şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

03 Aralık 2024

Mario Benedetti




Mario Orlando Hardy Hamlet Brenno Benedetti Farrugia ya da bilinen ismiyle Mario Benedetti 14 Eylül 1920 yılında Uruguay'ın Paso de los Toros kentinde doğdu. Ailesi İtalya kökenliydi. 1938-1941 yılları arasında Arjantin'in başkenti Buenos Aires'te yaşadı. Öyküler, romanlar, şiirler, denemeler, kronikler, film senaryoları, şarkı metinleri, "şiir biçiminde bir roman" ve tiyatro oyunları yazdı. 

Uruguay entelektüel ve yazar hareketi olan 1945 Kuşağı arasında yer alan Benedetti, şiirlerinden oluşan ilk kitabı 'La vispera indeleble'i  1945 yılında yayımladı. Yazar 1945'den 1974'e kadar haftalık Uruguay dergisi Marcha için gazetecilik yaptı ve özellikle 1971 'den 1973'e kadar somut politik etkinliklerde görev aldı. Benedetti'yi en çok etkileyen olay 1959 Küba Devrimi oldu. 1973-1985 yıllarını sürgünde yaşadı. Önce Arjantin, sonra Peru'da..Daha sonra birkaç yıl Casa de las Americas'ın "Edebiyat Araştırmaları Merkezi"ni yönettiği Küba ve son olarak da Madrid'de.

İlk romanı 'Quien de nosotros' 1953 yılında yayımlandı. Şiir, roman, öykü, oyun ve deneme alanında çok sayıda ürün veren Benedetti, Uruguay'da askeri diktatörlüğün iktidarı devraldığı 1973 yılında ülkesinden ayrılarak önce Arjantin'e, oradan Peru'ya, bir sene sonra Küba'ya ve nihayet İspanya'ya gitti. Demokrasinin yeniden kurulması üzerine 1983 yılında ülkesine döndü.

2009 yılında hayata veda eden Benedetti, yayımlanmış 80' den fazla kitabına, yirmiden fazla dünya diline çevrilmesine, kazandığı ödüllere, eserlerinden yapılan sinema uyarlamalarına rağmen İngilizce konuşulan ülkelerde yeterince tanınmadı. Buna karşılık İspanyolca konuşulan ülkelerde Latin Amerika'nın en önemli yazarlarından birisi olarak gösteriliyor.



Benedetti'nin Türkçedeki kitapları:

-Mola (Roman, 1960)
-Son Mühlet (Roman, 1984),
-Yıldızlar ve Sen (Öyküler, 1984)
-Sevincin Savunması (Şiirler, 1985)
-Edebiyat ve Devrim (Denemeler, 1995)
-Aşk, Kadınlar ve Hayat (Şiirler, 1995)
-Kırık Köşeli İlkbahar (Roman, 2014)

Edebiyat ve Devrim

Aydınlar ve sanatçılar seçkince bir tavır takınmak zorunda mıdırlar? Politik taban çalışmasının beraberinde getireceği güçlükler karşısında geri çekilerek yazı masalarına sarılmaları, kuramsal çalışmalarının ardına gizlenmeleri ya da bir düş dünyasına sığınmaları mı gerekir? Ya da tam tersine yazar -kendi dengesini yitirme pahasına bile olsa- yoğun siyasal etkinlik göstermeli ve bu sırada kendini sudan çıkmış balık gibi hissetmeyi göze almalı mıdır? Politik yönelimli yazar için kendisini artık yalnızca politik edebiyat ve yergiyle dile getirmek kaçınılmaz bir şey midir?

Bunlar Mario Benedetti'nin denemelerle deştiği sorunlardan birkaçıdır. Formüle ettiği yanıtlar, konuyla iki yönden ilişkili bir kişinin yanıtlarıdır: Yazarın ve politik savaşımcının.


Kırık Köşeli İlkbahar

Bir siyasi tutuklunun başrolde olduğu hikâye kimi zaman bir babanın, 
kimi zaman bir çocuğun, bazen olay kahramanının, bazen de eşinin iç dünyasından anlatılıyor.
 
Soğuk olmadığında yaz olduğunu düşünüyorum ve sıcak olmadığında da kış olduğunu. Bir de bakıyorum ki, sonbaharmış. Kış için giyeceğim var, yaz ve ilkbahar için de ama sanırım bunlar sonbaharda işime yaramıyor. Babamın olduğu yere daha yeni sonbahar gelmiş ve babam bana mutlu olduğunu çünkü demir parmaklıklar arasından kuru yaprakların geldiğini ve bu yaprakların benim mektupçuklarım olduğunu hayal ettiğini yazmış.

Santiago darbeden sonra tutuklanmış, beş yıldır sevdiklerinden uzak, bazen bir hücrede yapayalnız kalan bir adamdır. Santiago’nun genç karısı Graciela, yaşlı babası Don Rafael ve küçük kızı Beatriz bir yandan hapisteki Santiago için endişelenirken bir yandan da hayata tutunmaya çalışırlar. Yoğun bir aşk, cinsellik, özlem, öfke ve acı duygusuyla harmanlanan Kırık Köşeli İlkbahar’da 70’li yıllarda Uruguay’da gerçekleştirilen askeri darbenin ardından yaşananlar anlatılıyor. Ancak usta yazar Benedetti burada siyaseti, hapishaneyi, işkenceyi ya da direnişi öne çıkarmıyor. Bunlar var elbette ama bu hikâyede yazar, askeri darbeye maruz kalan sıradan insanların bireysel dramları üzerinden yaklaşıyor ülkenin trajedisine.

Latin Amerika edebiyatının en büyük yazarları arasında sayılan Uruguaylı Mario Benedetti, aşkın, sürgünlüğün ve hayata tutunma azminin en güzel metinlerini yazmıştır. Yaşadığı dönemin zorlu koşullarında kalemiyle, politik mücadelenin içinde tüm benliğiyle var olmuştur. Benedetti, Kırık Köşeli İlkbahar’da da, vatanından koparılan ama yaşamaktan vazgeçmeyenlerin insanlık durumlarını kimi zaman bir çocuk aklının aydınlığı ve yalınlığıyla anlatıyor.  (arka kapak)

Kitaptan bir bölüm

((((...Kocaman bir kelime...))))

Özgürlük kocaman bir kelimedir. Örneğin dersler bittiğinde artık özgür olduğumuz söyleniyor. Özgürlük süresince birisi gezer, diğeri oyun oynar ve ders çalışmak yoktur. Derler ki, herhangi bir kadın ya da herhangi bir erkek inandığını yaptığı gün, ülke özgür olacaktır. Ama özgür ülke olana kadar çok fazla yasaklı şeyler var. Mesela öldürmek. Evet, böcekler ve karafatmalar öldürülebilir; tabi inekler de et yapmak için. Mesela çalmak yasak. Graciela'nın, yani annemin, beni alışverişe gönderdiğinde yaptığım, çok büyük olmayan bir aşırma olsa bile yasak. Ya da okula geç gelmek yasak. Bu durumda belge hazırlamak gerekiyor, daha doğrusu Graciela neden olduğunu açıklayarak bunu yazmak zorunda kalıyor. Öğretmenim böyle söylüyor: "Açıklayarak!"

Özgürlük için pek çok şey söylemek istiyorum. Mesela birisi tutuklu değilse onun özgür olduğu söylenir. Yani benim babam özgür değil ama aynı zamanda özgür de çünkü uzun zamandır kaldığı hapishanenin adı Özgürlük. Rolando amca bunun acı bir alay olduğunu söylüyor. Bir gün arkadaşım Angelica'ya babamın bulunduğu hapishanenin adının özgürlük olduğunu ve Rolando amcanın bunun acı bir alay olduğunu söylediğini anlattım. Bu arkadaşım Angelica'nın çok hoşuna gitti ve vaftiz babası ona köpek hediye ettiğinde adını "acılı alay (sarcasmo)" koydu. Benim babam tutuklu ama birisini öldürdüğünden ya da çaldığından veya okula geç kaldığından değil. Graciela, babamın düşüncelerinden dolayı Özgürlük'te tutuklu olduğunu söylüyor. Sanırım babam düşüncelerinden dolayı ünlüydü. Benim de bazen düşüncelerim oluyor ama henüz ünlü değilim. Bu yüzden Özgürlük'te değilim ya da tutuklanmadım.

Tutuklu olsaydım, oyuncaklarımdan Toti ve Monica'nın da siyasi tutuklu olmalarını isterdim. Çünkü en azından Toti'ye sarılıp uyumayı çok seviyorum. Monica’ya sarılıp uyumayı o kadar da çok sevmiyorum çünkü çok homurdanıyor. Ben asla ona vurmuyorum, özellikle bu güzel örneği Graciela'ya vermek isterim.

O bana birkaç kez vurdu ama bunu çok fazla özgürlük istediğimde yaptı. Bana vurduğunda ya da homurdandığında ona "O" diyorum çünkü onu "O" diye çağırmam hiç hoşuna gitmiyor. Tabii ki onu "O" diye çağırmak için çok kaçık olmam lazım. Örneğin büyükbabam geldiğinde ve bana "Annen nerede" diye sorduğunda, artık herkes benim bir kaçık olduğumu biliyor, çünkü kaçık olmasam sadece "Graciela mutfakta'' derim. Büyükbabam her zaman ailenin en büyük kaçığının ben olduğumu söyler ve bu da beni mutlu ediyor. Graciela, onu Graciela olarak çağırmamı da çok sevmiyor. Ama ben ona böyle sesleniyorum çünkü çok hoş bir ismi var. Sadece onu çok çok sevdiğimde, ona taptığım zamanlarda ve onu öptüğümde bana, "Canım kızım bana ismimle seslenme" diyor ben de 'Anne, anneciğim" diyorum ve Graciela kımıldanıyor, çok yumuşacık oluyor ve saçlarımı okşuyor. Ama bu da çok iyi bir şey değil, ona anne ya da anneciğim ya da herhangi aptalca bir kelimeyle seslenmem.

Öyle işte, özgürlük kocaman bir kelime. Graciela babam gibi siyasi tutuklu olmanın utanılacak bir şey olmadığını söylüyor. Neredeyse gurur duyulacak bir şey. Neden neredeyse? Gurur mu, utanç mı? Neredeyse utanç duyulacak bir şeydir, desem hoşuna gider miydi? Ben babamdan gurur duyuyorum, neredeyse gurur duyuyorum değil. Çünkü bir sürü düşüncesi vardı, o kadar fazla o kadar fazlaydı ki, düşüncelerinden dolayı tutukladılar. 

Sanırım babam şimdi düşünmeye devam ediyordur. Muazzam düşünceler fakat sanırım bunları kimseye söylemiyordur çünkü söylerse özgürce yaşamak için Özgürlük'ten çıktığında onu tekrar Özgürlük'e koyabilirler. Görüyor musunuz, ne kadar kocaman bir kelime özgürlük?



Aşk Kadınlar ve Hayat

                                           Aşk ölümün telafisidir; onun hakiki karşılığıdır
                                                                                        (Arthur Schopenhauer)


Aşk Kadınlar ve Hayat, Mario Benedetti’nin kendi seçtiği şiirlerden oluşan ve ilk kez 1995 yılında yayınlanan bir aşk şiirleri seçkisidir. Seçki kendi içinde Benedetti’nin şiirsel yolculuğuna ve hayatına dair pek çok bilgiyi sunar.

"Son çıkan ışığı söndürsün!" dediği söylenir acı bir alayla 1973 yılında Montevideo Carrasco Havaalanı'ndaki bir duvar yazısının. Askeri darbeden sonra beraber ülkedeki üç milyonluk nüfusun bir milyonu ülkeyi terk etmiştir. Ülke boşalır, nüfusun üçte biri sürgüne gider. Darbe gerçekleştiğinde 53 yaşında olan Benedetti'de ülkeyi terk edenler arasındadır. Ama bu kitaptaki şiirlerinin büyük çoğunluğunu yazdığı karısı Luz Lopez Alegre Montevideo'da kalır. İkisinin de yaşlı anneleri vardır ve birinin onlarla ilgilenmesi gerekmektedir.

Benedetti 12 yıl boyunca yalnızca ülkesinden değil, bunca şiir yazdığı eşinden de uzak kalır. Bu sürgün döneminin dört yılını (1976-1980) geçirdiği Küba yılların da telefonla bile görüşemezler. Benedetti karısına yazdığı mektupları Küba’dan çıkan dostlarına verir ve onlar da gittikleri ülkelerden başka isimlerle Luz'a gönderirler.

Okurun şiirlerde karşılaşacağı sürgün, hasret, sevdiği kadının hayali ya da onun yüzünü görebilme, ona dokunabilme yahut yakınında olduğunu bilme mutluluğu gibi temalar bu bilgiler ışığında değerlendirilmelidir.

Siz ve Biz

Siz âşık olunca konfor istersiniz
sedir ağacından yatak üzerine özel döşek
biz aşık olunca daha kolaydır bu işler
çarşaf olursa ne ala çarşafsız da olur ama

siz aşık olunca karı zararı hesaplarsınız
aşkınız bitince bir kez daha hesaplarsınız
biz aşık olunca yeniden doğmak gibidir her an
aşkımız bitince ama bir türlü geçmez zaman

siz aşık olunca bir başka büyüktür aşkınız
dedikodu fotoğrafları gazetelerde
aşk bir bomba gibi düşer her yere
biz aşık olunca bildik bir aşktır bu
çok basit çok keyifli sıhhati yerinde olmak gibi

siz aşık olunca sürekli saate bakarsınız
çünkü kaybettiğiniz zaman eder en az yarım milyon
biz aşık olunca acelesiz ama ateşli
zevk alırız sadece ve öyle tuzluya da çıkmaz bu eylem

siz aşık olunca terapiste gidersiniz
çünkü ondan öğrenirsiniz iyi mi ettiniz kötü mü acaba
biz aşık olunca çok da kafaya takmayız
yine de uyanık bilinçaltımız keyfini çıkarmaya bakar aşkın

16 Mayıs 2021

Hermann Hess

 


1877’de Almanya’nın Baden-Württemberg eyaleti, Calw kasabasında doğdu. Bir süre kitapçılık yaptıktan sonra 1904’te serbest yazarlığa başladı. Birinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalan İsviçre’ye yerleşerek Alman militarizmi ve milliyetçiliğini yeren yazılar yazdı. Savaş ortamının ve kişisel sorunlarının etkisiyle ağır bir bunalım geçiren Hesse, Jung’un öğrencisi Lang’dan psikanaliz tedavisi gördü. Lang ile dostluğu Hesse’nin ruhbilime ve Jung’a duyduğu ilgiyi körükleyerek iç dünyasını zenginleştirdi. 

Yapıtlarında, kişinin uygarlığın yerleşik kalıplarından kurtularak özbenliğini bulmaya çalışmasını işledi, insanları kendi yaşamlarını kurtarmaya çağırdı ve Doğu gizemciliğini yüceltti. Hesse, Doğu kültürüne yakınlığıyla, özellikle 1960’larda Amerika’da canlanan Budizm ve Zen Budizmi akımları sırasında en çok okunan yazarlar arasına girdi. Romanları, öyküleri, denemeleri, şiirleri, politik makaleleri ve kültür alanındaki eleştirel yazılarıyla tüm dünyada 100 milyonu aşkın okura ulaşan, 1946’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Hesse, 1962’de İsviçre’nin Montagnola kasabasında hayata veda etti.


Türkçeye Çevrilen Kitapları: 

-Ağaçlar
-Bir Büyücünün Çocukluğu
-Boncuk Oyunu
-Bozkırkurdu
-Çarklar Arasında
-Demian
-Doğu Yolculuğu
-Gençlik Güzel Şey
-Gertrud
-Hermann Lauscher
-İlk Gençlik Yıllarım
-İnanç Da Sevgi De Aklın Yolunu İzlemez
-Kaplıcada Bir Konuk Nürnberg Yolculuğu
-Klingsor’un Son Yazı
-Knulp
-Küçük Dünyalar
-Masallar
-Narziss und Goldmund
-Öldürmeyeceksin!
-Peter Camenzind
-Rosshalde
-Seçilmiş Şiirler 1896-1962
-Siddharta
-Şeftali Ağacı
-Yabancı Bir Gezegenden Tuhaf Haberler

Nette bulabileceğiniz kitapları


Hermann Hesse-Ağaçlar  
Çev. Zehra Aksu Yılmazer / Kolektif Kitap / 99 sayfa

“Üzgün olduğumuzda ve hayata katlanamadığımızda bir ağaç şöyle konuşabilir bizimle: Sus! Bak bana! Yaşamak kolay değil, yaşamak zor değil. Bunlar çocuksu düşünceler. Bırak konuşsun içindeki Tanrı, o zaman susacaklar. Yolun seni anandan ve yurdundan uzaklaştırdığı için endişelisin. Ama attığın her adım, her yeni gün seni anana yaklaştırır. Orası ya da şurası değildir yurdun. Yurt ya içindedir ya da hiçbir yerde.

Yollara düşme özlemiyle kederlenir yüreğim, akşamları rüzgârda uğuldayan ağaçları duyduğumda. Sessizce, uzun uzun dinlerseniz, bu özlemin esası da anlamı da çıkar ortaya. Sanıldığı gibi acıdan kaçıp gitme arzusu değildir bu. Yurda, ananın belleğine, hayatın yeni kıssalarına duyulan özlemdir. Eve götürür insanı. Her yol eve götürür, her adım doğumdur, her adım ölümdür, her mezar anadır.
Böyle uğuldar ağaç, çocuksu düşüncelerimizden ürktüğümüz akşam vakitlerinde. [...] Ağaçları dinlemeyi öğrenen, ağaç olmayı arzulamaz artık. Kendisi dışında başka bir şey olmayı arzulamaz. Yurt budur. Mutluluk budur.


Yeniden Doğuş Mucizesi 

Uzaktaki boz ormanın taze yeşil, neşeli bir parıltısı var birkaç günden beri; bugün tahta köprünün orada yarı yarıya açmış ilk çuhaçiçeğini gördüm; nemli ve berrak gökyüzünde düş kuruyor yumuşak nisan bulutları ve henüz sürülmemiş geniş tarlalar öyle parlak kahverengi ki, ılık havaya öyle istekli uzanıyorlar ki, döllenmeye, filizlenmeye, suskun güçlerini binlerce yeşil tohumla, boy atan otlarla göstermeye, hissetmeye ve bahşetmeye can atıyorlar sanki. Her şey beklemede, her şey hazırlık içinde, her şey ince ince, şefkatle dürten bir oluş heyecanıyla düş kurmakta, filizlenmekte tohum güneşe, bulut tarlaya, körpe otlar havaya doğru. Yıllardır bu vakitlerde, sanki özel bir anda yeniden doğuşun mucizesini keşfedecekmişim gibi, sanki bir kere de ben, bir saat boyunca, gücün ve güzelliğin doğuşunu kendi gözlerimle görüp kavrayacakmışım gibi, hayatın topraktan nasıl gülerek fışkırdığına, genç iri gözlerini ışığa nasıl açtığına bizzat tanık olacakmışım gibi sabırsızlık ve özlemle pusuda beklerim. Yıllardır kokularıyla, sesleriyle yanımdan geçip gider mucize, sevilerek, tapınılarak ve de anlaşılmadan; oradaydı işte, ama geldiğini görmedim, tohumun kabuğunu çatlattığını, ilk ince kaynağın ışıkta titreştiğini görmedim. Birdenbire çiçeklenir her yer, parlak yapraklarla ya da köpüksü beyaz püsküllerle ışıldar ağaçlar, kuşlar sevinç içinde güzel kavisler çizer sıcak mavilikte.Ben görmemiş olsam da mucize gerçekleşmiştir, ormanlar kubbelenir, uzak doruklar çağırır, zamanı gelmiştir artık çizme ve çanta, olta ve kürekle donanmanın, gençliğin tüm duyularıyla sevinmenin bu seferki her zamankinden daha güzel olacak diye ve sanki her seferinde daha da hızla geçip gider zaman... Eskiden, henüz oğlan çocuğuyken ben, ne kadar da uzundu, sonsuzca uzundu ilkbahar!


Çiçek Çiçek

Çiçek çiçek şeftali ağacı,
Hepsi de vermeyecek meyve,
Parıldar gül köpüğü gibi,
Mavilikle bulutlar arasında.

Açar düşünceler de çiçekler gibi,
Bir günde yüzlercesi.
Bırak çiçeklensin! Bırak her şeyi akışına.
Sorma sana getirisini!

Oyun da olmalı, masumiyet de
Ve çiçek bolluğu,
Yoksa dünya dar gelirdi bize
Olmazdı hayatın tadı tuzu.

 

Münzevi ve Mücadeleci

Kadim halk dilinin tuhaf, sezgisel adlar verdiği otlar, çiçekler, eğreltiotları ve yosunlarla kaplı çayırlar ve bayırlar, toprakla dolu kaya yarıkları görüyordum. Dağların çocukları ve torunlarıydı onlar ve renk renk, halim selim yaşıyorlardı yerlerinde. Onlara dokunuyor, dikkatle bakıyor, kokularını içime çekiyor, adlarını öğreniyordum. Ağaçları görünce daha içten, daha derinden duygulanıyordum. Her ağacın tek başına yaşadığını, kendi özel biçimi, kendine özgü gölgesi olduğunu görüyordum. Münzevi ve mücadeleci yapılarıyla dağların yakın akrabalarıydı onlar, zira her biri, en azından dağların daha yukarılarında yetişenler, hayatta kalmak ve büyümek için rüzgâr, iklim ve kayalara karşı sessiz, çetin bir mücadele veriyordu. Her biri dayanmak, toprağa sıkıca tutunmak zorundaydı, bu yüzden de her birinin kendine has duruşu, özel yaraları vardı. Öyle çamlar gördüm ki, fırtına sadece bir taraflarındaki dalların büyümesine izin vermişti, bazıları da tepelerindeki kayalara kızıl gövdeleríyle yılan gibi sarılmış, ağaç ile kaya birbirine yaslanarak ayakta kalmıştı. Bana savaşçı adamlar gibi bakıyor, yüreğimde korku ve saygı uyandırıyorlardı. Bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız onlara benziyordu, sertti onlar da, kırış kırış, ketum, en hasları iyice ketum. Böyle öğrendim ben insanları ağaçlar ya da kayalar gibi görmeyi, onlar hakkında düşünmeyi, onları o sessiz çamlardan ne daha az saygıdeğer bulmayı ne de daha çok sevmeyi. 


Yoğun Bir Güç ve Tutku

Yolum ormanın rüzgâra açık kıyısından geçerken ağaçların gövdeleri, dalları ve köklerinin cüretkâr, anlam dolu grotesk biçimleriyle eğlenip oyalandım bir süre. Hayal gücünü bundan daha çok harekete geçiren bir şey yoktur. İlk başta daha ziyade komik izlenimler ağır basar: Girift köklerde, toprağın yarıklarında, dalların şekillerinde ve yaprak kümelerinde grotesk suratlar, gülünç tipler ve tanınmış yüzlerin karikatürlerini görürsünüz. Sonra göz keskinleşir ve hiç aramadan bir sürü acayip biçim seçer. Eğlence biter, zira tüm bu varlıkların öyle kararlı, cüretkâr ve sarsılmaz bir duruşu vardır ki, bu suskun ordular bir kanunun, ağır bir zorunluluğun ilanıdır. Sonunda da tekinsiz ve sitemkâr bir havaya bürünürler. Yüzünde maske taşıyan değişken insanın, doğada büyüyen her varlığa ciddiyetle bakmaya başladığı anda ürkmesi kaçınılmazdır...



Hermann Hess'in hayatıyla ilgili geniş bilgi bulabileceğiniz güzel bir site




02 Mart 2020

Melisa Gürpınar-Salkım Söğütlerin Gölgesinde


Melisa Gürpınar, 1941’de İstanbul’da doğdu. İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi ile İstanbul Belediyesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nde okudu. İlk şiir kitabı 1962’de yayımlandı. Öğrencilik yılları boyunca, bir sanat dergisinde yazı işleri müdürlüğü, halk eğitim merkezlerinde tiyatro eğitmenliği yaptı, amatör olarak öncü tiyatro çalışmalarına katıldı. Dönemin bütün sanat edebiyat dergilerinde yazdıklarını yayımlandı. Konservatuvarı bitirdikten sonra, iki yıl kadar Londra’da tiyatro eğitimini sürdürdü ve BBC Türkçe servisinde, tiyatro eleştirilerini içeren kültür konuşmaları yaptı.

1966’da İstanbul’da Yeni Tiyatro Derneği adlı oluşumun kuruluşunu üstlendi. 1970’te de Kardeş Sahne adlı profesyonel bir tiyatronun ortaklığını yaptıktan sonra, tiyatro ile ilişkisini uzun bir süre yalnızca eleştirmen olarak sürdürdü. Melisa Gürpınar bir dönem Türkiye Yazarlar Sendikası'nda Oktay Akbal'ın başkanlık yaptığı dönemde 1991-1993 arasında genel sekreterlik görevini üstlendi. Sanatçı, 24 Kasım 2014’te İstanbul’da hayatını kaybetti.

Kitapları

1962-El Yazısı Yılları-Şiir
1975-Yeni Bir Gün Şarkısı-Şiir
1981-Geceyarısı Notları-Deneme
1983-Ara Beni Sevgilim Sözcüklerin İçinde-Yalnızlık Mevsimi-Şiir
1985-Yaz Mektupları-Şiir
1990-İstanbul’un Gözleri Mahmur-Öykü
1993-Yeni Zaman Eski Hayat-Senaryo
1992-Çocukluğum ve Ölümüm-Şiir
1998-Salkımsöğütlerin Gölgesinde-Düzyazı Şiir
1999-Her Harf Bir Melek-Şiir
2003-Ada Şiirleri-Şiir
2008-Dul Evinde İncesaz-Anı
2009-Çamlıca'dan Yel Değirmeni'ne-Anı
2011-Şu Bizim Evliya Çelebi-Senaryo
2014-Güzel Acılar Ülkesi-Şiir
2016-Mühür Kesesi-Deneme

Çocuk Kitapları

1992-Uçup Giden Kent
1997-Okul Arkadaşım-Gençlik Romanı
1998-Kitap Benim Kanadım-Şiirsel Anlatı
2004-Küçük Şeyler-Eğitim
2008-Gel Dünyayı Seyredelim


Salkım Söğütlerin Gölgesinde 
Can Yayınları-1998 / 105 Sayfa

Melisa Gürpınar’ın, yaklaşık kırk yıllık şiir çalışmalarından damıttığı, şiirsel bir düzyazı denemesi. Kendi tanımıyla: okurlarıyla yaptığı bir konuşma aslında. Salkımsöğütlerin Gölgesinde için Melisa Gürpınar, şunları söylüyor:

‘Ben de işte, ömrümün bu döneminde, şairlerin ortak mülkü olan yalnızlık ülkesinin kapılarını, huzur ve dinginliğe biraz olsun aralayarak, sözün isyanını denetlemeyi, haykırmadan acı çekmeyi ve alışılmadık küçük mutluluklar yaratmayı denedim. Bütün isteğim, toplumsal ve bireysel hayatımızın sorunlarla dolu alacakaranlık ortamına, şiirin titrek ışığıyla yeniden yaklaşırken, ayrıntıların üstünde birikmiş tozlu, kıpırtısız duyguları aydınlığa çıkarabilmekti. 


Bu kitabı yazarken, gene bir yitik kent, doğa ve geçmiş zaman izleğinin ardından yola çıkarak, hiç ulaşamayacağımı sandığım bir salkımsöğütün gölgesine vardığımda, ruhumun ve bedenimin rüzgârda eriyerek, sanki sessizliğin kaynağına doğru aktığını duyumsadım. Gerçekliğin içinde yaşanılan her türlü sorgulama ve çatışmaları da unutmaksızın, ötelerde, belki de kendi derinliklerimde ürettiğim düşsel serüvenleri, okurlarımla yüz yüzeymişçesine, içtenlikle ve çok alçak bir sesle, ancak konuşarak anlatabilirim diye düşündüm.’

Alıntılar

Özgürlüğe, neden bu kadar tutkunuz acaba? Eskiciye satılmış antika bir ayna gibi, yitirince dövünürüz peşinden. O bize hep, kendimizi göstermez miydi? Geçmiş ve gelecekteki eylemlerimizi, daha da büyülterek, her zaman üstümüze doğru eğilen, yaldız çerçeveli boy aynasıyla, zaten biz hiç barışık değildik ki.

* * *
‘Ölenle ölünmez,’ derler, doğrudur. Yaşayanlarla da yaşanılmaz bazen. Ömrümüzün bir gününde, panayır yeri tam toplanırken, o telaş ve hesaplaşma içinde, hiç kimseyle yaşanılmaz, bir daha aynı hayat.
İşte eşlerimiz. Onlar ki, ödünç tohum aldığımız tüccar gibidirler, borçlarımızı ödemekle bitiremediğimiz. Ve bütün çocuklarımız, ‘hayırsız’ olmak zorundadırlar biraz. Aklı kıt olanları dışta tutarsak!
Pazarlık bu kadar gündemdeyken, her durakta bir ayrılık beklerken bizi, hiç binemediğimiz uçan bir halıya benzemez mi dostluklar, süzülüp geçerken göklerden, şaşkınlıkla ardından baktığımız.

* * *
Rüzgâr, uçuruyor kiremitleri, saçaklar dökülüyor, çarpıyor kırık panjur, kim bilir kaç yıldan beri? Gene yağmurlu bir gece, gene yalnızım. Ya herkesinki kadardır yaram ya da biraz daha derince yüreğimdeki. Meğer ne kadar alışmışım kendime, her gün giyilen bir giysi gibi.
Soğuk bir odada, bir servi sandık kadar unutulmuş olup da, içi durmadan geçmişle dolup taşan biri, acaba nasıl korumalı, güvelerin saldırısından kendini?

* * *
İçimizdeki o gizli nehre, her gün buruşturup attığımız kâğıttan kayık, söyleyemediklerimiz, hatta yazamadıklarımızda. Peki, ya gözlerimizdeki duman? Bir aşk çöplüğünün, içten içe yandığının belirtisi midir acaba sizce?


Rüzgarın ve gölgenin aşkına söyle; bu hayatın neresinde yaz olmuştu da, bir gün sürmüştü hani, sürmemişti bile belki? Elmalar kızarıvermişti dalında. Hastanın alnında ısınmıştı elim. En son anımsadığımsa, batan güneşe baktığımdı dalgın dalgın.
Sanki boşlukta duran bir kâğıt parçasıydım da, koşup dünyanın gölgesine sığınmasam, yanacakmışım gibi gelmişti bana.

* * *
Turuncu göğüslü nar bülbülü, daha doğmamış olanların şarkısını söyler ilkbaharda. Ve güz rüzgârı, ölümü yaklaşanları, saçlarından acımasızca çeker gibidir bir kuytuya. Bana sorarsanız, karakış çocuklarındır. Küçük bir kar masalıyla ısınır uykuları. Yaz ise, âşıkların mülküdür. Güneş aşkı kanatlandırır, beden uçmaklardadır.
Hiçbir mevsim, bir ölüm şiirinde yer almak istemez. Ah ölüm! Dünya güneşten kopuyormuşçasına, öyle gürültülü bir ânıdır ki hayatımızın, buzla ateş, su ile toprak harmanlanır, dağlar yürür, gök yırtılır. Lavların altında kalan bir sarı çiçek gibi insan, bir anda yanar ve bilinmedik bir mevsimde, belki bir anda yeniden yaratılır.

* * *
Besbelli dönüyoruz bir atlıkarıncayla da, eğlence nerede başlayıp nerede bitiyor, kimse söylemiyor bana. Neden gökleri özlüyor, toprağa değen gövde?

* * *
Tam ölüm ânında, ağaçlara bakıp ağlayan ve kargaların sesine yanıt veren bir insan, nasıl da sığınıyor aslında doğaya. Peki hayat, zamanla, bir çocuk şiiri kadar yalınlaşacak olduktan sonra, yaşanılan bunca kavga, intikam, kan ve acı, bunca kargışlama ve dil ile anlatılan destanlar, kimlere kalacak sonunda?
Ölümü uzakta sanan acemiler oyalanacak herhalde, sözün saraylarında bir süre daha.

* * *
İnsan öldüğünde, bir şey götürmez yanında derler ya, yanlış bir tanımdır bu. Her şeyini alır aslında. Yaz sonunda, denizin kumsalı da sürüklemesi gibi peşinden, söker götürür kendini yanında. Ama kimileri, beğenmediklerini bırakırlar geride. Kullanılmış eşya gibi çıkarıp bırakırlar kapı önüne. Yazıyla, boyayla, taşla, notayla biçimlemeye çalıştıkları, duygularını düşüncelerini bırakıverirler, belki başkalarının işine yarar diye.

Koskoca hayat sarayları, içinde onca hâzineyle uçar gider de, onların kapılarının önünü süpürmek düşer bizlere, merak ve içtenlikle.

(Bir İstanbul aşığıydı..yazdıklarıyla da İstanbul'a borcunu ödemiş oldu..)


04 Mart 2016

Birhan Keskin




















Kargo

Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. 
Lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok 
burada dursun. 

Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem 
zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun! 

Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır 
okşar, biri alnından öper. Az unutursun. 

Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim 
kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun. 

Buraya küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve
çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın. 

Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak, 
o inat neyse sen osun. 

Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa 
nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, 
aklında bulunsun.

Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, 
ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun. 

Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak: sen şahane bir 
okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N' olcak ki, 
bırak patronlar seni kovsun! 

Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça, 
(bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun. 

Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki 
çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat 
midene dostluk olsun. 

Şuraya Youtube 'dan müzikler. Bach dinle filan, koydum. Ama 
müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun. 

Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına 
yandığım, kırkına birden deva olsun...

Birhan Keskin- 2016-Fakir Kene
Metis Yayıncılık-80 sayfa


"Birhan Keskin “Fakir Kene” kitabıyla bize bir “kargo” yollamış, ben bir okur olarak kargoyu teslim aldım ve güç buldum. Kargodan “ısınmam için küçük güneşler” çıktı, “bir inanç bir inat” çıktı, “uzak olan ama belki de dokunabileceğim umutlu günler” çıktı, “tabiat, ağaçlar, güzel çaylar” çıktı. Siz de Birhan Keskin’in okuruna gönderdiği kargoyu teslim alın, belki karanlık günlerde ve soğuk akşamlarda ısınmak için ihtiyacınız olur."
(Emek Erez)
















Birhan Keskin
Kırklareli-1963 Türk şair, yazar

1986 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nü bitirdi. İlk şiirini 1984 yılında yayımladı. 1995-98 yılları arasında arkadaşlarıyla birlikte Göçebe dergisini çıkardı. Çeşitli yayın kuruluşlarında editör olarak çalıştı. 

Eserleri

1991-Delilirikler-İskenderiye Kütüphanesi
1994-Bakarsın Üzgün Dönerim-Era
1996-Cinayet Kışı + İki Mektup-Göçebe Şiir Kitapları
1999-Yirmi Lak Tablet + Yolcunun Siyah Bavulu-YKY
2002-Yeryüzü Halleri-YKY
2005-Kim Bağışlayacak Beni-Metis (1991-2002-Beş kitap birarada)
2005-Ba-Metis
2006-Y’ol-Metis
2010-Soğuk Kazı-Metis 
2016-Fakir Kene-Metis

Keskin'in "Ba" kitabı Altın Portakal şiir ödülünü alarak, Gülten Akın'ın ardından bu ödülü kazanan ikinci kadın şair oldu. Sema Kaygusuz'un "Karaduygun" adlı öykü kitabında, Türk edebiyatında ilk kez, bir şair kitabın kahramanı oldu...

18 Aralık 2014

Talât Sait Halman




(7 Temmuz 1931  -  5 Aralık 2014 )

Şair, yazar, akademisyen, köşe yazarı, kültür elçisi / bakanı...

İstanbul Kadıköy'de doğdu. Atatürk’ün İhtiyat Filosu Komutanı Tümamiral Sait Halman'ın oğludur. Annesi Nemlizade Tahsin Paşa’nın kızı Fatma İclal Hanım’dır. Aile, Sait Bey’in Trabzon’un Holamana Köyü’nden olması nedeniyle “Halman” soyadını almıştır.Talât Halman, Robert Kolej'i bitirdikten sonra (1951), yüksek lisansını 1954 yılında Columbia Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü'nde tamamladı. İlk evliliğini 1954’te Barbara Teitz ile yaptı, bu evlilikten oğlu Hür (Hugh) Talat Halman dünyaya geldi. Askerlik görevi nedeniyle Türkiye’de bulunduğu sırada Devlet Planlama Teşkilatı'nda yayın ve temsil şubesini kurmakla görevlendirildi; ardından ilk Yüksek Planlama Kurulu'nun raportörü oldu. Bu sivil görev sayesinde Türkiye’deki siyasi çevreyi tanıyan Halman, askerlikten sonra ABD’ye döndü.

1960 yılında ikince evliliğini Türkiye’nin ilk hava subaylarından Salim Taşkıranel’in kızı Seniha Taşkıranel ile yaptı. Bu evlilikten tiyatro oyuncusu kızı Defne Halman ile bir kaza sonucu 17 yaşında hayatını kaybeden oğlu Sait Salim dünyaya geldi. Amerika'da Columbia Üniversitesi Siyasal Bilgiler ve Ortadoğu Edebiyatları Bölümünü (1954) bitirdi. Bitirdiği fakültede Türk dili okuttu (1953-1960). Birleşmiş Milletler Radyosunda spikerlik yaptı. Princeton ve New York üniversitelerinde Türk Dili ve Edebiyatı profesörüyken Türkiye’ye çağrıldı. 1971’de kurulan teknokratlar kabinesinde Kültür Bakanı oldu. 5 ay sonra bakanlığı kaldırıldı, Amerika’ya döndü.

1972-1980 yılları arasında Princeton Üniversitesi, 1980-1982'de Türkiye Cumhuriyetinin kültür işleri müdürlüğünü yürüttü..1984-1986 yılları arasında Pennsylvania Üniversitesi'nde Türk Dili, Edebiyatı ve Kültürü; İslam ve İslam Kültürü ile Ortadoğu konularında dersler verdi.Kendisine 1988 yılında Boğaziçi Üniversitesi tarafından onursal doktor unvanı verildi. 1986-1996 yılları arasında New York Üniversitesi Ortadoğu Dilleri ve Edebiyatı Bölümü'nde bölüm başkanlığı yaptı.1998'de Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü'nün kurucu başkanlığını yapan Halman, 2005'ten bu yana da İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yapıyordu.



Bunun dışında yaptığı görevleri ise şöyle sıralayabiliriz: Kültür Büyükelçiliği, UNİCEF Türkiye Milli Komitesi başkanlığı, UNESCO Yönetim Kurulu üyeliği, ABD PEN Derneği Yönetim Kurulu üyeliği ve Journal of Turkish Literature'ın baş editörlüğü, Milliyet Gazetesi'nde köşe yazarlığı, Uluslararası Şiir Komitesi ve Amerikan Şiir Akademisi üyesi. 

5 Aralık 2014 tarihinde, üniversitedeki çalışma masasında kalp krizi geçirmesi sonucu hayatını kaybetti.

Aldığı bazı ödülleri de sıralayalım;; Türkiye Bilimler Akademisi Hizmet Ödülü, Columbia Üniversitesi Thornton Wilder Çeviri Armağanı, Rockefeller Vakfı Bilimsel Araştırma Bursu, Dışişleri Bakanlığı Üstün Hizmet Ödülü, UNESCO Madalyası, Ankara ve Boğaziçi üniversitelerinden fahri doktora ve İngiltere'den Knight Grand Cross Ödülü'nü almıştır.



Talât Sait Halman şiirleri, tenkit, çeviri ve siyasî yazıları ile tanınır. Türkçeden İngilizceye, İngilizceden Türkçeye şiir ve hikâyeler çevirdi. Şiir ve yazıları 1955'ten itibaren Yenilik, Türk Dili, Yeditepe, Şiir Sanatı, Varlık, Akşam, Türk Edebiyatı, Milliyet gibi dergi ve gazetelerde çıktı. 

En önemli yayınları arasında eski uygarlıkların şiirlerinden oluşan bir antoloji, Shakespeare’in sonelerinin çevirisi, eski Mısır, Ortadoğu ve Eskimo şiirleri, seçilmiş makalelerinden oluşan kitaplar, Amerikan sanat-edebiyat dergilerinde günümüz Türk şairleri üzerine tanıtmalar, değerlendirmeler yaptı. Fazıl Hüsnü Dağlarca, Orhan Veli Kanık, Yunus Emre, Melih Cevdet Anday, İlhan Berk, Kemal Özer, Mevlana, Kanuni Sultan Süleyman ve Sait Faik Abasıyanık’tan İngilizce’ye çevirdiği şiir ve hikâye kitapları Amerika’da yayınlandı. Faulkner, Shakespeare, Langston Hugnes ve Wallace Stevens’tan da Türkçe’ye çeviriler yaptı.

Halman'ın İngilizce ve Türkçe olarak on ikisi şiir kitabı olmak üzere 50 kadar telif ve çeviri kitap, 3 bin kadar makalesi, 5 bini aşkın şiir çevirisi bulunuyor.İnternet ortamında onu, sırf cuntanın desteklediği Erim Hükümeti'nin bakanı olduğu için karalayan alacakaranlık sözde aydınların bu yapılan şeyleri görmezden gelmesi de bizim ayıbımız..




Eserlerinden Bazıları

Şiir

1968-Can Kulağı
1969-Eskimo Şiirleri
1976-Bin Bir (özdeyiş şiirleri, 1976)
1980-Canevi
1981-Tuyuğlar
1991-Uzak Ağıt
1994-Dört Gök Dört Gönül
1996-Eski Anadolu ve Ortadoğu'dan Şiiirler
1997-İkiler
1996-Birler
1997-Tuyuğlar
1998-Sessiz Soru
2003-Aşk Çırçıplak
2008-Ümit Harmanı-Toplu Şiirler
2011-Türk Shakespeare
2003-Baba Tahir Üryan
2008-Kendi Sözleriyle Yaşayan Atatürk
2014-Aşk ve Anlatı Şiirleri-William Shakespeare


  

  

  


Yabancı dilde kitaplarından..

1979-Shadows of Love-Les Ombres de l’amour
1983-Mevlana Celaleddin Rumi And The Whirling Dervishes
1987-Süleyman the Magnificent : Poet
1990-A Last Lullaby
1991-Yunus Emre and His Mystical Poetry
1993-Yunus Emre Selected Poems1997-111 Poems by Orhan Veli Kanık
1992-Turkish Legends and Folk Paems
2011-Love Is All


  

  

Çeviri-Derleme

1963-William Faulkner Hayatı Sanatı eserleri
1971-Langston Hughes Seçme Şiirler
1972-Eski Mısır Şiiri
1974-Eski Uygarlıkların Şiirleri
1989-William Shakespeare’nin Tüm Soneleri
1992-Yaşayan Amerikalı Şairler
1992-Amerikalı Kadın Şairler
1992-Şiirlerle Laz "Karadeniz Fıkraları"
2008-Çiçek Dürbünü

Oyun 

1991-Kahramanlar ve Soytarılar

 

Otobiyografi-Nehir Söyleşi


2003-Aklın Yolu Bindir-Nehir Söyleşi-Cahide Birgül


(İş Bankası Yayınları güzel bir işe imza atarak Halman'ın Şiir kitaplarını bir araya topladı. Kendi şiirlerini Ümit Harmanı adıyla, diğer şiirlerini de Eski Uygarlıkların Şiirleri olarak..)




Anekdotlar

Prof. Talat Halman Haziran 2010'da Koç Üniversitesi'nin Mezuniyet Gününde konuk konuşmacı olarak şu anısını paylaştı öğrencilerle:

"Babam işadamı Vehbi Koç'un arkadaşıydı. Bir gün babamla Karaköy'de Vehbi Beyle karşılaştığımızda, babam benim bir çocuk dergisinde çıkan şiirimi göstererek, gururla: "Bak Vehbi amcası, oğlumun şiiri dergide yayımlanmış!" 

Vehbi Bey benim başımı okşarken, babama şöyle dedi: "Merak etme arkadaşım, oğlun büyüyünce akıllanacak, böyle şiirle filan uğraşmayı bırakacaktır!"

Sevgili Koç Üniversitesi öğrencileri, iş hayatında Vehbi Bey hiç yanılmadı, ancak ben Vehbi Beyi yanılttım! Çünkü bakın ben büyüdüm bugün 80 yaşına dayanmış yaşlı biri oldum, ama şiiri hiç bırakmadım, Vehbi Bey yalnız benim hakkımda yanıldı: yaşlandım, ancak akıllanamadım bir türlü... Bu yaşlı halimde de şiir yazıyorum..." 



Yaşar Kemal

"Talat Halman bir zamanlar Kültür Bakanı oldu. Bizim ülkemizde edebiyatçılara devletçe hiç önem verilmemiştir. Düşünce adamları, sanatçılar bir hiçtir bizde. Bizim ülkemizde hapishaneye girmemiş, açlık çekmemiş bir sanatçıyı da çok az görürüz. Oysa Kültür Bakanı olunca Talat’ın ilk işi bizim şairimiz Dağlarca’yı ziyaret etmek oldu. İyi biliyorum ki, Dağlarca’nın kitapçı dükkanını Bakanlık kapısı sanmadı. O sıralar Dağlarca sanırım hapisten yeni çıkmıştı ya da girmek üzereydi. Bir bakanın böyle belalı günlerde Dağlarca’ya gitmesi hepimizi şaşırttı. Bu yolu da bize Talat açtı. Bundan sonra 97 yılında Frankfurt kitap fuarı barış ödülü bana verilince zamanın Kültür Bakanı Almanya’ya benim için bile geldi. Kültür Bakanlığı iptal edilince ben de bir gazetede ‘Ne gam’ diye yazdım o Türkiye’nin Dünya’daki Kültür Bakanı’dır."



Genco Erkal (ölümü üzerine)


"Size teşekkür borçluyuz sevgili Talat Halman, zerafetiniz için, sevecenliğiniz, inceliğiniz, duyarlılığınız için. Güldüğümüz birikiminiz, hocalığınız için. Dostluğunuz, cömertliğiniz, zekanız ve tadına doyum olmaz sohbetiniz için, Türkçemizi baş taçı edişiniz için, dilimize kazandırdıklarınız için, Bizi edebiyatımızı, kültürümüzü dünyaya tanıttığımız için. Hayatımıza kattığınız bütün zenginlikler için, bu hoyrat dünyadaki dürüst ve aydınlık görüşünüz için. Size çok teşekkür ederiz sevgili Talat Halman



Bendeki T.S.Halman


 


01- Ümit Harmanı-Toplu Şiirler
İş Bankası Yayınları-2008 / 510 sayfa


Sessiz Soru

Tek bir soru kalmıştı sormaya can attığım
Sen, susalım diyordun, sesler bilge değildir
Kendini gölgelere adamış bir ormanda
Bir ağaç devrilirken yalnız biz duyacaktık

Bir soru soracaktım, yumuşacık ve masum
Sen, susalım demiştin..
Bir sarışın yavrunun başını okşar gibi

Biliyordum
Kuyu derinleştikçe güzelleşir yankısı
En lezzetli taneler çatlamamış nardadır
Çağrısı görkemlidir cennet kapı duvarsa

Susmuştuk
Salkım söğüt ırmağa birşeyler mırıldandı
Belki bir aşkın, belki ölümün ürpertisi

Can atıyordum sana tek bir soru sormaya...


..
Yaşamak,
Sevişmek ve ölmek
hepsi özleme kurban...



Masal Sonu

..
En doğru masal anlamadan korktuğumuzdur.
Toprak acı bilmez, koparır sevgiyi dinden..


Baba, Ölüm

..
En yüce düşleri
Sonsuzluğa aşk içinde düşenler görür

Ben ömür boyu
Babamın babası
Oğlumun oğlu
Olsam diye çırpındım...



Canevi

..
Aynalar bir ıslık özlüyor gibi geldi bana
-Yetmişlik kadından bekler misin?  -
Islık çaldım, canevimden,
Dudaklarımın gerdek gücüyle
Issızlığa karşı, çürüyen vakte karşı,
Ama her şeyden önce, evime bir zafer türküsü,
Sevişmeye son çağrı..

Ve bir yakarış, bağışlanmak için..


Çağ Ötesi

Bir ilkçağ insanı icat ederken ilk ateşi
Bir başkası bir yanda tekerlek yaratırke
Üçüncü bir adam, durup bakıyor,
O ilk ateşle yakmak istiyordu ilk tekerleği...


İstanbul

Hangi ayazmadan su içsen
Başında kaç batın
Susuzluktan ölmüştür

Irıpları çekmeyegör
Boğazda her balığa
Bir orospu gömülmüştür

Dinmişse
Saraylarda düğünler
Harem ağası gülmüştür

Yangın yerlerinde tekbir
Yoksulların
Canevinden dökülmüştür

İstanbul
Çağların görmekten korktuğu
Düştür...



Kurubaşına

..
Serapların en görkemlisidir ölüm
paylaşılmaz
Son soluğa karışmamalı
sevenlerin ılık soluğu-
Onları okşamasın ecel
Tek başına can vermeli insan
gizli bir meyveyi ısırır gibi

..
İnsan yapayalnız ölmeli,
çünkü ölüm, son aşktır
ve aşk, en nurlu sessizlik...



Ağıttan Sonra

..
Boşuna irkildi varlığın suçu
Yanan yaprakları söndürmediler
Özsuyu tüketti bir buruk duman
Kimsenin kaldırmadığı cenazedir zaman...



Son Bir Ninni

Annemin ömrü boyunca yaptığı tek garip şey
sundurmaya bir portakal koyup çürütmekti
Portakal bir simge felan değildi onun için
Amansız bir keder gibi görmüyordu küfleri,
Sinekler gurur değildi , ne de koku umutsuzluk
Annem gözlerini dikip bakıyordu portakala,
Birşeyler fısıldıyordu eski ninniler gibi
'Belki' demişti Ağabeyim bir kez, 'Baka baka
bir cennet meyvesine çevirecek onu.'  Hayır,
Annemin istediği yalnızca bakmaktı, mırıldanmaktı:
Portakal da durup mırıldanıyordu yerli yerinde
Son pişmanlığın ninnisini söylüyorlardı karşılıklı...


Not: (..)  orijinal şiirden kısaltılarak alıntı yapılmıştır..


TUYUĞLAR


1-Dağdağa

Sevgi bitmiş-değmiyor dal toprağa
Yankı yok: seslenmez olmuş dağ dağa
Aşk ölürken yer ve gök sessiz durur,
Sonra başlar en amansız dağdağa..


2-Taç

Zorbalar toktur ve toprak hep kıraç;
Çizmeler altında, sırf yoksullar aç
Halk yaşatmaz zulmü, taç er geç düşer-
Başka bir zalim giyer bir başka taç...


3-Aşk Davası

Öptüğüm gözler değil artık tekin;
Tanrıdan yalnız zehir bekler ekin
Aşka tapmazsak her an, çağlar boyu
Yerde kan davası dinmez, gökte kan...


4-Çağrı

Gölde sonsuz hapsolup kalmaz kuğu
Bir çiçek, bir kuş, bir orman, bir buğu-
Çağrı gelmiştir uzaklardan ona
Belki son bir aşk içindir uçtuğu...


5-Aşk

Tek yaşam, tek bir ölüm yetmez bana;
Sevgi, artık cennet özletmez bana
Kutlu sonsuzlukta aşkım elverir,
Başka yer, gök, tanrı var etmez bana..



AŞK RUBAİLERİ


1-Keşke Belki

Sevda taşımazsa, sevmez at terkisini;
Kürk, istemez aşka kör kalan tilkisini
Can vermiş olan sevgiye bir 'keşki' kalır;
Görmez yeni baştan doğuşun 'belki' sini...


2-Usananlar

Kin. Bunca zehirden engerekler usanır
Öç. Kuytuda bekleyen yürekler usanır
Aşk. Onsuz kalmışsa saatler: her an
Bin vecde hevesli zemberekler usanır...



3-Arayışlar

Her konca bilir ki gül, ölüm muştusudur;
Sönsem diye çırpınan pınar, bengi sudur
Gök kubbede sevda arayan kuşlar, eli
Boş dönse de varlıkların en mutlusudur...





ADALET  RUBAİLERİ


1-Küflü

Kutsal değil ödlekçe inandıklarımız,
Aklın sesi, ruhun gücü sandıklarımız;
Gür, mert yeni ülküler dururken sus-pus
Hep küflü bir ekmek gibi kandıklarımız


2-Sağır Kör

Duymaz cüceler soylu devin alkışını;
Her zorba kesip biçer her özgür ışını
Görmez kıyılar, isyankar martılara
Çılgınca tapan bir geminin kalkışını...



GÖÇEBE RUBAİLERİ


1-Yeni Yön

Kutsal ve bitik eskilerin ülküleri
Biz hep yarınız, düşünmeyiz dünküleri
Kaç bin yorgun şarkıyı dinç tuttuk ama
Biz söyleriz en taze ve gür türküleri...


2-Güzelleme

Bozkır, yüreğinden biz geçtikçe güzel;
Bir çeşme, suyundan biz içtikçe güzel
Dağlarda ve göklerde yanan kutsal ateş
Biz sönmeyecek bir aşkı seçtikçe güzel..


3-Ümit Harmanı

Her ıssız ağaçta biz bir orman buluruz;
Buğday kurumuş mu, onda harman buluruz
Yol yorgunu, gök yılgınıdır başkaları
Biz yolda ümit, ufukta derman buluruz...



ÜÇLEM


1-
Cüce korkular
Öldürür önce yiğitlerle büyük ülküleri,
Sonra yaşarlar yapayalnız yeni dev korkuları...


2-
Aşkın ürpertilerinden kaçarak
En yükseğe çıkmış bulutu
Ne güneş sever, ne deniz, ne yer...


3-
Canlı tutsun diye tek bir ateşi,
Yakmazsa büyük başka ateşler...külolur köy
Ya da tutsak kalır karanlığına...


4-
Kurumaz
Duydukça ağaç mavikuşun türküsünü
Ve dinledikçe baltanın sesini...


5-
Selvinin özlemi bu;
Ya bir ırmak, ya mezarlık, ya bir aşk
Hepsi bir maviden kopan bir sel...





İKİ'LER

Baş kaldırının gölgeleri
Başka doğar, başka büyür, başka ölür...


Bir yalan susturunca bir doğruyu,
Kendine binlerce tabut yapmaya başlar bir ulus...


Ateş  ilk insanın icadıydı
İlk tekerlek yanıp kül olsun diye...


Uzanır çizgilerin en kısası
Minnet ile nefret arasında...


Yürüdüm tek başıma;
Bir sevinç hep uzak, bir aşk ötede...


Başlıyorsan yeni aşka, 'Son aşkım' diyerek,
Sevgilin, varlığının hiçliğidir...


Ansızın kopmasa da,
Özlem kuşunun konduğu her dal kırılır...


Yaşamak hep bitiyor
Biz ölmeyi tam öğrenecekken...


Bu, yanlış bir orman;
Duymuyor bir yapayalnız ağacın çığlığını...


Annemle babam, hep unuturlardı severken;
İkisinden de önce öldüğümü...


Belki ölümsüzdür aklında yanan ateş
ama binlerce karanlık yaratır hepsi ölümsüz...


BİR'LER


Yeter ki bir kuyu aç; ses verir su vermese de...


Tanrı bileydi sevişmek nedir, öldürmezdi..


Toprağın özlemi göktür de, gök özlem sevmez...


Gözyaşı, son tanrımız...


Tek ağacın gölgesi, orman gecesinden koyudur...


Yaşamak bir yenilgi, ölmek de...


Erkenden ölür tanrı, şiir yoksa sesinde...


İlk aşkı unutmak ilk ölümdür...


Okyanus, belki uyanmaz diye asla uyumaz...


Tanrının tek günahı, insandır...


Aşka hem 'dün' yenik düşer, hem 'yarın'...


Sandukadır cimriye en güçlü kasa...


Hayır bir ilkedir, evet bir ülkedir...


Sevgi, tek gerçek serap...


Seslerin en sığı alkış sesidir...


Ölümsüz olsa çiçek, hiç güzel kokar mıydı?


Günah, duanın ekmeğiyle doymaz...


Bitmesinden korkuyorsan aşk değildir duyduğun...


Anlamadan andığımız, hep yeniden gömdüğümüz...


Yanmak için, sönmek için rüzgarı özler her ateş...


Yalnız sıfır, usanmak bilmez sınırlarından...


 

02- Eski Mısır'dan Şiirler
Yapı Kredi Yayınları-1994 /166 sayfa


1-

Güçlü olmak istersen söz ustası ol
dil, yiğit elindeki kılıç gibidir
iyi konuşan daha merttir iyi döğüşenden
dize getiremezler yüreği cerbezeli olanı
iyilikle  adaletle hüküm sürer
ata dilini güzel konuşan...


2-

Güçlüysen belgelerini ırmağa at,
güçsüzsen de öyle yap...


3-

Binayı ustalar, açılışını çalgıcılar yapar...


4-

Sessizlik aptallığı gizler...


5-

Aşk dediğin bir harmandır,
seven hepsini alır...


6-

Tapınakta ateş püsküren adam
açıkta büyüyen ağaç gibidir
yaprakları hemen dökülür gider
bir tekneye tahta olur sonunda
ya da uzaklara taşırlar onu
alevden kefene bürünüp yatar

yumuşak başlı ve sessiz adamsa
bahçede büyüyen ağaç gibidir
serpilir, ürünü katmerli olur
boynu bükülmeden, yerli yerinde
yemişi tatlıdır, gölgesi serin
rahata kavuşur mutlu bahçede...


7-

Aşkım , dilerim sende bulasın
sığınacak bir yer
gel bana, mağarama, dişi aslana
ben avcı kadınım ama
kötülük etmem sana
gel mağaramın ağzına
içeri alayım seni
okşayıp öpeyim ellerini...


8-

Yemek vakti ; gitmek istiyorsun demek
senin asıl yavuklun karnın !
bu telaş niye? giysi satın almak da niye?
bu saatte, üzme tatlı canını sevgilim
yatağımın örtülerinden alası yok
susadın mı ?
al memelerimi
bak, dolmuş taşıyorlar...


9-

Sevgin dolduruyor bedenimi
nasıl şarap üstesinden gelirse suyun
ikisi karışınca...


10-

Kanat çırpıp uçanların hepsi
sen yükselince yaşar
gemiler sana özenerek
gidip gelir ırmak boyunca
açılır bütün yollar
sen geliyorsun diye
sıçrar bütün balıklar
yüzünü görmek umuduyla
ışıltıların ulaşır
ta denizin yüreğine...


11-

Üç bin yıllık süre boyunca Mısırlılar ölülerin çürümesini önlemeye, varlıklarını diri tutmaya çabaladılar, ruhun, beden öldükten sonra da yaşadığına, yaşatılabileceğine inanıyorlardı, Mısırlılara göre insanda en az iki manevi varlık vardı, en belirlisi olan "ka" insanla birlikte doğar, Ömür boyu ayrı yaşar, ölüm anında vücuda dönerdi-beden parçalanır ya da yok olursa "ka" yitip giderdi-mumyacılık ve mezara ölünün resmini koyma adetleri, bu anlayıştan doğmuştur, böylelikle vücut bozulursa yada kaybolursa "ka" nın mumyada, resimde, heykelde yaşamaya devam edeceğine inanırdı, diğer manevi varlık, ölümden sonra yaşayan, ruh anlamına gelen "ba" dır...


 


03- William Shakespeare-Soneler
İş Bankası Yayınları-2009/158 sayfa


6. Sone

Vazgeç inattan: öyle güzelsin ki olmasın
Ecel senin fatihin, solucanlar mirasçın.



40. Sone

Oysa daha acıdır sevenler bilir bunu
Sevginin haksızlığı nefretin sillesinden.



64. Sone

Bana ölüm gibidir yitmesinden korkarak
Hiçbir şey yapamayıp varlığına ağlamak.



118. Sone

Bizler iştahımızı kamçılamak üzere
Damağımıza mayhoş karışımlar katarız;
Engel olalım diye görünmez illetlere
Önce ilacı içip sonra hasta yatarız.



66. Sone

Bıktım artık dünyadan, bari ölüp kurtulsam
Bakın, gönlü ganiler sokakta dileniyor.
İşte kırtıpillerde bir süs, bir giyim kuşam.
İşte en temiz inanç kalleşçe çiğneniyor.
İşte utanmazlıkla post kapmış yaldıklı şan.
İşte zorla satmışlar kız oğlan kız namusu.
İşte gadre ugradı dört başı madur olan.
İşte kuvet kör-topal, devrilmiş boyu bosu.
İşte zorba sanatın ağzına tıkaç tıkmış.
İşte hüküm sürüyor, çılgınlık bilgiçlikle.
İşte en saf gerçeğin adı saflığa çıkmış.
İşte kötü bey olmuş, iyi kötüye köle.
Bıktım artık dünyadan ben kalıcı değilim.
Gel gör ki ölüp gitsem, yalnız kalır sevgilim...


Can Yücel'in Çevirisini de verelim onu da anmış oluruz..

66. Sone

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama...

Halman'la ilgili insanın içini ışıtan bir yazı

Son olarak Halman'ın ölümü nedeniyle Gündüz Vassaf'ın yazmış olduğu yazıyı bu linkten okuyabilirsiniz




Related Posts with thumbnails