1966 Ankara doğumlu İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da, yükseköğrenimini İngiltere’de yaptı. Şiirleri Varlık, Argos, Sombahar, Yaşasın Edebiyat gibi dergilerde yayımlandı. Televizyon programlarında çalıştı. “ Yaşanmıştır “ adlı kitabı 3 baskı yaptı..
"Ben niçinim?" Bu soruyu "ölümün hamallığı için" diye yanıtlayacak cesaret ve çapta bir şair yüreği: "Bütün ölümler sanki evim!" Yaşamak; ölümle yüzleşmeye kararlı bir alıştırmalar toplamıysa, sürekli ağırlaşan bir yük. Esra Zeynep şiirinin sarkacı, işte bu yükle, yaşamda en son kalan mostralık hüzün ve hınzırlığın lirizmi arasında ömürlerdir gidip geliyor sanki:
Dokunduğu her anı buğulu gözlerle sarakaya alarak. Ve sevecen bir kırgınlıkla yorulmaksızın gezindiği bu yaşam denen çıfıt çarşısında en zor anları eliyle koymuşcasına buluyor, umursuzca yitiriyor. Kaleminin ucunda kalansa yetiyor ona. Bu ceffelkalem yazıldığı izlenimi veren şiirde, olağanüstü hafifseme duygusuyla, şiir için başka her şeyi -yaşam dahil- yüzüstü melankoliye acı bir keyifle terk edebilme gözüpekliği, gizlenmiş bir işçiliğin önünde nasıl da hep kol kola... (arka kapak)
Aralık 1993 / Unutuş Ocak 1994 / Tekerrür Şubat 1994 / Kaos…….sayılarında..
Benim notlarımdan..
-duvağından anlıyoruz kız bakire ölümü saymazsak...
-örtmüşlerdi elim çarşafı çekti yüzünden bağlamışlardı dudaklarına dokundu elim bir kör gibi yürüdü ayaklarım omuzlarımdan tutup kollarım otobüse bindirdi uzundan gri bir yol şeritleri çarşaf hoşgeldiniz diye bir şehir ne dediniz dedi yanımdaki sesim cevap verdi : Ben artık Niçinim....
-bir anne atlamış Fırat'tan üç çocuğuyla biri sırtında ekiplere haber boşuna aramayın oralarda bana vurdu cesetleri...
-dünyada kaç kişi aralarında maça ası yaramaz perle yatıyor -neden bir el- toplayıp herkesi yataklarından yeniden dağıtmıyor neden...
-git bekle dudaklarının kıyısında dakika başı bir gülücük kalkar mutluluğa birini kaçırırsan birini yakala...
-belki de ruhumuz sayısız kuştan oluşuyor etten hücremizin kilidini ölüm açtığı gün kuşlarımız içimizde kalan dallara uçuyor...
-gece sabaha dururken öyle bir mavi geçer ki yüzünden kaldırır başını bakar deniz...
-anlat herkes bir hayatla yorgun, sen kaç hayatın hamalısın? duygusallığın hangi yüzyıl? hüznün rengi insanına göre. seninki fırdöndü mavisi mi ne; kokusu hani antika kitaplar, sayfalarında okyanus kurutulmuş. anlat, herkes bir aşkla yorgun. sen bir erkek için ölürken, nasıl bir kız için öldürebilirsin? herkes başka bir sen'i tanıyor. kaç adın varsa avuçlarıma yaz; unutkanlığım mâlûm. ne olur otur anlat; sen en çok kaç kişisin? kimdin, nereliydin, şimdi kimsin? anlat ben hangi sen'im?
-ağaçlar bana mektup yazmış. senin için diyorlar ki; o atkestanesi, o defne, o ıhlamur sokaklar boyu kokar. cevap yazdım: hayır dedim, hayır, o denizkestanesi, denizler boyu kokar.
-kendi ellerinle sildin hatlarını belleğimden hayalimde boş bir çerçeve gibi geçip gidersin sevgimle örterim yokluğunu...
-benden ne köy olurmuş ne kasaba ne olmuş ne köy ne kasabaysam filmlere alt yazı kızlara takma kirpik kardanadamlara havuç vapurlara düdük trenlere ray olur ne haber sonra bir palto olur benden şöyle karga siyahı kutuplara layık koca eller göre üç cepli ben ne olsam üşürüm o başka...
-kalemdi mürekkebi lavanta kağıttım, anladım birden kamaşırken içim...
-sırdı şiire gömdüm sırdım sakladı...
-( ...........bu şiiri mezarlıkta buldum bir taşın kıyısında bitmişti kopardım ..................................büyüyecek...)
-alo, yalnız mısınız yok çalıyorsunuz ne iyi anlaşamazdık yoksa meşgul çalsaydınız uzun uzun adınız a ile başlasın dikili dostunuz yokmuş hayatta benim atım varmış hem kanatlı hem yüzgeçli de tadı yokmuş tek binmenin alo alo neden açtınız sanki...
-lafın tam burasında dur yatıya kalacağım o sözcükle aç avucunu kıvrılayım parmaklarınla ört üzerimi....
-dur bir dakika hayat soyunma indir şu levhayı duvardan tamam canım peşin söyle sonra yat altıma ölüm mü seni satıyor sen mi ölümü ölenler kime sermaye....
Karikatürün acımasız ustası Uzun yaşamanın sırlarından biri de karikatür çizmek olsa gerek! Geçtiğimiz yıllarda karikatür dünyası peş peşe gelen ölüm haberleriyle üzülmüştü. Saul Steinberg, Mose, Bill Mauldin, André François gibi yirminci yüzyıla damgasını vurmuş karikatürcüler, seksenli yaşlarının ortalarında dünyamıza veda etmişlerdi. Hatta bunlardan All Hirschfeld, öldüğünde tam 99 yaşındaydı...
Yılın son günü gelen bir haber listemizi biraz daha kabarttı: Karikatür dünyasının usta kalemlerinden David Levine, 83 yaşında dünyamızdan göç etti. O David Levine ki, portre karikatürünün gazete sayfalarına taşınmasına öncülük etmiş, Amerika’da sayısız karikatürcü tarafından taklit edilmiş, çizdiklerinden ödün vermemek adına en büyük günlük gazetelerde yer almaktan feragat etmiş, Amerika’nın neredeyse tüm siyasi şahsiyetlerine kafa tutmuş, bildiğini söylemekten (çizmekten) kaçınmamış büyük usta, prostat kanserine yenik düştü.
1926 yılında Brooklyn’de komünist eğilimli Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Levine, çocukluğunda çizgi romanlardan mahrum olarak büyümüş. Meğer ailesi bu tür yayınların ‘faşizan basın’ın icadı olduğuna inanırmış. Buna rağmen oğullarını ünlü çizgi romancı Will Eisner’in etkisinde kalmaktan kurtaramamışlar!
Philadelphia’daki Tyler School of Art’ta sanat eğitimi alan Levine, o yıllarda karikatür sanatını küçümsediğini ve karikatür sanatının babası addedilen Daumier’in, Rönesans sanatçılarıyla kıyaslanamayacağını düşünürmüş. Ona göre karikatür, resmin abartılı bir şekilde deforme edilmesiydi ve sanatla ilgisi yoktu. Ne ki, ilerleyen yıllarda Puvis de Chavannes’ın fantazmagorik resimleri ve de Manet’nin bir karikatürü bu düşüncesini temelden değiştirecek, karikatür sanatının daha 19.yüzyıldaki varlığını ve etkisini kabul edecekti.
Levine’in ilk karikatürleri 1940’lı yıllarda yayınlandı.1963 yılından itibaren “The New York Review of Books” için çalışmaya başladı, önce ünlü edebiyatçıların, bir kaç yıl sonra da politikacıların portrelerini çizmeye girişti. Hicvedeceği kişiyi iyice tanımak için önce kitaplarını okur, yaşamını inceler, portreye mutlaka o kişinin karakterini yansıtan bir unsur katardı. Çizgilerinde son derece acımasız ve gaddardı. Bu özellik, edebiyatçıların portrelerinde görülmekle birlikte, siyasi portrelerinde daha fazla açığa çıkmıştır. Levine imzalı bir portre karikatüründe, hedefteki kişinin zafiyeti, bulunduğu durumla birlikte hicvedilir.
Levine’in yıldızı Nixon’un başkan seçilmesiyle parladı. Bu dönemde pek çok kişinin sırf David Levine’in karikatürünü görmek için “The Review”u satın aldığı bilinir. Aslında 1960’ların ikinci yarısı, Amerikan karikatürü için de yeni bir Rönesans devrinin başlangıcı olarak tanımlanır. Watergate skandalıyla birlikte, David Levine’in yanı sıra, Edward Sorel, Ralph Steadman, Brad Holland, Robert Grossman gibi usta isimlere de gün doğmuştu.
David Levine’in portreleri daima küçük gövdelerin üzerine oturtulan büyük kafalardan oluşmuştur. Sanatçı bunu başlangıçta gazete köşesindeki sınırlı alandan doğan bir zorunluluk olarak açıklamış, ancak köşesi genişledikten sonra bile bu kendine has stilini terk etmemiştir. 1987 yılındaki bir röportaj esnasında, ‘yüzünü çarpıtmayacağınız insanlar var mıdır?’ sorusuna verdiği yanıt, günümüz karikatürcülerine ibret teşkil etmektedir: “Benim toplumumda dış görünüm (vitrin) son derece önemlidir. Kadınlar bundan çok etkilenir, siyahlar ise beyazların standartlarında değerlendirilir. Haliyle, bir kadın ya da bir zenci çizeceksem, kendisinin kamuya mal olmuş ünlü bir şahsiyet olmasına özen gösteririm. Yergiyi doğrudan o kişiye yönlendiririm; kesinlikle genelleştirmem, stereotip kullanmam.”
Hemen bütün Yahudi mizahçılar gibi, David Levine de ‘kendiyle’ dalga geçebilen bir sanatçıydı. Pek çok çiziminde Yahudilere ve Yahudilik unsurlarına rastlamak mümkündür. Bir muhabirin ‘çizdiğinizi anlayamadım’ eleştirisine yanıtı, ‘Yidişçe çiziyorum da ondan’ olmuştu. Elleri böceğe dönüşmüş Kafka, minicik penisli çırılçıplak Henry Kissinger, Torah içinde füzeler taşıyan Ariel Sharon, çizerin acımasız fırçasından nasiplerini almış olan sayısız Yahudi ünlüler arasında sadece üç örnektir. Hitler’i ise çok az çizmiş olmasına karşın, bir karikatürcünün “yeteri kadar keskin” bir Hitler karikatürü çizemeyeceğine inanırdı. Zira ona göre mizah, ister istemez kahramanını ‘şirin’ kılma tehlikesini kendi içinde barındırıyordu.
Levine, kariyeri boyunca Esquire, New York Magazine, Newsweek, The Nation, The New Yorker, Time gibi önemli dergiler için karikatürler çizdi, portreleri dünyanın pek çok ülkesinde iktibas edildi.
(Kaynakça: The Savage Mirror / Steven Heller & Gail Anderson / Watson Guptill )
Bizim ülkemizden de portföyünde Orhan Pamuk bulunmaktadır..
Yönetmen : Murat Saraçoğlu Senaryo : Sevim Hazel Ünsal Tür : Dram , Tarihi Ülke : Türkiye Süre : 100 dk. Oyuncular (ilk 10): Çağla Acar, Şerif Ağdaş, Tarık Akan, Deniz Arna, Murat Aydın, Yeşim Ceren Bozoğlu, Muhammed Cangören, Korel Cezayirli, İbrahim Coşkun, Özlem Dilber
“93 Harbi” sonrasında Çar’ın Rusya’da yaşamasını istemediği Malakan kavminin bir kısmı Kars’a göçe zorlanır. Göç edenler arasında Mişka’nın (Tarık Akan) ailesi de vardır. Filmde Mişka 70’li yaşlardadır. Bir zamanlar köyün değirmenini işleten Mişka, modern makineler çıktıktan sonra, işini yapamamış ve maddi sıkıntıya düşmüştür.
Köyün huysuz ihtiyarı Popuç (Şerif Sezer), Mişka’dan nefret eder ve köyde yaşamasını istemez. Köylüler bir zarar görmedikleri hatta sevdikleri kendi halinde, barışçı, yardımsever Mişka ile Popuç arasında kalmışlardır. Popuç, oğlu Şemistan (Levent Tülek), gelini Figan (Zuhal Topal) ve üç torunuyla yaşar. Torunlarından en küçüğü Alma dik başlı, sevecen bir kızdır ve doğuştan iyi bir müzik kulağına sahiptir. Alma’nın öğretmeni Metin, Alma’daki yeteneği fark etmiştir ve kesinlikle değerlendirilmesi gerektiğini düşünür. Alma ve Mişka arasında sıcacık bir dostluk vardır. Metin öğretmenin uğraşları sonucunda Alma konservatuar sınavlarına girer…
Mişka hastadır. Köyde Mişka’nın yakında öleceği konuşulur. En sonunda iki yaşlı geçmişlerini sorgularlar ve aralarındaki büyük sır ortaya dökülür.
Kars şivesiyle konuşulan film beni çocukluğuma götürdü birden-hasta olduğumuzda gittiğimiz Rum doktor Budak bey, dişimiz çekileceği zaman bahçesinde köpek olduğu için korktuğumuz ama içeri girince sevimliliği ile bütün korkularımızı unutturan Rus dişçi Trofim ( yaşlılar hala onun yaptığı dişlerin hala ne sağlam olduğundan dem vururlardı) Küçükken en çok kullandığımız küfürleri filmdeki çocukların ağzından duyunca çok keyiflendim nedense.
Kars yıllar sonra sinemacıların/ romancıların dikkatini çekti sanırım. Nuri Bilge Ceylanın "İklimler"i, Orhan Pamuğun "Kar" adlı romanından sonra Murat Saraçoğlu'da çok bu kervana katılmış..
Yukarıdaki fotoğrafta görülen Ruslardan kalma taş binanın hemen hemen her yerini Ziraat Bankasında çalışan babamın bankadaki mevkii yükseldikçe dolaşıp durduk. Şimdi sanırım Kars Anadolu Lisesi olarak hizmet veriyor.
1958 Kınık doğumlu, Türk söz yazarı, besteci, yazar ve Ezginin Günlüğü grubunun vokalisti.
Yorumcu kimliğiyle öne çıkmakta olan ama aslında on parmağında on marifet bir sanat insanıdır. yazardır, şairdir, muhalif bir bestecidir, yorumcudur, çoğu kimse bilmez ama karikatüristtir ve hukukçudur.
1958 yılında Kınık'ta dünyaya geldi. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu, yazıyla ve müzikle ilgilenmeye başladı. 1985 yılında gittiği Amsterdam'da 8 yıl kaldı, kurduğu müzik grubuyla Avrupa'nın birçok kentinde konserler verdi. 1991'de "Bir Yalnızlık Ezgisi" isimli solo albümünü yayımladı. Emin İgüs'ten sonra 1993'te " İstavrit " albümüyle vokalist, söz yazarı ve besteci olarak gruba katıldı. Nadir Göktürk ile birlikte 1993'ten bu yana çıkan "Ezginin Günlüğü" albümlerinin mimarlarından oldu.
Yapıtları: Roman: -1998-Ölü Kelebeklerin Dansı-Metis Yayınları -2001-Menekşeler Atlar Oburlar-Om Yayınları -2005-Uzun Bir Yolculuğun Bittiği Yer-Yapı Kredi Yayınları -2008-Uyku-İthaki Yayınları -2011-Mino’nun Siyah Gülü-Kırmızı Kedi Yayınları Şiir: -Hiçe Doğru-2005-Seyhan Kitap -Naş-2014-Kırmızı Kedi Benim Notlarımdan:
-Bahçeye bakan pencereden pırıltısız, donuk bir ışık sızıyordu, geçmişin bir rengi varsa bu olmalıydı...
-Sevgi, korkunun emzirdiği o küçük kedi yavrusu...
-Asgari bir yaşam; yetinmenin, doyurmayan, tatsız, bulanık suyunu annemle birlikte yudumluyoruz...
-Her gün Cumartesi, yaşam uzun bir Cumartesi’ne fit olmak sanki...
-Yüzünün aslında yağmur yüklü bir bulut olduğunu, hep kendi içine yağdığını, Kaptan'ın kendine yakıştırdığı o hülyalı o mutlu halin, ekmeğin peşinde koşan yoksul ve mutsuz bir aslanın gölgesinde uyuduğunu, vatan çocuklarının papikle, otla boyanmış yaşamlarının vicdanımızın boyadığı, adına gerçek dediğimiz resimlerden bir farkı olmadığını söylemiyordum...
-İstekle açılmış ağzında yaşamın dişlerini görür gibi oldum bir an..
-Sözcüklerimin kapısını yalnızca onlara açıyorum, sesimi yalnızca onlara bağışlıyorum çünkü...
-Bir şey yaşarsınız ama aslında yaşadığınız başka bir şeydir, hıçkırarak ağlarsınız ama aslında kahkahalar atmışsınızdır, sevgi , mutluluk, zafer hepsi birer yanılsamadır, yaşam kurgudur, gerçek düştür, yalnızca inancınızla biçimlenen bir avuç hamur, neye inanıyorsanız gerçek o dur...
(Menekşeler Atlar Oburlar kitabından…)
-Bazen sen gideli yüz sene olmuş gibime geliyor, bazen de ve bilhassa gece vakitleri herkes kendi ruhunun viranesine çekildiğinde bir rüzgar senin kokunu getiriyor ve o vakit daha bir saat evvel yanında olduğumu tasavvur ediyorum, az evvel ellerini tutmuşum da ürpermişsin, saçlarını okşamışım da kokun karanlığın içinde ateşböcekleri gibi yanıp sönmeye başlamış...
-Canlılar büyüdükçe içlerindeki ateş de büyüyor. Hayat bir demirci; körüğüyle üstümüze üflüyor, küçük bir kıvılcımı kor haline getiriyor, sonra sönmeye yüz tutuyoruz; o esinti başımıza dert oluyor... (Uzun Bir Yolculuğun Bittiği Yer kitabından..)
Kitapları
01-Ölü Kelebeklerin Dansı Metis Yayınları, Ekim 1998, 145 sayfa
Öldüm ve Tanrı burada da yok! Ne yapabilirim? Ölümden sonra da bir hayat var mı? Binlerce yıldır tüm dinler ve felsefi sistemler bu soruya cevap arıyor. Ama daha dehşet verici bir soru sormak mümkün: " Ya ölümden sonra bir hayat varsa ve tıpkı bu hayata benziyorsa, aynı sıkıntıları, aynı anlamsızlık duygusunu, aynı çaresizlikleri tekrar tekrar yaşıyorsak? Ya ceza ve ödül yoksa? Ya bize kalacak olan puslu bir belirsizlikse yalnızca?
"Düşünde kendini bir kelebek olarak gören biri bir kez uyandıktan sonra, bir kelebek olmadığından ve artık düşünde kendini bir insan olarak görmediğinden hiçbir zaman emin olamaz." Kitabın yayınlanmasından sonra Radikal Gazetesinden Sema Uludağ'ın kendisiyle yapılan bir söyleşiden: "Kelebeklerin Ömrü Kısadır"
-Kitabınızda bir yaşantının bitip diğer bir yaşantının başladığını anlatıyorsunuz. Ölümden sonraki yaşamın da gerçek yaşam gibi olacağı fikri nasıl gelişti?
-Varoluş, ölüm ve yaşam herkes için olduğu gibi benim için de ilginç bir durum. Ben ölümden sonra yaşamın olduğuna inanmıyorum. Sonuçta o bir kurgu. Bütün dinlerde ölümden sonra yaşam denen bir şey var ve dinine bağlı her müslüman, her hıristiyan ölümden sonrası için vaat edilen bir takım şeylere inanıyor. Bunun genel kabul görmüşlüğü ilginç geldi. Dinler hakkında ne düşünürsek düşünelim insanı en iyi açıklayan metinler yine din kitaplarında bulunuyor. Bunun için de ölüm ve ölümden sonrası önemli bir konsept oluşturuyor.
-Kitabınızda gerçekle düş, soyut ile somut iç içe girmiş. Bunu gerçek olarak mı yoksa düş olarak mı adlandırmak gerektiğini baştan ben de bilmiyordum. Çünkü ölümden sonrasının boşluk olduğuna inanıyorum ve kitap bu yanıyla bir düş. Ama anlatılanlar gerçek.Kitapta ele aldığım temel şeylerden biri göç ve mültecilik sorunu. O bir gerçeklik. Düşün içinde anlatılsa da, gerçek yaşam kesitinde anlatılsa da gerçeklik.
-Kelebeklerle kitabın kahramanı Haldun arasında benzerlik kurmuşsunuz. Kelebekler bir anlamda özgürlüğün, güzelliğin ve değişimin simgesi. Ancak Haldun bir ölü, kelebeklerin özelliklerine sahip değil. Kelebekler yalnızca bir tek nedenden ilgimi çekti. Yaşamları çok kısa ve kelebekler iki yaşamlı canlılar. Bu açıdandır ki Haldun'un ölümüne ve ölümden sonra değişik bir hayat biçimine adapte olmasına benziyor. Bu açıdan bir paralellik olduğunu düşündüm. Daha sonra Haldun'un gerçeği anlamasını (katilinin kim olduğunu öğrenmesini) sağlayan unsur olarak kullandım kelebekleri.
02-Menekşeler Atlar Oburlar Om Yayınevi, Nisan 2001, 206 sayfa
Bir şey yaşarsınız ama aslında yaşadığınız başka bir şeydir. Hıçkırarak ağlarsınız ama aslında kahkahalar atmışsınızdır. Sevgi, mutluluk, zafer hepsi birer yanılsamadır. Yaşam kurgudur, gerçek düştür. Yalnızca inancınızla biçimlenen bir avuç hamur. Neye inanıyorsanız, gerçek olur. Erhan Bener'in iç kapağa yazdığı yazı:
"Ezginin Günlüğü topluluğunun solisti Hüsnü Arkan'la ilk olarak bir pop müzik kasetini dinlerken karşılaştım. Can Yücel'in Sevgi Duvarı şiirinden kendi bestelediği bir parçayı sölüyordu. O şiiri öyle algılayabilmek ve öyle besteleyip söyleyebilmek için gerçek bir sanatçı kumaşına sahip olmak gerekirdi.
Arkasından,1998 Kasım'ında yayımlanan "Ölü Kelebeklerin Dansı" romanı elime geçti. Türkçe yazılan romanlarda en azından benim görmediğim bir tarzda, sanal bir dünyada yaşanan ya da yaşanıp yaşanmadığı kuşkulu insanlar ve olaylar, gizli bir alaycılık ve şaşılacak bir doğaçlama havası içinde anlatılıyordu bu romanda.
Hüsnü Arkan yeni romanında kendisini bize bu kez bambaşka bir atmosfer içinde gösteriyor: Şiirli bir anlatım,12 Eylül döneminin bunalımlı günlerini alegorik duyumsatmalarla sezdiriş, polisiye bir gerilim ve son derece de akıcı bir üslup.
Arkan bu çok başarılı yeni romanıyla, Türkçe edebiyat içinde, artık kendisine de bir yer ayrılması gerektiğini tartışmasız bir biçimde kanıtlıyor."
03-Uzun Bir Yolculuğun Bittiği Yer Yapı Kredi Yayınları, Aralık 2005, 263 s
"Bazen sislere gömülen, bazen de tipiyle uğuldayan ova, Palandöken'in devasa hayaleti, ağırlaşan toprak, ağaran tepeler, ağaran düzlükler, hastaların iniltisi, Nizamettin 'in oradan oraya koşuşturan silueti, hayvanlarla peksimetlerini paylaşanlar, henüz ölmüş, amele mangalarının gömmesi için şosenin kıyısına bırakılmış, çarığı, kaputu yağmalanmış, ağızları, gözleri açık kalmış erler; atıştıran kar, tipiye dönen kar, kağnıların ezgisi, moraran ayaklar, bacaklar, günden güne yakınlaşan gökyüzü, beyaz, beyaz, beyaz..."
Hüsnü Arkan'ın Uzun Bir Yolculuğun Bittiği Yer'i baytar yüzbaşı olarak katıldığı Sarıkamış Muharebesi'nde Ruslara esir düşen ve Rusya'da geçirdiği uzun yıllardan sonra, doğduğu İstanbul'a 12 Eylül 1980 darbesini önceleyen günlerde, yaşı yüzü aşkın bir "Büyükdede" olarak dönen Abdülhalim Bey'in hikâyesi.
Arkan, dört kuşağı içine alan romanında 12 Eylül 1980 öncesinin gerilimli ortamını ustalıkla yansıtıyor.
04-Hiçe Doğru Seyhan Kitap, Aralık 2005, 80 sayfa
Hüsnü Arkan’ın Hiçe Doğru adlı bir şiir kitabı 2005 yılında yayımlandı. ‘Hiçe Doğru’, hiç kapanmamış bireysel yaraların bilinciyle, bireyselliğe saplanmadan, insanlığın varoluştan bu yana kanayan yaralarına bakmayı yeğleyen bir şiir birikimi. Hüsnü Arkan’ın sözcüklerle serüveninde, hiçlikte yitik yeni zamanları dile yansıtma çabası öne çıkıyor.
İnsanlık, anlamı tükettiği her dönemde, hiçlikten yeni bir sözcük yaratarak, yeniden düşmüyor mu yollara? Yollar yan yana dizdiğimiz sözcüklerden ibaret değil mi?
“Boşluğu onaramıyor insan Ama inanabiliyor işte boşluğa”
“Keman Hiç keman öğrenmedim apartman odalarında sınav günlerine doğru Fakat biliyorum çocuklar, hayatın kendi şarkısı yoktur Sizinkini söyler Düşman komşulara karşı.”
05-Uyku İthaki Yayınları, Kasım 2008, 219 sayfa
Şimdi, kulübesinin önünde, çardağın altındaki koltuğunda asma kabağı gibi sallanarak geçmişini seyreden yaşlı bir adamım. Her şeye uzaktan bakıyorum. Bir asma kabağının baktığı kadar uzaktan.
İçim boş.
Bence her insan iki kişidir. Birincisi önden gidip yolu açar. Ama belki de kapatır; emin değilim. Öteki bazen irkilerek, korkuyla; bazen de umut ederek onun peşine takılır.
Önümdeki beni buraya getirdi; ya da arkamdaki adımlarımı izledi ve işte sonunda buluştuk. Geçip gitmiş zaman böyle bir şeydir; ayak izleri birbirine karışır. Köpek yaşlanır, susar. Adını seslendiğinizde başını bile kaldırmaz.
Artık önümde biri yok; kimsenin peşinden gitmiyorum. Biz, iki kişi, yıllarca birbirimize bakmaktan, birbirimizi anlamaya çalışmaktan yorulduk.
İşte ilk yalanımı söylüyorum; iyi bir hikâyenin kahramanı başına buyruk olmalı, kalemi tutanın biçtiği role asla sadık kalmamalıdır!
Aslında en başa gidip her şeyi yeniden yaşamayı ve gerçekten başına buyruk olmayı dilerdim ama yazmakla yetinmek zorundayım. Yaşadıklarımı bir kez de böyle yaratmamın ne sakıncası olabilir ki?
Biz ikimiz; ben ve beni izleyen ya da ben ve benim izlediğim adam; anlamsızlığın keşfinden geliyoruz. Gemimiz bir yıkıntı halinde karaya vurdu. Bütün mürettebat öldü; tanığımız yok. Kıç tarafında hâlâ sallanan şey, bir bayrak değil; tayfalardan birinin donu.
Hüsnü Arkan’dan, gerçekle ütopyanın kesiştiği ve birbirine karıştığı anlara dair bir roman. Bazen ütopyalar gerçeklerden daha can yakıcıdır…
06-Mino’nun Siyah Gülü Kırmızı Kedi Yayınları-2011-252 sayfa
Tayin emrim üç ay sonra çıktı. Emri aldığım günün sabahında Hasan'ı astılar.
İnfaz gecesi uyumamıştık. Babam, Nuri Amca, annem ve ben, salondaki masanın çevresinde oturuyorduk. Pencerenin önündeki çıplak akasyaya konmuş suskun, korunmasız kış serçeleri gibi... Radyoyu açmıştık; bir haber bekliyorduk... Annem sık sık mutfağa gidip ağlıyordu. Nuri Amca, kımıldamaksızın önüne bakıyordu. Elleri dizlerinin üstündeydi. Omuzları çökmüştü... Konuşmuyorduk. Birbirimizin yüzüne bakamıyorduk.
İnsan, sonuna kadar umutlu olabiliyor. Umut bir çare değil ama galiba çareden daha büyük bir şey.
1960'lı yıllarda bir Ege kasabasında başlayan yasak bir aşkla 12 Eylül'ün hemen öncesinde gelişip darbenin ardından pek çok kişiyle paylaşılan bir kaderle son bulan kırık bir aşk: iki katmanlı bu romanın iç içe geçen iki farklı hikâyesi. Mücadeleleriyle, inançlarıyla, haklılıkları ve yenilgileriyle bütün bir kuşak ve darbelerden, idamlardan geçen, yarım kalan hikâyelerle 2000'li yıllara uzanan yakın tarihimiz. Siyasi bir ortamın içinde filiz veren aşklar, yeşeren duygular, yarım kalan umutlar.
Hüsnü Arkan, 60'lı yıllardan başlayarak, özellikle 12 Eylül döneminin acıtan sayfalarına bir ailenin kadınlarının gözünden bakıyor. (Tanıtım Bülteninden)
Çıkardığı Albümler
1990-Bir Yalnızlık Ezgisi
2011-Solo
Nereye Uçar Turnalar Eksilmesin dudağından gülüşün eksilse yaşamından güneş Yüzün kararmasın gecede, gülümse düşlerinde yine Nereye uçar turnalar, nereye gider gökyüzü? Alıp kanatlarına umutlarını geçmişin... Sen yıkıldın altında göğün, yandın küçük bir pervane gibi Ah, küçük bir pervane gibi Kim götürdü bakışından ışığı, kim aldı gözlerinden onu? Kadehlerden yüreğine boşalan acı bir umutsuzluk o mu? Kime söyledin derdini, kimi sevdin gizli gizli? Kimler uyandırdı içindeki kötü kırık türküleri? Ölenlerin adını unutma, türkülerin, meydanların Ah, bırakmasın onlar seni Ne de çabuk yıktın kendini sarıldın yalanlara, boşluğa Hey! bak işçi tulumu giymiş umut! İsterse uçsun turnalar, isterse gitsin gökyüzü Alıp kanatlarına bulutlarını rüzgarın... (söz-müzik: Hüsnü Arkan)
Directed by: Woody Allen Written by: Woody Allen Cinematography: Harris Savides Release date: 2009 Running time: 92' Country: United States, France
Hey sen! orada bilgisayar başına oturmuş bu satırları okuyan! veya sen, koltuğuna uzanmış notebook'unu kucağına almış bir yandan kahvesini yudumlayan! birbirimizi tanıyor muyuz? Belki sokakta yürürken yanından geçip gidiyorum, suratına bile bakmıyorum ama sen buraya gelip yazdığımı okuyorsun. Birbirimizden hoşlanıyor muyuz? Sanmam, eminim yanyana olsak üzerine konuşacak konumuz bile olmaz.
Muhtemelen senin anlattıklarını kafamı sallayıp dinleyeceğim ve yüzümde sahte bir gülümsemeyle seni dinliyor gibi gözükürken alakasız şeyler düşüneceğim, arada da dinlediğimi göstermek için "hı hı, evet evet" diyeceğim.
Belki de anlatıkların ilgimi çekecek, dostane bir şekilde muhabbete devam edeceğiz, böyle bir olasılık az da olsa var. sonuçta birbirimizi incitmediğimiz sürece, memnun olabildiğimiz sürece ne olursa olsun işe yarar. Yani “ Whatever Works ”...
Woody Allen'ın, 4 filmlik bir aradan sonra yuvasına dönüşünü yaparken bize anlattığı hikaye bu..
Bir Yorum: Allen sinemasının olmazsa olmazları " elit , entel tabaka insanı, kadın-erkek ilişkileri, marjinallik, din, sex, aşk, ve malum uzun diologlar " ve sonunda ortaya Allen tarzı bir post modern yaşam eleştirisi çıkmış. İlişkileri ve olayları birbirine sağlam bağlıyor olması da filmi daha güçlü bir komedi haline getirmiş.