23 Şubat 2013

Mine Söğüt



Mine Söğüt 1968  İstanbul doğumlu, gazeteci, yazar

1968’de İstanbul’da doğdu, 1985'de orta öğrenimini Kadıköy Kız Lisesi’nde tamamladı. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandı. 1989’da mezun olduktan sonra, aynı bölümde yüksek lisans yaptı. 1990 yılında Güneş gazetesinde muhabirliğe başladı. Daha sonra Tempo dergisi ve Yeni Yüzyıl gazetesinde çalıştı. 

1993 yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği yarışmada Haber dalında mansiyon aldı. 1996-2000 yılları arasında “Haberci” adlı televizyon belgeselinin metin yazarlığını yaptı. 1999-2001 yılları arasında Öküz dergisinde yazılar yazdı. Profesyonel gazeteciliği bırakan Söğüt, 2001-2005 yılları arasında Cihangir Postası adlı yerel bir gazetenin gönüllü editörlüğünü yaptı. Deneme, hikâye, roman, söyleşi vb. türünde yayımladığı eserleriyle tanınan yazar, 2000’li yıllarda yurtdışında en çok çevirisi yapılan 15 edebiyatçıdan biridir. Karikatürist Bahadır Baruter ile evlidir. Yeni kitabını yazmakla uğraşan yazar Bodrum Gümüşlük'te yaşamaktadır.

 

Kitapları

2011-Deli Kadın Hikayeleri / Roman
2010-Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey / Roman
2010-Dolapdere-Kürt Kediler, Çingene Kelebekler / Monografi
2010-Darbeli Kalemler / Derleme
2007-Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979 / Roman
2006-Aşkın Sonu Cinayettir-Pınar Kür’le Hayat ve Edebiyat / Söyleşi
2004-Kırmızı Zaman / Roman
2003-Beş Sevim Apartmanı Rüya Tabirli Cinperi Yalanları / Roman
2003-Sevgili Doğan Kardeş / Monografi
2000-Adalet Cimcoz Bir Yaşamöyküsü Denemesi /Biyografi



=====================
01-Deli Kadın Hikayeleri /2011
Yapı Kredi Yayınları  / 176 sayfa 
=====================

Mine Söğüt'ten Unutulmayacak Delilik Hikâyeleri

"Girdiği kabın şeklini alan su, geçtiği yolların rengini de çalarmış..."

"...kendini öldürme fikrini bu kadar çok seven biri kendini de çok seviyor demektir... kendini ve deliliğini" diyen yazar, Deli Kadın Hikâyeleri kitabında, aklın kıyısında gezinen, kadınlıklarını bir lanet gibi sırtlarında taşıyan, hepsi "kaybetmeye" yazgılı, içe işleyen yalnızlıklarıyla kalp burkan hayatları, varoluş kâbuslarını anlatıyor. Kitapta ayrıca, Bahadır Baruter'in bu hikâyelerin izlenimleriyle yaptığı on resmi de yer alıyor. 

Kalemini zehire, kana, cinnete, ölüme ve hayata aynı lezzetle batıran Söğüt'ten unutulmayacak yirmi bir delilik hikâyesi...(Tanıtım Bülteninden)



“ Hani derler ya insan ölürken hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçermiş, yok çocuğum, yalan. Ben ölüyorum ve hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden falan geçmeyecek. Hissediyorum. Ben unutmak istiyorum doktorcuğum. Eskiden olan her şeyi unutmak. İnsan ölürken geçmişi hatırlarsa çok üzülür değil mi? İnsan ölürken kendi kendini niye üzsün ki? Je veux seulement oublier… Ah doktorcuğum o şarkıyı alırken içimden dikkat et çok güzel bir cümle vardır, o düşmesin: Vie qui veut me tuer, beni öldürmek isteyen hayat, c'est magnifique, muhteşemdir. Çocuğum hayat gerçekten muhteşemdir. Şarkılar da muhteşemdir ama hayat onlardan daha muhteşemdir. Hayat bu kadar muhteşem olmasaydı çocuğum, o şarkıları söyleyecek, o şarkıları melodi melodi ezberleyecek şevki nasıl bulabilirdik, değil mi ya!”



Deli kimdir? Delirmek anormalleşmek midir yoksa belki de kişinin kendi normalini bulması demek midir? Ya deli denilen kişilere göre deli olmadığını zannedenler asıl delilerse ne olacak?

Öykülerin temelinde deliren, çıldıran, esas olarak kendini yok etmeye ahdetmiş yirmi bir kadın var. Zaman zaman bu kadınların birinin diğerinin annesi, onun bir başkasının anneannesi ve belki onun da başka birinin torunu olduğu hissine kapılıyorsunuz.

Bu yirmi bir kadında en dikkat çeken yanlardan biri amansız şekilde yalnız olmaları, bir diğeri de hepsinin ölümün kıyısında, yaşamın ucunda gezinmeleri. 




===================================
02-Madam Arthur Bey Ve Hayatındaki Her Şey  /2010
Yapı Kredi Yayınları  / 168 sayfa
===================================

Mine Söğüt yeni romanında birbirinden ilginç insanları, tuhaf hayat hikâyeleriyle birlikte kapkara bir ortamda anlatıyor, hepsini Kara Yalı`da birbirine düğümlüyor: Kara Yalı`da gizlenen Madam Arthur Bey, eski fotoğrafların izinde romanını yazan Olcayto Ran, yangınların ve ölümlerin dilsiz kadını Maria, eski sevgili Keşşaf Hanuman, her şeyi bilen hayat kadını Nagehan, kimliğini arayan Şehnaz Hanuman, bütün cinayetlerin tek tanığı antikacı Kedileş, Kara Yalı`da kaybolmuş baba Ruhat Ran...

Kara Yalı`nın salyangoza benzeyen çıkışsız gövdesinde herkes kendine yeni bir hayat arar. Herkes kendi hayatından kurtulmak, olanları unutmak ister. Çılgınlıklarla dolu yalıda her şey birbirine dönüşür, herkes bir başkası olur...Özetle,

Yazacağı yeni romanı için eski fotoğrafların peşine düşen Olcayto Ran, kendisini Madam Arthur Bey`in lanetli dünyasında bulur. Geçmişe gizlenmiş birçok cinayetin içinde kendi hayatının kayıp halkaları da vardır. Çocuklarını terk etmiş Nagehan`ın bildiği ama söylemediği sırların, çocukları ölmüş dilsiz Maria`nın suskunluğunun ve her şeyi bilen ama Madam Arthur Bey`den ölesiye korkan Kedileş`in anlattıklarının peşine düşen Olcayto, Kara Yalı`nın ölümcül labirentlerinde kaybolur.

"Madam Arthur Bey kötü kalpli bir şamandır. Zamanlardan zamanlara geçer. Her geçtiği zamanı yok eder. Onun hayatındaki yalanları uç uca ekleseniz, dünyanın etrafını defalarca dolanan ve onu ve sizi ve bizi ve hepimizi sıkarak boğan dev bir yılan olur. Madam Arthur Bey`in geçmişini bir deşseniz, bugüne kadar yeryüzünde ölmüş ne kadar insan varsa hepsini sığdırabileceğiniz dar ve derin, çok derin, uçurum gibi derin bir mezar olur. Hayata Madam Arthur Bey`in gözlerinden baksanız daha önce hiç görülmemiş renkler görür, korkarsınız. Etrafı onun kulaklarıyla dinleseniz inanılmaz sesler duyar, ürperirsiniz. Ve onun burnuyla koklasanız havayı, başınız döner, olduğunuz yere yığılırsınız. Onun tüm algıları diğer sıradan insanların algılarından şeytanidir. Ve hayatındaki her şey ama her şey diğer sıradan insanların hayatındaki milyarlarca şeyden daha kalabalık, daha cazip ve daha delidir. Kötüdür.

Bunları Olcayto`nun rüyasına giren büyük siyah bir kuş söylüyor. Kuş bunları söyledikten sonra kanatlanıp pencereden aşağıya atlıyor. Olcayto uykunun derinliklerinden ter içinde uyanıp pencereye koşuyor, camı açıyor, aşağıya bakıyor. 

Alacakaranlıkta, bomboş sokakta uzun boylu ve zayıf bir çöpçü, tahta saplı sarı bir süpürgeyle kocaman simsiyah bir kuş ölüsünü faraşa doğru itiyor." (Tanıtım Bülteninden)




==================================
03-Dolapdere-Kürt Kediler Çingene Kelebekler / 2010
Heyamola Yayınları  / 112 sayfa 
==================================

Bir kentin tarihini, coğrafyasını, toplumsal hayatını, geçirdiği değişimleri, insan tiplerini, atmosferini, doğal güzelliklerini, unutulan değerlerini, yeme içme kültürünü, gecesini gündüzünü, yazını kışını, folklorunu, eğlence hayatını, daha bin türlü özelliğini, herkes kendince görür. Tarihçi başka, coğrafyacı başka, turizmci başka, asker başka, öğretmen bambaşka bir gözle görür ve kendi bakış açısıyla yazmak ister.

Ama bir yazar-edebiyatçı, kendince bir duyarlıkla yaklaşır kentine. Çevresine gönül gözüyle bakar. Kendisini değişik insanların yerine koyar, onların yüreğiyle de hissetmeye çalışır, öylece yazar... Yazar yazdığı zaman, birçok kimse o yazıda kendi duygularını, düşünüp de söyleyemediklerini bulur. Kendisinden önce yazılmış olanları da anımsamak ister...

Bu düşünceden yola çıkarak, İstanbul'un kırk semti, kırk farklı edebiyatçı-yazar tarafından kaleme alındı. Okurla aynı zamanda buluşan bu kırk kitaplık dizi hem bir ilk olması hem de İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti'ne armağan olması açısından yüksek değer taşımaktadır. (Arka Kapak)



===================
04-Darbeli Kalemler / 2010
Getto Yayıncılık  / 296 sayfa 
===================

Mine Söğüt, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinin hemen ardından, gazetelerdeki köşe yazarlarının  bu darbeler konusunda neler yazdığını kronolojik olarak derledi. Üç önemli askeri müdahalenin ilk haftasında çeşitli gazetelerde yayımlanan 125 köşe yazısından oluşuyor. Kitapta yazısı bulunan 65 köşe yazarının hepsi kendi dönemlerinin çok önemli isimleri. Aralarından bazıları hala köşe yazarlığını sürdürmekte. Bu isimlerden bazıları şunlar: Uğur Mumcu, Çetin Altan, Cihad Baban, Av. Bekir Berk, Bedii Faik, Talat Halman, Va Nu, Sadık Albayrak, Nezihe Araz, Nazlı Ilıcak, Aziz Nesin, Necati Zincirkıran, İlhan Selçuk, Çetin Emeç...

Bir dönemin usta gazetecilerinin darbeler sonrası öngörüleri nelerdi? Nelerden endişelendiler? Nasıl umutları vardı? Askeri müdahale onlar için bir kurtuluş muydu, yoksa baskılarla dolu yeni bir dönemin başlangıcı mı? Üç askeri müdahale arasında nasıl farklar vardı, bunlar Türkiye'yi nasıl etkiledi? Kitap okuyucuyu bunun gibi bir çok soruyla başbaşa bırakıyor. (Tanıtım Bülteninden)


Kitabı okuduğumuzda, Türk basının demokrasi sicilini, darbeler karşısındaki tutumunu ve bugün darbe karşıtı olan ve demokrasi bayrağını kimselere bırakmayan kimi simlerin, o günlerde darbeleri nasıl coşkuyla selamladığını görüyoruz.

"Aslında başlangıçta aklımda bir kitap fikri yoktu. Sadece kişisel bir merakla kütüphaneye gittim; ordu-rejim ilişkisine yönelik tartışmaların basında böylesine hararetle tartışıldığı bir dönemde geçmişte neler olmuştu, ordu gerçekten yönetime müdahale ettiğinde, basının ilk tepkisi ne oluyordu onu görmek istedim. Dönemlerin gazetelerini taradığımda, müdahalelerden sonraki ilk günlerde yazılanların önemli bir belge niteliği taşıdığını gördüm ve bunları bir kitap olarak derlemeye karar verdim.." 

"27 Mayıs’a gelene kadar yaşanmış tecrübelerle, sonrasında yaşanmış tecrübeler birbirinden çok farklı. O yüzden 27 Mayıs’a gösterilen tepkiyi ya da daha doğrusu 27 Mayıs’tan beklentileri diğerleriyle karşılaştırırken adil olmak gerekiyor. Bugün 1960’a dönüp baktığımızda bizim gördüklerimizle, o gün sahip olunan öngörüler ne yazık ki birbiriyle örtüşmüyor. O yüzden 60 sonrası basının tutumu çok iyimser hatta umut dolu. Özellikle solcular, aydınlar öyle…  Bu umudun çok geçmeden yerini karamsarlığa ve sonrasında da kâbusa bıraktığını görüyorsunuz. 12 Mart’ta artık karşımızda bambaşka bir ülke ve bambaşka bir ülkenin yazarları var. Solcuların endişeleri ve sağcıların beklentileri kendini göstermeye başlıyor. 12 Eylül ise solun yenilgisinin ve sağın zaferinin yazılarıyla dolu. Bazı yazarlar satır aralarına muhalif fikirlerini serpiştirseler de net olarak görülüyor: Basının bayrağı her zaman iktidarın rüzgârı ne yönden eserse o tarafa doğru dalgalanıyor..." 



===========================
05-Şahbaz`ın Harikulade Yılı "1979" / 2007
Yapı Kredi Yayınları  / 346 sayfa 
===========================

1979 yılı, gerçekten de göründüğü gibi, 1 Ocak Pazartesi günü başlayıp 31 Aralık Pazartesi günü mü bitti? 1979`a, o yıl yaşananlara, bugün baktığımızda, sadece 12 Eylül`e varan süreci mi görmeliyiz, 12 Eylül sonrası`nı mı? Şahbaz, bir taraftan yaşadığı o harikulade yılı, 1979`u anlatıyor, bir taraftan da bütün bu soruları sorduruyor bize. Mine Söğüt yeni romanı Şahbaz`ın Harikulade Yılı 1979`da, yaşananların yazılanlardan daha kurmaca, hayatın şiddetinin yazının hayal bile edemeyeceği kadar uçta olabileceğini gösteriyor..


"Şahbaz kimdir diye sormayın. Onu tanıyan birini aramayın. Yaşadı mı gerçekten, gördü mü her şeyi, konuştu mu hepsiyle, tümünü yaptı mı bunların, hiç demeyin. Tuhaf bir hikâye demiştim ya size. Bu hikâyenin baş kahramanı Şahbaz, kahramanların içinde en tuhaf olanı. Farz edin ki o bir masal kahramanı. Keloğlan’ın peşine düştünüz mü hiç? Binbir gecenin gerçekliğini sorguladınız mı? Devin varlığından, bir dudağının yerde bir dudağının gökte olduğundan şüphe duydunuz mu? Hayır. Öyleyse Şahbaz’ı da tüm masal kahramanları gibi bağrınıza basın. Farz edin ki yaşadığı ülke Kaf Dağı’nın ardındadır; her şeyi görme, her şeyi duyma ve her şeyi değiştirme yetisi ona perilerin hediyesi; yaşadığı zaman zamanların efendisi; kim bilir Şahbaz bu dünyaya neden geldi. Şahbaz bu dünyaya neden geldi? Kendi hayatını başkalarının hayatında tekrar tekrar tekrar görmek için... Tekrarlardan gerçeğe bir köprü kurmak için... Bu köprüden geçerken... geçerken... geçerken... birden... düşüp ölmek için... ben bu dünyaya her ölenle bir kez daha ölmek için... geldim..."


"Size tuhaf bir hikâye anlatacağım.
Mevsimlerle ilgili; toprakla, zamanla, gece ve gündüzle ilgili; 
geçmişle ilgili; biraz da benimle ilgili. Ben Şahbaz... 
Kuşlardan bembeyaz bir doğan, şahların şahı bir insan. 
Size tuhaf bir hikâye anlatacağım. 
Bir sürü küçük hikâyeden oluşan, kocaman tek bir hikâye... 
Anlatacağım hikâyenin kahramanları gerçekten yaşadılar. 
Belki adları farklıydı;
Yaşadıkları hayatlar ve geceleri gördükleri düşler de
Bambaşka acılar çekmiş olabilirler, bambaşka şeylere sevinmiş belki. 
Ama hepsi gerçekti. 
Hikâyenin geçtiği şehirde gerçekten vardı,
Hikâyenin geçtiği zaman da.
Ben o şehirde, o zamanda, bazen bir şeylerden korkan 
Küçük bir çocuktum; bazen her şeyi sezen yetişkin bir dost; 
Bazen de kindar bir düşman. 
Kimilerinin hayatını kurtardım, kimilerini yasaklı yollara soktum; 
Elimden içtikleri şurupta kâh ağu kızılı, kâh derman beyazı. 
Şehir o yıl topyekûn cinnet geçiriyordu. 
Ama hayat, cinnetten bağımsız, kendi halinde, 
Sanki her şey olağanmış gibi...akıp gidiyordu. 
Yaşadığımız hayatın içinde şiddet ve korku vardı. 
Tuhaftır; hemen yanı başında da umut. 
Hayal kurmayı seven insanların zamanıydı. 
Sanki evlerin bacalarından yas tütmez, 
Sokaklardaki oluklardan kan akmazmış gibi; 
O yıl şehirde herkes birbirine, umutla korkunun 
Sarmaş dolaş uyuduğu karanlık dehlizlerle ilgili öyküler anlattı. 
Ölüm bir salgın hastalık gibi evlerden evlere bulaştı. 
Bugün sorsanız, bazıları o yılla ilgili dehşetengiz şeyler anlatırlar. 
Bense...harikulâde bir yıldı diyorum; Şahbaz'ın harikulâde yılıydı. 
Size anlatacağım hikâyenin kahramanlarını ben birer birer tanıdım. 
Beni doğrulayacak hiçbir tanığım yok, ama biliyorum, o yıl...onlar...
O şehirdeydiler. O yıl onların başına anlatacağım her şey, 
Harfi harfine geldi. Bugün belki size inanılmaz görünebilir ama...
O zamanlar...o şehirde...Hayat, tuhaftır, aynen öyleydi...
Anlatacağım gibi yani..."



========================================
06-Aşkın Sonu Cinayettir-Pınar Kür’le Hayat ve Edebiyat / 2006
Everest Yayınları  / 392 sayfa 
========================================

"İnsan gençken aşkın tanımını yapmayı düşünmüyor ki, yaşıyor sadece ve biraz aptalca.. Aşkın tanımını yapmak için onu birkaç kez yaşamak, yaşın da kırka gelmesi gerekiyor galiba. Gençken derin sandığın duygular aslında epeyce yüzeysel.. Olanakların sınırsız, vaktin sonsuz sanıyorsun.. Daha doğrusu pek düşünmüyorsun..."



=====================
07-Kırmızı Zaman  / 2004
Yapı Kredi Yayınları  / 222 sayfa 
=====================

Mine Söğüt’ün ikinci romanı Kırmızı Zaman, 1900’lerin başlarından 2002 yılına uzanan bir hikâyeyi anlatıyor. Başlıca kahramanları olan ve birbirini tanımayan Zaman Dayı’nın, Halat Niyazi’nin, Botan’ın ve küçük Hüsran’ın hikâyeleri birbirine karışıp sonunda kimsesizler mezarlığında birleşiyor. Ölüm, kayboluş, arayış, tanrı ve sır ve baba kavramları ağırlıkla işlenmiş ve romanın dokusuna sinmiş. Hüsran dışında bütün kahramanların hayatlarında önemli ve açığa çıkmayan sırlar var.

"Bu romandaki İstanbul, efsaneler, insanlar, balıklar,kayıklar, iskeleler, saraylar, dehlizler, kesik başlar, mezarlar, hastaneler, morglar, denizkızları, cinayetler, katiller, cellatlar, deliler, yani her şey uydurmadır. Efsanelerin yalanı abartılmış, insanların hayatına olmadık benekler atılmış, şehir baştan yaratılmıştır..(Arka Kapak)


Zaman: Olayların birbirini izlediği sonsuz bir ortam olarak düşünülen soyut, temel kavram. Şimdinin geçmiş olmasını sağlayan ve çoğunlukla dünyayı, varlıkları etkileyen bir güç olarak düşünülen kesintisiz hareket. Ölçülebilir bir nicelik olarak düşünülen süre. Bu sürenin belli bir olayın, bir eylemin gerçekleştiği sınırlı bölümü. Önceden saptanmış ya da uygun olan an. İçinde yaşanılan dönem. Dünyada yayımlanan saat işaretlerini düzenleyen kabul edilmiş uluslararası kurallara göre saat işaretleriyle yayınlanan zaman ölçeğine eş güdümlü evrensel zaman denir. Gök mekaniğiyle, özellikle de ayın hareketlerinin incelenmesiyle elde edilen sonuçlardan çıkarılan zaman ölçeği gök günlüğü zamanıdır. Hileyle satılan maldan zarar gören müşterinin zararını satıcının karşılayacağına kefil olmasına zaman-ı gurur denir. Sahibinin izni olmadan kullanılan malın kullanma bedelinin ödenmesi ise zaman-ı menfaattir. Bir makine üzerinde bir parçayı işlerken aynı parçayı ya da bir başka parçayı bir başka işleme hazırlama zamanına gizli zaman denir. Bir kumanda zincirinin ya da bir ayarlama döngüsünün bir öğesi için, bir giriş işaretinin uygulanmasıyla buna denk düşen çıkış işaretinin başlangıcı arasında geçen zamana ölü zaman denir. Ölü zamanlar döngülü sistemlerin kararsızlık nedenlerinden birini oluşturur. Kant’ta zaman bütün sezgiler için temel işlevi gören zorunlu bir tasarımdır. Hegel’de zaman fiilen var olan kavramın kendisidir. Bu bakımdan zaman her türlü hakikatin evetlenme yeridir. 

"Zaman belki de tanrının ta kendisidir..." 

"Hayata halatla bağlanmak her zaman yaşamı çok sevmek anlamına gelmez; halatın bir ucu bazen ölüme de bağlı olabilir..."

"İnsanoğlu gerçeklerden kaçar, çünkü efsanelere inanmaya meyyal doğar..."

"Yalan, hayatı katlanılır kılandır..."

"Ölüm ve süreklilik paralel olarak yaşamı belirler. İnsan bu paradoks yüzünden deliliğe bu kadar yakın yaşar..."

"Korku mümkün olduğunca gizlenir ve gizlendiği yerde ölüm bilgisiyle beslenir..."

"Tanrı, bir insan/ bir canlı öldüğü zaman hala hayatta olanların cesedi derhal toprağın altına gömmesini / ateşe atmasını /çöle, dağa, suya bırakmasını / cesetleri hiç vakit kaybetmeden ortadan kaldırılmasını emreder; onlara ölümlü oldukları gerçeğini kavramaları için zaman bırakmaz..."

"Takvim canlıların celladı olan zamanı kavrayabilmenin yegane aracıdır. Aynı zamanda bütünüyle tanrısal düzeni işaret eder..."

"İnsanlar, mezara giren ölülerin, onlar çok sevdikleri yakınları olsa bile, tekrar dirilmelerini istemez, dilemez; buna tahammül edemezler..."

"Tanrıyla rastlantı arasında tuhaf bir bağ vardır..Rastlantı belki de tanrının ta kendisidir..."

"İnsanlar delilerden uzak dururlar, çünkü kendi içlerindeki delinin uyanmasından korkarlar..."

"Heves, içinde tehlike olduğu hep unutulan bir lunaparktır..."

"Gerçekler rüyalara saklanmayı sever..."

"Şair, sözü kendince söyleyendir..."




===================================
08-Beş Sevim Apartmanı Rüya Tabirli Cinperi Yalanları 
Yapı Kredi Yayınları  / 128 sayfa / 2003
===================================

Pürtelaş Sokağı'nda kediler bir gün canhıraş feryatlarla ortalığı inlettiler. Pürtelaş Sokağı'ndaki Beş Sevim Apartmanı'nda tuhaf şeyler oluyordu. Beş pencereli, beş odalı, beş acayip insanın oturduğu Beş Sevim Apartmanı'nda perdelerin arkasında tuhaf şeyler olup bitiyordu. Cinler aleminden gelenler, periler aleminden gelenler, cinperi aleminden gelenler, orada beş garip hikaye yazdılar... yazdılar... yazdılar. Pardon, altı hikaye yazdılar. Bir de Doktor Samimi ve onun günlüğü var.

Rüyada günlük görmek iyi bir kitap okuyacağınıza işarettir. Rüyada günlük görülse de görülmese de Beş Sevim Apartmanı'nı okumak iyiye işarettir, onu okuyanın gönül gözü açılır, peri kızları rüyasına girer. Mine Söğüt ilk romanı Beş Sevim Apartmanı ile okuyanı cinperi alemine götürüyor, uzun bir masal dinletir gibi, anlatır gibi, gösterir gibi...(Arka Kapak)


 

=====================
09-Sevgili Doğan Kardeş / 2003
Yapı Kredi Yayınları / 260 sayfa 
=====================

Yapı ve Kredi Bankası'nın kurucusu Kâzım Taşkent, İsviçre'de bir heyelan sonucu hayatını kaybeden oğlu Doğan Taşkent'in anısını yaşatmak için alışılmadık bir yol seçti: Bir çocuk dergisi yayımladı. Oğlunun adından hareketle adını Doğan Kardeş koyduğu bu dergi, Doğan Taşkent'in anısını yıllar boyu canlı tutmakla kalmadı, birkaç kuşağın çocukluklarında unutulmaz izler bıraktı.

Mine Söğüt, Doğan Kardeş'in "yaşamöyküsü"nü yazabilmek için, derginin bütün sayılarını elden geçirdi, dergiye hayat verenlerin izlerini sürdü, yayımlanmış yazıları derledi. Suna Kan'dan İdil Biret'e, Coşkun Aral'dan Pınar Kür'e, Talat Sait Halman'dan Garo Mafyan'a kadar, günümüzün birçok ünlü isminin imzalarına önce Doğan Kardeş'te rastladı. Türkiye'de hiçbir çocuk dergisi Doğan Kardeş kadar efsanevi, onun kadar unutulmaz olamadı.

Sevgili Doğan Kardeş'i okurken göreceksiniz: dergiyi çıkaranlar çocukları yetişkin yerine koymuşlar, onları ciddiye almışlar ve verdikleri sözleri tutmuşlar. Derginin birkaç kuşağın çocukluklarında böylesine derin izler bırakmış olmasının nedeni belki de budur. 
(Arka Kapak)

Yakın Tarihe Çocuksu Bir Büyüteç

"Doğrusunu söylemek gerekirse, Doğan Kardeş benim küçüklüğümün dergisi değildi. Benim neslim başka dergilerin büyülerine kapıldı ama o, bizden önceki birkaç neslin unutulmaz arkadaşıydı. Hiç okumamış olsam da, onun varlığının bir zamanlar küçük çocukların dünyasında tartışılmaz bir taht kurduğunu biliyorum. Yetişkin biri olarak Doğan Kardeş ciltlerinin arasında dolaştığımda, o büyüye ben de kapıldım. Kırklı, ellili yıllar çok geride kalmıştı ama derginin hâlâ tartışılmaz bir çekiciliği vardı. Sanırım bunun sırrı samimiyetindeydi. Öylesine içten duygularla hazırlanmış bir çocuk dergisinin dünyasına girdim ki, varlığı bir dergi olmaktan öteye gitti, bir canlı kimliğiyle karşıma dikildi. Türkiye ile birlikte gelişen, değişen, duygulardan duygulara uçuşan bir canlı..."

"Doğan Kardeş 1945 ile 1978 yılları arasında, otuz üç yıl boyunca, ülkenin yakın tarihine tuttuğu çocuksu büyüteçle beni öykülerden öykülere sürükledi. Bu büyütecin altında gördüklerime kimi zaman üzüldüm, kimi zaman sevindim, heyecanlandım, bazen de çok şaşırdım. Örneğin bir mektuba cevabında, küçük okuruna tavşan beslemesini öneren Doğan Kardeş, bunun gerekçeleri arasında tavşanın sevimli ve beslenmesi kolay olmasının yanı sıra etinin lezzetinden de bahsedebiliyordu! İlk okuduğumda bana bir kâbus gibi gelen bu cevap aslında 50’li yıllardaki Türkiye’nin portresini çiziyordu..."




==================================
10-Adalet Cimcoz Bir Yaşamöyküsü Denemesi / 2000
Yapı Kredi Yayınları / 236 sayfa 
==================================

Onu, kah Türkan Şoray'ın, kah Filiz Akın'ın sesi olarak tanıdık. Buğuluydu, özeldi. "Dublaj Kraliçesi" olarak anıldı. Lorel-Hardy'ye sesiyle hayat veren Ferdi Tayfur'un kız kardeşiydi. Oyuncu değildi, ama sesiyle canlandırmıştı beyaz perdenin ünlülerini. Türkiye'nin beş yıl boyunca yaşamayı başarmış ilk özel galerisinin, Maya'nın kurucusu ve sahibesiydi. Dönemin tüm sanatçılarının yakın dostuydu. Sanatçı değildi ama bir dönem plastik sanatlar onunla anıldı.

Kafka'nın 'Milena'ya Mektuplar'ını dilimize çevirdi, en iyi çevirmen ödülü aldı. Brecht'in 'Sezuan'ın İyi İnsanı' onun sözcükleriyle sahnede hayat buldu. Yazar değildi ama çevirilerindeki Türkçe, okuyanı büyülüyordu. Türkiye'nin ilk dedikodu yazarlarındandı. Hafta, Salon, Tasvir, Aydede, Tef gibi dergilerde sözünü sakınmayan yazılar yazdı. Kim, kimle, nerede, ne yaptıysa onun dilinden kaçmadı. Köşesinin adı "Fitne Fücur"du.

60 yaşında kanserden öldü, ardında kalanlar savruldu, dağıldı. Mine Söğüt uzun bir yolculuk sonrası dağılmışlardan toplayabildiklerini bir araya getirdi ve dostlarının "Ada" dediği Adalet Cimcoz'un yaşam öyküsü üzerine uzun bir "deneme" yazdı. (Arka Kapak)


"Türk sinemasının yıldızlarının sesiydi o. Buğulu, hafif burundan gelen, ama pırıl pırıl bir Türkçe ile Filiz Akın'dan Türkan Şoray'a kadar beyaz perdenin büyük yıldızlarını konuşmuştu, onların gönüllerde kurdukları tahtlarda payı vardı. Lorel Hardy'ye -ikisine de- sesiyle hayat veren dublaj sanatçısı Ferdi Tayfur'un kız kardeşiydi. İki kardeş mucizevi bir şekilde dublaj yaparlardı. Kısa sürede Adalet Cimcoz'un adı "Dublaj Kraliçesi"ne çıktı. Türkiye'nin ilk özel sanat galerisini açmıştı. Maya'yı. Dönemin bütün sanatçıları ve yazarları Maya'da buluştular, tartıştılar, soluklandılar. Adalet Cimcoz bu galeriyi beş yıl boyunca yürüttü. Sanatçı değildi ama sanat dünyasında etkindi, karizmatikti. Sabahattin Eyüboğlu'dan Sabahattin Ali'ye, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan, Aloş'a, Kuzgun Acar'dan Azra Erhat'a kadar geniş bir arkadaş çevresi vardı. Dönemin plastik sanatları onun da içinde bulunduğu bu bir grup sanatçı tarafından yönlendirildi. Maya herkesin hayatına girdi. 

Yazar değildi ama çok iyi bir çevirmendi. Kafka'dan yaptığı 'Milena'ya Mektuplar' çevirisiyle en iyi çevirmen ödülü aldı. Brecht'in 'Sezuan'ın İyi İnsanı' onun çevirisiyle sahneye taşındı, çok başarılı oldu. Onun çevirdiği oyunların sahnelenişini gördükten sonra, birçok eleştirmen oyunun oyuncusunu ya da yönetmenini yerse de, Adalet'in çevirisini övmekten kendini alamıyordu. Tibor Dery'den B. Traven'e kadar birçok ünlü yazarı Türkçeye o kazandırdı. Bütün bunların dışında dostlarının "Ada" dediği Adalet Cimcoz, Türkiye'nin ilk dedikodu yazarlarındandı. Bu tür yazıları için kullandığı takma adı da kendi gibi iddialıydı: Fitne Fücur. 

Hafta, Salon, Tasvir, Aydede, Tef gibi dergilerde rüküş olanla, görgüsüz, biçimsiz, zevksiz ve adi olanla dilini hiç sakınmadan dalga geçti, zaman zaman açıkça alay etti, hatta aşağıladı. Ama öyle çekici bir kadındı ki, kim kiminle nerede ne yaptıysa duyuyor ve yazıyor; ama yazdığı şahıslardan birçoğu ona kızmıyorlardı. Bir köpek delisiydi. En uzun birlikte olduğu köpeği Zibidi en az kendi kadar ünlüydü. Diğer köpekleri Tommy ve Hayta da öyle. Bir dönemin ünlü milletvekillerinden Selah Cimcoz'un yeğeni Mehmet Ali Cimcoz'la evliydi. İyi bir karı koca, iyi birer arkadaştılar birbirleri için. Hiç çocukları olmadı. Adalet Cimcoz 60 yaşında kanserden öldüğünde radyodan sesi kadınlara öğüt veriyordu. 

Ölümünün ardından hayatı dağıldı, savruldu. Özenle sakladığı fotoğrafları sahafların raflarına düştü. Gazeteci Mine Söğüt, bütün bu dağılmış yapraklardan ulaşabildiklerini topladı, derledi ve bu çekici kadının, melek mi şeytan mı olduğu kestirilemeyen, kimilerine göre melek kimilerine göre şeytan, kimi zaman melek kimi zaman şeytan olan, çekici bir hale ile çevrelenmiş muhteşem kadının yaşam öyküsünü yazdı. Sahaflardan toplanan yüzlerce fotoğrafın eşlik ettiği bu yaşam öyküsü denemesi, Türkiye'nin üstünde çok konuşulmamış yüzüne de bir ayna..."



 

==================
Sinekler Sevişirken-Tiyatro
==================

Yazan-Tasarlayan -Yöneten -Oynayan: Mine Söğüt
Oynayan: Merve Engin
Süre: 30 dk.

Tek kişilik bir kabus..O, sinekler sevişirken uyuyamıyor. 
Peki ya siz Siz, sinekler sevişirken uyuyabilecek misiniz

Mine Söğüt ün, Deli Kadın Hikayeleri adlı kitabındaki bir hikayesinden sahneye uyarladığı Sinekler Sevişirken, tek kişilik iç karartıcı, ruh bunaltıcı, akıl karıştırıcı kısacık bir kabus. Bir türlü kapatılmayan bir pencere, gözünün önünde olup biten hiç ama hiçbir şeyi görmeyen bir anne, mütemadiyen sevişen karasinekler, yatağında sırtüstü yatan ve o karasineklerden ölesiye korkan bir kız çocuğu...

Biri pencereyi kapatsa... o karasinekler içeri girmese... 
herkes rahat uyuyacak...


Bahadır Baruter



Ankara, 1963 doğumlu Karikatürist

İstanbul Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra devam ettiği İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi'ndeki eğitimini tamamlamadı, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun oldu.

1990 yılında profesyonel çizerliğe başladığı Pişmiş Kelle Dergisinde üç ay çalıştıktan sonra Limon Dergisine geçti ve Lombak Köşesini çizmeye başladı. Altı aylık bir dönem boyunca aynı zamanda Avni dergisinde de çizen Baruter, Leman'ın kurulmasıyla birlikte bu dergide yaklaşık 12 yıl süresince, Fatih Solmaz ile birlikte hazırladıkları Lombak'ı çizmeye devam etti. Lombak köşesi yayınlanmaya başladığı zamandan itibaren dönemin en beğenilen köşelerinden biri olmuştur.

  

1996 yılında Leman Dergisi bünyesinde, Selçuk Erdem'le birlikte L-manyak Dergisini çıkardı ve ilk bir yılı Selçuk Erdem ile birlikte olmak üzere yaklaşık 5 yıl süresince bu derginin editörlüğünü yaptı. 1997 yılında Orhan Acar ile birlikte Komik Şeyler Yayıncılık isimli şirketi kurdu ve L-Manyak çizerlerinin çizgi romanlarını kitaplaştırmaya başladı. 2001 yılında L-Manyak çizerlerinin büyük bir bölümü ile birlikte Leman bünyesinden ayrılarak Komik Şeyler Yayıncılık bünyesinde L-Manyak'la aynı format ve içerikte, yine Lombak ismini verdiği aylık dergiyi çıkardı.



Hemen ardından başlangıçta Lombak'ın eki olan Kemik dergisini bağımsız bir dergi olarak yayınladı. 2002 yılında Leman'dan ayrılan Metin Üstündağ, Erdil Yaşaroğlu ve Selçuk Erdem ile birlikte haftalık Penguen dergisini kurdu. Ortak kurdukları yayınevinden Hayvan edebiyat dergisi ve çizerlerin karikatür albümleri yayınlandı.

Satışların düşmesi ve çizerlerin ayrılıp başka dergiler kurmaları sonucunda 2009'a kadar Hayvan, Kemik ve Lombak dergileri kapandı. Baruter halen Lombak Köşesini Penguen'de çizmektedir. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts with thumbnails