Fotoğrafçı olarak, içinde yaşadığı çevreleri geride anı olarak bırakmayı yeğleyerek, yüksek sosyetenin adetlerine katılmayı geri çevirdi; doğal olarak, Sarah Bernhardt'ın birkaç kez fotoğrafını çekti. Fransız Hayvanları Koruma Derneği'nin ilk aktif üyesiydi. Polislerle karşı karşıya geldiğinde bir hayli patırtı çıkarır ve hapishaneleri onaylamazdı. (kendisi de borç yüzünden bir kez içeri alınmıştı) . Jürilerin, "Suçlu mu? " diye değil, "Tehlikeli mi?" diye sormaları gerektiğini düşünüyordu. Büyük partiler veriyor ve sofrasını herkese açık tutuyordu; Boulevard des Capucines'de bulunan fotoğraf stüdyosunu 1874'de yapılan ilk İzlenimci Ressamlar Sergisi'ne vermişti. Yeni tür bir barut icat etmeyi planlıyordu, aynı zamanda da"akustik bir daguerretype" (ilk pratik fotoğraf çekme sürecinin mucidi olan Fransız fizikçi Louis-Jacques-Mande Daguerre'in adını ifade eden yöntem) adını verdiği bir çeşit konuşan resim hayal ediyordu. Para konusunda ümitsiz vakaydı.
İlkin, balonun beşik bölmesinde, siyah ve turuncu çifte perdelerle kaplı bir karanlık oda inşa edilmesi gerekti; içeride bir lambanın zayıf ışıltısı vardı. Yeni ıslak-klişe tekniği, bir cam tabakayı kollodyonla kaplamaktan, sonra da onu gümüş nitrat solüsyonu içinde duyarlı hale getirmekten oluşuyordu. Ne var ki bu, usta el işçiliği gerektiren meşakkatli bir süreçti, bu yüzden de Nadar'a bir klişe hazırlayıcı eşlik etti. Kamera, Nadar'ın patentini aldığı özel türde yatay bir objektif kapağı olan bir Dallmeyer'di. İki adam, Paris'in kuzeyinde Petit-Bicetre yakınlarında 1858 sonbaharının az rüzgârlı bir gününde bağlanmış bir balonun içinde havalanıp dünyanın gökyüzünde çekilmiş ilk fotoğrafını çektiler. Balondan inip karargâhları olarak kullandıkları yöre hanına döndüklerinde bu klişeyi heyecanlı bir şekilde banyo ettiler.
Ve hiçbir şey bulamadılar. Ya da daha doğrusu, hiçbir görüntü izi taşımayan çamurlu ve kurum siyahı bir klişeden başka hiçbir şey göremediler. Yeniden denediler ve başarısızlığa uğradılar. Üçüncü bir deneme yaptılar ve yine başarısızlığa uğradılar. Banyonun içindeki sıvının kirli maddelerden oluşabileceğinden kuşkulanarak sıvıyı defalarca filtreden geçirdiler ama yine hiçbir sonuç alamadılar. Bütün kimyasal maddeleri denediler ama yine hiçbir fark yoktu. Zaman geçiyor kış yaklaşıyordu ve büyük deney başarısız olmuştu, derken, Nadar'ın anılarında anlattığı kadarıyla, bir gün bir elma ağacının altında oturuyormuş ki (belki de inanmayı iyice zorlaştıran Newtonvari bir rastlantı) birden bire meseleyi anlamış. "Meğer uğradığımız sürekli başarısızlık, havalanışlar sırasında her zaman açık bırakılan balon boynunun, hidrosülfirik gazının, banyodaki gümüş nitratlı solüsyonun içine sızmasına neden olmasından kaynaklanıyormuş."
.jpg&container=blogger&gadget=a&rewriteMime=image%2F*)
Bu yüzden bir sonraki denemede, yeterli irtifaya bir kez yükselince, Nadar gaz supabını kapamıştı ki bu, balonun patlamasına yol açabilecek tehlikeli bir yöntemdi. Hazırlanmış olan klişe ışığa maruz kaldı ve yeniden hana döndüklerinde Nadar bir görüntüyle ödüllendirildiklerini fark etti; bağlanmış balonun altında gözüken üç binanın zayıf ama ayırt edilebilir görüntüsüydü bu: çiftlik, han ve jandarma karakolu. Çiftliğin çatısındaki iki beyaz güvercin görülebiliyordu, tarla yolunda durmuş bir yük arabası vardı ve içindeki adam gökyüzünde süzülen garip nesneye merakla bakıyordu.
Nadar'ın anısı ve bizim daha sonra hayal ettiklerimiz dışında çekilen ilk resim günümüze kalmadı; bunu izleyen on yıl içinde çektikleri de kalmadı. Balon deneyiminin ilk görüntüleri 1868'den kalmıştır. Bunların birinde Arc de Triomphe'a çıkan sokakların sekiz parçalı ve çoklu mercekle çekilmiş bir görüntüsü vardır; bir başkası Avenue du Bois de Boulogne (şimdi Avenue Foch) üzerinden Les Ternes'e ve Montmartre'a doğru bir görünüm sunar.
23 Ekim 1858 de Nadar, "yeni bir balon fotoğrafçılığı sistemi" için No 38 509 kaydını taşıyan patenti olağan bir şekilde aldı. Ne var ki bu sürecin, teknik olarak güç ve tecimsel olarak da kazançsız olduğu anlaşıldı. Halktan bir karşılık alamaması da cesaret kırıcıydı. "Yeni sistemi" için kendisi iki pratik uygulama yolu hayal etti. Bunların ilkinde, kara haritacılığını dönüşüme uğratmayı planlıyordu: bir balondan, tek bir kerede, bir milyon metre karelik ya da yüz hektarlık bir arazinin haritasını çıkarabilir ve bir gün içinde böyle on gözlem yapabilirdiniz. Yöntemin ikinci kullanım alanı askeri amaçlı keşifler olacaktı: bir balon: "seyahat eden bir çan kulesi" işlevi görebilirdi.
Bu da aslında yeni bir şey değildi: Devrim ordusu 1794'deki Fleurus Muhaberesi'nde böyle bir balon kullanmıştı ve Napoleon'un Mısır'a götürdüğü keşif kuvvetleri arasında da dört balonla donanmış bir Baloncu Birliği vardı (birlik Aboukir Körfezi'nde Nelson tarafından tahrip edilmiştir.) Bununla birlikte, fotoğrafçılığın kullanıma girmesi, pek de yeterli olmayan generallere kesinlikle üstünlük kazandıracaktı. Peki, bu olanağı ilk kez kullanmaya çalışan kim olacaktı? Sadece nefret edilen III. Napoleon; imparator 1859 'da Nadar'a Avusturya'yla yapacakları savaşta göstereceği hizmetler karşılığında 50.000 frank önermişti. Fotoğrafçı bu öneriyi geri çevirdi. Patentinin barış zamanı kullanımları içinse 'seçkin dostu Albay Laudesset' Nadar'ı (belirtilmeyen sebeplerle) havadan kara haritacılığı yapmanın "olanaksız" olduğu konusunda temin etti. Hayal kırıklığına uğrayan ve her zamanki gibi yerinde duramayan Nadar, balon fotoğrafçılığı alanını Tissandier kardeşlere, Jacques Ducom'a ve kendi oğlu Paul Nadar'a bırakarak faaliyetlerini sürdürdü.
._-_D%2560apr%25C3%25A8s_les_renseignements_fournis_par_M._Nadar..jpg&container=blogger&gadget=a&rewriteMime=image%2F*)
Paris'in Pruyalılar tarafından kuşatılması sırasında, dış dünyayla iletişim bağlantısı oluşturabilmek için Compagnie d'Aerostatiers Militaires'yi (Askeri Baloncular Şirketi) kurdu. Montmartre'daki St-Pierre Meydanı'ndan "kuşatma balonları" uçurdu. Balonların biri Victor Hugo, ötekiyse George Sand adını taşıyordu ve balonlar mektupları, Fransız hükümetine verilen raporları ve gözü pek baloncuları taşıyordu. İlk balon 23 Eylül 1870'de havalandı ve Normandiya'ya güvenli bir şekilde indi; posta çantasının içinde Nadar'dan Londra'da faaliyet gösteren The Times gazetesine gönderilen bir mektup da vardı, gazete mektubu , beş gün sonra, tam metin ve Fransızca olarak yayımladı. Bu posta servisi bütün kuşatma sırasında sürdü, gerçi bazı balonlar Prusyalılar tarafından düşürüldü ve ayrıca herşey rüzgarın yönüne bağlıydı. Balonların biri de Norveç fiyorduna düştü.
Fotoğrafçı, hep ünlü biri olarak kaldı: bir seferinde Victor Hugo bir zarfın üzerine bir tek "Nadar" sözcüğünü yazmış ve mektup yine de ona ulaşmıştı. 1862' de dostu Daumier onun Nadar Fotoğrafı Sanat Düzeyine çıkarıyor başlıklı bir taşbaskıda karikatürünü yaptı. Karikatürde Nadar, Paris'in ta tepesinde bir balonun içinde kamerasının üzerine çömelmiş ve kentin bütün evlerinin duvarına PHOTOGRAPHIE ilanları yapıştırılmışken betimlenmişti. Ancak sanat, fotoğrafçılık denen bu tecimsel ve çıkarcı iletişim aracına karşı çoğu kez ihtiyatlı duruyor ya da ondan korkuyorsa da balonculuğa düzenli olarak ve rahat bir şekilde saygı gösterisinde bulunuyordu. Guardi sessiz sakin Venedik semalarında süzülen bir balonu gösterdi: Manet, Dev adlı balonun Les Invalides'den son havalanışını yaparken (sepetinde Nadar ile birlikte) portresini yaptı. Goya'dan Gümrükçü Rousseau'ya kadar ressamlar balonları daha dingin bir gökyüzünde sessiz sakin süzülürken resmettiler: pastoralin göksel versiyonuydu bu.

Ancak balonculuğun en çok dikkat uyandıran tek imgesini ortaya koyan sanatçı Odilon Redon oldu ve o, karşı görüşteydi. Redon, Dev'in havalanışına ve aynı zamanda da 1867 ve 1878 Paris Sergilerinde yıldızlaşan Henri Giffard'ın "Büyük Tutsak Balon"una tanık olmuştu. 1978'de Göz Balonu adında kömür kalemle yapılmış bir desen ortaya koydu. İlk bakışta sadece, esprili görsel bir cinas gibi görünüyor: kocaman bir küre gri bir manzara üzerinde süzülürken, balon küresiyle göz yuvarı tek bir görüntü olana dek şişirilmişti desende. Göz balonunun gözkapağı açıktı, böylelikle de kirpik, gölgeliğin tepesinin çevresinde bir saçak oluşturuyordu.

Balondan sallanır şekilde, içinde kaba bir yarım kürenin oturduğu bir beşik vardı: bir insan başının üst yarısıydı bu. Ne var ki imgenin tonu yeni ve uğursuzcaydı. Bizler balonculukla gelen yerleşik mecazlardan hiç bu kadar uzak olamazdık: özgürlük, tinsel coşku, insanın ilerlemesi. Redon'un sonsuza değin var olan açık gözü, derinden derine rahatsız edici bir görünüm sunmakta. Gökyüzündeki göz; Tanrı'nın güvenlik kamerası. Ve o aptalca insan başı, uzayın kolonileştirilmesinin onu kolonileştiren kişileri arıtmadığı sonucunu çıkarmaya davet ediyor bizi; bütün olan biten, kendi günahkârlığımızı yeni bir yere getirmiş olmamız.
Balonculuk ve fotoğrafçılık pratik yurttaşlık sonuçları olan bilimsel ilerlemelerdi. Ancak gelişmelerin ilk yıllarında, her ikisini de bir gizem ve büyü halesi sarmıştı. Bir balonun sürüklenen çıpası ardında koşan şu pörtlek gözlü saf taşralılar, balondan Tanrıça Sarah'ın ineceğini bekledikleri kadar Büyücü Simon'ın da inebileceğini bekleyebilirlerdi. Fotoğrafçılık poz veren kişinin sadece özsaygısını tehdit eden bir şey gibi gözükmüyordu. Kameranın ruhlarını çalabileceğinden korkanlar yalnızca orman sakinleri değildi. Nadar, Balzac'ın insanın nefesine ilişkin bir kuramını anımsatıyordu, bu kurama göre bir insanın özü, her biri, bir diğerinin üzerine yığılmış, sonsuza yakın sayıda hayaletvari katmanlardan oluşmaktaydı.
Romancı ayrıca "Daguerrevari işlem" sırasında böyle bir katmanın sıyrılıp büyülü enstrüman tarafından alıkonulduğuna inanıyordu. Nadar bu katmanın sonsuza değin kaybolup kaybolmadığını da bir yeniden doğuşun mümkün olup olmadığını da anımsayamıyordu; gerçi Balzac'ın etli butlu gövdesi göz önünde tutulursa, romancının birkaç hayaletvari katmanın üzerinden sıyrılmasından çoğu kişiden daha az korkma gerekçesi olduğunu da biraz aşırı bir özgüvenle ortaya atıyordu. Ne var ki bu kuram-ya da algılayış-sadece Balzac'a özgü değildi. Yazar dostları Gautier ve Nerval tarafından da paylaşılıyor ve Nadar'ın "kabalistik trio" adını verdiği şeyi oluşturuyordu.
Félix Tournachon karısına düşkün bir adamdı. Ernestine'le 1854 Eylül'ünde evlenmişti. Dostlarını şaşırtan ani bir evlilikti bu: gelin Normandiya'nın Protestan burjuvazisinden gelen on sekiz yaşında bir kızdı. Doğru, kızın drahoması vardı ve evlilik Felix için "Anne ile birlikte yaşamak" tan yararlı bir kaçış yoluydu. Ancak Nadar'ın bütün hercailiklerine karşın, ilişkinin uzun bir ilişki olduğu kadar, sevecen bir ilişki olduğu da anlaşılıyor. Tournachon yalnızca tek erkek kardeşi ve tek oğluyla kavga etti; her ikisi de kendi yaşamlarını yazarak onun hayatından kendi kendilerine çıktılar. Ernestine, Nadar'ın hep yanında oldu. Nadar'ın hayatının bir ortak motifi olduysa, bunu Ernestine sağladı. Dev'in Hanover yakınlarına düşüşünde Nadar'la birlikteydi. Ernestine'in parası stüdyo harcamalarını ödemeye yardımcı oldu; daha sonraları, iş sözleşmeleri onun adına yapıldı.
1887' de Ernestine, Opera Comique'de bir yangının çıktığını duyup da oğlu Paul'ün orada olduğuna inanınca, bir inme geçirdi. Felix ailesini hemen Paris'in dışına Senart Ormanı'na taşıdı, orada L'Hermitage adında bir mülkü vardı. Bu tarihi izleyen sekiz yıl boyunca orada kaldılar. 1893' de Edmond de Concourd aileyi Journal'ında şöyle betimledi:
..Merkezde, konuşma yetisini yitirmiş ve ak saçlı, yaşlı bir profesör gibi görünen Madam Nadar var. Pembe ipek astarlı, gök mavisi bir geceliğe sarınmış olarak yatakta yatıyor. Onun yanında Nadar sevecen hastabakıcı rolünü üstlenip kadının parlak renkli geceliğine çekidüzen veriyor, şakaklarına düşen saç perçemlerini düzeltiyor, ona hep dokunuyor ve okşuyor..
Ernestine'nin sabahlığı, artık uçmadıkları gökyüzü rengindedir. Artık her ikisi de yere inmiş bulunuyorlardı. 1909' da, elli beş yıllık bir evlilikten sonra, Ernestine öldü. O aynı yıl, Louis Bleriot, Manş'ın üzerinden uçtu ve bu, Nadar'ın-havadan daha ağır-araçlarla uçmaya inancının somut bir doğrulaması oldu; baloncu havacıya bir kutlama telgrafı gönderdi. Bleriot uçarken, Nadar dümenini yitirmişti. Ernestine'in ölümünden sonra çok yaşamadı; köpekleri ve kedileriyle çevrili olarak 1910'un Mart'ında öldü.
...
Nadar'ın elimizde olan biricik balon fotoğrafları 1868'den kalmıştır. Tamı tamamına bir yüzyıl sonra, Aralık 1968'de, Apollo-8, Ay'a gitmek üzere misyonuna başladı. Uzay aracı Noel arifesinde Ay'ın uzak tarafından geçti ve yörüngeye oturdu. Anlaşıldığı kadarıyla astronotlar yeni bir sözcüğe gerek duyulan bir fenomeni görmüş olan ilk insanlardı: "Yeryüzünün ufukta doğuşu". Ay modülünün pilotu olan William Anders, özellikle ortama uyarlanmış bir Hasselblad kamera kullanarak, gece gökyüzünde yükselen Yeryüzü ‘nün üçte ikilik kısmının göründüğü fotoğraflar çekti. Fotoğraflarda Yeryüzü son derece tatlı renklerde, üzerinde kuştüyü benzeri bulutlar varken, fırtına sistemleri girdap gibi dönerken, zengin mavi denizleri ve pas rengi kıtalarıyla görünüyordu. Tuğgeneral Anders daha sonra şunları düşündü:

"Sanırım herkesi, aslında güneş sistemi ağının içinde tutan, Yeryüzü'nün ufukta doğuşuydu... Dönüp gezegenimize, evrildiğimiz yere bakıyorduk. Yeryüzümüz tamamen renkliydi, dahası son derece kaba, engebeli, harap görünümlü, hatta sıkıcı Ay yüzeyiyle karşılaştırıldığında hoş ve zarifti. Sanırım Ay'ı görmek için 384.400 kilometre kat etmiş olmamız ve gerçekte görülmeye değer şeyin Yeryüzü olduğu buradaki herkese çarpıcı gelmişti.."
O zamanlar, Anders'in çektiği fotoğraflar güzel olduğu kadar rahatsız ediciydi ve bugün de aynen öyleler. Kendimize uzaklardan bakmak, öznel olanı birdenbire nesnel kılmak: bu bizde psişik bir şok yaratıyor. Ne var ki iki şeyi ilk kez bir araya getiren kişi-sadece birkaç yüz metrelik bir yükseklikten, sadece siyah beyaz ve sadece Paris'in bir kaç manzarasını çekmiş olsa bile-alev saçlı Félix Tournachon oldu...
Nadar'ın çektiği tüm fotoğraflara buradan ulaşabilirsiniz..