09 Kasım 2020

Gürsel Korat-Unutkan Ayna



Gürsel Korat-Unutkan Ayna

Geciktiren aynalardan Borges söz etmişti. Ben unutkan aynalardan söz edeceğim. Öyle bir unutuş ki, her şey gözümüzün önüne gelecek. Ben öyle yapacağım öykümü. Gerçi "yaptım" demem daha doğru artık.

Önce sözleri yazdım, yazdığım sözleri söyledim, sonra bir daha yazdım. Zaman geçti, yazdıklarımı beğenmedim, yeniden yazdım. Düşündüm, bir daha yazdım. Bunun bir sonu olduğunu bilsem daha da yazardım. Metni tamamladığımda şunu anladım: Büyüklerimden öğrendiğim dili içimde döndüre döndüre yazıyorum ben. Bir de dinlediğim öyküleri kılcal damarlarına kadar ayırıyorum. Annemin anlattığı şeyleri görsem bu kadar derinden anlatamazdım.

Görmediklerimi, bildiğim yerlerde yazdım. 
Hindistan'da üç yıl esir kampında tutulan, savaş gazisi dedemin lakabı "Delisolak"tır. Onun solak torunu olarak yazdım. Yozgatlı akrabalarımdan, eşten dosttan dinlediklerimi düşündüm, Çandır'ın kuzeyindeki İğdeli'de gördüğüm okul binasının önünde bunları anımsadım, sonra satırla adam kesilen kanlı pınarların başında, söğütlerin dibinde oturdum, öyle yazdım. Develi'de dağları aşarak, Felahiye'de ırmak sularına bakıp coşarak, Erkilet'te Erciyes'e bakıp şaşarak yazdım. Nefes nefese koştum yazdıklarımın peşinden. Anlattıklarımın hepsinin acısını çektim, sevincini kendimden ekledim.

Unutkan Ayna'yı eline alanlar da anlatıcının yaptığı gibi koşup duracaklar; onları ne etkiler bilinmez ama dilerim atın boyunduruğuna astığım fener gözlerini kamaştırır. Geciktiren aynalar birbirini izleyen, eş zamanlı hareket edemeyen görüntüleri aklımıza getirdiği için çok heyecan vericiydi. Unutkan aynalar, bir görüntünün kaynağından çok uzaklarda ve çok sonraki zamanlarda belirmesi anlamına geldiği için heyecan verir mi bilmem ama benim zaman konusunda söylediğim sözün sırlanmış halidir.

Bu romanımda zamanın aklımı kurcalama biçiminin ne olduğunu, bir soran olursa, böyle açıklayabilirim. (Gürsel Korat)


7 Temmuz 1960'ta Kayseri’de doğdu. Asıl ismi Gürsel Sağlamöz'dür. Yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi'nde tamamladı. Çeşitli edebiyat dergilerinde çok sayıda yazı yayımladı. 12 Eylül ihtilalinde bir buçuk sene siyasi tutuklu olarak hapis yatmıştır. Edebiyat ve Eleştiri dergisinin kurucuları arasında yer alan Gürsel Korat iki yıl yazı işleri müdürlüğü yapmıştır. Anadolu Medeniyetleri isimli belgesel yapımında görev almıştır. 1987’de film, senaryo ve dizi işleriyle başlayan çalışma yaşamını 1993-1999 yılları arasında dershanelerde felsefe öğretmeni olarak sürdürdü, öğretmenliği bıraktı, 2004 yılına kadar çeşitli gazetelerde ve dergilerde yazdı. 2005 yılında üniversiteye döndü, önce Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde 2018 yılına kadar çalıştı, 2018’den beri ise Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Güzel sanatlar Fakültesi bünyesinde görev aldı. Bazı film ve dizi film projelerinde senarist olarak da çalışan yazarın pek çok dergi, gazete ve ortak kitapta yayımlanmış yazıları, makaleleri ve denemeleri vardır.

Kitapları

1995-Zaman Yeli  
1997-Sokakların Ölümü (İnceleme)
1998-Ay Şarkısı 
1999-Güvercine Ağıt 
2003-Kristal Bahçe (Deneme)
2003-Taş Kapıdan Taçkapıya: Kapadokya (İnceleme)
2008-Dil Edebiyat ve İletişim (İnceleme)
2008-Kalenderiye  
2010-Rüya Körü  
2014-Yine Doğdu Tanyıldızı  
2016-Unutkan Ayna 
2017-Dalgın Dağlar (öykü)

Çocuk Kitapları

2012-Pofkuyruk  
2016-Bir Ayı Ne İster?  
2017-Kunday- Gölgeler Çağı 
2019-Yün Sultan ve Yedi İbiş 

Tiyatro Oyunları/Senaryo

2006-Yol Ayrımları (Oyun)
2006-1984 (Oyun)
2009-Yedi Kocalı Hürmüz (Senaryo) 


Zaman Yeli (1995, Roman) 104 Sayfa

Kapadokya’da Moğol işgal yıllarındaki destansı yaşamları konu edinir. Koca insan yığınları içinde akıl dolu bir yalnızlığın ironik hikayesidir. Bu roman karamsar olmasa da, iyimser de değildir; ütopyayı geçmişin bir olanağı gibi değerlendirir. "Tersine ütopya" kavramı, bu kitaptan sonra ortaya atılmış bir önermedir.

.....................arka kapak yazısı..........................

“Geçmişi yeniden kuran” bir ütopya... İsyancılara karşı Selçuklu safında çarpışıp esir düşmüş kör askerle sağır kilise ressamının, Moğol istilası yıllarında Kapadokya’nın yeraltı âleminde dinleri, mezhepleri kaynaştıran bir ortaklaşmacı hayatın ortaya çıkışına varan macerası. Vücudumuzdaki her şey dünyayla yaşıttır, bu nedenle benim hem otuz dört yaşında hem de altı milyar yaşında olduğum doğrudur. Zamanın geçişi, duruşlara benziyor. Zaman geçip gitti derken maddenin biçim ve yer değiştirdiğini söylemiş oluyoruz yalnızca; çünkü zaman bir soyutlamadan başka bir şey değil. 

Bu yüzden olmalı, Kapadokya’nın geçip gitmiş zamanına, en az biçim değiştirdiği yerlerden girip çıktığımda kendimi ‘tarihsel kurgu yapayım derken tarihsel zaman bulmuş düş definecisi’ gibi hissettim. Dil ve zaman ilişkisi bir yazarın ‘arkeolojik arkaplanı’dır; oradan hiçbir anlamı olmayan böcek ölüleri de çıkar, bir heykel de. Günlük dilde ikona diyoruz, yeraltı şehirlerinden söz ediyoruz, Haydar, Vasili veya Dimitri adlarını söyleyip geçiyoruz. Oysa ‘tarihsel bilinçaltı’nı biraz kazıyınca, doğada hiçbir şeyin yok olmadığını, yalnızca “biçim değiştirdiğini” anlamamız kolaylaşıyor.  Tıpkı bir noktadan diğer noktaya yer değiştiren hava akımı gibi: Yel gibi Zaman gibi. Zaman Yeli gibi.


Güvercine Ağıt (1999, Roman) 208 sayfa

Büyük bir yaz yağmurunun ardından, bulutların ardından çıkan ayışığı Anadolu’nun beş ayrı yerinden görünür. Bu, aynı gece içinde yaşanan birbirinden farklı olayların anlatılması içindir ve bu beş kişinin yolu bir şekilde kesişir. Güvercine Ağıt, Kapadokya dünyasının heterodoks yapısı içindeki kişisel yaşamların hikâyesidir. Bu romandaki pek çok karakter, edebiyatımıza konu bile olmamış başka hayatların insanlarıdır. Yazarın Kapadokya temalı kitaplarının ikincisidir.

.....................arka kapak yazısı..........................

“Dünya büyük bir yalnızlık diyarıydı, 
insan yalnızca kendisini bilmenin yalnızlığı içindeydi.”

Güvercine Ağıt, Gürsel Korat’ın Zaman Yeli’nden sonra yazdığı ikinci Kapadokya odaklı roman. Bu hikâyeye adım attığımız andan itibaren 13. yüzyıl sonlarındaki çok kültürlü, çok dilli etnik zenginliğin içinde dolaşıyoruz. Yazarın ayağını sıkıca bastığı İç Anadolu coğrafyasında dervişler, keşişler, Moğol askerleri, Venedikli tüccarlar var. Dönemin iktidar kavgası ise derinliğine kavranmış kişilerin ardındaki panoramada görünüyor.

Bir “olumsuz kahraman” romanı bu: Stavro, bütün kötülükleriyle ama bütün ruhsal açıklığı içinde gözümüzün önünde. Bir adanmış kişilikler ve aşklar romanı aynı zamanda: Saruca Abdal ve Gülbeyazgöz kamaştırıcı bir öyküyle belirginleşiyor. Güvercine Ağıt, tutku ve cömertlik romanı biraz da: Civan ile Şamnalika unutulmaz.


Kalenderiye (2008, Roman) 188 sayfa

Kapadokya ile ilgili olarak anlatılan romanların üçüncüsüdür; üç erkeğin hayatını anlatır. Bunların kesişim noktası “kalender” kavramıdır. Takvim, zaman gibi anlamları da içeren bu sözcük, İtalya manastırlarından Osmanlı vergi eminlerine varıncaya kadar geniş bir yelpazedeki olaylarla işlenir. Güçlü kadın karakterlerin dramı, büyük bir felsefi birikimin hayata indirilmiş açıklığı ve dilin o zamandaki şaşırtıcı kıvamı bu romanda bir aradadır. Kalenderiye, 2009 Dame de Sion Edebiyat Ödülü’nü almıştır.

.....................arka kapak yazısı..........................

“zamanı bildirir ama bildiren zamandır”

“İnsan eski zamana düş kapısından geçip giriyor. O gece, düşüm bana bir kapı açtı, geçmişte kalan ve bilmediğim bir zamana işte ben oradan girdim.”

Zaman Yeli ve Güvercine Ağıt kitaplarından sonra Kalenderiye Gürsel Korat’ın Kapadokya konulu romanlarının üçüncüsü. 14. ve 16. yüzyıllarda geçen kitapta, İtalya’da Taranto limanında ve Matera manastırlarında, Kayseri’de kale burçlarında dolaşırken üç adamı; Mazzone’yi, Yusuf Pîr’i ve Bahri Paşa’yı tanırız. Sonra Kapadokya yollarında hanlarda konaklarız. Martana, Sâre ve Perizad gibi etkileyici kadın kahramanlarla tanışırız. Hele Perizad, belleklerden silinmeyecek bir iz bırakır. “…çünkü aşkta başkalarının hayatını çalmaktan başka bir şey yoktur.”

2009’da Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü’nü alan bu roman zamanı, ölümü, aşkı ve aidiyeti, insanın zaaflarını, arayışlarını anlatırken hayat ve inanç üzerine katmer katmer açılan bir sorgulamanın eşiğine bırakır bizi… Gerisi mi? Ya zamandır, ya yalan…
 
 “Dur. Ölüm meleğinin insan kılığında geldiğini bilirim ama senin kim olduğunu şaşıracak kadar bunamış değilim. Şunu söylüyorum: Senin gelişin, zamanın nasıl bir şey olduğunu gösterdi bana. Zaman, akıldaki boşluktur. Şimdi senin aklındaki zamana sesleniyorum: Benim sende kalan tek hayalimin manastıra kapılanmış bu halim olmasını istiyorum. Hemen git. Babanı ölmüş görmemelisin. Çünkü ölümümü görürsen, böyle bir sona tanık olursan, bu, senin içindeki zamanın derinliğine son verir. Bana ölürken sensiz, sana yaşarken bensiz bir son hayali gerekir. Çünkü ölümümü görürsen…”


Rüya Körü (2010, Roman) 220 sayfa

Gürsel Korat, insanın "zaman"la ilişkisine bir kez daha parmak basıyor: "Gelecek zamanın bir bölümü şimdi bilinse ne olurdu?" sorusuyla vücut bulan roman, aşk, tutku ve bağlılık gibi kavramları alt üst eden "iktidar" kavramına tutku dolu bir heyecanla eğiliyor. Bizans'tan Selçuklu'ya bakmak gibi ilginç bir özelliği olan, derinlikli, karmaşık ama zevkli, görkemli ama sade bir roman. Bir İstanbul romanı.

.....................arka kapak yazısı..........................

Zamanın sahibi yok...
Geçmiş, gelecek ve şimdi'ye dair bir roman: Rüya Körü

Sürekli yok olmaya mahkûm bir şimdi'nin çemberinde, biri gelecekle, diğeri geçmişle sınanan iki adam... Hassas ve kırılgan ruhundan azap yeleğini bir türlü çıkaramayan umutsuz âşık Stefanos ile tutkusu, cazibesi ve kudretiyle kaderinin sınırlarını zorlayan Andronikos: Biri rüyalarında gelecekte yaşanacakları görüyor, diğeri geçmişte olup bitenleri... Hırsın, öfkenin, taht ve aşk kavgalarının arasında birbirlerine yaklaştıkça bütünlenen zaman, ikisini de kendi yoluna sürüklüyor. Bizans'ın ve Selçuklu'nun loş koridorlarında, eski Anadolu'nun rüzgârlı ovalarında dolaşan Gürsel Korat'tan, geçmişi ve geleceği kırılgan bir şimdiki zamanda buluşturan, rüyayı gerçeğe, gerçeği rüyaya dönüştüren bir roman...

Gürsel Korat, “edebi yapıtlarında ölüm, acı, tutku, aşk, din, metafizik, yoksulluk, eşitlik, korku, saplantı gibi konulara ve klasik edebiyatlara özgü trajik unsurlara, modern sonrası dönemin eğilimleriyle yaklaşır; ayrıca zaman kavramını irdeler. Deyim yerindeyse "açıklayan" ve "anlatan" bir edebi yapı kurmakla ilgilenmez, o daha çok "yeniden kuran" bir izleğin peşindedir.”


Yine Doğdu Tanyıldızı (2014,Roman) 204 sayfa

Modernlik öncesinde öykü yalnızca anlatılırdı. Modernlikle birlikte yazar, hem anlatanı hem de yazanı kendi bünyesinde toplayan ilk kişidir. Yine Doğdu Tan Yıldızı, bu ayrımın farkına vararak açılış yapar: Anlatan ve Yazan farklıdır. Burada görsel teknikleri kullanmaya yarayan bir sesleniş formuna varır yazar. "Yazının görselleşmesi" dediği şeyin laboratuvarında dolaşırız: Yani yazar hem anlattığının hem de yazdığının farkındadır. Bir büyük üslup romanı.

.....................arka kapak yazısı..........................

Gürsel Korat’ın Yine Doğdu Tanyıldızı adlı romanı tragedyaları andırır:

Yaklaşan felaketi haber veren ve her düğümünde çoğalan çaresizliği okurun kucağına bırakan bu roman, görsel dille yazılmış çağdaş bir destandır.

1300 yıllarında, Niğde kadısı Şeyh Nizamüddin ile Zembilli İshak’ın yaşadığı aşk, şeyhin oğlu Nureddin’le evlatlığı Fazıla’nın aşkını korkunç bir açmaza düşürür. Herkes bu düğümü çözmek için seferber olsa da olaylar sürprizlerle doludur. İlyada bir koşuklu destan olarak dilden dile beş yüz yıl boyunca anlatılmış, Perikles çağında bunları birileri yazmıştır. Leyla ile Mecnun öyküsü dilden dile dolaşmış, ama birileri öyküyü düzyazı olarak değil de şiir halinde yeniden kurmuştur. Yani, sözlü edebiyatın yakın zamanlara kadar yaşamış olmasından hareketle, modernliğin şafağı doğuncaya kadar öyküyü anlatanlarla yazanların farklı olduğunu söylemek yanlış olmaz. 

Kurmaca yazarı hem anlatıcıyı hem de yazanı kendi bünyesinde toplayan ilk kişidir. Yine Doğdu Tan Yıldızı, bu ayrımın farkına vararak açılış yapar: Anlatan ve Yazan farklıdır. Burada görsel teknikleri kullanmaya yarayan bir sesleniş formuna varır yazar. Yazının görselleşmesi dediği şeyin laboratuvarında dolaşırız ve birden anlatıcı ve yazar birleşir. Fakat burada da yazarın gizlenmiş sesini açığa çıkararak ilerler anlatım. Yani yazar hem anlattığının hem de yazdığının farkındadır.


Unutkan Ayna  (2016, Roman) 280 sayfa

12 Haziran 1915. Yozgat ve Kayseri'de çok canlar yanmış, köyler yok olmuş, Ermenilerin mahvına varan büyük olaylar çoktan doruğa çıkmış. Rumların ağırlıklı olarak yaşadığı Nevşehir'e de felaket yaklaşıyor. Fakat tuhaf bir şey oluyor, tehcir için gelen askerler bir şey arıyor. Müslüman, Rum ya da Ermeni demeden herkesin evi alt üst ediliyor. Bu durum 22 Haziran'da sona erecektir ama yaşamda başlangıç ve son diye bir şeyin olmadığı akıllarda yer edecektir.

.....................arka kapak yazısı..........................

“Bir olay yazılınca zaman kaybolur ve canlanmak için okuyanın bakışını bekler...” 12 Haziran 1915 günü Nevşehir’de, bir bozkır sabahı: İğde kokuları içindeyiz, serinlikten ürpererek gözlerimizi ovuşturuyoruz. Yaşam olağan akışındadır, ölüm bu dünyaya yakışmaz görünmektedir.  Oysa her şey koşup gelecek birazdan. On gün içinde devran değişecek. Hiç kimse o sabahtan sonra eskisi gibi olamayacak.  
Gürsel Korat, Unutkan Ayna’da insanlığın soluğunu tuttuğu ve bakışlarını Anadolu’ya diktiği bir zaman parçasını anlatıyor:
 
“Unutmanın” bazen “her şeyi eksiksiz görmek” anlamına geldiğini söyler gibi. “Bana bak” dedi Mayreni, iyice kızmıştı, “Önümüzde kaç gün var, onu bile bilmiyoruz. Belki mezarımız bile olmayacak. Belki bu çocuklar birbirinden muradını alamayacak.” Mayreni’nin gözleri, ne söylediğini o an anlamış birinin şaşkınlığıyla doldu, yüzü dehşetle gerildi, sesi giderek boğuklaştı: “Belki en sevdiklerimizin ölüsünü elimize alacağız.”


Dalgın Dağlar (2017, Öykü) 188 sayfa

Çizgili Sarı Defter (1996) ve Gölgenin Canı (2004) bir araya getirildi ve Dalgın Dağlar bu ikiliden oluştu. Yazarın şimdiye kadar yayımlanmış bütün öykülerine ulaşmak için iyi bir yol...

.....................arka kapak yazısı..........................

“Yaşam, düş gibiydi gerçekten. Ama neden gerçeklik, insanı bu kadar derinden incitiyordu?”
 
Kadim zamanlarda, antik dönemlerde ya da günümüzde geçen; şehirleri, ülkeleri, kültürleri kateden, bütün zamanlara ait öyküler… Zamanın ve aşkın derinliklerinde gezinen gizli bir el, ruhun katmanlarını ustalıkla harmanlayıp seriyor önümüze…
 Dalgın Dağlar, Gürsel Korat’ın daha önce yayımlanan Çizgili Sarı Defter ve Gölgenin Canı adlı öykü kitaplarını bir araya getiriyor.
 
“Ela gözlerini düşündüm; bu gözlerde kurumuş nehir boyları, sazlıklar, yalnızlıklar, çocuk yaşta ölmüş bir oğul için dökülen yaşlar, annesi için gülen, babası için yakaran, kocası için seven bakışlar saklıydı. Su kuşlarının tedirgin neşesiyle bakmıştı bu gözler; otlar, uzun kavaklar görmüştü, sarı tarlaların içinde yitip giden çocukluğu için ağlamış, uzun bir nehre benzeyen telaşlı ömrünün son üzüntülerini de içine alarak, sımsıkı kapanmıştı.”


Taş Kapıdan Taçkapıya: Kapadokya (2003, İnceleme) 384 sayfa

Kapadokya hakkında yazılmış en kapsamlı Türkçe özgün yapıttır. Bu kitapta çok sayıda çizim ve fotoğraf vardır. Neolitik çağdan Selçuklu da dahil geniş bir dönemin sanatsal birikimini açıklar, Kapadokya’yla ilgili pek çok gezginin ve araştırmacının çok iyi tanıdığı bu kitap, bölge tarihiyle ilgili en ciddi başvuru kaynağıdır. Pek çok kültürün biçim verdiği, Anadolu’nun eşsiz zenginliğini yansıtan önemli bir tarih mirası… Kapadokya…
 
.....................arka kapak yazısı..........................

Gürsel Korat, Taş Kapıdan Taçkapıya Kapadokya’da, bölgenin tarihöncesi dönemden başlayarak Selçuklu’nun ilk dönemlerine kadar uzanan kültürünü mimari, tarihsel ve dinsel özellikleriyle anlatıyor. 
 
200 fotoğraf ve 40 çizimle zenginleştirilen ve büyük bir titizlikle hazırlanan Taş Kapıdan Taçkapıya Kapadokya, bölgeye ruhunu veren özellikleri bir edebiyatçının kaleminden okumak, bu coğrafyanın en gizli saklı köşelerini, bağrına bastığı inançları ve barındırdığı hayatları bilmek isteyenler için ayrıntılı bir rehber…
 
“Kapadokya ile ilgili kitapların en iyilerinden biri romancı Gürsel Korat’ınki. Korat, Bizans ikonografisinin simge ve metaforlarını tutku ve yetkinlikle araştırdığı bu kitapta, daha önce yöreye hiç gelmemiş ziyaretçilere, Hıristiyan mimarisini ve görsel sanatını anlamak için gereken anahtarları veriyor.” (Paul Dumont)


Ay Şarkısı (2018, Roman) 212 sayfa

1998'de ilk baskısı yapılan bu roman yazarın gerçekte ilk romanıdır. Yirmi yıl sonra Gürsel Korat, kitabın asıl eksenine bağlı kalarak bu kitabı yeniden yazdı. Roman, 12 Eylül koşullarında cezaevinde yaşanan olaylara ekseninde 1968- ve 1978 kuşağının ortak hikayesini ele alır. 

.....................arka kapak yazısı..........................

"Aşk dolu bir geceden sonra aklımızda kalan tek şey ne kadar sevildiğimizdir, oysa aklımıza ne kadar sevdiğimiz gelse aşka inanabilirdim.”
 
Geçmişi acısıyla ve gülünç yanlarıyla ironi içinde anlatan bir roman Ay Şarkısı. Cezaevinde tek tip giysi direnişi, kedisever bir binbaşı, isteklerini kabul ettirmek için binbaşının kedisini rehin alan mahkûmların komik yargılama süreci. Ve aşk; her koşulda yeşeren, yeşerebilen...
Gürsel Korat, en acımasız koşullarda bile mizaha yer veren bir incelikle yansıtıyor 80’lerin Türkiyesi’ni; ezilenle ezenin, aşkla kızgınlığın, sadakatle ihanetin hızla yer değiştirdiği insan hallerini.
 
Koğuşta heyecan vardı. İnsanı coşturacağı akla bile gelmeyen bir sevinç haliydi bu. Yaratıcılık ve eğlence dolu. Çocuksu. Kediyi kaçırıp rehin almak herkese bir şeyler esinliyordu. Kimileri “hiç vermeyelim” diyor, kimileri onu köpek gibi bağlamaktan söz ediyordu. ... Hasan’ın “Kediyi yargılasak nasıl olur?” demesi, bu komik heyecanı oyuna dönüştürdü. Durum o anda herkese kendi içinde iki kere gülünç göründü. Tutuklular tutuklayan olacaklarını ve üstelik yaşamlarında ilk kez çocukça bir eylem yapacaklarını sezerek şaştılar.


Kristal Bahçe (Deneme, 2003) 136 sayfa 

Edebiyat üstüne denemelerden oluşan bu kitap edebiyat meraklılarının çok ilgisini çekmiştir. Yeni baskısı bulunmamaktadır.

.....................arka kapak yazısı..........................

Edebiyatçıların, diğer edebiyatçılar hakkında düşünce ürettiği kitaplar seyrektir. Tüm edebiyat ortamını, yazarları ve edebiyat yapıtlarını, edebiyatın kavramlarıyla sorgulayan kitap ise neredeyse yoktur. Gürsel Korat, Kristal Bahçe ile, bir roman ve öykü yazarı olarak, edebiyatı ve edebiyatçı sorgulama yönünde önemli bir adım atıyor. Deneme ve eleştirinin iç içe geçtiği bu kitap, pek çok roman ve öykü yazarını, romanları, öyküleri, yayınevlerini, edebi kavramları, sanat kavramlarını ve okurları tartışmanın odağına alıyor. 

Edebiyatta sorgulamayı aklımıza getirmediğimiz pek çok şeyi sorgulayan yazar, bildiğimiz şeyleri bile, çarpıcı bir yorumla düşünce süzgecinden geçiriyor. Edebiyatı edebi bir dille tartışmanın zevkini bilenler, yazarın kısa, yalın ve yoğun saptamalarında çok şey bulacaktır. Özgün bir deneme ve eleştiri tarzı içeren Kristal Bahçe'nin edebiyat tartışmalarında bir başucu kitabı olacağına kuşku yoktur.


Sokakların Ölümü (İnceleme 1996) 197 sayfa

Şehirler, sokaklar ve kentler üzerine yazılmış erken bir uyarı niteliğinde olan bu kitap, yaşadığımız bugünkü kent felaketlerini, mimarlığın ideolojik boyutlarını, kentliliğin anlamlarını yirmi beş yıl öncesinden haber veren bir niteliktedir. Yeni baskısı yoktur. 

.....................arka kapak yazısı..........................

Kapadokya merkezli bir noktadan, Kayseri’den yola çıkarak, sokaklardan, eski yollardan ve örenlerden geçip Kayseri’nin tektonik kardeşi Pompei’ye kadar uzanan bir coğrafyanın sözleriyle konuşacağım. Sokak kavramı temel izleğim olsa da, sokaklardan geniş meydanlara, uçsuz bucaksız yollara, denizlere ve dağlara ulaşıldığını bilmiyor değilim. Sokak gezgini olarak yürüdüğüm bütün kentlerde dağlara ve denizlere baktığımda bile, sokağa ait izlenimler edinmek için yürüdüğümü belirtmeliyim.

Sokakların Ölümü Kayseri üzerine, Kapadokya üzerine, Akdeniz havzasında buralara şaşırtıcı bir şekilde benzeyen (en azından eskiden benzemiş) olmadık yerler üzerine bir kitap. Ama sözün özü: Türkiye’nin şehirlerinin kaybolan sokakları üzerine... Kayseri’den yola çıkan bir gezginin, şehirler ve sokaklar üzerine, nostaljinin yerine öfke koyan hatırlamaları. Dünya vatandaşlığı ile hemşehriliğin ne kadar yakın durabileceğini –araya milliyetçilik girmese!– hissettiren bir kitap. Memleket Kitapları dizisinin göstermek istediği gibi...


Dil, Edebiyat ve İletişim (2008) 223 sayfa

İletişim ve Edebiyat konusuyla bağlantılı olarak, dilin ve anlatım olanaklarının değişmesiyle ve söylemlerle ilgili bir inceleme.Baskısı yoktur.

.....................arka kapak yazısı..........................

Dilin, edebiyatın, sanatın, imgenin sunduğu iletişim olanakları üzerine bir kitap bu. Kullanabildiğimiz, kullanabileceğimiz - ve ıskaladığımız olanaklar üzerine…

Dilin tarihi… Destandan düz yazıya, Orhon yazıtlarından günümüzün edebiyatına ve söylemlerine dek, Türkçenin dönüşümü…

Spor, haber-manşet söylemleri, magazin, ekonomi söylemleri, gündelik söylem, mitolojik söylem-nesnel söylem, hedonist söylem, şiir söylemi, felsefî söylem, aforizma söylemi, seri ilan söylemi, internet söylemi… Basın dili, köşe yazarlarının dili…

Edebiyat ve siyasetteki ötekileştirmenin yoksullaştırıcı, karartıcı etkisi… Edebî iletinin kaynakları, yordamları – ve olanakları…

Gürsel Korat’ın bütün bunları bol örnekle ele aldığı kitabı, üniversite öğrencileri için, -özellikle İletişim Fakültelerindeki öğrenciler için-, dille sağlam, ‘dostça’ bir ilişki kurabilmeleri için bir rehber niteliği taşıyor. Aslında, her okur-yazar için öyle!

Basındaki ve günlük dildeki edebiyatsızlaşmaya güçlü bir itiraz, aynı zamanda…


TRT2 de yayınlanan bir söyleşisi

web sitesi


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts with thumbnails