. Programımı yaptım. Bittiğinde doğruca tuvalete gittim , sifonu çektim ve doya doya ağladım. Sahne komisi Ali olaydan habersiz, bana neyim olduğunu sordu, keyifsiz görünüyormuşum. Babamın öldüğünü söyledim. Kahkahalarla gülerken, 'İlahi Müjdat ağabey, nerden buluyorsun bu esprileri' dedi. Tabi hiç komedyenlerin babası ölür mü.



-Babam Necdet Gezen, ünlü bir müzisyendi. Ve Necdet Gezen ünlü bir futbol adamıydı, uzun yıllar Süleymaniye takımında futbol oynamış daha sonra Karagümrük takımıa transfer olmuş, daha sonra da hakemliğe başlamıştı. Amcam da o sıralar Taksim Stadı'nın müdürü. Amcam çok kuvvetli bir adam,eski pehlivan, eski kürekçi, milli sporcu, parmağıyla vurarak, ayvayı ortadan kırdığını anımsıyorum. Babamın unutulmaz bir anısı var bu konuda: Galatasaray-Beşiktaş maçında golü saymıyor, maçı amcam en arkada ayakta seyrediyor, tam önünde bir adam, hakeme yani babama küfür ediyor, amcam adamı dürtüyor: 'küfür etme, hakem yabancı değil benim kardeşim', adam gemiyi azıya almış, bu uyarıyı dinlemeyip bir küfür daha sallayınca amcam iki parmağı ile adamın burnunu tutuyor, iki parmağının arasına sıkıştırıyor, havaya kaldırıp çıkış kapısına götürüp dışarı atıyor..

-Gerçekten babam adam gibi adamdı. On parmağında on marifet olan bir adamdı. Futbol oynamış, hakemlik yapmış, İstanbul radyosunda devrin ünlüleriyle birlikte ismi anons edilen biriydi. Hala kulaklarımda: Müzeyyen Senar Işıl'dan şarkılar dinlediniz, kendisine sazlarıyla refakat edenler, Şerif İçli, Şükrü Tunar, Necdet Gezen..

-Müzeyyen Senar hastalanıyor ve sahneye çıkamayacak halde. Birisi diyor ki: 'Aman bir iğne yapalım' Babam, 'Ben yaparım' diye atılıyor. Müzeyyen abla bana hep 'Babanın mührü hep popomda duruyor' der. Çünkü babam öyle bir iğne yapıyor ki, orası öyle kalıyor ömürboyu, bir daha , o iğne yapılan yer düzelmiyor..



-İlk şiirim, Doğan Kardeş'te postalandıktan, üç hafta sonra yayınlandı. İsmini 'Doğan Kardeş' ben koymuştum, Şiir bugün de ezberimde :

"Her perşembe gününü ben, dört gözle beklerim
Doğan Kardeş, nerdesin diye seni özlerim
yazı doludur içi, resimleri pek cici
dergiler içinde Doğan Kardeş birinci..

-Son derece gür sakalı nedeniyle dedem İhsan Bey'e 'Sakallı İhsan' derlermiş. Rivayet edilirmiş ki dedem traş olmaya başladığında yanağının bir tarafını bitirip öbür tarafına başladığında, traş ettiği tarafın kılları çoktan uzamaya başlarmış. Ortaoyununun büyük üstadı Kavuklu Hamdi Efendi, bestekar Bimen Şen, dedemin arkadaşları. Dedem de güftekar. 'Kadifeden Kesesi','Vuracak Sine Arar','Firkatin Aldı've daha pek çok şarkının sözleri dedeme ait. Bir nevi döneminin Aysel Gürel'i yani..



-Vefa Yıldız Genç A takımında lisanslı top oynadım, basketbolcuydum da, Vefa Lisesi'nin ilk beşinde basketbol oynardım. Vefa Lisesi'nde tüm arkadaşlarım tiyatro yaparken, ben basketbol oynuyordum. Ancak aynı yıl Şehir Tiyatrosu'nda profesyonel de olmuştum. Vefa Lisesi'nden Tınaz Titiz, Toktamış Ateş, Uğur Dündar, Kemal Sunal, daha pek çok arkadaşım, epey kalabalık bir kadromuz vardı. Vefa Lisesi'nden sonra konservatuara gittim, orada çok başarılı bir öğrenciydim, üç yılda iki piyesin başrolünü oynadım, hocalarım da beni çok seviyorlardı, sonra da askere gittim zaten..

-Baba tarafımın bir diğer ilginç tipi de amcam Vamık Gezen, amcam Mızıka-i Hümayun'da padişahın ezancıbaşısıymış. Ama bu işi yaparken bir taraftan da Mustafa Kemal için İnebolu'ya silah kaçırıyor. Cumhuriyet'le birlikte amcam da hizmetlerinden dolayı mükafatlandırılıyor. 3 dili çok iyi konuşurdu, amcamın ilginç bir durumu da şuydu: Amcam Mısırlı bir prensesle nişanlanıyor, kızın anne ve babası nişana geliyorlar ama dedemle babaanneme yüz vermiyorlar. Tabi Vamık amcam da gururlu adam hemen nişanı atıyor. Düşünsene Halit ağabey Vamık amca nişanı atmasa ben şimdi prens yeğeni olacaktım:)



-Halam Seha Okuş, büyük bir Türk Halk Müziği üstadıdır. MSM Türk Halk Müziği Bölümü'nün de başkanıdır. Babam, halamın sesini çok severdi. Konservatuar mezunudur Seha halam. Ama asıl onun büyüğü tam bana göredir Müeyyet Halam. Bak bir anısını anlatayım: Müeyyet Halam Kadıköy'de otururdu. Bir gün misafir geliyor. Aslında 'bir gün'demek yanlış çünkü öyle nadiren olan şeyler değildi bunlar. Halam misafirlerine, size börek ikram edeyim diyor ve evden çıkıyor. Makul olan nedir, Kadıköy'den bir koşu böreği alması ve misafirlerine yetiştirmesi değil mi? Hayır! Halam vapurla Karaköy'e geçiyor, meşhur Karaköy Börekçisinden börek alıyor ve tekrar eve dönüyor. Misafirler de bizim aileye benziyor olacaklar ki tüm bu sürede evde oturup börekleri bekliyorlar, ama bu uzun alışverişler bizim evde ender görülen şeyler değildi. Mesela babam da ekmek almaya Bursa'ya gitmişti arkadaşlarıyla bir seferinde. Ama adam düşünceli biri. Bursa'dan telefon edip ekmek almaya geldiğini söylemiş. Annem de 'Gelene kadar aldığın ekmek bayatlar' deyip kapatmış.

-Muhittin Dayım da çok yakışıklıydı. Nitekim cenazesine her biri başka bir hanımdan olan onbeş oğlu geldi. Hepsi de nüfusuna kayıtlıydı. İlk eşinden olan kızı Pakize benim için çok özel bir insandı. İlk ve tek çocuğuna hamileyken hastalandı. Tedavi gördü ama işe yaramadı, aile de onu olduğu gibi kabul etti, o kadar iyi yürekli bir insandı ki, arada bana telefon eder, ya beyninin ya da kalbinin çıktığını söylerdi. Ben de 'Çıktıysa yerine koy' derdim O da öyle yapardı.



-Mahalle de ne olsa benden bilinirdi. Özellikle de kırılan camlar. Hiç unutmuyorum üç gündür hastayım ve yataktayım. Kapı çalındı, uzak komşulardan biri kapıda anneme dert yanıyor, 'Macide Hanım, Müjdat bizim salonun camını kırdı!' Annem artık dayanamayıp, üç gündür hasta ve evde olduğumu söylüyor. Kadının cevabını hiç unutmam: 'Hasta olmasaydı o kırardı'

-'Dedim ki dolaşayım elimde iplik iğne
sararmış yaprakları dikeyim yerlerine
o diktiğim yapraklar yere düşmezse eğer
elbette kardeşimi alamaz koynuna yer.."

-Üstat, şair Faruk N. Çamlıbel'in, 'Küçük Çiftçiler' adlı manzum piyesinin, bana ait mısraları bunlar. Kızkardeşim verem. O devirde en moda hastalık o. Doktora götürmüşüm. Doktor bana demiş ki; 'Sonbaharda yapraklar yere düştüğünde, kızkardeşin de toprağa düşer' Bende elime iğne iplik almışım, yere düşen yaprakları dikiyorum, kızkardeşim ölmesin diye. Bir kaç yıl sonra Şehzadebaşı'ndaki Yeni Sinema'ya bir film geldi: 'Son Yaprak'. Ünlü Amerikalı öykü yazarı O'Henry'nin öykülerinden, kısa kısa film yapmışlar. Bir ressamın alt katında oturan genç kız, verem. Doktor sonbaharda tüm yapraklar düştüğünde, kızın da öleceğini söylüyor. Üst kattaki yaşlı ressam da duvara yaprak resmi yapıyor ki o son yaprak hiç düşmesin ve kız ölmesin ancak kendisi resmi yaparken düşüp ölüyor. Ne benzerlik, kim kimden esinlendi acaba?



-Babamın çok iyi arkadaşı Haydar Amca, karısı, annem, babam ve ben Belgrad Ormanı'na pikniğe gidiyoruz. Haydar Amca Trafik Şube Motorlu Kısım Ekipler Amiri. Bahçeköy yolunda trafik sıkıştı, önde bir kaza olmuş. Arkamızdan gelen araba da bizi sollayınca karşı yön tıkandı ve trafik iyice kilitlendi. Haydar Amca'da trafiği kilitleyen arabanın şöförüne, 'Yahu, senden başka akıllı yok mu' dedi. Bunun üzerine diğer arabanın şöförü aşağı inip Haydar Amca'nın yakasına yapıştı, sayıp sövüyor; 'Sen kime yahu diyorsun, sen git evindeki karına yahu de.' Haydar Amca hiç sesini çıkarmadı. Sonrasını Haydar Amca anlattı. Ertesi gün trafik polisleri adamı bulup emniyete götürmüşler. Adamcağız kapıdan girdiğinden itibaren karşılaştığı bütün polisler içinde 'yahu' geçen ama son derece de nazik, 'Hoşgeldin Yahu' dan, 'Nerelerdesin yahu' ya kadar cümleler kurmuşlar adama. Sonunda Haydar Amca'nın karşısına geliyor adam. Haydar Amca'da oradaki 'yahu'nun kötü niyetle söylenmediğini anlatıyor. Eskiden işten eve dönen erkek kapıdan girince, 'Yaa huu' dermiş. Yani sadece kadınlara yönelik olarak kullanılırmış bu seslenme sözü, sen şimdi elin delikanlısına 'yahu' dersen alenen karın yerine koyuyor oluyorsun demek oluyor, ne hakkın var değil mi..

-Kendimi bildim bileli evimde ya da çevremde hep hayvanlar oldu. Evimizde kedilerimiz vardı; Zertop, Sarman ve Tekir, bir de komşumuzun köpeği Tonton. Tonton tramvayın altında kalarak öldü, kendimce çok güzel bir mezar yaptım Tonton'a. Karşı tepenin yamacında mezar kazdım ona, evden aldığım yeşil bir teneke kutuyu da mezarının başına diktim. İçine de bir mum yakıp bıraktım. O geceyi ağlaya ağlaya geçirip uyuyakalmışım. Ertesi gün annemin dayağıyla kendime geldim. Daha ne diye dayak yediğimi anlamadan annem beni pencerenin önüne götürdü, önce ne olduğunu anlamadım sonra baktım ki, tenekenin sadece üstü değil çevresi de mumlarla dolu. Fatih o gün de Müslüman semti. Hırka-i Şerif'i ziyarete gelen herkes, Sabire Sultan'a, Koyunbaba'ya mum dikmeyi ihmal etmezler, bizim Tonton'un da baş ucunda mum yandığını görünce, oraya da uğramayı ihmal etmemiş ziyaretçiler:)



-Hamlet'in ünlü oyuncular sahnesi vardır; biz oyuncu figüranlarız. Hisar'ın taa üst yamacından o meşhur araba ile sahneye giriyoruz. Arabanın her iki tekeri de masif keresteden, en aşağı elli kilo. Yaman'la çıkardık dingilin kamasını. Sahne sıramız geldi, arabayı hareket ettirdik, o koca tekerlek, o dik yamaçtan langur lungur seyircinin üzerine. Bir bağırma bir çağırma. Oyun mahvoldu, gülenler, kızanlar, bağıranlar. Bu işi kim yapabilir: Yaman, Müjdat, Savaş. Sahne Amiri Cela Balkır, ertesi gün Savaş'la beni, Sahne Amirliğine çağırdı. Yanan eski Dram Tiyatrosu'nun sahnesi döner sahneydi, sahne altı da çelik dolapların falan bulunduğu hangar gibi bir yer. Celal Bey çekti bizi sahne altına; 'Ulan, siz deli misiniz, tiyatroda bu yapılır mı, Konservatuar'da size bunları mı öğretiyor, Allah cezanızı versin, bir daha tekerrür ederse falan filan olur. Bu zılgıt yarım saat sürdü ve sonunda Celal 'İşte o kadar' diye sonladı ve çelik kapıyı açıp çıkacağı yerde, hemen kapının bitişiğindeki çelik dolabın kapısını açtı ve içine girdi. Biz Savaş'la ikimiz yerlerdeyiz. Adamcağız da ne otorite kaldı ne bir şey. Bunca lafın üstüne dolaba girilir mi.. Attılar bizi...

-10' lu yaşlarda filmlerde gördüğüm Kim Novak'a aşık olmuştum, hatta onun için Amerika'ya gitmeye karar vermiştim, fakat nasıl gidileceğini bilmiyorum, derken o sırada mahalleden benim yaşlarımda kız arkadaşlarım oldu, onlarla arkadaşlık ederken, Kim Novak'ı unuttum bile. Yıllar sonra Amerika'ya gittiğimde onun yaşadığı yere  evine gittim, Amerika'da yaşayan bir arkadaşıma dedim ki yıllar önce ben ona aşıktım hatta onun için Amerika'ya gelecektim, o da bana 'İyi ki gelmemişsin dedi' Niye dedim. 'Kim Novak, erkeklerden hoşlanmaz, onun bütün sevgilileri hanımdır' deyince dünya başıma yıkıldı:)



-Münir Özkul Tiyatrosu'ndayım. Muammer Karaca geceleri Lahmacun Cumhuriyeti diye bir komedi oynuyor, ömür bir oyun, arada bir de tiyatroya erken geldiği oluyor, bu arada bizi seyredermiş. Bir gün bana:
-'Sana tam 30 lira yevmiye, benim tiyatroma gel' dedi.
-'Münir Ağabey izin verir mi bilemem' deyince de:
-'O bir kaç gün sonra sarhoş olur, oyuna gelmez, sen şimdiden gel bize.'
Eh dediği de oldu sayılır Muammer Ağabey'in. Münir Ağabey sarhoş olup da bizi kovunca, ben de Muammer Ağabey'in Tiyatrosu'na girdim. Bana bir gece:
-'Şu rolü seyret' dedi. 'Yarın oynacaksın.'
-'Yarın mı?'
-'İstersen bu gece oyna'
-'Prova yapmayacak mıyız?'
-'Biz terzi miyiz oğlum? Oynarsın sen..'



-Bir gün konservatuvar öğrencisi bir arkadaşımız bizi ziyarete geldi. Sakal bırakmış. Muammer Ağabey bunu gördü:
-'O ne orandaki kıllar'
-'Sakal efendim'
-'Neden bıraktın'
-'Rol gereği'
-'Yok yahu, demek rol gereği. Öyleyse topal rolü oynaman gerekse bacağını kıracaksın. Öyle şey olmaz. Tiyatro 'gibi'dir. Eğer pis bir dilenciyi oynuyorsan bile önceden tıraşını olacaksın, yüzünü gözünü yıkayacaksın, sonra makyajla kirlenip, pis dilenci olacaksın'
Bunların tümü doğruydu. Ondan öğrendiklerimin başında gelen sahne kurallarındandır anlattıklarım.

-Lahmacun Cumhuriyeti'ni oynuyoruz. Oyunda üç tane paşa rolü var. Oynayanların tümü de şimdi rahmetli oldu. O gece Tevhit Bilge kulise konuk geldi.
-'Aman Tevhit ağabey dedik bu gece paşalardan birine sen çık, Muammer Abiyi güldürelim sahnede' Tevhit ağabey , Memduh Alpar'ın kostümünü giydi ve paşa olarak sahneye çıktı. Muammer ağabey, birden bire Memduh babayı beklerken, karşısında Tevhit Ağabeyi görünce önce biraz şaşırdı, sonra hemen kendini topladı ve:
-'Ulan bu bizim Tevhit Bilge değil mi be? Vah vaah..Tiyatroda iş bulamayınca Lahmacun Cumhuriyeti'nde paşa olmuş' dedi. Böylesine epik ötesi bir tiyatro anlayışına ilk kez tanık oluyordum. Büyük bir alkış koptu salondan.. Daha sonra bir gün Türkiye'de Brecht, yeni yeni tanınırken, Muammer Ağabey şöyle dedi:
-'Demek biz yıllardan beri epik tiyatro yapıyormuşuz da haberimiz yokmuş. Bu Brecht denilen zat epiği bizden almış bize satıyor.'



-Engin Cezzar-Gülriz Sururi Tiyatrosu'nda 'Kelepçe' adlı oyunda oynuyorum, üstelik 7 ayrı rolüm var oyunda. Tiyatro doğduğum yer olan Fatih'te, bizim çocukların hepsi gelmiş oyuna, daha sahneye adım atmaz alkış kopmuştu. Şimdi oyunda bir sahne var: Sahneye kurt olarak çıkıyorum. Bu sahneye sıra geldiğinde tiyatronun kedisini kucağıma aldım, sözde yavru yaptım kendime kediyi. Bu arada sevgili Gülriz Sururi'de beni başından savmak için sandviç atıyor bana. Sandviçi aldım ve yavrusunu besleyen bir baba şefkatiyle kediye yedirmeye başladım. Ama nasıl oldu bilmiyorum, kedi kucağımdan fırladı ve sandviçi de alarak sahnenin ortasına gidip orada yemek yemeye başladı. O sırada sahnede Ali, Engin ve Gülriz var. Üçünün de sinirleri bir anda bozuldu ve gülmeye başladılar, oyunun canına okumuştum. Biraz sonra yeniden sıra bana geliyordu ve yine kurt olarak girecektim sahneye. Ama biraz önceki bilmeden yaptığım sabotajın bedelini ağır ödedim. Gülriz Sururi elindeki şemsiyeyle bana bir vurmaya başladı ki sorma. Rolüm bitip sahneden çıktıktan sonra patronum olan Engin Cezzar'a gidip önce özür diledim sonra da istifamı verdim.



-Ben Şehir Tiyatrosu'ndan ayrılıp Münir Özkul Tiyatrosu'na girince aynı zarif adamla orada da karşılaştım. İşte Sadık Ağabeyi ilk keşfedişim orada başlar. Münir Ağabey'in oynadığı tüm rollerde tümcelere bir-iki sözcük ekleyip, bir-iki sözcüğün yerini değiştiriyordu. Görevi bu gibiydi. Ben böyle sihirli bir iş görmedim bugüne değin. Provalarda Münir Ağabey bir söz söylüyor, gülmüyoruz. Sadık ağabey alıyor aynı sözü, ya iki değişik vurgu, ya da bir yer değiştirme yapıyor, kırılıyoruz kahkahadan...

-12 Mart döneminde evimi askerler üç kez bastı. Evimin neden basıldığını hiç bilmedim. Bu arada karşı apartmanda da Yaman Tüzcet oturuyor. Yaman'ın yaptığı gözleri çekik palyaço resmini Mao'ya benzetmişler. Ayrıca evde suç aleti olarak beyaz eldivenler bulmuşlar. Yaman' da bu eldivenleri çocuk oyunlarında palyaço rolüne çıktığında kullanıyor, anlatmış ama dinleyen kim. Bu kadar suç unsuru bulununca Yaman'ı götürdüler tabi. Eşimin arkadaşı var Naciye. Naciye ve Yaman aynı günlerde Birinci Şube'de gözaltında kaldılar. Bunlar koridorda karşılaşıp selamlaşınca 'Örgüt' de ortaya çıkmış oldu. Aramadan sonra bize bir kağıt imzalattılar, bu kağıda göre, karım ve ben evimizi kendi isteğimizle aratmışız. Aslına bakarsan bunca yılda bu Devleti hala anlayabilmiş değilim. Halkıyla bir türlü barışmayan bir Devlet bu. Hepsinden aklandığım üç kez kısa sürelerle cezaevine kondum, suç saydıkları işlere bakalım: 'Kitap yazmak, sıkıyönetimi sevmemek, tiyatro oyunu oynamak...'



-Nazım Hikmet kitabını Moskova dönüşü Savaş Dinçel'le birlikte hazırlamıştık. Savaş'ın çizgileri gerçekten çok güzeldi. Ama 12 Eylül ateşi, bizi de bu kitaptan yakıyordu. 'Nazım' demenin kolay olmadığı devrelerdi, öyle kitap yazmış olmak belki başımızı derde soktu, ama onurlu bir dertti bu. Biz cezaevine hırsızlıktan ya da aşağılayıcı, yüz kızartıcı bir suçtan girmedik. Savaş'la birlikte orada geçirdiğimiz günlerin en matrağı, en unutamadığım anı, karantinaya gittiğimiz gündü. Tuvaletlerin kapısı açıktı, önlerinde kapı yoktu. Ben tuvalete girmek istedim ve Savaş'a 'Senden rica etsem, kapının önünde durur musun, kimse gelmesin, rahatsız etmesin' dedim. O da peki dedi ve sırtını döndü. Tuvalet kapısına yaslandı duruyor, kapı yok çünkü açık orası. Ben de çömeldim tuvaletimi yapacağım. Savaş'tan bir ses: 'Duyduk duymadık demeyin. 500 TL verene Müjdat Gezen'in poposunu gösteriyorum. Hatırladıkça güleriz.

-Ben televizyonu daima sevdim, ve bugün de çok seviyorum, televizyonda yapmadığım iş kalmadı diyebilirim. Hani boyuna derler ya, 'Televizyon tiyatronun yıkılmasına neden oluyor! diye. Bence bir o kadar da ayakta durmasına neden olduğunu unutmayalım. Çünkü orada çalışan pek çok kişi, televizyonda kazandıkları parayla tiyatro yapmayı sürdürebiliyor. Bu çelişki, bu ikilem nasıl çözülür, doğrusu pek bilemiyorum..



-Bir gün, sevgili Kandemir Konduk ile Köprü üstünde giderken, Kandemir; 'Bir projem var' dedi. Ekledi: GÜM. İlk anda pek birşey anlayamadım. Hemen açıkladı: Yani 'Güldürü Üretim 
Merkezi.' Kime söylediysem yanaşmadı pek, oysa bir araya geleceğiz, yazı üreteceğiz, espri üreteceğiz, karikatür, mizah.. uzun uzun anlattı. Bu sırada da Köprüyü de geçmiştik. Kabataş'a doğru yönlendirdim Kandemir'i, sonra da Noterin kapısından soktum. 'Ne oluyor' derken, 'Söylediklerini kabul ettim, şimdi de Noterde ortaklık anlaşmamızı yapacağız' dedim. Gerçekten de kuruldu bu ortaklık ve uzun zaman da çalıştık..

-Ulvi Uraz hoca, sahiden de çok gülerdi sahnede. Karşılıklı dakikalarca güldüğümüzü anımsıyorum. Hatta 'Kartal Teknesi' adlı oyunda bir arkadaşımıza öylesine güldüydü ki perdeyi kapatmak zorunda kaldık. Gözlerinden yaş gelene dek gülerdi. Sahnede bu denli içten gülme huyu bana, ondan mirastır. Ben de tıpkı seyirci gibi bazen kendi lafıma bile gülerim. Ulvi Uraz Tiyatrosu tam anlamıyla bir okuldu, her oyunda onun öğrencileriydik. Ben bu okulda çok şey öğrendim. Tümü de bana, o günden sonraki sahne yaşamımda yararlı olan şeyler...



-Venedik Film Festivali'ne Ali Özgentürk'ün çektiği 'Bekçi' filmiyle gitmiştik. La Republica ve Il Gazettino adlı gazeteler ilginç yazılar yayınlamışlardı filmle ilgili. Film gerçekten büyük ilgi görmüştü. Bu gazetelerdeki yazılarda Bekçi filmi, orada çok sükse yapan Jack Nicholson'un filmi ile karşılaştırılmıştı. Benim oyunculuğumu, o dünyaca ünlü yıldızdan daha çok beğendiğini belirten yazar, 'Nicholson gitsin, Türk yıldızı Gezen'den oyunculuk dersi alsın' demişti. Çok bekledim doğrusu, gelsin de bir şeyler öğreteyim, diye. Fakat gelmedi, kendi bilir!

-Kaç kişiye nasip olur, akmayan bir Niagara Şelalesini görmek. Ben onu gördüm işte. Ocak ayında soğuk rekorlarının kırıldığı sert bir kış günü, resimlerde, filmlerde  o büyük gürültüyle akan, muhteşem şelale de öksürsen herkesin duyacağı bir sessizlik vardı, çünkü soğuktan donmuştu, akmıyordu. 'Kısmetsiz Bedeviyi çölde, kutup ayısı öper.' atasözü aklıma geldi nedense..



-Bir film çekmiştik İsveç'te. Tuncel Kurtiz'in yönetmenliğini yaptığı 'Gül Hasan' isminde bir film. O filmle 'En İyi Yardımcı Oyuncu' ödülünü almıştım. Stockholm'de 1 ay kadar kaldıktan sonra Almanya'ya geldik. Berlin'de arkadaşımız Kemal İnci'ye uğradık. Daha kapıdan girer girmez espri yağmuru başlamıştı. Bir Türk kardeşimiz, çalışmak için Almanya'ya gelmiş, iş de bulmuş, ancak pek memnun görünmüyor sanki. 'Almanya'yı nasıl buldun' diye sormuşlar. Yüzünü buruşturmuş. 'Valla iyi hoş da... Çok Alman var burada.' Dakikalarca gülmüştük Almanya'ya ayak bastığımız bu ilk günde..

-İzmit'teyiz, Kocaeli Fuarı'nda. Çok büyük bir anfi yapmışlar. Muhteşem bir sahne. Beş tane folklör ekibini yan yana koyun, üç tane de Senfoni Orkestrası yerleştirin onların yanına, bana mısın demez yine de boş kalır, öyle büyük bir sahne. Ben smokin giymiş olarak geliyorum sahneye, 'Hoşgeldiniz sayın seyirciler' diyorum. Sonra da 'Karşınızda Perran Kutman' anonsunu yapıyorum. Perran geliyor, ama anlatılır gibi değil, sahne o kadar büyük ki, sahnede bir tek ben varım, gerisi göz alabildiğine boşluk. Perran çıktı o büyük sahneye yürümeye başladı, yürüdü yürüdü, yürüdü. Ve o dev boşluk içinde geldi ve bana çarptı. Çarpmasıyla da gülmeye başladı. Ben de gülmeye başlayınca seyirci de hakim olamadı kendisine, dakikalarca nasıl gülme. Ancak mizansen olarak hazırlansa bu kadar başarılı çarpışırdık...



-Muammer Karaca Tiyatrosu'nda oynuyorum, bir rol var, efemine bir genç, bir eşcinsel rolüydü bu. Oyun gereği Muammer Ağabeyin bana şöyle demesi lazımdı: 'Siz ne iş yaparsınız? Tabiatın size bahşettiği bu mevcut avantajdan başka?' Ben de, 'Ne iş olsa yaparım' cevabını vereceğim. Fakat ertesi akşam sahnede Muammer Ağabey, 'Adın ne senin' diye bambaşka bir soru sormaz mı. Ben de neden bilmem, birden 'Tanjuu' cevabını verdim hafiften kırıtarak. Muammer Ağabey 'Ne iş yaparsın' diye sorunca da, yine kırıtarak cevap verdim. 'Tanju dedik ya.' Nasıl bir alkış, ben de şaştım. Sahiden de benim sahnede uydurduğum seçme bir saçmaydı o. Bir tane daha var: 'Nasrettin Hoca'nın biri, bir gün kahveye girmiş demiş ki..' Ve her tarafta duyuluvermişti çok geçmeden, 'Nasrettin Hoca'nın biri, bir gün..' diye..

-Kandemir Konduk'la kurduğumuz GÜM' e sonradan Aziz Ağabeyiyi de aldık (Nesin), sonradan da Güneş gazetesinden, Hürriyet gazetesine şaşaalı bir geçişle transfer olduk, ama Aziz Ağabey'in hazırladığı diziye sansür uygulanmak istenince hepimiz ayrılıp Milliyet'e geçtik. Aziz Ağabey ne isterse onu yazardı. Bu olay Aziz Ağabeyle ilişkimizde bir dönüm noktası olmuştur. Birbirimizi daha çok sevmeye bu olayla başladık diyebilirim.




-Yaptığımız mizah sayfasında Perran Kutman'la bir de fotoroman yapıyorduk mizahi tarzda tabii. Bunların birinde gazeteci Perran bana, 'TRT ikinci bir kanal açacak, bu konuda ne düşünüyorsunuz' diye soruyor. İşte bu soruya verdiğim cevap neticesinde o dönem TRT'nin genel müdürü olan Tunca Toskay bana hakaret davası açtı. Perran'ın sorusuna ben, 'Herhalde bir kanal yetmemiş, ikinci kanalizasyonu açıyor' cevabını vermiştim. Bazı insanlar için mizahı hazmetmek zor, ben orada TRT çalışanlarını değil, politikayı hicvetmiştim aslında. Bu olaydan sonra tam 5 yıl ekran yasağı koydular bana...

-Yine benim yaptığım bir edepsizliği anlatayım. Bu yaptığımı Aziz Ağabey bir kitabında yazmıştı o yüzden rahatlıkla anlatabilirim. Bir gün Aziz ağabey, Sadık Ağabey, Kandemir ve ben bir yere gidiyoruz, direksiyonda ben varım, hergelelik işte lafı dönüp dolaştırıp edepsizliğe getirdim. Aziz Ağabey yanımda oturuyor, ona dönüp 'Aziz Ağabey, bu işi haftada kaç kez yapıyorsun' dedim. Utandı, duymazlıktan geliyor, bir taraftan da gülüyor. Biraz ısrar edince, 'İki' dedi. Bu arada hemen söyleyeyim Aziz Ağabey de, Sadık Ağabey de 70 yaşı artık geride bırakmışlardı. Sonra aynı soruyu Sadık Ağabeye sordum. O da biraz çekingen, 'İki-üç filan' dedi. 'Sahi mi' falan dedim. Sadık Ağabey dayanamadı; 'Vallahi evladım, Aziz Bey iki deyince, altta kalmak istemedim'



-Aziz Ağabeyin cimriliği konusu ne zaman açılsa, 'Fena mı, cimriyim diye kimse benden bir şey istemez' derdi. Her türlü eşyanın kullanımında son derece dikkatliydi. Bir keresinde Vakıf'a giderken ona bir top birinci sınıf hamur kağıt götürdüm, üzerine de 'Kullanılmak İçindir' diye yazdım. Bir taraftan şaka olsun diye yazılmış bir nottu, bir taraftan da bir gerçek..

-Aziz Ağabey bir ara 'Onbinler' diye bir şirket kurmuştu. Bir kültür şirketi, ben de ortaklarındandım şirketin. Bir gazete çıkartacağız,hazırlıklar yapıyoruz, bu sırada Torbalı'da bir panel için davet aldık. Panel sonunda soru-cevap kısmı var; dinleyicilerden biri Aziz Ağabey'e, Türk toplumunun mizaha olan yatkınlığının zekasından mı ileri geldiğini sordu, Aziz Ağabey'de cevap olarak; 'Ne zekası, bu milletin %91'i, 1982 Anayasasına evet demiştir. Geriye kalıyor % 9. Haydi biraz iyimser olalım ama % 60'ı aptal bir milletiz.' dedi. Bu cevap oradakilerden büyük alkış aldı ama kendini % 60'ın içinde sayanlar, hakarete uğradıklarını düşünerek dava açtılar. Aziz Ağabey tabii ki geri adım atmadı. 'Yapmayın, eğer mahkemeyi ben kazanırsam, aptallığımız tescillenmiş olur'dedi. Ve mahkemeyi kazandı da...




-Önce bir sokağa onun adının verilmesini sağladım, evimin bulunduğu sokağın adını sevmiyordum zaten. 'Mezarlık Yokuşu' idi, kim sever sabah akşam Mezarlık Yokuşundan inip çıkmayı, ben de epey uğraştıktan ve yetkililerin bu vefa çabamıza ortak olmalarıyla mutlu sona ulşatım. 1974 yılında sokağımızın adı 'İsmail Dümbüllü Sokağı' oldu. Sokağa adını verdikten altı yıl sonra da 'İsmail Dümbüllü Ödülü'nü gerçekleştirdim. 1980' deki ilk 'Dümbüllü' ödülünü Münir Özkul almıştı.

-MSM, 29 Ekim 1991' de kapılarını açtı. Tabi 29 Ekim benim doğum günüm olmaktan çok, Atatürk ve arkadaşlarının bu millete armağan ettiği, Cumhuriyetimizin kuruluş günü olduğu içindi. Konservatuarımız daha sonra 1993 yılında 'Müjdat Gezen Sanat Eğitim ve Kültür Vakfı' adıyla bir vakıf haline getirildi. Okulumuzun 5 temel ilkesi vardır: Özgür, Özgün, Doğal, Soru soran, Ömürboyu Eğitim. Tabii, 'Sevgi' bu beşin, beşinin içinde zaten olacak.

-Resim yaparak, çok dinlendiğimi hissediyorum, geçenlerde başım ağrıyordu, hem de müthiş ağrıyordu, resim yapmaya başladım, resim bitti başımın ağrısı geçmişti. Manisa'da işkence gören çocuklara söylediğim söz hatırıma geldi birden: 'Sanat, insanı onarır...' gerçekten de sanatın insanı onardığına, tedavi ettiğine çok tanık oldum..



-Kandemir Konduk'la yazdığımız Beyoğlu Beyoğlu adlı oyun Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nda Zeki Alasya-Metin Akpınar ekibi tarafından enfes oynanmıştı. Daha sonra 'Yedi Kocalı Hürmüz' müzikalini sahhneye koymuştum. Bu müzikallerin Türk Tiyatro Tarihinde büyük renk oluşturduğunu önemle kaydetmeliyim. Hepsi çok hoştu, seyirci de salonları doldurarak, ne kadar mutlu olduğunu göstermiştir.

-Hırslı değilim sanıyorum. Devamlı çalışmak sağlığımı bozunca 'Sağlığım bozuldu' diyorum. Yorulunca 'Yoruldum' diyorum. Oysa meslekdaşlarımın çoğu, yorulsa da, sağlıkları bozulsa da hırsla üstüne üstüne gidebiliyorlar. Cimrilik ya da cömertliğe gelince..Ben hesap vereyim, siz de karar verin bu konuda. Her yıl 260-270 kadar öğrenciyi bedava okutuyorum. Bir küçük huzurevim var. Anadolu'dan getirip, dört yıl süreyle okuttuğum öğrencilerim var. MSM vesilesiyle orman kurduk, gazete çıkarıyoruz, konserler veriyoruz. Bunlara bakarak kararınızı verin..



-TRT'nin yasakladığı dönemde, benim reklamlarım bal gibi TRT ekranında da çıkıyordu. Daha sonra İş Bankası için bir de Ortaoyunu diye belgesel yaptım. Türkiye İş Bankası, bu belgeseli TRT'ye hediye etti.

-Biliyor musun Halit Ağabey, Can Yücel okuduğum zaman, hemen oturur şiir yazarım. Yine hep söylediğim bir şeyi tekrar edeyim: Onunkiler 'şiir', benimkiler 'miir'dir. Aziz Nesin, Sadık Şendil... Onlarla aynı dönemde yaşamanın hep bir ayrıcalık olduğuna inanmışımdır. Öyle büyük bir mutluluktu onlarla aynı imza günlerinde bulunmak, aynı sahneye çıkmak, aynı masalarda sohbet etmek. Bu ölümlerle aslında bende ölüyorum onlarla..



-Dürdane yengemin çocukları, bir gün Leyla'ya uğrayıp emrivaki yapmışlar, 'Hadi amcama gidiyoruz' diye. Öyle acele etmişler ki, Leyla'da sökülen pantolonunu eline geçirdiği ilk iplikle dikip, onlarla birlikte evden fırlamış. Geldiler, oturduk, sohbet ettik. Kırmızı ipliği gördüm ama hiçbir şey söylemedim, kapıdan çıkarken artık kendimi tutamadım, 'Siyah pantolonuna kırmızı iplik çok yakışmış' dedim. Suçüstü yakalanmış gibi mahçup mahçup gülümsedi. Gülme dinle! Bu kırmızı iplik meselesi önemli. Bir gün yine geldiler, pantolonumun söküldüğünü, dikip dikemeyeceğini sordum, 'Tabi' dedi 'Kırmızı ipliğiniz varsa neden olmasın' Bir kez daha aşık oldum, Düşünsene benim gibi biri için ideal bir kız, mizah duygusu var. Ben iyice Leyla diye tutturdum...

-Ocak ayında kendimize bir yaz tatili keyfi yaşatalım diye karar verdik ve eşimle birlikte Tayland'ın Pucket adasına gittik, İstanbul'un ayazından sonra otuşbeş derece sıcak bize çok güzel geldi, birer tek viski de içmişiz, keyfimize diyecek yok, kuytu bir yerde eşimi öptüm, daha doğrusu tam öpüyordum ki sırtıma bir el dokundu: 'merhaba Müjdat bey dedi' merhaba dedim bir taraftan da nerecen tanıyorum diye düşünüyorum , çıkaramayınca 'Nerdensiniz' diye sordum. Cevap kısa ve netti: 'İstanbul ,Kadıköy'den..' Eee bu kadar olur, bu bey bizim sokakta oturuyormuş, sen tut taa Tayland'ın Pucket adasına git, orada da komşunla karşılaş..



-Ben kimim ki başkalarını yargılayayım diye düşünüyorum. Okuduğum kitaplar bana böyle dersler veriyor. Üç şeyi sen yönetirsen sorun yok diyorum: Para, Şöhret, İçki-Sigara. Onları sen yönetirsen sorun yok. Fakat onlar seni yönetmeye kalktığında iş bitiyor...

-Nazım Hikmet, 'Analardır, adamı adam eden' demiş. Eğer bir toplumu çürütmek istiyorsan, önce anneleri bozacaksın, annelerin kültür yapısını, dünyaya bakışını, evladıyla ilişkisini. Bunun üzerinde duracaksın. Biz, televizyonların gündüz programlarına bakıyoruz. Kadınlardanbiri, 'Sabah saat 05:00'te kalktım, sizin programınıza gelebilmek için bilmem ne bey' dedi. Sabahın köründe, ellerinde pullu pullu mendiller, göbek atıyor, oynuyorlar. Sabah programlarında, sözde kadının sorunuymuş gibi inanılmaz, fındık kabuğunu ya da incir çekirdeğini doldurmayacak saçmalıklar. İnanılmaz şeyler bunlar. Bu toplumun anneleri nasıl oluyor da böyle davranıyorlar? Bu anneden ilerici, aydın ve de okuyan gelişmiş çocuklar nasıl çıkacak? Bu anne...Annelerimizi bozdular. Tabi iş bunula kalmadı. Çocuklar için yapılan programların içerikleri tamamen değişti. Tamamen dış kültüre bağımlı çocuk programları yapılmaya başlandı. Bu seferde çocukları bozdular. 12 Eylül'den bu yana niye gençlik iyi yetişmiyor, ben okulumdan biliyorum. Çocuklara kitap okutana kadar akla karayı seçiyoruz ki, birinci işleri kitap okumak olmalı onların..



-Aziz Nesin'i Anma Günü için eşim Leyla ile birlikte Frankfurt'a gitmiştik. Sahnede konuşurken, kenarda izleyen bir genç dikkatimi çekti. Söylediklerime gülüyor, alkışlıyordu. Ben programımı bitirdikten sonra, sahnede beni izleyen o küçük yanıma geldi:
-'Biraz sonra ben de çıkacağım sahneye..." dedikten sonra konuşmasını şöyle sürdürdü:
-'Sizin bir şiiriniz var. Acaip Şiirler Antikalojisi adlı şiir kitabınızı okudum da. O şiirinizi besteleyebilir miyim?'
Doğrusu epey şaşırmıştım. Benim şiirimi besteleme fikrinin nasıl doğduğunu öğrenmek için tam 'Nerden geldi bu aklına' diye soracakken 'Adın ne' dedim. 'Fazıl Say' dedi. Az sonra dinlediğimde, benim dudağım uçukladı. Yurda dönüşümde-o sırada Cumhuriyet gazetesinde yazı yazıyordum-gazetede, 'Almanya'da Fazıl Say diye bir Türk genci var, muazzam bir piyanist, bu çocuğa dikkat' diye nutuk attım. Hani derler ya, 'Falanca mı? Onu ben keşfettim' Fakat Fazıl Say'ı küçük bir çocukken, yurt dışında dinlemiş olmakla, büyük haz duyuyorum. Ülkemizi başarıyla tüm dünyada temsil eden bir Fazıl Say'la hepimiz övünmeliyiz, bu onuru paylaşmalıyız...



-Bak felsefe deyince, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük heykel ustalarından Rodin'in bir sözüyle nokta koyayım. Rodin demiş ki; 'Ben heykel yapmıyorum ki, taşın fazlalıklarını alıyorum', ikincisi daha anlamlı, Rodin hiçbir heykelini tamamen bitirmezmiş, ufacık bile olsa bir parça taşı filan bırakırmış. 'Üstat, neden her heykelinizin üzerinde bir parça taş bırakıyorsunuz? diye sorduklarında da 'Tamamlamıyorum, heykel oldukları anlaşılsın diye' yanıt verirmiş..



-Sabahları kalkar kalkmaz, üç gazeteyi muhakkak okurum. Bazen 2 saat sürer bu. Köşe yazarlarından beğendiklerimi okur, ötekileri es geçerim, daha doğrusu bazı yazarları ciddiye almam. Kahvaltımı yaparken, gazetelerin verdiği en büyük bulmacayı çözerim. Bulmaca çözmeden sokağa çıkmam ya da evde çalışmaya başlamam. Bulmacanın kafayı çalıştırmakta bir numaralı ilaç olduğunu duydum da, okudum da. Bunamam geciksin diye hergün bulmaca çözerim.



-Muammer Karaca, devrinin yöneticilerine yakınlığı ile tanınırdı. Bu yüzden genel sorunlar yerine daha çok yöresel, belediye sorunlarını taşlardı. Etnan Bey Duymasın oyununda halkın çoğu, 'Adnan Bey belki de kızar kapattırır bu tiyatroyu' diye kaygılanırken, Muammer Karaca ünlü gülüşüyle bunu espri olarak sahnede söylerdi bile, Etnan Bey Duymasın oyunundan sonra Demirel'e Söylerim oyunu da çok tutmuştu. Aslında Karaca bu oyunlarda, bazılarının sandığı gibi, dönemin büyük adamlarını yermek yerine, onların reklamını yapardı. Ama bu isimler, oyunun bir yerinde kullanılır, geçer giderdi. Oyunun içeriği ile adının pek ilgisi bulunmazdı bazen...



-Aydın Engin, Tuncer Necmioğlu ve Tuncel Kurtiz'de çalıştıkları tiyatrodan ayrıldılar ve birlikte ortak bir tiyatro kurmayı teklif ettiler. O sırada yedek subaylığını Tuzla'da yapan Umur Bugay'ı da alarak Halk Oyuncuları'nı kurduk. Halk Oyuncuları'nın kısaltması 'HO',  ya.., sonrasında inanılmaz şeyler oldu. O sırada Başbakan Demirel, İçişleri Bakanı da Faruk Sükan. Geri zekalı bir milletvekili bizim tiyatro'nun kısaltmasının aslında Ho Şi Minh'in kısaltması olduğunu söylemiş mecliste. Ondan sonra da bir sürü deliyle uğraş. Sonrasında hep korkuyla oynamak zorunda kaldık, taşlandık, baskı gördük, neler neler. Halk Oyuncuları benim için çok iyi bir ders oldu. Hep söylerim; Halk Oyuncuları, Sosyalizmi sevmeme, ama ülkemdeki bazı Sosyalistleri pek de o kadar sevmememe neden olmuş acı bir deneyimdir benim için..



Ali Poyrazoğlu nun ''Tamamla Bizi Ey Aşk'' kitabından Müjdat Gezen'le yaşadıkları tatlı bir anıyı da ekleyelim buraya..

''Bir tarihte yapıştı tiyatroma ha bire gelip gidiyor. Müdüriyette oturuyor. Anladım bir hergelelik peşinde. Odamda ressam Muazzez'in "Ortaoyunu" tablosu var ona takmış kafayı...

''Bunu bana ver,ben orta oyuncular, Karagözcüler Derneği başkanıyım'' diye tutturdu. Bütün direnmelerim boşa gitti. Sonunda dedi ki:

''Tamam vermek istemeyebilirsin, doğrusu bu resim bir tiyatro yöneticisinin odasına çok yakışıyor ama beni anla, orta oyuna büyük bir zaafım var. Değiş tokuş yapalım bu resmi bana ver, ben de sana Fikret Mualla'nın resmini vereyim'' başımdan gitsin diye anlaştım. Tabloyu kaptı vııınn...
Üç gün sonra tiyatroya bir paket geldi, Müjdat gezen yollamış dediler. Ha açın Fikret Mualla tablosu dedim. Açtık paketten çerçevelenmiş bir dosya kağıdı çıktı, üstüne tükenmez kalemle bir adam kafası çiziktirilmiş. Altında bir not :"Bu Fikret Mualla'nın portresi ben yaptım." Müjdat Gezen

Ne yapayım savcılığa mı vereyim. "Fikret Mualla'nın resmi demişti. Doğru, yapmış göndermiş. Adam nitelikli suç işliyor.''

Şiirleri



Şiirim geldi bırakın beni
Bir kibrit farz edin ve yakın beni
bir ceketmiş gibi askıya takın beni
bir çiviymiş gibi duvara çakın beni
şiirim geldi bırakın beni...


Şizoşems
Böyle zamanlar tehlikelidir şemsettin
ya gel cebime saklan, ya bırak şapkana saklanayım
kim vurduya gider insan
fırsat yok ki kendimi savurup aklanayım.
bi ara sen de, biliyorum, kedilerden korkuyordun
çünkü kendini işkembe zannediyordun
öyle bir şey ben de atlattım
iskemle sandım kendimi bi’ süre
üzerime oturacaklar diye korkulardaydım
ama sonra yırttım şemsettin
kendime telkinler yaptım sen iskemle değilsin diye diye
inandırdım kendimi.
sana hak vermiyo değilim ama şemsettin, zaman kötü,
aslında ne sen, ne ben ikimiz de deli filan değiliz
herkes oynatmış.
sadece sen ve ben normaliz.
aman şemsettin laf aramızda…
laf aramızda…
laf aramızda…
Şemsettin, laf aramızda kaldı çıkamıyor, 
kendini ifade edemiyor bir türlü
aman çok dikkatli olalım Şemsettin
sen de fark ettin
zaman kötü
en iyisi biz işi deliliğe vuralım
sen kedilerden kork, işkembesin diye
ben insanlardan korkayım, iskemleyim diye
ve iskemle üzerinde işkembe, çarşamba, perşembe…
gün say şemsettin gün say
çünkü nasıl olsa bir gün gelip bizi alacaklar
bu işten yırtmak için saat numarası yapalım
sen yelkovan ol, ben yengeç
sonra onlara tek cevap verelim
vakit çok geç,
vakit çok geç,
vakit çok geç Şemsettin, geldiler...


Deli Yüreğim
Oy benim deli yüreğim, az çektirmedin bana
gün geldi kuş oldun zıpladın daldan dala
artık yoruldun mu nedir yüz vermiyorsun dallara
oy benim deli yüreğim, ne diyeyim ben sana


Adam
Ne zaman adam gibi adam oluyor insan?
çok gezdiğinde mi? çok gördüğünde mi? çok bildiğinde mi?
çok ünlü, çok zengin olduğunda mı?
çok sevildiğinde mi ?
yoksa bunların hepsi bi kenara; adam gibi sevdiğinde mi?


Babam
Babam çok iyi adamdı
daha doğrusu babam adamdı...


İlke
İlkelerin olacak.
seni satın alamayacaklar.
aptalların uydurduğu atasözlerine inanmayacaksın.
“Paranın satın alamayacağı yoktur”, “herkesin fiyatı vardır” gibi sözlere kanmayacaksın
onurunla, kimliğinle ve beyninle akıllı yaşayacaksın.
üreteceksin, seveceksin, sevileceksin
inançlarının arkasında duracaksın
sevgilerin karşılıksız
yardımların gizli olacak
seni; attan, ottan ayıran özelliğin farkına varacaksın
çünkü sen insansın
ve bunu yakaladığın gün bembeyaz yaşayacaksın

şu dünyadan çekip gitmek var ya
bu ne ya...


anlam veremediğimiz ???
(Cem Karaca'nın da benzer bir fotoğrafı yayınlandığında 'Beni kategorize etmeyin' demişti.)

web sayfası

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts with thumbnails