-Şiirlerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
-Şiirlerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

03 Mayıs 2007

dördüncü kısım

yalnızlıgın sesini neden bu kadar çok açıyorsun ki


otuzbir

dostlarıyla birlikte
görünüyor gece
bir kavşakta
önce
karanlık ayrılıyor
sonra
karamsarlık ve
içindeki umutsuzluk
en son hüzün el sallıyor
sessizliğe
ve bir otel odasında
bir kez daha keşfediyorlar
ateşi...


otuziki

biz bu sevdayı
neresine saklayalım
hayatın
bulup da bozmasınlar diye
bu aydınlığı…


otuzüç

boşuna arayışımız boşuna
neye baksak görebiliriz onu
örneğin elma yerken içinin
sevdiğimiz
kabuğunun kendimiz olduğunu
ya da yaşam boyu
silinip atılacak bir kağıt mendil
olmaktansa
ambalajından hiç çıkmamayı
yeğlediğimiz gerçeğini
oysa iyice buruşmuş bir mendile
sarılı sonuna kadar dişlenmiş bir elma
daha çok yakışır
evrenin çöplüğüne...


otuzdört

gelenlere bağlanmamayı
gidenlere üzülmemeyi öğrendiğimiz an
başlayacak yaşam
belki de bitecek
o ana kadar
alabildiğince yüklenmeli
acıyı hüznü ayrılığı
ki hatırlatsın bize
insan yanımızı
hele birde aşk'tayapabilirsek bunu
kim önleyebilir evrendeki
sultamızı...


otuzbeş

düzenli bir ordu sanki
sağ tarafta yalnızlık
sol taraf hüzün
kuvvetlerine ait
öncü birlik olarak sensizlik
nedensiz yapılan
bu muhaberede
ayrılık bulutları
yığılınca üstüme
bir demli çayla
kandırdım uykuyu
sonra
sonrası sonrasızlık...


otuzaltı

o kadarda yapmayın
etmeyin demişti
nerdee
gene bildiklerini
okumuşlar işte
serde delikanlılık da var ya
hele bir gelsinlerdi
hele..
gözlerini kırağı bürümüştü
sulayacaktı
öfkesini
birazdan...


otuzyedi

adı mı bilgelikti
felsefesi basit
evet bildiğimiz 'basitlikti'
kimse kırılsın
üzülsün istemezdi
herkese mutlu bir yaşam
düzenlerken kendisi mi
ne yapardı :
kimbilir nerde ki bir çocuğu
avutsun diye
bir masala dökerdi
içini...


otuzsekiz

önce urbasını
çıkarıp astı
arkadan mintanını
usulca katladı
yatağının üstüne
pijamalara geldi sıra
onları da bir hamlede
geçiriverdi bedenine
sonraözenle yerleştirdi
üst cebine sözcükleri
sabah olunca
ağzından paldır küldür
çıkacaklarını bile bile..


otuzdokuz

bence ölüm
bir son değil ,
yaşam bu kadar anlamsız olamaz
daha ne olsun ki
vaktin varken tadını
çıkarmaya bak
hayır , anlayamadığım
birbirimizi
oyalayıp duruyoruz
' aklımla - ben'
sonu belli şu dramada...


kırk

istemeye gitmeli artık
gelin olacak yaşta nerdeyse
umudun kızı
koşuşturma ,emek
ve büyük çaba sonrasında
galiba oldu bu iş ;
işte istekle soyunuyor,
son parçayı da çıkarınca,
hey ,,
hiçte göründüğü gibi değilmiş
ben sanmıştım ki..
her neyse
ne kadar çiğitlenmemişse de
memelerin, yine de sen emzir beni
sözlerinle
umudun kızı...


kırkbir

ne kadar daha
yol alabilirim
gözlerinin berrak
mavisinde
alsam alsam kendi boyum kadar
bırakmıyorlar bir türlü bizi
bir başımıza
karanlık bir yandan
bir yandan
sıcaklar ;
kanun-nizam parfümünden
süründüğüm halde
gün boyu özgürlük
terliyorum...

kırkiki

içindeki delişmenlik
bir kez daha boyun eğiyor
dışındaki suskunluğa
küçücük bir bakışını
yakalamak için hayatın
çırpınıp durdu
gölgesinde yalnızlığının
hüzün saklı tutuyordu hakkını
ellerinde ufalanıp
giden yaşamının
oysa söylememişti ki daha
o son sözünü
bakışlarını çekince birden
gürültüyle yuvarlandı
boşluğa...


kırküç

çağrısına uymayaydı bir de yüreğinin
kimbilir nereye dökülecekti
çocukluğu
ikincisini alıyordu ödülün
bu yüzden daha zamanı vardı
ne de olsa
birincisinin
yalanı gösterip paso gibi
bindi yaşam trenine...


kırkdört

şemsiyesiz bir gününde
sevgimle ıslan…


kırkbeş

yüreğimin içine,
duvarlarına
senin adından başkası
yazılır mı sanırsın
yazılsa da okunur mu,
okunduğu anda bil ki
ben sana sonsuzluğunülkesinden
sesleniyor olacağım…



kırkaltı

düşüncelerim
senin içine konunca,
yaşamın yeni kokusunu duyacaksın…



kırkyedi

bütün dünyayı
istediğin renge
boyayıp, bu rengi
insanlara tüm sevginle dağıt
kendini, sevginin bir rengi diye tanıt
çünkü senin varlığın
sevgiye en güzel kanıt…


kırksekiz

çünkü sadece dudaklarımla öpmemiştim seni...

üçüncü kısım

yalnızlıgın sesini neden bu kadar çok açıyorsun ki


yirmibir

aydın sayılmazdı gerçi
o kadar dakaranlık birisi değildi
elinden geldiğince
gelişmeye de çabalardı ama
bir türlü anlayamıyordu işte
zamanı
en duru yerinden
içtiği halde
yine de hep loş geliyordu
sokağına...


yirmiiki

davulcusuydu kalbimin
aşka kaldırdığı
hem öyle
ramazandan ramazana değil
her rastlayışımda
yine de tutamayacağını biliyordu
orucunu bu kutsallığın...


yirmiüç

işte yine başlamıştı o ağrı
hiçbir şey yokken
durup dururken
nedensiz
belirsiz
çözümsüz ;
bir sancı gibi gezdirir
yüreğinde
gizli sevdasını...


yirmidört

ışık
çağlar boyu
bizi bekleyen
besleyen dişi
yalnızlık
peşini bırakmayan erkeği ;
yalnızlığının sesini
neden bu kadar çok
açıyor ki sanki...


yirmibeş

diyor ki
tanımadan etmeden
nasıl sevebiliyorsun
beni
seni anlayamıyorum ;
asıl anlamadığı :
benim onu
bin yıllarca
tanıdığım
beklediğim
özlediğim...


yirmialtı

denedik deniyoruz
olmuyor bu işler
demek ki
bir büyüğümüzün dediği gibi
'kucaklama'yla
felan olacak şeyler değil
üstelik kucaklanmaktan ziyade
kundaklanıyoruz gibi geliyor
durmadan bir şeylere
yiğitliği ölümle tartmadıkça
feodal terliklerle basılacak
demokrasi kilimine...


yirmiyedi

seviyor
yok bence sevmiyor
ama sevmese niye
yaptı peki
belki de nedeni o değildi
demek ki
sevmiyor işte ;
nedenleri
niçinlerden
sormadığında
aşk çıkıyor
tahlillerinde...


yirmisekiz

bütün gün özenip durdu
yürüyen insanlara
üç ayaklı iskemle
duvarlar karıncanın
yüküyle devrildi
gelgitine dayanmayıp
tıraş ettikçe
daha çok uzadı
yüzündeki belirsizlik
hüzün yine ağır çekti
yaşam terazisinde
sevgiye karşı..
tanı koymak gerekir
tabi bunların tümüne ;
özlem bir pastildir
sevgisizlikteki iltihapları
gideren..


yirmidokuz

her şey hazır
gibiydi
görünürde aksilik de
yok sayılırdı
bir şey hariç :
gülüşünde
saklı niyetini
dünkü kurdan
bozdurmak
zorundaydı...


otuz

alem adam şu bizim çuçmame
kurulmuş gene koltuğuna
kimbilir hangi sözlerin
belini kıracak
hele bir de dinleyeni varsa
oh keyfe bak
gerçi olmasa da pek zararı yok
inince temsilin perdesi gözlerine
sürüp gider ikincisi
düşlerinde...

ikinci kısım

yalnızlıgın sesini neden bu kadar çok açıyorsunki


onbir

aşağı baktıkça yine gönlü bulandı
canı sıkıldı
üstelik yapacak bir şeyi de yoktu
değiştirdi iki mandal bir leğene gömleğini
giyindi yalnızlığını
sessizliğini gökyüzü.


oniki

başlamıştı gene benim için
tenha saatler iç burkan dakikalar
yatışmak için biraz yürüdü
yürüdü yürüdü
farketmediler bile
yaşamındaki kuru kalabalık
yüzler binler
bir tek
bir tek leylak duyumsadı
sensizliğin
acısını...


onüç

ne yaptı
ne ettiyse bir türlü bulamamıştı
oysa ne de çok istemişti yaşamında ;
kendisine rastladığında
toprak dolmuştu
gözlerine…


ondört

sular hayallerini yıkamıştı gene
deniz soyundukça
ben çıkıyordum ortaya
karanlıktı gerçi
pek seçemiyordum kendimi
sahi aşkın ışığını açar mısın
yalnızlık girsin
biraz içeriye
çok beklememiştir
zaten...


onbeş

yazarken , çizerken
kokusu ne güzeldir yaşamın,
her çizgi başarır kumsala çıkmayı
her yazı donatır odaları ışığıyla
güzel olmasına güzeldir
yazıp çizmek de
yeter ki kesende harfin olsun
daha da önemlisi
onu harcayacak bir yürek...


onaltı

insanların ardında bıraktığı gedikten
geçip gitti mutluluk
avunacak neyi vardı ki
geçip gitti ömrü
cüzdan zamanlarında
toplumbazcılık oynayarak
bilseydi hiç düşürür müydü
ömrünü bu kötü yolda
çağırıyordu bizi yaşam
gitmemek olmazdı
kutsal helasına...


onyedi

ne çokyaralayıcı olduğunu
tahmin bile edemezdi
işte bir tanesi
sıyırıp geçti bile
yeni birini daha savuşturacak
gücü de kalmamıştı açıkça ;
sözler
hedefini on ikiden
tutturduğunu bilmeyen
oklar...


onsekiz

sıradanlıktan nefret eden bizler için
illa herkesten
her şeyden farklı
olmamız gerekiyordu ya ;
yalnızlığımızı
bitirir gibi
karşılaşmamıştık
yalnızlığımızı
bitirir gibi
ayrılıyoruz işte...


ondokuz

keşke öyle yapmasaydım
hele o fırsatı tepmeseydim
nerelerde olurdum
kimbilir şimdi
ah oğlum senin yerinde kim olsa
evlenmişti çoktan o kızla
aman o kadar çalışsam ben
ikinci üniversiteyi bitirmiş
olurdum belki de
keşke..
geçmişin gişesinde oturan rüzgar
gürültüyle çarpışıyor
insanlıkla..


yirmi

meraklı oluşunu
biraz da genlerine bağlamışlardı
ne de olsa büyük ninesi de
aynen onun gibiymiş
o kadar çok soru
sormasına rağmen
soru işaretine
en çok yakışan soruydu
hayatı
soramadı...

birinci kısım




yalnızlığın sesini neden bu kadar çok açıyorsun sanki


bir

kendini beğenmiş
bir yağmurdan sonra
asık yüzlü güneş hoca görünmüştü gene
bu güz de geçmeyi ummak hayaldi desene
yine de hiç kızmak gelmiyordu içinden
doğa lisesini bir türlü bitiremeyen
mevsimler gibiydi
sevgisi...


iki


iş ağır usta ne yapalım
hep çalışmak mümkün değil
kolay mı bir yapıyı durmadan yükseltmek kolay mı
adamlarda haklı çekilir gibi değil her gün her gün..
yağmurla kardığı buluta
güneşten harç koyuyor yine bahar...


üç

bunca talana tahribata hor kullanıma karşı
ne zaman gösterecek 'tepki' sini doğa
hani şu biricik oğlu ademin bulduğu 'etki' yasasına dayanıp
artık ağaçlar ki kuşkuyla bakıyor gelen kuşağa
üzerine yoksulluk elemek gerekecek
dünyamızın...


dört

binlerce yıldır
sunuyor kendini bize
bütün cildi çatlak içinde
hala çekici olsa gerek ki
can atıyoruz içine girmeye
sahi acaba hangimizin ki daha çok
doyuruyor toprağını
çevreci taifesi mi
benden sonra tufancıların bedeni mi
kimbilir ayırt etseydi bence
yeni bir dünya olmaz mıydı
önümüzde...


beş

bu kadar umutsuz
ve karamsarlığına rağmen
yine de sürüklüyordu yaşamı peşinden
ama unuttuğu bir şey vardı :
gözcüsü çiçek olursa
yenilmez tabi ki yürek...


altı

uçsuz bucaksız toprakta
gelinliğini giymeye başlamıştı otlar
eşlik ediyor gibiydi müziğiyle
deniz mi gökyüzü mü belli değil
belli olan ;
mavilikti baharda aşk türküsü
bestecisi bilinmeyen...


yedi

esneyip durdu dudakları zamanın
o yüzdenmiş demek yatışması içimin
bak bir de gözleri kapansın hele
sen o zaman gör
parmaklarımdan damlamaya
başlayacak hayatı...


sekiz

surat astıkça
mutlulukla ilgili ne kadar değer varsa
onları kaybediyoruz
yanlış anlaşılmalarla
doğa için bir şanssızlık
bizim içinse biricik şansımız olan hayatı
har vurup kaybediyoruz
çözmeyeceğini bildiğimiz halde hiçbir şeyi
bol bol nefesimizi tüketip
enerjimizi kaybediyoruz
kırmızısına güvenip bahse girdiğimiz
ufuk sayesinde
göğün soytarısının
ısırdığı dudaklarıkaybediyoruz...


dokuz

aşağı baktıkça
yine gönlü bulandıcanı sıkıldı
üstelik yapacak bir şeyi de yoktu
değiştirdi iki mandal bir leğene gömleğini
giyindi yalnızlığını
sessizliğini gökyüzü...


on

özlemlerinden doğanyalnızlığın
üşüyor öpüşmenin yuvasında
varagele çalışan ellerim bile yetmiyor
seni ısıtıp çözmeye
ancak hüzün bakışlarımı kuşanıp
inebiliyorum sonbaharına
buna bir son vermeli
ne yapmalı ne etmeli bilmem ki
öyle de masum bakıyordu ki
kar yağdırtacaktı
nerdeyse doğaya...
Related Posts with thumbnails