sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2025

Yer Demir Gök Bakır




Yer Demir Gök Bakır (1987)

 Anadolu’da bir köyde kendi halinde yaşamakta olan Taşbaş’ın köylüler arasında yayılan söylencelerle nasıl “ermiş” düzeyine çıkarıldığı konu edilmektedir. Taşbaş’ın kendisi de bu söylencelere engel olmaya, kendisinin ermiş olmadığını anlatmaya çalışsa da, söylencelerin önünü alamaz ve olaylar birbirini izler.
...

Kars'tan geldiğim ilk yılın sonunda üniversiteye başladığım, İzmir'e de yavaş yavaş alıştığım dönemler..Üniversitedeki arkadaşlarımın hiçbirinde sanat ve edebiyat yönü yok ve bu durum tuhaf bir ironi oluşturuyordu, onlar beni sırf doğulu olduğum küçümser gibi bir yere koyuyorlardı, ben ise onların hepsinin ne kadar içleri boş olduğunu görüp kendimden aşağı bir yerde yapılandırıyordum..

O dönem Yaşar Kemal'in "İnce Memet" serisinin ilk kitabını bir günde okuyup çok etkilenmiştim, Livaneli'nin "Ada" albümü çok hoşuma gitmişti, onu dinliyorum vb..sonra bir gün okuldan eve gelirken bir sinema afişi gördüm, İzmir'de o dönem kaliteli filmler oynatan 6-7 tane sinema salonu vardı, Balçova'da oturuyordum ve afişteki film Güzelyalı'daki Köşk sinemasındaydı. (Güzelyalı Balçova'ya çok yakındı) büyük bir hevesle bilet aldım tek başıma gittim filme.. (Köşk sineması artık yok yıktılar ama aklımda kaldığı kadarıyla sinemadan çıkışta kapısı direk sokağa açılan sinemalardandı...)


kitabı indirip okumak için

Gördüğüm afişteki film "Yer Demir Gök Bakır" dı..Zülfü Livaneli yönetiyordu ve Yaşar Kemal'in romanından uyarlanmıştı, yapımcılığını Wim Wenders üstlenmişti.. Gerçekten heyecan verici isimlerdi benim için...

Büyük bir heyecanla filme girdim, film karanlık sahnelerle başladı ve en önemlisi konuşmaları ne kadar dikkatle dinlesem de anlayamıyordum, çok kötü hissettim ama neyse ki bu durum yaklaşık 5-10 dakika kadar sürdü ve sonrasında yavaş yavaş içine çekmeye başladı film kendisini..inanılmaz kar manzaralarıyla dolu (sonuna kadar böyleydi) masalımsı bir filmdi..çıktığımda öyle etkilenmiştim ki çok uzun süre filmin etkisinden çıkamadım..

Sonraları beni bu kadar etkileyen şeyin ne olduğunu düşününce, kafamda uzun zamandır yanıt veremediğim bir sorunun cevabını vermiş olduğunu gördüm:

O soru şuydu;  bir adam çıkıp ben peygamberim, şuyum, buyum dediği zaman insanlar ona neden inanır ve müridi olurlar..bu gerçekten inanılmaz bir şey, aynı soru herhangi bir arkeolojik/antik yeri gezerken de aklıma gelir..bakıyorsun kuş yuvası gibi sarp yerlere kaleler vb yapmışlar..ve bunu, birisi çıkıp "ben sizin kralınızım" deyip bugün ki imkanlarla bile çok zor yapılacak yerlere inanılmaz yapılar yaptırmışlar, yani bu nasıl bir güçtür, kralım diyen de insan o yapıya taş vb taşıyanda...Filmde bu oluşum çok ustaca ve yer yer mizahi bir şekilde verilmiş...kulaktan kulağa fısıldar şekilde bu işlerin nasıl bir kartopu şeklinde büyüdüğünü görüp irkiliyorsun..
...

Bir Anı..

En büyük ablamın eşi 70' li yılların devrimcilerinden.. babası ise dergahı olan doğuda unvan olarak yaygın kullanılan bir "Mir / Seyit"..

Baba dergahına gelen herkesin derdini dinliyor eliyle başını kutsuyor ve iyi olsun diye karşılıksız dualar yazıyor.. sonrasında o kişi, iyi olduğunda imkanı doğrultusunda dergaha tavuk, peynir, buğday vb. artık durumu neye izin veriyorsa küçük hediyeler getirirmiş.. baba ölünce tabi bunu devam ettirecek biri gerekiyor.. çünkü ailenin geçimi bundan sağlanıyor, ablamın eşi de o sıra Karsta Eğitim enstitüsünde okuyor ve öğretmen olacak, anne oğluyla konuşuyor, bunu devam ettirmesi için.. O da devrimci ya, inancı yok ve idealinde bu tip din sömürülerine yer yok, hatta bunları ortadan kaldırmak için mücadele ediyor, ilk başta şiddetle karşı çıkıyor ama bir süre sonunda geçim sıkıntıları vb başlayınca razı oluyor.. Ama ne bir dua biliyor ne de bu ritüelleri, gene anne yol gösteriyor, diyor ki ne yazdığının bir önemi yok babanın ceddi yeter sen yeter ki işini usulüne göre yap...

ve sonrasında ilk dertli vatandaş geliyor, babanın yaptığı gibi karşıdakinin derdi dinleniyor, el başa konuyor ve son olarak muska yazılıyor.. yalnız muskada herhangi bir Arapça ayet, dua vb. yok Nazım Hikmet'in bir şiiri var.. kağıda yazdığı şiiri katlayıp veriyor bunu açmayacaksın 3 gün boyunca suya koyup sonra suyunu içeceksin felan diyor, sonraki günlerde de bu şiir faslı devam ediyor Nazım Hikmet'li muskalar yapıp gelenlerin boynunda taşımasını felan istiyor..ve işin tuhaf tarafı aradan bir zaman geçince o ziyarete gelen insanlar iyileştiklerini, muratları neyse gerçekleştiğini söyleyip elini öpmeye geliyorlar yanlarında getirdikleri küçük hediyeleriyle...
...

bu film de bu kabaca anlattığım şey var ama o kadar güzel anlatılmış ki...

Bugün Livaneli sohbet serisinin 10.cusunda bu filmle ilgili anılarını anlatmış.. çok güzeldi, beni seksenli yıllarıma götürdü ve filmin kaliteli bir montajı üzerinde çalışıldığını söyledi bu çok iyi haber, çünkü bende filmin VCD si var ama görüntüler çamur gibi.. Youtube da da var ama aynı VCD den çekilmiş görüntüler...Umarım yakın zamanda kaliteli formatı çıkar ve hepimizin arşivinde yer alır, çünkü Mutlaka izlenmesi gereken filmlerden bana göre....

Livaneli'nin sohbet videosunun linki

Yer Demir Gök Bakır filminin Linki

Filmin Ana temasının müziği

Livaneli'nin web sayfası

Blogdaki diğer Livaneli yazıları 1 / 2

10 Ocak 2025

Al Campbell-2024-Cunk on Life

 

Al Campbell-2024-Cunk on Life

Yönetmen: Al Campbell
Senaryo: Charlie Brooker, Ben Caudell, Erika Ehler
Ülke: İngiltere
Tür: Komedi
Süre: 71 dk
Oyuncular: Diane Morgan, Michelle Greenidge,
Charles Aitken, Jerry Wilder, Ruth Adams

Özet

Bu uzun metrajlı özel yapımda duygusuz belgeselci Philomena Cunk, hayatın anlamını bulma yolculuğunda filozofları ve akademisyenleri şaşkına çeviriyor.

 Filmden bazı diyo/mono-loglar:


-Âdem ve Havva sadece var olan değil, babalarını hüsrana uğratan ilk insanlardı. Tanrı her şeyin sırrını lezzetli bir meyvenin içine sakladı ve boktan bir sebepten yemelerini yasakladı. Ama yine de yediler. İnsanlığın düşüşünü hızlandıran ilk Apple ürünü diyebiliriz. Bu ilk günahtı...

-Tanrı günahkârları zapt etmek için yardıma ihtiyaç duydu. Kime ulaşacağını biliyordu. Bu kutsal Musa. Eski Ahit döneminin en başarılı influencer'ıydı. Zamanının MrBeast'i gibiydi. Tanrı bir gün Musa'yı Sina Dağı'nın zirvesine davet etti  ve ona taş tabletlere oyulmuş birtakım hayat kuralları verdi. Dünyanın ilk ve en ağır basın açıklamasıydı. Tanrı, Musa'ya bu mesajı her yere yaymasını emretti. Çok sinir bozucu olmuştur. Çünkü tabletleri yürüyerek aşağı indirmeliydi ve muhtemelen çuvalında yer yoktu...

-Burası Las Vegas. Vegas"ın İspanyolcası. Kumarhaneleri, striptiz kulüpleri ve gece gündüz açık barlarıyla Mekke'ye gitmeyen insanlara bir alternatif sunuyor...


-Tanrı sadece işlediğiniz günahları değil, işlemeyi düşündüklerinizi de biliyor. Tanrı her düşüncemizi biliyor. Veri gizliliği açısından kâbus, değil mi?

-Açıkçası Tanrı'yla ilişkimizde birçok potansiyel tehlike var. Bizi sürekli izliyor. Kuralları o koyuyor. Çok sinirli bir ruh hâli var. Hatta kendini Tanrı sanıyor. Özünde toksik bir narsist değil mi?

-Tanrı'nın merhametsiz doğası yüzünden ona inananlar gözüne girmeye çalışıyor. Bunu da ibadet adı verilen organize bir yaltaklanmayla yapıyorlar.

-Her canlı formu hücrelerden oluşur. Hapishane hücresi gibi. Bu yüzden varoluş bu kadar iç karartıcı. Resmen hüküm giymişiz.

-Genelde dişi üreme organı güvenlik açısından içeriye gizlenmiştir ve aboneliğiniz yoksa göremezsiniz. Buna karşılık erkek cinsel organları, diğer adıyla "Bay Genital" vücudun dışında yaşar. Bir eş adayına rızası olmadan özel mesajla fotoğrafı gönderilebilir.

-Niye elektrikli sandalyede aynı anda bir kişi oturabiliyor? Tek seferde yedi kişiyi götürecek elektrikli bir bank yapılamaz mı? Muhtemelen ama yapılmamalı. Daha hızlı olurdu ve yığın hâlinde gönderebilirdin. Daha hızlı olurdu ama o zaman idamın mantıklı ve yararlı olduğunu kabul etmemiz gerekirdi ve ben etmiyorum...İnsanlara elektrik vermek çevre dostu değil sanırım? Onları buharla öldüremez miyiz?


-Biri bana kedilerin varoluşçu canlılara güzel bir örnek olduğunu söylemişti. Bir varoluşçu için iyi bir hayat, tabii öyle bir şey varsa, kendi hedeflerini ve değerlerini yaratıp onları yürekten takip etmene bağlıdır. Mesela kedim başkalarınca yönlendirilmek yerine kendi çevresine tepki veriyor. Kediler varoluşlarını düşünmüyor mu yani? Belki o kadar endişeliler ki "miyav" diyerek acılarını ifadeediyorlardır.. Kediler de acı çeker. Ama öz bilinçlerini gösterir nitelikte bir eylemdebulunmazlar. Kediler kendi göt deliğini yalıyor. Tüm varoluşçular bunu yapabilecek kadar esnek mi?

-ELIZA bir psikiyatrist simülasyonuydu. Ne hissettiğini sorup cevabına göre tepki veriyordu. Ama basitti, psikiyatristin her yaptığını yapamıyordu. Boş boş dolanıp ekstra ücret alamıyor, sekreteriyle birlikte olamıyor, omlet pişiremiyor ve bunu yapamıyordu...

-Mektup yazarken olduğu gibi yazarlar kitaplarının sonunu imzalıyor mu? "Suç ve Ceza'yı" okudunuz, Son, Saygılarımla, Dostoyevski" gibi.

İnsan gözünü direkt anüse bağlayan sinir niye var? Yok. Var çünkü poponu karıştırdığında böyle oluyorsun.

Penis bir kadına girdiğinde niye sürekli çekilip tekrar giriyor? İçeri girince işini halledip çıksa olmaz mı? Sadece sperm üretmesi üzücü, değil mi? Domates çorbası üretseydi, sonrasında yatakta bir kâse içebilirdiniz.

- Demek Büyük Patlama çetesindesin. Ne dedin? Çete. 
      Büyük Patlama çetesi. Hepimiz bu çetedeyiz.

bu linkten izleyebilirsiniz..


25 Ağustos 2024

Margarethe von Trotta


Margarethe von Trotta 

1942'de Berlin'de doğdu. Babası ressam Alfred Roloff'du. Margarethe von Trotta, annesi Moskova'dan Baltık aristokratı Elisabeth von Trotta ile birlikte büyüdü. Savaştan sonra ikili önce Bad Godesberg'e, ardından Düsseldorf'a taşındı. Margarethe von Trotta ticaret okuluna gitti, sanat okudu, daha sonra Münih'te Almanca ve Roman dilleri okudu ve drama okuluna gitti. Filme olan aşkını Paris'te çocuk bakıcısı olarak kaldığı süre boyunca keşfetti. Margarethe von Trotta, 1971'den 1991'e kadar evli olduğu Rainer Werner Fassbinder ve Volker Schlöndorff ile birlikte çalışarak yaklaşık on yıl boyunca oyuncu olarak başarılı oldu. 


Von Trotta birçok röportajından birinde şunları söyledi: "Yeni Dalga'dan önce Almanya'dan geldim, bu yüzden tüm bu aptalca filmlerimiz vardı. Sinema benim için eğlenceydi, ancak sanat değildi. Paris'e geldiğimde Ingmar Bergman'ın birkaç filmini izledim ve birdenbire sinemanın ne olabileceğini anladım. Alfred Hitchcock'un filmlerini ve Fransız Yeni Dalga'sını izledim . Orada durup 'hayatımda yapmak istediğim şey bu' dedim. Ancak yıl 1962'ydi ve bir kadının yönetmen olabileceğini düşünemezdiniz. Bir bakıma, bilinçsiz bir eylem olarak oyunculuğa başladım ve Yeni Alman filmleri başladığında, oyunculuk yoluyla girmeye çalıştım."


1964'te von Trotta, Jürgen Moeller ile evlendi ve bir oğlu oldu, Alman belgesel yönetmeni Felix Moeller. 1968'de boşandılar ve von Trotta, Alman film yapımcısı Volker Schlöndorff ile evlendi . Birlikte Felix'i büyüttüler ve film projelerinde birlikte çalıştılar. 1970'lerin ortasında Margarethe von Trotta yönetmenliğe geçti.

    

Sıklıkla dünyanın önde gelen feminist film yapımcısı olarak selamlanan (kendisi "kadın filmleri" yaptığı iddiasını reddeder.), sosyal ve politik meselelerle ilgilenmekten asla kaçınmadı. Kitle iletişim araçlarının gücü, tarihi olaylar, radikalleşme ve kadın hakları, politik olarak çalkantılı 1970'lerden bu yana filmlerinin merkezinde yer aldı. 

Venedik Film Festivali'nde bir Altın Aslan , iki David di Donatello Ödülü , Chicago Uluslararası Film Festivali'nde Altın Hugo Ödülü , Avrupa Film Ödülleri'nde Yaşam Boyu Başarı Ödülü, Alman Film Ödülleri'nde Yaşam Boyu Başarı Ödülü, Cannes Film Festivali'nde iki Altın Palmiye adaylığı ve çok sayıda başka ödül ve adaylık aldı.

2001 yılında 23. Moskova Uluslararası Film Festivali'nde jüri başkanlığı yaptı. Saas-Fee'deki Avrupa Lisansüstü Okulu'nda sinema profesörü olarak görev yapıyor ve Alman sinemasının önemli kişiliklerinden biri olmaya devam ediyor.

Margarethe von Trotta halen Paris'te yaşıyor.


Filmografi



2023-Ingeborg Bachmann -Çölün Kalbine Yolculuk
2018-Ingmar Bergman
2017-Forget About Nick
2015-The Misplaced World
2012-Hannah Arendt
2012-Never for Love
2009-Vision-From the Life of Hildegard Von Bingen
2006-I Am the Other Woman
2003-Rosenstrasse
1994-The Promise
1993-The Long Silence
1990-L'africana
1988-Fear and Love
1986-Rosa Luxemburg
1983-Sheer Madness
1981-Marianne and Juliane
1979-Sisters, or The Balance of Happiness
1978-The Second Awakening of Christa Klages
1975-The Lost Honor of Katharina Blum



2023-Ingeborg Bachmann

Ingeborg Bachmann ve Max Frisch, 1958 yazında Paris'te ilk kez tanıştıklarında, edebiyat dünyasının uluslararası ünlüleri haline gelmişlerdir. Sonraki dört yıl boyunca, memleketi Zürih ile evlat edindiği Roma arasında büyük bir aşk ve açık bir ilişki yaşarlar.

 2023 Berlin Film Festivali’nin ana yarışmasında dünya prömiyerini yapan Ingeborg Bachmann: Çölün Kalbine Yolculuk, Ingeborg Bachmann’ın yazdığı metinlerle yetinmiyor, başkarakterinin İsviçreli yazar Max Frisch ile tutkulu ilişkisini, Berlin ve Zürih’ten Mısır’a yaptığı zorlu yolculuğu beyazperdeye aktarıyor. Margarethe von Trotta filmlerinde genellikle Hannah Arendt ve Rosa Luxembourg gibi ataerkil normlara boyun eğmeyi reddeden irade sahibi kadınların hikâyelerine odaklanır. Erkeklerin baskın olduğu edebiyat dünyasında özgürleşmiş bir kadın olarak "Faşizm, erkekle kadın arasındaki ilişkinin ilk unsurudur” diyen Ingeborg Bachmann'da istisna değil.  



1978-The Second Awakening of Christa Klages

Margarethe von Trotta,  ilk kez tek başına yönettiği bu filmde, kovalamaca filmine karmaşık bir bakış açısı getiriyor ve  en sevdiği temayı ele alıyor: Kadınlar arasındaki güçlü ve çoğu zaman gizemli psişik bağ. Kısıtlı bir bütçeyle çekilen bu sürükleyici ve ikna edici drama, kadın ilişkilerini, kız kardeşliği ve şiddetin rahatsız edici kullanımlarını ve etkilerini araştırıyor.

Üç kişi, borç içindeki bir kreşe yardım etmek için bir bankayı soyar. Wolf yakalanır, Werner teşhis edilir, polis Christa'nın ( Tina Engel ) üçüncü olduğundan şüphelenir. Kaçarken, polis tarafından ve daha belirsiz bir şekilde baskında rehin tutulan genç kadın Lena tarafından da takip edilir.



1975-The Lost Honor of Katharina Blum

Margarethe von Trotta'nın medya manipülasyonu ve kişisel özgürlük üzerine derinlemesine politik öyküsü. Devlet gücü, bireysel özgürlük ve medya manipülasyonuna dair sert bir eleştiri olan film, 1975'te vizyona girdiği gün olduğu kadar bugün de güncelliğini koruyor.

Genç hizmetçi Katharina ( Angela Winkler ) bir partide yakışıklı bir adama aşık olur - onun bilmediği şey, polisten kaçan bir suçlu olmasıdır. Bu sözde teröristle geçirdiği gece, onun sakin hayatını mahvetmeye ve onu polis gözetimine almaya yeter. Ucuz gazete sansasyonuyla sömürülen Katharina, giderek daha geniş bir hedef haline gelir. Anonim telefon görüşmeleri ve mektuplar, cinsel tacizler ve tehditler, hepsi onun onurunun ve akıl sağlığının sınırlarını test eder. Katharina Blum'un Kayıp Onuru , Heinrich Böll'ün tartışmalı romanının  güçlü ancak duygusal bir uyarlaması .


1986-Rosa Luxemburg

Polonyalı sosyalist ve Marksist Rosa Luxemburg ( Barbara Sukowa ), 20. yüzyılın başlarında Polonya ve Almanya'da devrimin hizmetinde yorulmadan çalışmaktadır. Luxemburg inançları için kampanya yürütürken, Almanya için yeni bir vizyon sunan Spartakist Birliği'ni kurarken defalarca hapse atılır. Sukowa aracılığıyla Luxemburg'un karakteri ekranda derinlik ve karmaşıklıkla canlanıyor.

Başlangıçta Rainer Werner Fassbinder tarafından yönetilmesi düşünülen filmin yönetmeni von Trotta, 1982'de Luxemburg'un ölümünden sonra Luxemburg'un karakterine takıntılı hale geldi.

Luxemburg'un 2500'den fazla yazısını ve konuşmasını araştırdıktan sonra orijinal senaryoyu tamamen yeniden yazmış ve bu da belli oluyor; son film inanılmaz derecede gerçekçi, başından sonuna kendi vizyonunu yansıtıyor.


Sina Teigelkötter ile yaptığı bir söyleşi 

Bir zamanlar hayatında önemli olan bir yere geri dönen herkes, kendisiyle, o döneme ait istek ve umutlarıyla karşılaşır. 

 Margarethe von Trotta, 1948'de Bad Godesberg'e geldiğinde altı yaşındaydı. Savaş henüz bitmemişti, Berlin devasa bir harabe alanıydı, Margarethe orada bombalanan evlerin arasında oynamıştı. Bazen mayın patladı ve bir çocuğu yaraladı. Başka bir çocuk. Amcası, o ve annesinin oradan ayrılması gerektiğine karar verdi ve onu buraya, Ren Nehri'ne getirdi. Yıllar sonra buraya geldiğinde şunu demişti;

"Buraya geldiğimde her zaman Ren Nehri'ne bakmam gerekiyor, beni sakinleştiriyor."

 Artık “Rheinhotel Dresen”in bir parçası olan kestane bahçesinin devasa pencereli önünde oturuyoruz. Zamanın dışına çıkmış gibi görünen bir yer: mantarları andıran kırmızı beyaz teneke fenerler, deniz kabuğu şeklindeki spa konser sahnesinin önünde küçük budaklı ağaçlar. Margarethe von Trotta, "Burada daha önce çekim yaptığımı biliyor muydunuz?" diye soruyor. 2003, "Öteki Kadın". En sevdiği aktrislerden biri olan Barbara Sukowa, bu bira bahçesinde dans etmiştik" Burada epeyce tadilat yaptık; filmde burayı tanımak için yakından bakmanız gerekiyor."


Bir keresinde de 20 yıldır evli olduğu yönetmen Volker Schlöndorff ile birlikte buraya geldi. "Ona hayatımın en mutlu zamanını nerede geçirdiğimi göstermek istedim" diyor. Ama sarı at kuyruklu küçük Margarethe'nin asıl mutluluğu Ren nehrinin birkaç yüz metre yukarısındaki başka bir bahçedeydi: Villa Deichmann'ın parkında. 

Zengin bankacılar olan Deichmann'lar savaştan sonra mültecileri kabul etmek zorunda kaldı. Böylece Margarethe ve annesi de burada kalacak yer buldular. Bej-kahverengi Art Nouveau villa, buraya geldiğinde altı yaşındaki kıza bir peri masalı şatosu gibi görünmüş olmalı; taretler ve çatılar, eğlenceli balkonlar ve her tarafta bol miktarda yeşillik. Büyülü bir orman. Suyun olmadığı çatı katındaki küçücük odayı annesiyle paylaşmak zorunda kalması önemli değildi. Ev sahiplerinin mülteci çocuklara pek saygı duymadığı ve bunu pek gizleyemediği de.. Her şey önemsizdi. Margarethe daha önce hiç burası kadar güzel bir yer görmemişti. 

Mülkü bu taraftan çevreleyen taş duvarın arkasında yatan şeye o kadar odaklanmıştı ki. O köşe her zaman bu kadar iğrenç miydi? Bu çalı o sırada orada değildi. . . "Kocaman salkımsöğüt ağacına bakın!" Nerede? "İşte orada! Penceremden onları görebiliyordum." Geceleri gölgesi bazen pencereden içeri giriyor, yatağın üzerinde geziniyor, tehditkar bir şekilde şaha kalkıyor ve küçük kızların huzursuz uyumasına neden oluyordu.


"O zamanlar kendimi savunmayı öğrendim" diyor. Bu Margarethe aslında nasıl bir kızdı? "Meraklı, cesur, arsız." Hayalleri var mıydı? Bir dansçı ya da sanatçı, tercihen de ip cambazı olmak istiyordu. Ancak babasının tamamen farklı planları vardı. Margarethe von Trotta, takviminden 1951 yazında tam burada, Ren nehrinin kıyısında çekilmiş bir fotoğrafın eski siyah beyaz bir kopyasını çıkarıyor. Annesi, karnına sıkıştırdığı ucuz bir fotoğraf kutusuyla fotoğrafı çekmişti. Resimde Margarethe, babası ressam Alfred Roloff'un yanında görülüyor. Margarethe von Trotta bu fotoğrafı her zaman yanında taşıyor. Onu Ren nehrinin kıyısında babasının yanında gösteriyor. Annesi o zamanlar onu çok nadir görüyordu, yılda sadece birkaç hafta. Baba başka bir kadınla yaşıyordu. Ancak bunu çok sonra öğrenecekti. 

Babası o yaz Ren Nehri'ne geldi ve kısa sürede yeniden geri döndü. Onunla oynadım, hikayeler anlattım, Ren vapurunda onunla birlikte yolculuk yaptım. Her şey güzel gidiyorken bir gün acımasız diğer yüzünü de gösterdi. Villadaki odasında Siebengebirge'nin yansıması için cam bir sürahiyi masanın üzerine yerleştirdi ve kızına bunu kopyalamasını söyledi. Margarethe denedi ve başarısız oldu. Tekrar tekrar. Babanın yıkıcı kararı: "Tamamen yeteneksiz."

Muhtemelen yalnızca sanatçı babasına bir şeyler kanıtlamak ve nihayetinde beklentilerini karşılamak için yönetmen olduğunu söylüyor: "Ona cesur olduğumu ve bir şeyler yapabileceğimi göstermek istedim." Belki de bu yüzden filmlerinde her türlü erkek direnişine karşı kendi yoluna giden kadınlar tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Margarethe von Trotta, hayata teslim olmak yerine mücadele ederek onu şekillendiren güçlü kadınlara her zaman hayran kalmıştır. Son olarak "Vision"da hayatını filme aldığı Hildegard von Bingen, yine başrolünde Barbara Sukowa yer alıyor.


Margarethe von Trotta elindeki fotoğrafa tekrar bakıyor. "Hafızamda babam her zaman katıdıydı" diyor pişmanlıkla. "Ama bana bakış şekli beni sevmiş olmalı. İkimiz de neredeyse bir çifte benziyoruz..." Fotoğrafı dikkatlice bir parça streç filme koyuyor ve ancak daha sonra tekrar takvimine koyuyor. Annesi her zaman ona daha yakındı. Eski Baltık soylularından gelen Elisabeth von Trotta onu tek başına büyüttü. Para kısıtlıydı ve annesi çoğu zaman geceleri uyanık yatıyor ve ertesi gün yeterince yiyecek olması için dua ediyordu. 

Margarethe von Trotta, "ruh ve duygu"nun hiçbir zaman eksik olmadığını söylüyor. Bugün için sahip oldukları şeyler onun için pek bir şey ifade etmiyor. İnsanlar, aşk, edebiyat; bunların hepsi çok daha önemli. Margarethe von Trotta bunu özellikle filmlerinin birinde "Villa Deichmann" da hissetti.  Bir aile olarak, hiçbir zaman birlikte yaşamadık. 1951'de baba öldü, kısa bir süre sonra da amca öldü. 

Margarethe annesiyle birlikte Düsseldorf'a taşınır. 17 yaşında Paris'e gidecek ve sinema sevgisini orada keşfedecektir. Ancak Margarethe von Trotta, bu hikayenin daha önce birçok kez anlatıldığını ve bugün bunun hakkında söylenecek pek bir şey olmadığını söylüyor: "Siebengebirge'nin önünde bir fotoğrafımı daha çek" diye fotoğrafçıya sesleniyor. "Hayır, arkadan! İnsanları arkadan gösteren resimleri seviyorum." Fotoğrafçı önce kaşlarını çatıyor ama sonra merceğini yeniden ayarlıyor. "Gerçekten Siebengebirge bölgesinin tamamına sahip misiniz?" Evet, öyle.


Filmlerinde aslında neden geriye bakmayı bu kadar seviyor? Margarethe von Trotta, "Hatırlamak istemezseniz geleceği düşünemezsiniz" diyor. Geçmişinizin farkında olmanız önemlidir. Ancak şu anda yanlış bir izlenim yaratmak istemem. "Sadece geçmişten bahseden insanlara üzülüyorum." Şimdiki zamanı yoğun bir şekilde yaşamayı seviyor. 

“Uzun bir süre boyunca ilgimi çeken hiçbir şey olmadı” diyor. "Her şey yavaş ilerledi. Artık insanlar krizde işlerini kaybettikleri için aniden kendilerini yüksek binalardan atmaya başlayınca, film yapmanın zamanı gelmiş gibi görünüyor." Ama önce Margarethe von Trotta'nın Ren Nehri boyunca biraz daha yürümesi ve burada nasıl "Schifferraten" oynadığını anlatması gerekiyor.  “Aslında o zamanlar her şey mükemmeldi” diyor. Gözleri sanki önümüzdeki günler, haftalar, yıllar boyunca her şeyi yakalamak istiyormuş gibi tamamen açıktı.

Margarethe von Trotta sık sık filmlerini fazla acıklı ve duygusal yapmakla suçlanıyordu. Kötü niyete katlanmak zorunda kaldı ve yaralandı. Film projeleri finanse edilemedi veya süresiz olarak ertelendi. Kariyerinde her zaman neden devam ettiğini bilmediği anlar olduğunu söylüyor."Bunaltıcı, bu duygu." 

Savaşmaya devam etti, kuru dönemlere katlandı, tavizler verdi, bekledi ve umut etti. Çok şükür hiçbir zaman depresyona yenik düşmedi, şöyle diyor: "Bir noktada dalga hafifliyor ve sonra bitiyor. Vazgeçmek benim karakterime yakışmıyor."

Güneş artık Ren nehrinin üzerinde daha alçakta. Geri dönme zamanı, feribota binemez miyiz? Ren'in diğer yakasından gerçekten tamamen farklı bir bakış açısına sahip oluyorsunuz." Böylece gemiye biniyoruz, diğer yakaya, Niederdollendorf'a gidiyoruz ve hemen geri dönüyoruz. Margarethe von Trotta parmaklığın tepesinde duruyor ve tekrar Villa Deichmann'a bakıyor. Saçları rüzgarda uçuşuyor, yüzü kulaklarının çok gerisinde rahatlıyor. "Güzel, değil mi?"

Küçük kız ve büyük nehir...


24 Eylül 2023

Robin Williams

 

Robin McLaurin Williams (21 Temmuz 1951-11 Ağustos 2014), Amerikalı komedyen ve oyuncu.

Williams, eski bir manken olan Laura McLaurin (1920-2001) ile Ford'un Lincoln bölümünde yönetici olarak çalışan Robert Fitzgerald Williams'ın (1906-1987) üçüncü oğlu olarak ABD'nin Illinois Eyaletinin Şikago kentinde dünyaya geldi. Kaliforniya'daki Siyasal Bilimler öğrenimini yarıda bırakan Williams, 1973 yılında tam bursla Juilliard Konservatuvarına girdi. Üç yıllık oyunculuk eğitimin ardından 1976 yılında hocalarından oyuncu John Houseman'ın kendisine öğretilebilecek hiçbir şey kalmadığı gerekçesiyle verdiği okuldan ayrılma tavsiyesine uyarak konservatuvarı bıraktı.

Eğitimini bıraktıktan sonra gece kulüplerinde gösteriler yaparak profesyonel çalışma hayatına atıldı. Ardından sinema sektörüne geçti.

1987'de Günaydın Vietnam filminde askeri bir radyo muhabirini canlandırdığı rolüyle dünya çapında ünlenen Williams, yalnızca komedi filmlerinde değil dramalarda da başarılar elde etti. 1997 yılında Empire Magazine dergisinin gelmiş geçmiş en yetenekli 100 oyuncu listesine 63. sıradan girdi. Entertainment Weekly tarafından yaşayan en komik adam seçildi. Sahne hayatı boyuncaysa bir Oscar, iki Emmy, altı Altın Küre, altı Grammy ve iki Sinema Oyuncuları Derneği ödülüne layık görüldü.

Sanatçı, San Fransisco'da Robert de Niro ile birlikte Rubicon Restaurant adlı mekanı işletmekteydi. Bisiklet sürmekten, yüzmekten ve ragbi oynamaktan hoşlanan Williams'ın ilk eşi Valerie Velardi'den bir, ikinci eşi Marsha Garces Williams'den ise iki çocuğu bulunuyordu ve 2011'den beri Susan Schneider ile evliydi.

Williams, 11 Ağustos 2014 tarihinde Kaliforniya'daki evinde ölü bulunmuştur. Yapılan soruşturmanın sonucunda kendisini asarak intihar ettiği anlaşılmıştır. Williams'ın eşi Susan Schneider, Williams'ın ölümünden bir süre önce parkinson hastalığının ön safhasında olduğunu öğrendiğini ve bu nedenle depresyona girdiğini belirtmiştir. Naaşı 12 Ağustos'ta yakılarak külleri San Francisco Körfezine dökülmüştür.


Oynadığı Filmler

Robert Levy-1977-Can I Do It 'Till I Need Glasses?
Robert Altman-1980-Popeye
George Roy Hill-1982-The World According to Garp
Michael Ritchie-1983-The Survivors
Paul Mazursky-1984-Moscow On The Hudson
Roger Spottiswoode-1986-The Best of Times
Harold Ramis-1986-Club Paradise
Fielder Cook-1987-Seize The Day
Barry Levinson-1987-Good Morning, Vietnam
Terry Gilliam-1988-The Adventures of Baron Munchausen
Peter Weir-1989-Dead Poets Society
Roger Donaldson-1990-Cadillac Man
Penny Marshall-1990-Awakenings
Kenneth Branagh-1991-Dead Again
Bobcat Goldthwait-1991-Shakes the Clown
Terry Gilliam-1991-The Fisher King
Steven Spielberg-1991-Hook
Barry Levinson-1992-Toys
Chris Columbus-1993-Mrs. Doubtfire
Bill Forsyth-1994-Being Human 
Chris Columbus-1995-Nine Months
Joe Johnston-1995-Jumanji
Christopher Hampton-1996-The Secret Agent 
Mike Nichols-1996-The Birdcage
Francis Ford Coppola-1996-Jack
Kenneth Branagh-1996-Hamlet
Ivan Reitman-1997-Fathers' Day
Les Mayfield-1997-Flubber
Gus Van Sant-1997-Good Will Hunting
Woody Allen-1997-Deconstructing Harry
Tom Shadyac-1998-Patch Adams
Vincent Ward-1998-What Dreams May Come 
Peter Kassovitz-1999-Jakob The Liar
Chris Columbus-1999-Bicentennial Man
Danny DeVito-2002-Death to Smoochy
Christopher Nolan-2002-Insomnia
Mark Romanek-2002-One Hour Photo
Chazz Palminteri-2004-Noel
Omar Naim-2004-The Final Cut
David Duchovny-2004-House of D
Mark Mylod-2005-The Big White
Barry Sonnenfeld-2006-RV
Patrick Stettner-2006-The Night Listener
Barry Levinson-2006-Man of the Year
Shawn Levy-2006-Night at the Museum-I
James David Pasternak-2007-Certifiably Jonathan
Ken Kwapis-2007-License to Wed
Kirsten Sheridan-2007-August Rush
Jonas Pate-2009-Shrink
Bobcat Goldthwait-2009-World's Greatest Dad
Shawn Levy-2009-Night at the Museum-II
Walt Becker-2009-Old Dogs
Justin Zackham-2013-The Big Wedding 
Arie Posin-2013-The Face of Love
Lee Daniels-2013-The Butler
Dito Montiel-2014-Boulevard
Phil Alden Robinson-2014-The Angriest Man in Brooklyn
Tristram Shapeero-2014-A Merry Friggin' Christmas
Shawn Levy-2014-Night at the Museum-Secret of the Tomb
Terry Jones-2014-Absolutely Anything

(Barry Levinson / Chris Columbus / Shawn Levy ile 3 er film
Bobcat Goldthwait / Kenneth Branagh / Terry Gilliam  ile 2 er film çekmiştir)


Onun Hakkında Çekilen Filmler

Marty Callner-2002-Robin Williams-Live on Broadway
Marty Callner-2009-Robin Williams-Weapons of Self Destruction
Jonathan Taylor-2016-Koko-The Gorilla Who Talks to People
Marina Zenovich-2018-Robin Williams-Come Inside My Mind
Tylor Norwood-2020-Robin's Wish


03 Temmuz 2023

Juan Diego Botto-2022-On The Fringe


Yönetmen: Juan Diego Botto
Senaryo: Juan Diego Botto, Olga Rodriguez
Ülke: İspanya 
Tür: Dram
Dil: İspanyolca
Müzik: Eduardo Cruz
Oyuncular: Penélope Cruz, Luis Tosar
Christian Checa, Aixa Villagrán, Ame Aneiros


Özet

Farklı insanların iç içe geçmiş hikayelerini anlatan bir yapım. İlk hikaye, evlerine el koyan bir bankaya karşı mücadele eden bir kadının 24 saatlik sürecine odaklanır. Kadın, kendisi ve ailesi için adaleti sağlamak için zamanla yarışır.

İkinci hikaye, avukat Rafael’in, bir çocuğun sosyal hizmetler tarafından alınması sonucunda çelişkili bir durumla karşı karşıya kalmasını anlatır. Rafael, çocuğun annesini bulmak ve aynı zamanda hamile karısıyla ilgilenmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalır.

Üçüncü hikaye ise, kaybolan oğluna veda etmek için onu arayan Theodora adlı bir büyükanneye odaklanır. Theodora, oğlunu bulma umuduyla yolculuğa çıkar ve bu süreçte kendi içsel yolculuğunu da yaşar.

Filmin iç içe geçmiş bu hikayeleri, farklı karakterlerin mücadeleleri, umutları ve bağlantıları üzerinden izleyiciye anlatılır.

yönetmen hakkında bilgi ve filmleri için bakınız

26 Kasım 2022

Ingmar Bergman

 

"Bana filmlerimin genel amacının ne olmasını istediğim sorulsa, geniş düzlükteki katedralde çalışan sanatçılardan biri olmak isterim diye karşılık veririm. Ben, taştan, bir ejder başı, bir melek, bir şeytan -belki de bir ermiş yapmak istiyorum. Hangisi olursa olsun; önemli olan, gönlünü kandırmışlık duygusudur. İnanıp inanmadığım, Hıristiyan olup olmadığım bir yana, ben, katedralin elbirliğiyle kurulmasında rolümü oynamak istiyorum.''

Ingmar Bergman, 14 Temmuz 1918 tarihinde İsveç’in Uppsala şehrinde dünyaya gelen İsveçli yönetmen, senarist ve yapımcıdır. Tam adı Ernst Ingmar Bergman’dır. Papaz Erik Bergman, çocuklarını cezalandıracağı zaman bir dayak töreni düzenler, önce onların ifadesini alır, sonra da çırılçıplak soyunmuş evlatlarını yüzü koyun yatırıp halı dövme sopasıyla vurmaya başlardı. Annenin işlevi ise oğlanların dayaktan kabarmış bedenlerine pansuman yapmaktı. Bu iki çocuktan biri, 20. yy’ın efsanevi yönetmeni Ingmar Bergman’dı. Yönetmen olma kararını da bir başka ceza yöntemi sırasında aldı, ihtimal. Kapatıldığı karanlık dolaba yerleştirdiği ışıklı el feneriyle dolabın içinde görüntüler yaratıp, kendini sinemada varsayarak korkusunu geçiştirmeye çalıştığı günlerde...

Anne babalarımızın çocukluğumuzda yaptığı hatalar, bütün bir ömrü etkiler. Bergman’ınkini de etkiledi. Denetlemekte zorlandığı huzursuz bir ruhu oldu. Önceden kestiremediği şeylerle karşılaştığında hep acı çekti. ‘Ölüm korkusu’ onu dehşete düşürecek kadar yoğundu. Ağır bir ‘kaygı’ hali yaşadı; tıpkı son filmi ‘Saraband’de dediği gibi kaygısı kendisinden çok daha büyüktü. Etrafı kasıp kavuran öfkesiyle mücadele etti yıllarca. Ve bütün bu süreçte, insan ruhunun tüm girdaplarında kulaç attı, bu netameli deneyimlerini de filmlerine yansıttı.


Sinema kariyerine 1940’lı yıllarda başlayan yönetmen, 2. dünya savaşının sonunda İsveç’te yükselen bir intihar olaylarından etkilenerek ilk dönem filmlerinde bu umutsuzluğu ön plana çıkartmaktadır. Genel olarak yarattığı karakterler varoluşsal sıkıntılar yaşayan, umutsuz bir yalnızlıkla mücadele eden tiplemeler olmuştur. Bu karanlık temadaki eğilimleri filmlerine aktaran Bergman’ın doruk noktası Zindan isimli filminde açık olarak belli olmaktadır.

1950’li yıllarda ise filmlerinde yenileme ve zenginleştirmeler ön plana çıkar. İşlediği temalar genelde Aşk, sevgi, ayrılıktır. Genel olarak kadınlara yöneldiği bu filmlerde kadınlar ön plana çıkarken erkeklere karşı küçümseyici duruşu belli olmaktadır.

1950’lerin sonunda Bergman’ın sinema alanında Dikey Sineması olarak adlandırılan objektifin gökyüzüne doğru çevrildiği bir kavram ortaya çıkar. Bu durum Yedinci Mühür ile filmiyle başlar. Varoluşsal eğilimlerin görüldüğü eserler ortaya koyduğu bir dönem olur.


1960’larda yaptığı filmlerinde ise bilinçsiz güdülenmelere bağlı sorunları ele alır. Bergman’ın sinema tarihinde patlaması 1958 yılında Bir Yaz Gecesi Gülümsemeleri filmiyle olmuştur. Cannes Film Festivali’nde yer alan bu filmi için jüri çok beğendiğinden özel bir ödül yaratmıştır. (Şiirsel Hiciv Ödülü) Ardından Bergman’ın filmleri Avrupa genelinde yayınlanmaya ve tanınmaya başlamıştır. 

1970'li yıllar Bergman'ın Avrupa'da bir efsane haline geldiği yıllardır. Mali polisin gelip sahibi olduğu tiyatroyu basması ve gelir bildirimleri ile ilgili olarak Bergman'ı (biraz da hoş olmayan biçimde) sorgulaması üzerine ülkesine küsen sanatçı, 1976 yılında Almanya'nın Münih kentine taşınır.

Kariyeri boyunca birçok farklı temalar işleyen Bergman, mizahi ve eğlenceli filmler ortaya koymuştur. 2005’te Time dergisi, Bergman’ı dünyanın yaşayan en büyük yönetmeni olarak tanımlamıştır. 2003 yılında emekli olan usta yönetmen, 2007’de İsveç, Fårö adasında evinde ölmüştür.


2005 yılında Time dergisi tarafından dünyanın yaşayan en büyük yönetmeni olarak nitelendirilen Bergman, filmlerinde edebi inceliği de ustaca kullanan bir sanatçıdır. Ingmar Bergman'ın kapsamlı üretimin içinde; sinema ve TV için 62 film, 172 tiyatro yapımı, yaklaşık 300 yazı ve makale bulunuyor. 

Filmleri

1944-Çılgınlık-Hets-Asistan
---------------------------------------------------
1946-Kriz-Kris
1946-Aşkımızın Üstüne Yağmur Yağıyordu-Det regnar på vår kärlek
1947-Hindistan'a Giden Gemi-Skepp till Indialand
1948-Karanlıkta Müzik-Musik i mörker
1948-Liman Kenti-Hamnstad
1949-Fangelse-Zindan
1949-Susuzluk-Törst
---------------------------------------------------
1950-Neşeye Doğru-Till gladje 
1950-Burada Yapılmayan Türden Bir Şey-Sant hander inte hër
1951-Yaz Oyunları-Sommarlek
1952-Kadınların Bekleyişi-Kvinnors väntan
1953-Monikayla Bir Yaz-Sommaren med Monika
1953-Çıplak Gece-Gycklarnas afton
1954-Bir Aşk Dersi-En lektion i kärlek
1955-Düşler-Kvinnodröm
1955-Bir Yaz Gecesi Tebessümleri-Sommarnattens leende
---------------------------------------------------
1957-Yedinci Mühür-Det sjunde inseglet
1957-Yaban Çilekleri-Smultronstället
1958-Yaşamın Eşiğinde-Nära livet
1958-Yüz-Ansiktet
1960-Fırtına-Oväder
1960-Genç Bakire Pınarı-Jungfrukällan
1960-Şeytanın Gözü-Djävulens öga
---------------------------------------------------
1961-Aynadaki Gibi-Såsom i en spegel
1963-Kış Işığı-Nattvardsgästerna
1963-Sessizlik-Tystnaden
---------------------------------------------------
1963-Rüyada Oyun-Ett drömspel
1964-Bütün O Kadınlar Üstüne-För att inte tala om alla dessa kvinnor
1965-Don Juan-Don Juan-TV dizi 
---------------------------------------------------
1966-Persona-Persona
1968-Kurtların Saati-Vargtimmen
1968-Utanç-Skammen
---------------------------------------------------
1969-Ayin-Riten
1969-Anna'nın Tutkusu-En passion
1970-Faro Belgesi-Fårödokument-TV Belgesel
1971-Temas-Beröringen
1972-Çığlıklar ve Fısıltılar-Viskningar och rop
1973-Bir Evlilikten Manzaralar-Scener ur ett äktenskap
1975-Sihirli Flüt-Trollflöjten
1974-Mizantrop-Misantropen
1974-Evlilikten Sahneler-Tiyatro Versiyonu-Scener ur ett äktenskap
1976-Yüzyüze-Ansikte mot ansikte
1977-Yılan Yumurtası-Ormens ägg
1978-Güz Sonatı-Höstsonaten
1980-Kuklaların Yaşamından-Aus Dem Leben Der Marionetten
1982-Fanny ve Alexander-Fanny och Alexander
1983-Evlilik Okulu-Hustruskolan-TV
1984-Provadan Sonra-Efter repetitionen-TV
1986-Kırık Kalpler-De två saliga-TV
1986-Fanny ve Alexander'ın Yapılışı-Dokument Fanny och Alexander
1992-Madam Sade-Markisinnan de Sade-TV
1993-Bakkhalar-Backanterna-TV Film
1997-Bir Palyaçonun Önünde-Larmar och gör sig till-TV
2000-Imaj Yaratıcı Bildmakarna-TV Film
2003-Saraband -Saraband 
2007-Sözlü Sonatlar-Spöksonaten

Kısa Filmleri

1957-Bay Sleeman Geliyor-Herr Sleeman kommer-43 dak
1958-Venedikli-Venetianskan-56 dak
1967-Daniel-Daniel-11 dak
1976-Lanetli Kadınların Dansı-De Fördömda Kvinnornas Dans-24 dak
1984-Karin'in Yüzü-Karins Ansikte-14 dak
1995-Son Çığlık-Sista skriket-60 dak
1996-‎Harald & Harald-‎Harald  ile Harald-10 dak


Hakkındaki Türkçe Kitaplar

-İmgeler-1000 Kitap Yayınları
-Büyülü Fener-Agora Kitaplığı
-Yedinci Mühür-İz Yayıncılık
-Yaban Çilekleri -Aynadaki Gibi-Kırmızı Kedi
-Sinematografi İnsan Yüzüdür-Agora Kitaplığı
-Bir Evlilikten Sahneler-Nisan Yayınları
-Pazar Çocuğu-Afa Yayınları


Ingmar Bergman beş kez evlendi ve dokuz çocuğu oldu:

-Else Fisher (1943-1946) : Lena Bergman
-Ellen Lundstrom (1947-1952) : Eva, Jan, Anna, Mats Bergman
-Gunvor Hagberg (1952-1959) : Ingmar Bergman, Jr.
-Kabi Laretei (1959-1969) : Daniel Bergman
-Ingrid Karlebo (1971-1995) : Maria von Rosen
-Liv Ullmann-1966: Linn Ullmann (Liv ile evlenmedi) 

Birger Malmsten / Harriet Andersson / Bibi Andersson ile de kısa süreli gönül ilişkileri oldu...

Ullmann sadece sevgilisi, arkadaşı, oyuncusu olmadı Bergman’ın. Aynı zamanda ilham perisiydi de... Ama öyle sıradan bir peri değil, Bergman’ın deyişiyle Liv Ulmann onun ‘stradivarius’uydu. Liv Ullmann da kendi içindekileri keşfetti, ‘hayatımı değiştiren erkek’ dediği, kızının babası Bergman’la olan ilişkisi boyunca.

Annesi ve babasıyla ilgili olarak yaptığı ‘anlamaya çalışma’ ve onları affetme mesaisi uzun sürdü. 1965’te 47 yaşındayken, 27’sindeki Norveçli oyuncu Liv Ulmann ile tanıştığında kadınlarda ‘annesini’ arıyordu hala. Ulmann ise babasını... Çocuk yaşta kaybettiği ‘kahverengi deri ceketli’ babasını... O da, sık sık kahverengi deri ceket giyen Bergman’da gidermeye çalıştı bu özlemini. Çocukluktan getirdikleri ‘boşluk ve yalnızlık’ duygularını birbirlerinde azaltmaya çalıştılar ama olmadı. Tanışmalarına vesile olan film ‘Persona’nın (1966) Farö adasındaki çekimleri sırasında tutkulu bir yakınlaşma başladı aralarında. Adada, birlikte yaptıkları uzun bir yürüyüşün sonrasında denize bakan taşlı gri bir bayıra oturup soluklanırken Ulmann’ın elini tutup “Dün gece bir düş gördüm. Senle ben, acılar içinde birbirimize bağlanmıştık,” dedi Bergman. Tam da böyle bir ilişkileri oldu, beş yıl süren. Narsisizm, kıskançlık, yoğun beklentiler, hayal kırıklığı...
 
‘Birbirlerini ele geçirme’ savaşıyla geçen beş yıl, ayrılıkla sonuçlandı. Arkadaş kalmaya karar verdiler ve dostlukları Bergman’ın ölümüne dek, tam 42 yıl devam etti. Kendileriyle yüzleşmiş, yanlışlarını görmüştüler. 5 evlilik yapan Bergman yalnızken de hayatında biri varken de, Ulmann yeni aşklara yelken açmış evlenmiş boşanmışken de hep görüştüler. Onlarınki sadece birbirlerine ihtiyaç duyduklarında, bencilce diğerine ‘ses verdikleri’ türden bir arkadaşlık değildi. Bu arkadaşlığın karinesi ‘samimiyet’ti. Ayrıca iyi günlerin, vaktiyle birbirlerinden gördükleri desteğin, bitmiş bile olsa aşkın hatrı vardı. Öte yandan, 12 yapımda birlikte çalıştılar. ‘Utanç’ (1968), ‘Kurtların Saati’ (1968), ‘Tutku’(1969), ‘Çığlıklar ve Fısıltılar’ (1973), ‘Evlilik Yaşamından Sahneler’ (1973), ‘Yüz Yüze’ (1976), ‘Yılanın Yumurtası’ (1977), ‘Sonbahar Sonatı’ (1978), ‘Özel İtiraflar’ (1996), ‘Sadakatsiz’ (2000) ‘Saraband’ (2007).


Söyledikleri
 
Pazar günü, Erland Josephson'la tiyatrodaki odamda oturup Bach'dan sözediyoruz.  Bach bir geziden döndüğü  zaman yokluğunda karısıyla iki çocuğunun öldüğünü öğrenip güncesine şunları yazmış:  "Sevgili  Tanrım,  coşku  beni  terketmesin."  Tüm bilinçli yaşamım boyunca Bach'ın coşku dediği şeyle yaşadım. Bunalımlardan ve mutsuzluklardan çıkmamda bana o yol gösterdi, tıpkı yüreğim gibi teklemeden benim için çalıştı.  Kimi zaman beni bunalttı ve baş edilmesi zor bir hal aldı ama hiçbir zaman yıkıcı ve düşmanca davranmadı. Bach bu duruma coşku demiş, Tanrıdaki coşku. Sevgili Tanrım, coşku beni terketmesin! Birdenbire  kendimi  Erland'a  şunları  söylerken  buluyorum: "Coşkumu yitirmek üzereyim. Bedenimle hissediyorum bunu. Akıp gidiyor, içim kuruyor." Ağlamaya başlıyorum. Bu beni korkutuyor, çünkü ben hiç ağlamam. Çocukken ağlamayı çok severdim, annem gözyaşlarımın ardını görür ve beni cezalandırırdı.  Sonra  ağlamaz  oldum. Ara sıra içimde derin bir yerde çılgın bir haykırış duyarım, haykırışın yalnızca yankısı bana ulaşır...


Dalama' daki yazlık eve "Varoms" denirdi, Orsa yöresinde konuşulan diyalektte bu "bizim" demekti. Oraya, yaşamımın ilk ayında gitmiştim ve anılarımda Varoms'da yaşamayı hala sürdürürüm. Mevsim hep yazdır. Kocaman bir huş ağacı hışırdıyor, sıcak tepelerin üzerinde titreşiyor, hafif giysiler içinde insanlar terasta geziniyor, pencereler açık, birisi piyano çalıyor, kriket topları yuvarlanıyor,  yük trenleri  makas  değiştiriyor ve istasyona gelmeden epey önce işaret veriyorlar. Nehir en ışıklı günlerde bile bir giz saklarmışcasına  kapkara  akıyor, üzerinde kesilmiş ağaçlar tembel tembel yüzüyor ya da hızla daireler oluşturarak dolaşıyorlar. Ortalık inci  çiçeği, karınca yuvası, kızarmış dana eti kokuyor.  Çocukların  hepsinin  dirsekleri ve dizleri sıyrık. Nehirde yada Svaitsjön'de, gölde yüzüyoruz, yüzmeyi çok erken öğreniyoruz. Çünkü nehirde de, gölde de vıcık vıcık balçık yatakları ve birdenbire derinleşen çukurlar var. 

1941 yazında yirmi üç yaşına girmiştim ve gidip anneannemin Dalecarlia' daki evine kapandım. Özel yaşamım karmakarışıktı. Üstelik bir çok kez zorunlu askere çağrılmıştım. Sonunda ülser oldum ve askerlikten muaf tutuldum. Annem Varoms'da  tek başına yaşıyordu.  Daha önceleri de zaman  zaman bir şeyler yazmıştım, ama hepsi çekmecemin alt gözüne kaldırılmıştı. Yine de tüm karmaşıklıktan uzak Dalecarlia' da kalmak görece bir rahatlamaydı. Yaşamımda ilk kez kesintisiz yazmaya başladım. Sonuç on iki sahne  oyunu ve bir opera librettosuydu. 


1964 güzünde Kraliyet Dram Tiyatrosu'na döndüm ve  o yıl iki büyük başarı yaşandı. Gertrud Fridh'ın oynadığı Ibsen'in Hedda Gabler'ini ve Moliere'in Don Juan'ını yönettim. Ne var ki hem tiyatronun içinde, hem de dışarıda karşıt bir eylem oluştu. Sezonun sonuna doğru Örebrn kentinde yeni bir tiyatronun açılış  törenine katılmakla  yükümlü topluluğumuz korkunç bir yolculuk yaptı. İnsanlar öldü ya da ciddi olarak  hastalandı. Ben, çok yüksek ateşle bu yolculuğa çıktım ve iki yanlı zatürree ve yoğun bir penisilin tedavisiyle yolculuğu tamamladım. Bitkindim,  yine  de tiyatroyu yönetmeye çalıştım, ancak nisan ayında doğru dürüst bir bakım görmek için Sophiahemmet Kraliyet Hastanesi' ne yatırıldım.

Yaratıcılığımı köreltmemek için Persona'yı orada yazmaya başladım. O dönemde Yamyamlar projesi iptal edilmişti. Hem Svensk Filmindustri, hem ben böyle büyük bir prodüksiyonun yönetiminin bir yaz süresine sığdırılmasının gerçekçi olmadığını görmüştük. Bu, yıllık yapım planında bir delik açıldığı ve bir filmin eksildiği anlamına geliyordu. İşte  o  zaman  ben,  "umutsuzluğa  kapılmayalım.  Ben yine  de bir  film yapmaya  çalışacağım.  Belki bundan bir şey çıkmayacak, ama  en azından deneyebiliriz," dedim. 1965 Nisan'ında yanlış tedavi edilmiş zatürreemin yan etkileri sürerken bazı notlar almaya başladım, yazmaya dönmemin bir nedeni de tiyatro yönetiminde, beni hedef alan berbat kokulu bombaların saldırısına uğramamdı. Kendime şunları sormaya başlıyordum: Neden bu işi yapıyorum? Neden bu denli önemsiyorum? Tiyatronun rolü bitti mi? Sanatın görevini başka başka güçler mi ele geçiriyor?  Böyle şeyler düşünmek için geçerli nedenlerim vardı: Bu profesyonel yaşamıma karşı geliştirdiğim bir tiksinti değildi. 

Nevrotik biri olmama karşın mesleğimle ilişkilerimde sinirlerim şaşılacak kadar sağlamdır. Şeytanlarımı arabama bağlayacak gücüm her zaman vardır ve şeytanlarını kendilerini yararlı kılmaya zorlanırlar. Özel yaşamımda ise bana  işkence  etmeyi  ve  utanılacak  durumlara  düşürmeyi  sürdürürler.  Bu köhne sirkin sahibinin, sizin de fark etmiş olabileceğiniz gibi, sanatçılarının onun kanını emmesine izin vermesi gibi bir huyu vardır. Sophiahemmet'te sağlığım geri gelirken İsveç Ulusal Tiyatrosu'nun başı  olarak  etkinliklerimin,  yaratıcılığımı engellemekte  olduğunu anlamaya başladım. Tüm motorlarımı en yüksek hızda çalıştırmıştım ve motorlar bu gövdeyi, parçalayıncaya dek sarsmışlardı. Bu boşluk ve hiçbir yere varamamak duygusunu dağıtmak için artık yazmam gerekliydi. İçinde bulunduğum  durum,  Hollanda'nın Erasmus Ödülü'nü  aldığımda yazdığım ve Persona'nın önsözü olarak basılan "Yılan Derisi" adını verdiğim denemede açıkça anlatılmıştır: İçimdeki sanatsal yaratıcılık her zaman kendini açlık gibi  duyurmuştur. Ben de  hoş bir doyumla  bu  gereksinimi karşılamışımdır.  


Bu taslağın içinde yalnızca Sessizlik değil Yılanın Yumurtası da gizlidir. Yitik partner düşüncesi Ayin' de de ortaya çıkar. Eğer  yeterince  deşersem kent konusunun  derininde  Sigfrid  Siwertz'in kısa bir öyküsünün yattığına inanıyorum:  1907'de yayımlanan Daire, Berlin' de geçen birkaç öyküyü içerir. Bu öykülerden "Zaferin Karanlık Kraliçesi" beni çok etkilemişti. Körpe bilincime bir kurşun gibi işlemiş olmalı. Bu öykü benim sık sık gördüğüm bir düşün temeli oldu: Kocaman, yabancı bir kentteymişim. Kentin yasak bölgesine ilerliyorum. Burası yalnızca insan eti tencerelerinden çıkan buharlarıyla kötü ünlenmiş;  güvenilmez bir  alan değil,  çok  daha kötü bir şey var.  Bölgede  gerçekliğin  yasaları ve toplumun kuralları artık varlıklarını sürdürmüyor. Burada her  şey  olabilir ve oluyor. Tedirgin edici şeyse benim sürekli kentin yasak bölgesine doğru ilerlemem ve oraya hiçbir zaman ulaşamamam. Ya uyanıyordum ya da düş bir başka  düşe dönüşüyordu. 

Büyülü Fener'de,  Yılanın Yumurtası'nın  başarısızlığının esas nedeninin filmi 1920'lerin Berlin'ini yansıtan bir dekorda çekmem olduğunu yazdım. "Eğer  düşlerimdeki  kenti var olmayan ve  hiçbir zaman da var olmamış, ama yine de yaklaşan bunalımıyla, kokularıyla, gürültü patırtısıyla varlığını ortaya  koyan o kenti yaratmış  olsaydım, yalnızca tam bir özgürlük ve katıksız bir ait olma duygusuyla hareket etmekle kalmayıp  aynı  zamanda ve  daha  da önemlisi izleyiciyi kendine yabancı olan, ama gizliden gizliye tanıdığı bir dünyaya götürecektim. Yılanın Yumurtası'nda hiç kimsenin, benim bile tanımadığım bir Berlin yaratma cüretini gösterdim." Ne var ki şimdi bu başarısızlığın çok daha derinde olduğuna inanıyorum.  Zaman ve  yerin  ele alınış  tarzları tartışılabilir, ama filme  gösterilen özeni yadsımak güçtür. Setler, kostümler ve rol dağıtımı uzmanlar tarafından yapılmıştır.  Yılanın Yumurtası'na salt sinema dili açısından bakarsanız kusursuz  parçalar vardır ve kurgunun  dramatik yapısı iyidir.  Film bir an için  bile  insanı sıkmaz. Aslında tam  tersini  yapar. Anabolizan almışçasına aşırı kışkırtıcıdır. Ancak bu  canlılık yüzeysel düzlemde güçlüdür,  başarısızlık bunun altında gizlidir.


Yönetmenin 62 filmini 2 ay boyunca tarih sırasıyla izledim...

En çok hoşuma giden iki filmi "Yılanın Yumurtası" ve "Bir Palyaçonun Önünde" oldu, özellikle "Bir Palyaçonun Önünde"çok dokunaklı geldi nedense;

Mucit Carl Åkerblom Franz Schubert’in 54 yaşındaki hayranı ve aynı zamanda nişanlısını dövdükten sonra psikiyatri koğuşunda kalan bir hastadır. Carl Åkerblom başka bir hastayla birlikte bir film projesi yaparlar: canlı sesli film. Çok geçmeden filmleriyle çılgın bir tura çıkarlar.

film bittikten sonra Franz Schubert'in hayatını merak edip okudum gerçekten öyle mi diye...

-bütün filmlerinde nerdeyse insanın gözüne sokarcasına oyuncularına sigara içiriyordu, resmen sanki özendirme yoluyla sigara firmalarına hizmet ediyordu...

-diğer dikkatimi çeken bir husus ise filmlerindeki diyaloglarda gerçek hayatta asla diyemediğimiz açıklıkta sözleri söyletmesiydi ve bu durum karşıda yıkıcı etki yaratmamakta tam tersine kendisinin nerede durduğunu ortaya koymaya yaramasıydı...

-hikaye anlatmasını bilen yönetmenlerden..izlemeli...

14 Ocak 2022

Film Önerileri

 

Ne izleyeyim diye düşünürüz ya bazen, diskimde bulunan 1200 yönetmenin 5000'e yakın filmlerinden ilk bakışta seçtiğim 200'e yakın bir film listesi oluşturdum..Tabi her zaman daha fazlası vardır..Örneğin buraya Elia Kazan'ın sadece 1 filmini aldım oysa bütün filmleri güzeldir..Diğer yönetmenlerde de aynı durum söz konusudur..

aklımda yer eden ilk 21 film
=====================================
Akira Kurosawa-1990-Dreams
Alejandro Jodorowsky-2013-The Dance of Reality
Anders Thomas Jensen-2005-Adams æbler
Jaco van Dormael-2015-Das Brandneue Testament
Marc Evans-2006-Snow Cake
Martin Sulík-1995-Zahrada
Michael Di Jiacomo-1998-Animals with The Tollkeeper
Safi Yazdanian-2014-A Time for Love
Samuel Benchetrit-2015-Asphalte
Thomas Robsahm vb-2002-Folk Flest Bor i Kina
Wim Wenders-2014-The Salt of The Earth
Dominik Moll-2016-News From Planet Mars
Steven Soderbergh-1991-Kafka
Ralph Fiennes-2018-The White Crow
Ruben Östlund-2014-Force Majeure
Roy Andersson-2014-A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence
Stanley Kramer-1969-The Secret of Santa Vittoria
Giuseppe Tornatore-1995-L'uomo Delle Stelle
Emir Kusturica-2016-On The Milky Road
Elia Suleiman-2019-Must Be Heaven
David Lean-1965-Doctor Zhivago

=====================================
diğer filmler
=====================================
Adrian Lyne-1997-Lolita
Alfred Hitchcock-1943-Lifeboat
Anders Thomas Jensen-2005-Adams æbler
Aisling Walsh-2016-Maudie
Aki Kaurismäki-2017-Toivon Tuolla Puolen
Akira Kurosawa-1990-Dreams
Alain Resnais-1955-Night and Fog
Alejandro Amenábar-2004-The Sea Inside
Alejandro Jodorowsky-2013-The Dance of Reality
Alessandro Rak-2013-The Art of Happiness
Andrei Tarkovsky-1972-Solaris
Andrei Zvyagintsev-2003-The Return
Andrzej Wajda-2016-Afterimage
Anthony Minghella-1996-The English Patient
Arthur Penn-1966-The Chase
Asghar Farhadi-2016-Forushande
Bent Hamer-2003-Kitchen Stories
Bill Condon-2004-Kinsey
Charlie Chaplin-1940-The Great Dictator
Chris Kraus-2006-Vier Minuten
Christopher Nolan-2006-The Prestige
Dagur Kari-2003-Noi Albinoi 
Damian Szifron-2014-Wild Tales
Danny DeVito-1989-The War Of The Roses
David Lean-1965-Doctor Zhivago
David Lynch-1999-The Straight Story
Denis Villeneuve-2010-Incendies
Diederik Van Rooijen-2013-Daglicht
Doris Dörrie-2008-Cherry Blossoms
Dorota Kobiela-Hugh Welchman-2017-Loving Vincent
Edward Norton-2019-Motherless Brooklyn
Elia Kazan-1952-Viva Zapata!
Elia Suleiman-2019-Must Be Heaven
Emir Kusturica-2016-On The Milky Road
Ermanno Olmi-1988-La Leggenda Del Santo Bevitore
Ethan-Joel Coen-1998-The Big Lebowski
Federico Fellini-1973-Amarcord
Fernando León de Aranoa-2002-Los Lunes Al Sol
Florian Henckel von Donnersmarck-2018-Never Look Away
Francis Ford Coppola-1979-Apocalypse
François Truffaut-1962-Jules et Jim
Frank Capra-1946-It's a Wonderful Life
Frank Darabont-1999-The Green Mile
Galder Gaztelu-Urrutia-2019-The Platform
Gary Ross-1998-Pleasantville
George Cukor-1940-The Philadelphia Story
Giuseppe Tornatore-1988-Cinema Paradiso
Goran Dukic-2006-Wristcutters
Gregory Colbert-2005-Ashes and Snow
Guillermo Del Toro-2006-Pan's Labyrinth
Gus Van Sant-1997-Good Will Hunting
Hal Ashby-1971-Harold and Maude
Herbert Ross-1972-Play It Again Sam
Hiroshi Teshigahara-1964-Suna No Onna
Ingmar Bergman-1982-Fanny and Alexander
Isabel Coixet-2017-The Bookshop
Isao Takahata-1988-Hotaru No Haka
István Szabó-2004-Being Julia
Jaco van Dormael-2015-Das Brandneue Testament
James Cameron-2009-Avatar
James Ivory-1993-The Remains of The Day
Jay Roach-2015-Trumbo
Jean-Jacques Beineix-1986-Betty Blue
Jeremy Clapin-2019-I Lost My Body
Jim Jarmusch-1995-Dead Man
Jocelyn Moorhouse-2015-The Dressmaker
John Madden-2005-Proof
Jon Avnet-1991-Fried Green Tomatoes
Joon Ho Bong-2013-Snowpiercer
Julian Schnabel-2000-Before Night Falls
Julie Gavras-2006-La Faute A Fidel
Julie Taymor-2002-Frida
Kar Wai Wong-2000-In the Mood for Love
Karen Shakhnazarov-1989-Gorod Zero
Ken Loach-2014-Jimmys Hall
Kim Ki-Duk-2003-Bom Yeoreum Gaeul Gyeoul Geurigo Bom
Krzysztof Kieslowski-Trois Couleurs
Lars von Trier-2011-Melancholia
Lasse Hallström-1999-The Cider House Rules
Lech Majewski-2011-The Mill and the Cross
Leos Carax-1991-The Lovers on the Bridge
Luchino Visconti-1971-Death In Venice
Luis Bunuel-1929-Un Chien Andalou
Luis Piedrahita-2007-Fermat's Room
Majid Majidi-1997-The Children of Heaven
Marc Evans-2006-Snow Cake
Margarethe von Trotta-2012-Hannah Arendt
Marjane Satrapi-Vincent Paronnaud-2007-Persepolis
Martin Provost-2008-Séraphine
Martin Scorsese-2010-Shutter Island
Martin Sulík-1995-Zahrada
Michael Curtiz-1942-Casablanca
Michael Di Jiacomo-1998-Animals with The Tollkeeper
Michael Haneke-2012-Amour
Mick Davis-2004-Modigliani
Mihalis Kakogiannis-1964-Alexis Zorbas
Mike Leigh-2004-Vera Drake
Mike Newell-2018-The Guernsey Literary and Potato Peel Pie Society
Mike Nichols-2004-Closer
Mikhail Kalatozov-1957-The Cranes are Flying
Milcho Manchevski-1994-Before The Rain
Milos Forman-1975-One Flew Over The Cuckoos Nest
Nadine Labaki-2007-Caramel
Nagisa Oshima-1976-In The Realm of The Senses
Neil Burger-2006-The Illusionist
Niki Caro-2002-Whale Rider
Nikita Mikhalkov-1979-Neskolyko Dney Iz Zhizni I-Oblomova
Noah Baumbach-2017-Meyerowitz Hikâyeleri
Nora Ephron-2009-Julie & Julia
Pablo Larraín-2016-Neruda
Pálfi György-2007-Taxidermia
Paolo Taviani-Vittorio Taviani-1984-Kaos
Patricio Guzman-2004-Salvador Allende
Paul Thomas Anderson-2017-Phantom Thread
Pawel Pawlikowski-2018-Zimna Wojna
Pedro Almodóvar-2002-Hable con ella
Peter Bogdanovich-1973-Paper Moon
Peter Kassovitz-1990-Jacob's Ladder
Peter Weir-1989-Dead Poets Society
Petter Næss-2007-Tatt Av Kvinnen
Philip Kaufman-2000-Quills
Philippe Falardeau-2020-My Salinger Year
Philippe Le Guay-2015-Floride
Pier Paolo Pasolini-1972-I Racconti di Canterbury
Pietro Marcello-2019-Martin Eden
Quentin Tarantino-2015-The Hateful Eight
Radu Mihaileanu-1998-Train De Vie
Ralph Fiennes-2018-The White Crow
Ralph Nelson-1963-Lilies of the Field
Rene Feret-2010-Nannerl, La Soeur de Mozart
Richard Attenborough-1982-Gandhi
Richard Ayoade-2010-Submarine
Richard Eyre-2015-The Dresser
Richard Linklater-2001-Waking Life
Rob Reiner-2007-The Bucket List
Robert Altman-1975-Nashville
Robert Bresson-1959-Pickpocket
Robert Benton-1979-Kramer vs.Kramer
Robert Eggers-2019-The Lighthouse
Robert Ellis Miller-1968-The Heart Is a Lonely Hunter
Robert Zemeckis-1994-Forrest Gump
Roberto Benigni-1997-Life Is Beautiful
Rodrigo García-2011-Albert Nobbs
Roland Emmerich-2011-Anonymous
Roman Polanski-2002-The Pianist
Ron Howard-2001-A Beautiful Mind
Ruben Östlund-2014-Force Majeure
Rúnar Rúnarsson-2011-Eldfjall
Rupert Everett-2018-The Happy Prince
Safi Yazdanian-2014-What's The Time In Your World
Sally Potter-1997-The Tango Lesson
Sam Mendes-1999-American Beauty
Scott Hicks-1996-Shine
Sean Penn-2007-Into The Wild
Sergei Gerasimov-1957-Tikhiy Don
Sergei Parajanov-1968-Sayat Nova
Sidney Lumet-1960-The Fugitive Kind
Silvio Soldini-2000-Pane e Tulipani
Simon Hunter-2017-Edie
Simon Stone-2021-The Dig
Spike Jonze-1999-Being John Malkovich
Stanley Kramer-1969-The Secret of Santa Vittoria
Stanley Kubrick-1975-Barry Lyndon
Stanley Tucci-2017-Final Portrait
Stephen Daldry-2008-The Reader
Stevan Riley-2015-Listen to Me Marlon
Steven Shainberg-2006-Fur An Imaginary Portrait of Diane Arbus
Steven Soderbergh-1991-Kafka
Steven Spielberg-1993-Schindler's List
Susanne Bier-2010-In a Better World
Sydney Pollack-1985-Out Of Africa
Taika Waititi-2019-Jojo Rabbit
Tate Taylor-2011-The Help
Tengiz Abuladze-1984-Monanieba
Terence Davies-2016-A Quiet Passion
Terrence Malick-2016-Voyage of Time-Life's Journey
Terry Gilliam-1991-The Fisher King
Theodoros Angelopoulos-2004-The Weeping Meadow
Thomas McCarthy-2007-The Visitor
Thomas Robsahm-2002-Folk flest bor i Kina
Thomas Vinterberg-2016-The Commune
Tim Burton-2016-Miss Peregrine's Home for Peculiar Children
Tim Robbins-1995-Dead Man Walking
Tinto Brass-1979-Caligola
Tod Browning-1932-Freaks
Todd Haynes-2002-Far from Heaven 
Todd Phillips-2019-Joker
Tom Hooper-2010-The King's Speech
Tom McCarthy-2002-The Station Agent
Tom Shadyac-1998-Patch Adams
Tom Tykwer-1998-Run Lola Run
Tony Gatlif-2000-Vengo
Xavier Dolan-2016-It's Only the End of the World
Vaclav Marhoul-2019-The Painted Bird
Vadim Perelman-2020-Persian Lessons
Victor Fleming-1939-The Wizard of Oz
Vincente Minnelli-1956-Lust For Life-Van Gogh
Vittorio De Sica-1948-Bicycle Thieves
Vladimir Menshov-1979-Moskva Slezam Ne Verit
Volker Schlöndorff-2017-Return to Montauk
Walter Lang-1956-The King and I
Wash Westmoreland-2018-Colette
Werner Herzog-2015-Queen of the Desert
Wes Anderson-2012-Moonrise Kingdom
William Dieterle-1937-The Life of Emile Zola
William Wyler-1959-Ben Hur
Wim Wenders-2014-The Salt of the Earth
Woody Allen-2009-Whatever Works
Yasujiro Ozu-1959-Ohayô
Yimou Zhang-1999-The Road Home
Yojiro Takita-2008-Departures-Okuribito
Yorgos Lanthimos-2018-The Favourite
Zaza Urushadze-2013-Tangerines
Zoe Berriatúa-2018-En las Estrellas

IMDb En iyi 250 film    / blogtaki tüm sinema başlıkları

Bendeki Tüm Filmlerin Listesi  
3.068 Adet Film / 1.060 Yönetmen / 5 TB 

5 TB lık diskle birlikte fiyatı : 10.000 TL  
(Disk 4.000 TL + Filmler 6.000 TL)
(1 Film: 2 TL / Bütün filmler Türkçe Altyazılıdır. IMDB Puanı 7 ile 9 arasındadır. 
Filmin afişi, altyazısı ve filmle ilgili bilgilerin olduğu tekst dosyası içindedir. Piyasa filmleri değildir..Diskin hazırlanması yaklaşık 1 hafta kadar sürmektedir. Film listesini indirip diskin içerdiği filmleri görebilirsiniz.)


04 Kasım 2021

Elia Kazan

 

Rum kökenli Kayserili bir ailenin oğlu olan Ellia Kazancıoğlu 7 Eylül 1909’da İstanbul’un deniz gören bir semtinde dünyaya gelir. Ailesi Birinci Dünya Savaşı patlak vermeden 1913 yılında Ellia henüz 4 yaşındayken ABD’ye göç eder. Amerika’ya göç ettikten sonra adı Elia Kazan olan küçük çocuk New York eyaletindeki New Rochelle’de büyür.

New Rochelle Lisesinden mezun olduktan sonra Massachusetts’te Williams College’de onur listesine girerek yükseköğrenimini başarıyla tamamlar ve Yale Üniversitesinde tiyatro öğrenimi görür. 1932 yılında New York’ta oyuncu olarak tiyatroya başlayan Elia, 1939 yılına kadar burada çalışır. 1940 yılında ise tiyatro yönetmenliği yapmaya başlar. Ünü tüm Amerika’ya yayılır ve Broadway‘in en iyi yönetmenleri arasına girer.

1934’te Komünist Parti’ye giren Kazan, tiyatro müdürünü görevden almak isteyen partinin, Müdür Strasberg’e karşı başlattığı ‘oyunlara’ katılmayınca 1936’da partiden atılır. Kazan, daha fazla insana ulaşmak için sinemaya yönelir. Anatole Litvak’ın yönetimi altında çekilen “City of Conquest” filminde oyuncu olarak rol alır. Bu arada çok sayıda belgesel de çeker. 1944 yılında ise sinema filmleri yönetmeye başlar.

Kazan, 1945 yılında ilk uzun metrajlı filmi “A Tree Grows in Brooklyn” (Bir Genç Kız Yetişiyor) filmini çevirir. İki yıl sonra çevirdiği “Gentleman’s Agreement” (Centilmenlik Anlaşması) filmi ise üç Oscar’la ödüllendirilir. Kazan, 1947 yılında Cheryl Crawford ile birlikte ‘Actors Studio’ adındaki kendi aktörlük okulunu kurar. Amerikan yaşamının çatışmalarına, Amerikalıların problemlerine eğilen ilk yönetmenlerden biri olur.


Kazan, 1945 yılında ilk uzun metrajlı filmi “A Tree Grows in Brooklyn” (Bir Genç Kız Yetişiyor) filmini çevirir. İki yıl sonra çevirdiği “Gentleman’s Agreement” (Centilmenlik Anlaşması) filmi ise üç Oscar’la ödüllendirilir. Kazan, 1947 yılında Cheryl Crawford ile birlikte ‘Actors Studio’ adındaki kendi aktörlük okulunu kurar. Amerikan yaşamının çatışmalarına, Amerikalıların problemlerine eğilen ilk yönetmenlerden biri olur.

Elia Kazan açtığı bu aktörlük okuluyla Hollywood’a unutulmaz bir oyuncu kuşağı kazandırır. En gözde öğrencilerinden biri unutulmaz filmlerinde başroller verip bir ikon haline getireceği Marlon Brando olur. Kazan’ın aktörlük okulundaki bir diğer öğrencisi olan James Dean ise Kazan’ın 1955 yılı yapımı olan “Cennet Yolu” adlı filminde oynayarak bir ‘kült figür’ olma payesine erişir. Tanınmamış oyuncularla çalışmayı seven Elia Kazan, Rod Steiger, Natalie Wood, Lee Remick, Warren Beaty gibi isimleri de Hollywood’un ünlüleri arasına katar.

1952 yılında gösterime giren Viva Zapata filminde Meksikalı devrimci halk önderi Emiliano Zapata’nın öyküsünü, 1954 yılında çektiği Rıhtımlar Üzerinde filminde ise liman işçisi olan eski bir boksörün işçileri örgütleme öyküsünü anlatan ve eski bir komünist olan Elia Kazan, bu yıllarda Amerika’da hortlayan anti-komünizm furyasında kovuşturmalara uğramaktan kendini kurtaramaz.

1960’ların ortalarında tiyatrodan uzaklaşmaya başlayan Elia Kazan sinemayı da ikinci plana bırakarak yazarlık yapmaya başlar. 1988 yılında 7. Uluslararası İstanbul Film Festivalinde seçici kurul başkanı olur. Ayrıca 1988 yılında yönetmenliğini ve senaristliğini Zülfü Livaneli‘nin yaptığı “Sis” adlı filmde konuk oyuncu olarak rol alır. Yaşamı boyunca hep ailesinin yaşadığı toprakları görebilmeyi isteyen Elia Kazan,1970’lerden itibaren Türkiye’yi sık sık ziyaret eder. 1972-1997 yılları arasında tam üç kez Kayseri’ye, atayurdu Germir’e de gider. 28 Eylül 2003 tarihinde Manhattan’da 94 yaşında hayata veda eden Kazan, arkasında onlarca film, tiyatro oyunu ve kitaplar bırakan bir Anadoluluydu...


Yönetmenliğini yaptığı filmler

-1945-A Tree Grows In Brooklyn
-1947-Boomerang!
-1947-Gentleman's Agreement 
-1947-The Sea of Grass
-1949-Pinky
-1950-Panic in The Streets  
-1951-A Streetcar Named Desire  
-1952-Viva Zapata!  
-1953-Man on a Tightrope 
-1954-On the Waterfront 
-1955-East of Eden  
-1956-Baby Doll  
-1957-A Face in the Crowd 
-1960-Wild River
-1961-Splendor In The Grass  
-1963-America, America 
-1969-The Arrangement 
-1972-The Visitors
-1976-The Last Tycoon

Bütün filmlerini beğendim, bazılarında tiyatro izliyorum gibi geldi ve hepsinde de size iyi bir öykü vaadediyor.. Yukarıdaki sıraya göre filmlerin konularını zor ve yanıltıcı da olsa bir iki cümleyle özetledim : (filmlerin hepsi nette mevcut sadece Man on a Tightrope'ın Türkçe altyazısı yok)

"Bir kızın büyüme öyküsü/ Kasaba dışından gelmiş birinin masumiyetini kanıtlama/ Yahudilik konusunda önyargıyı kırma/ İşkolik zengin bir çiftçinin sevgisiz evliliği/ Zenci bir hemşirenin beyazların dünyasında yürüttüğü mücadele/ Öldürülen vebalı bir kişinin katilini veba daha fazla bulaşmadan bulma/ Düşkün ama görmüş geçirmiş bir kadının kızkardeşine sığınmak zorunda kalırken geçirdiği iç dünyasındaki fırtınalar/ Emiliano Zapata nın öyküsü/ Liman işçilerinin örgütlenerek ayaklanması / İki kardeşten daha az sevilenin verdiği mücadele/ Kaba ve köylü bir gitaristin medya sayesine nerelere kadar yükselebileceğinin öyküsü/ Yaşlı bir kadının nehir üzerindeki bir adadaki evinden zorla çıkarılmasına karşı verdiği mücadele/ Sınıfın, servetin, sanayinin, kilisenin ve ailenin belirlediği sosyal çelişkilerin duru, yoğun bir analizi/ 19. yüzyıl sonlarında Anadolu topraklarında yaşayan Yunanlı bir ailenin Amerika'ya göç etme hikayesi/ İki kadın arasında kalan bir erkeğin hayatında kendini bulma savaşı/ Vietnam Savaşı'ndan dönenlerin kolayca şiddete yönelebilecekleri/ Hollywood ta başarılı bir yapımcının etrafında geçen karmaşık ilişkiler..."

Bir de Elia'nın hayat öyküsünü yazmak yerine onun son dönemlerine tanıklık etmiş ve daha sonra bunu kitaplaştırmış Zülfü Livaneli'nin "Elia ile yolculuk" kitabından kısa alıntılar yaptım..


"Amerika’ya dört yaşında gelmiş -getirilmiş demek daha doğru- olduğu için, hele o yılların koşullarında, yani 20. Yüzyıl başlarında Amerika'nın filmlerini gören değil, yaratan ve dünyaya gösteren biriydi o. Kendini Amerika’lı sayan bir Anadolulu, Rum sayan bir Türk, Türk sayan bir Rum, Anadolulu sayan bir Amerika’lı, New York’lu sayan bir göçmen, göçmen sayan bir New York’lu. Belki de hiç biri. Hem hepsi, hem hiçbiri. Üst üste binmiş kimliklerin çoğaltırken azalttığı, güçlendirirken zayıflattığı bir adam. Adı Elia, adı İlya, İlyas, Aliya; soyadları Kazancıoğlu, Kazan; annesinin kızlık soyadı ise Şişmanoğlu."

"Uzlaşma diye bir roman yazan ama hiç uzlaşmamış bir savaşçı. Daha doğrusu hayatında bir kez iktidar sahipleriyle uzlaşma denemesinde bulunmuş ve yüzüne gözüne bulaştırdığı bu zayıflığın bir cezası olarak, ciğeri her gün kartallar tarafından yeniden parçalanan bir Prometheus olarak yaşamış ve bununla ölmek zorunda kalmış bir adam."

"Amasya kentinde bir çocuk görüyorum şimdi. Şehrin tek sinemasında, öğleden sonra, loş salonun tenha yalnızlığında, kırmızı kadife koltuklu bir locada tek başına oturmuş, bu adamın yönettiği bir filmi izliyor. Babası o şehrin savcısı olduğu için, filmi savcıya ayrılan locadan izleme ayrıcalığına erişmiş yedi yaşında, kısa pantolonlu, dizleri her akşam büyük bir zevkle, üstündeki yarı tutmuş kabuğu kaldırarak tekrar kanattığı, yarı kahverengi yarı pembe yaralarla dolu. Uzak iklimlerin, uzak yaşamların düşünü kuran ve hayalhanesini öğleden sonraları tek başına, bir tapmak gibi sığındığı, böcek ilacı kokan, zemin tahtaları gıcırdayan; karanlık sinema salonunda gördüğü filmlerle doldurmaya çalışan bir çocuk."


"Küçük Asya denilen ve milattan önce on bin yıla ait uygarlık kalıntıları bulunan bu toprak, binlerce yıl boyunca değişik kavimlerce işgal edilmişti. Hattiler, Hititler, Frigya, İyonya, Karya, Bergama medeniyetleri, Büyük İskender, Romalılar, Bizanslılar, Persler, Araplar, Türkler, Moğollar, Haçlılar, Ruslar, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar. Kafkasya, Mezopotamya ve Balkanlar gibi tarih boyunca alev alev yanmış üç belalı bölge arasındaki bu topraklarda hayatta kalabilmek; yeni gelen her güce boyun eğmekle, gerçek düşüncelerini bir riyakârlık perdesi altında gizlemekle mümkündü. Elia’nın “Anadolu gülüşü” dediği ve halıcı babasından öğrendiği şey buydu işte. Sahte bir gülüş. Amerika Amerika Filminin ilk adı da Anadolu Gülüşü idi zaten. Ama Elia bu tanıma girmiyordu. Bence kendine haksızlık etmişti; belki de kendini hırpalama, cezalandırma yönteminin bir parçasıydı bu."

"Öz yaşam öyküsünü yazarken bu kadar derine inmesi, kendini çırılçıplak toplumun önüne atması da ailesini, annesini, eşlerini, çocuklarını, dostlarını üzme pahasına göze alınan korkunç bir cesaret örneği. Her an, Calut’un karşısına dikilme gözü pekliğini gösteren ufak tefek, çelimsiz bir adam. Ay tanrıçasına âşık olan çoban Endymion gibi kaderini bilme cezasına çarptırılmış, değiştirmesinin mümkün olmadığı korkunç bir sona doğru ilerlediği halde, son ana kadar mücadeleyi elden bırakmayan bir karakter. Alaycı, küstah, kuşkular içinde ama cesur. Kendisine karşı, entelektüel bir mazoşizm sayılabilecek derecede öfkeli. "

"Arthur Miller, Bütün Oğullarım adlı oyununu ona ithaf etmişti. Onun en güzel oyunlarının yönetmeniydi. Kendisi HUAC engizisyonunun karşısına Marilyn Monroe’yla beraber çıkmış, ifade vermiş, onca baskıya rağmen başka insanların isimlerini vermeyi reddetmişti. Bu da yüceltmişti onu elbette. Ama daha sonra, zararsız da olsa birtakım isimler zikrettiği için ona dert yanan Elia’nın omzuna kolunu atarak “Üzülme, ben senin yüreğinin doğru yerde olduğunu biliyorum.” demişti."


"Elia, ailesinden devraldığı bir kültürel mirasla, Türklerden hep korkmuştu. Onun gözünde Türk, kaba saba, sert, vahşi ve ilkel demekti ki bu tanım Osmanlı sarayının Türk tanımına da son derece uymaktaydı. Hanedanın kökeni Orta Asya Türklerine dayanmasına rağmen kendilerini o kadar kozmopolit bir kültüre emanet etmişlerdi ki, Anadolu Türk köylülerine “idraksiz Türkler”, “çirkin yüzlü Türkler” demekten geri durmuyor ve birisine çok kızdıkları zaman “Bre vahşi Türk” diye hakaret ediyorlardı. Bu mirasla, yani Türk korkusuyla büyümüş olan Elia, bana bir gün bir itirafta bulundu. “Çok garip” dedi, “Yaşlılık yıllarımda sizlerle yakınlaştıktan sonra, Türkleri sevmeye başladım ben. Öyle ki Yunanistan bana daha yabancı artık.”

"Amerika’da üniversite okumuş, edebiyat bilen, Tennessee Williams gibi yazarların eserlerini sahnelemiş, kendisi de müthiş romanlar yazmış bir adam olarak “entelektüel olmadığı” iddiasındaydı. Oysa bir entelektüeldi; yani hayatını düşünerek yaşıyordu, entelekti her şeyin önündeydi. Nedense bunu inkâr eden bir tutum içindeydi hep."

"Üç Oscar heykelciği olan yönetmen, sinemada da lenslerden, teknikten anlamadığını iddia ederdi. Beckett, Brecht hatta Shakespeare’den sıkıldığını söylerdi. Brecht’in bir oyununu yönetme teklifini reddetmişti. Ne garip değil mi? New York entelektüel dünyasının en önemli isimlerinden biri olmasına, 20. yüzyılın zirvelerine tırmanmasına rağmen, Anadolulu olduğunu iddia eden bu adam, şöhretin büyüsüne kapılmadı hiç."


"Hayatına girmiş onca önemli insandan söz ederken, sanki köşe başındaki bakkalı ya da otobüs biletçisini anlatır gibi, onların şöhretini hiç umursamadan konuşurdu. Gençlik yıllarının sevgilisi Marilyn Monroe, hiç âşık olmadığı “iyi kalpli bir taşralı kız”; Marlon Brando, Rıhtımlar Üzerinde filmini çevirirken, kendisi ve bütün ekip korkunç soğukta beklemek zorunda kaldığı için, sıcak otelde dinlenmesine kızdığı ama olağanüstü yeteneğine saygı duyduğu bir aktör; Kari Malden “sıkı dost”; Kirk Douglas, Uzlaşma filminin başarısızlığına yol açan kibirli bir adamdı mesela. Kendi dâhil, hiç kimsenin şöhreti Elia’nın umurunda değildi. O, yıldız tozlarının ardındaki insanı görürdü her zaman."

"Dostluğa, arkadaşlığa diğer sanatçılardan daha çok önem verdi. Yoksa bu büyük yönetmen, benim gibi bir “Türk’ün” filminde niye küçük bir rol oynamayı kabul etsindi ki? Bu da bir çeşit kader olmalı. Elia Kazanın oynadığı son rol, benim Sis filmimde, İstanbul’daki bir kahvede tavla oynayan adam rolü oldu."

"Bazı gündelik davranışları Anadolu köylü geleneklerini çağrıştırırdı. Bunlardan biri, yemek işine hiçbir seremoni karıştırmaması, bunu görev yapar gibi bir çırpıda halledivermesiydi. Uzun uzadıya yenen şaraplı yemekler, masa başı sohbetleri ona göre değildi. Manhattandaki evindeyken çoğu zaman, çok sevdiği Ben and Jerry s dondurmasıyla geçirirdi gününü. Frances’in pasta ziyafetleri dışında o evde pek yemek yapıldığını hatırlamıyorum. Dondurma Elia için yeterli bir gıdaydı, hem de çok zevkli bir gıda. Yemek sofrasına eğreti oturur, önüne konan tabaktaki yemeği beş dakika içinde yutar, sonra da kızdığı bir eşyaymış gibi tabağı elinin tersiyle uzağa iterek Türkçe “İş bitti!” derdi."


"Elia’daki yemek alışkanlığı Anadolu köylü geleneklerinden mi, yoksa Ortodoks ritüellerinden mi geliyordu bilmiyorum ama yemek dışındaki bütün zevklere, özellikle de kadınlara olağandışı bir düşkünlüğü olduğunu biliyorum. Zaten bunları olanca içtenliğiyle öz yaşam öyküsünde ve Uzlaşma romanında anlattı. Büyük bir cesaret işiydi bu. Çünkü Engels’in dediği gibi: “İnsanlar gece yaptıkları işleri gündüz konuşmaya çekinirler.” Hele yazıya geçirmek, çok ama çok zor bir iştir. Bunu yapabilmek için insanda Jean Genet, D. H. Lawrence, Henry Miller gibi delice bir cesaret bulunması gerekir ki, Elia’da bu vardı işte. Her satırında kendini çarmıha gererdi."

"Kadınlarla ilişkilerinde dikkatimi çeken bazı noktalar vardı. Birkaç kez çok âşık olmuştu ama bu kadınların hepsi de sarışın, Amerika’lı (ya da son karısı gibi İngiliz), WASP niteliklere sahip kadınlardı. Buna rağmen, dünyada Amerikan sarışın kadınının simgesi olan ve bir süre hayatını paylaştığı Marilyn Monroe’ya âşık olmamıştı. Hatta onu Arthur Miller’a kendi elleriyle teslim etmiş, sonra da ara sıra onu, kendisine kötü davranan Miller’a duyduğu aşkı dinleyerek teselli etmek durumunda kalmıştı. Bu teselliler yatakta yapılıyordu elbette. İlk karısı Molly’ye de âşık olmuştu, son karısı Francese de. Elia ilk karısı Molly’yi hiç unutamıyordu. “Ölümünün üstünden bunca yıl geçti ama ben hâlâ Molly’yle konuşuyorum. Önemli kararları hep ona danışıyorum.” diyordu. Şimdiki karısı Frances’le aralarında neredeyse kırk yaş fark vardı. Anadolu köylü şivesiyle “Biraz delidir ama iyi kızdır.” diyordu onun için. Anadolu’da olduğu gibi, “deli’yi övücü bir söz olarak kullanıyordu. Sonra ekliyordu: “Bu yaşımda bana bir yuva yarattı.”

"İlginç bir biçimde hayatına, Yunan, Türk, Doğulu, esmer kadınlar hiç girmemişti. Ulaşmak istediği Amerikan hayatına kavuşma isteği miydi bu? WASP’larla yatakta buluşmak ve erkekliğini onlar üzerinde denemek arzusu muydu? Yoksa tek husyeli oluşun verdiği bir rahatsızlığı, mümkün olduğu kadar çok ve ulaşılmaz görünen kadınla yatarak tersine çevirme azmi miydi, kim bilir? "

"Karısı, salondaki sehpanın üzerine üç Oscar heykelciğini kondurmuş. Altın heykeller yan yana duruyor. Birinci heykelciği Centilmenler Anlaşması, İkincisini Rıhtımlar Üzerinde filmiyle almış. “İlk ikisini almak için çok çalıştım.” diyor. “Üçüncüyü ise hediye olarak verdiler.” Yaşam Boyu Başarı Oscarı’nı kastediyor. “Hiçbir önemi yok bunların.” diyor. “Oscar için onca yaygara kopardılar. Ben de aldırmadığımı göstermek için, heykelciği herkesin gözünün önünde karımın eline tutuşturuverdim.”
 

"Çalışma odasındaki resim ormanına bakarken, genç ve güzel, iyi giyimli bir kadını gösterip sormuştum ona: “Bu kim?” Annesi olduğunu söylemişti: Athena Şişmanoğlu. Resim 1900’lerin başında Anadolu’da, Kayseri şehrinde çekilmişti. Orayı bilip bilmediğimi sordu. Elbette bildiğimi söyledim. Kadim bir şehirdir dedim. “Peki, o meşhur dağı da biliyor musun?” diye sordu ve güldü. “Babam her zaman bu dağda yetişen üzümlerden söz ederdi bana. Öldüğü güne kadar hep bu üzümleri sayıkladı. Ona göre dünyada başka üzüm yoktu.”

"Hem anne hem baba tarafının Kayserili olduğunu anlattı. Babasıyla amcasının Kayseri Kapalı Çarşıda bir halıcı dükkânları varmış. Annesi ise resimde görülen Germir kasabasındanmış. Resme daha dikkatlice baktım. Görkemli bir Ortodoks kilisesinin önünde duran ve İtalyan Orta Çağını çağrıştıran güzel giysiler giymiş bir genç kadın. “Annemin doğurduğu bütün çocuklar öldü.” diyor. “Benden başka… Hepsi de benden küçük üç kardeş kaybettim. Evlat acısı gördüm. Ama insanoğlu her şeyin üstesinden geliyor.”

"Ben resme dalıp gitmişken birden yakama yapıştığım hissedip şaşırıyorum. Büyük bir tutkuyla kendisini oraya, o kasabaya götürmemi istiyor. “Beni götür oraya, çabuk götür, hemen götür!” diyor. İyi ama ne zaman, falan diye kırık dökük bir şeyler mırıldanıyorum. Hemen diyor, mümkün olduğu kadar çabuk, hemen. Annesinin kasabasını bulup bulamayacağımı soruyor. Elbette buluruz, diyorum. Herhalde ismi değişmiştir, Anadolu’daki her Rum yerleşiminin adı değişti, Türkçeleştirildi. Rumlar gittikten sonra, onlardan kalan izleri silmeye giriştiler. Tutulduğu heyecan fırtınası karşısında daha fazla direnemiyorum ve bu çılgın fikre “Peki,” diyorum, “gidelim. Annenin memleketini bulalım.” “Tamam” diyor muzip bir gülümsemeyle, omzuma vuruyor. “Tamam, iş bitti.”


"Telaşlı kalabalık Kadıköy’de vapurdan iniyor. Biz de onlarla birlikte sürüklenerek bu kadim semte dalıyoruz. “Burada doğmuşum” diyor bana, “dört yaşına kadar da bu semtte yaşamışım. Sonra… Amerika.” Bir şey hatırlayıp hatırlamadığını soruyorum. Dört yaşına kadar ne hatırlayabilir ki insan? Olsa olsa birkaç silik izlenim kalır. O da öyle anlatıyor zaten. “Dedemin beni elimden tutup bir kahveye götürdüğü gibi bir görüntü var kafamda.” Ama daha sonra gelmiş olduğunu hatırlatıyorum. “Evet” diyor, “Amerika Amerika’yı çevirirken geldim.” Gülüyor. O filmi yaparken Türk hükümetinin başına birçok dert açtığını söylüyor. “Ne gibi dertler?” diye soruyorum. “Bir kere” diyor, “sırtlarında ağır yükler taşıyan hamalların gösterilmesini istemiyorlardı. Bir de Altın Boynuz meselesi vardı. Orada çekim yaparken polis bizi engellemek istedi. Gerekçesi de o zamanlar Altın Boynuz adını taşıyan yerin çok kötü kokmakta olduğuydu ki, doğruydu bu. Ben de polise “Korkmayın, filmlerde koku çıkmıyor henüz” dedim.” Gülüyoruz."

"Sonunda sora sora Elia’nın anne evinin kalıntılarını bulabiliyoruz. Yapı çökmüş, çamurlar içinde birkaç yıkık duvar kalmış sadece. Bir zamanlar orada bir ev olduğunu, insanların yaşadığını hayal etmek bile çok zor. O anda Elia’nın yüzündeki büyük acı ifadesi, neredeyse elle tutulur hale geliyor. Yaşlı dudakları titremeye başlıyor. Burnunun kızardığını, gözlerinin dolduğunu görebiliyorum. Elia’yı en çok yıkılmış gördüğüm an budur."




Filmlerinin afişleri ile Elia ile yolculuk kitabının pdf'i

Related Posts with thumbnails