23 Temmuz 2009

Sema Kaygusuz


Sema Kaygusuz, 1972 Samsun doğumlu. Gazi Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nü 1994 yılında bitirdi. Öğrencilik yıllarında radyo oyunu, koreografi, tiyatro sanatıyla ilgilendi.

İlk öyküleri “Kitaplık”, “Adam Öykü”, “Varlık”, “Düşler Öyküler” dergilerinde yayımlandı. Hazırladığı ilk dosyayla, Varlık Dergisi Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü (1995), ikinci dosyayla 1996 Gençlik Kitabevi İkincilik Ödülü aldı. Ödül alan bu iki dosya kitap olarak yayımlanmadı. “Ortadan Yarısından” (1997), “Sandık Lekesi” (2000), “Doyma Noktası” (2002) adlı öykü kitapları yayımlandı. “Sandık Lekesi” adlı kitabıyla 2000 yılında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.

Zaman zaman “Atlas” dergisinde coğrafya yazıları yazan yazar, "yaratıcı okuma" üzerine atölye çalışmalarını sürdürüyor.

sema kaygusuz

Eserleri

Ortadan Yarısından (öykü), 1997
Sandık Lekesi (öykü), 2000
Doyma Noktası (öykü), 2002
Esir Sözler Kuyusu (öykü), 2004
Yere Düşen Dualar (roman), 2006
Yüzünde Bir Yer (roman), 2009
Karaduygun (anlatı), 2012

Ortadan Yarısından Sandık Lekesi Esir Sözler Kuyusu

98007_2 Doyma Noktası Yere-Dusen-Dualar

Sandık Lekesi
2000 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü

Sema Kaygusuz, tadı, kokusu, sesi, kurgusu birbirinden farklı tam on üç öyküyü bir araya getiren "Sandık Lekesi” adlı kitabıyla Doğan Kitap yazarları arasındaki yerini alıyor. Genç kuşak öykücülerin en önemlilerinden biri olan Kaygusuz bu eseriyle Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştü. Yayımlandığında edebiyat çevresinden çok olumlu eleştiriler alan kitabı bir sesler atlası olarak okumak da mümkün. Kaygusuz, her öykünün geçtiği mekânın sesini taşımasına özen gösteren bir yazar. Anlatıcılarını birbirinden farklılaştırmakta usta bir kalem. Onun öyküleri kelimeleri aşan, seslere, kokulara taşan öyküler.
"Sandık Lekesi", hayata dair birçok ayrıntıyı ve fikri içeren, kahramanlarına karşı durmayan, onları biraz kollayan, zaman zaman okuyucusunu da yazma sürecine tanık eden, bazen bir renkte, bazen bir seste gizi yakalayan bir öykü kitabı. Kent yaşamı kadar kırsal yaşamı da öne çıkaran Kaygusuz, öykülerinde vicdanın penceresinden bakmayı amaçlamış. Kaygusuz’un birkaç katmandan oluşan dünyasıyla tanışmamış olanların kaçırmaması gereken bir fırsat bu.

kitaptan alıntılar:

Bir ev, köyün en sessiz evi.Islak tahtalardan arapsabunu kokusu, birde yoğurdun o yağlı buğusu geliyor.Sundurmanın sınırlarını çizen taş yığınları, arsız sarmaşıklarla yeşile boyanmış.Sarmaşığın savaşçı sürgünleri, canan çiçeklerine sessizce yaklaşmış, yaklaşmış..bir sırdaş dost gibi boğazlarına sarılmış, sonra bir daha bırakmamış. Boğana kadar sevmiş. Bir ev... köyün tek kadınlı, tek çocuklu, en temiz evi. Bir bakirenin dokuduğu kanser işi dantel perdeler, her sürahinin, her fincanın altından çıkan tığ işi küçük örtüler, evin her bir yanına dağılmış. Henüz açılmamış çeyiz bohçaları, kullanılmamış el dokuması çarşaflar, hiç patlamamış pırıl pırıl av tüfeği, içilmemiş kokulu çaylar, söylenmemiş sevişken sözcükler, büyük bir sabırla sıralarını bekliyor. Bir ev, köyün en mutlu evi... Gelin gelmemişken, oğlan doğmamışken, hatta su kuyusu kazılmamışken, tuvaletin taşları örülmemişken de böyle güzel , böyle huzurluydu. Köyün uğurlu evi, bir de Zilver'in beyaz elleri...

Sonbahar kırmızı yaşmağını bahçelerin üstüne atmışken, vakit ikindiye varmış, yoğurt iki parmak yağ kesmişken, yılan geldi. Uğurlu evin oğlu Azem beş yaşında. Dudağının iki yanında iki pembe gülücük, başında bir tutam saç, yüzü mermer kadar beyaz, tazecik kanı mavi bir yol bulmuş kılcallarında dolanıyor. Gözlerinde çakıl taşları, çın çın kahkahalar atıyor. Oturtulmuş tahta sedire, Zilver onun sağına soluna yastıklar döşemiş, sanki anasının kucağında duruyor. Önünde bir tas yoğurt, kaşığı vurunca peynir gibi yarılıp misler kokuyor. Yılan, zehirli engerek, soktu mu kurşun sızısıyla inleten yılan, o körolasıca ağrıyı kana boğan koca yılan yavaş yavaş yaklaşıyor. Islak pırıltısıyla, yoğurdun taze kokusuna doğru yol alıyor. Ev büyük, çocuk küçük, yoğurt taze, Zilver mutfakta erik kurusu kaynatıyor, şekerlimayhoş bir ılıklık sarıyor bahçeleri, yoğurdun kokusu gene de duyuluyor, çocuk savunmasız, engerek kıvrıla kıvrıla yaklaşıyor. Zilver'den sallantılı bir mırıltı, Azem'in çapaklı sözcüklerine karışıyor, yılan geliyor. Açık pencerelerde dantel tüller kımıltılı, yılan üstünde gezindiği otları çıt çıt kırıyor. Islak tahta basamağı geçip çocuğun yanına varıyor.Azem'in küçük ayaklarını kokluyor, sütlü , pembeli bir koku. Yoğurt yukarıda, yoğurt bebenin önünde. Engerek sedire doğru yavaş yavaş başını yükseltiyor, gecenin en koyu yerinden bir gömlek giyerek, Azem'in yanındaki mindere sürünerek çıkıyor. İşte o zaman herşey susuyor.

Azem'in gülücükleri, civcivlerin çağıltısı, sarmaşıkların hışırtısı, uğurlu evin üstünde çalan şarkı, soluğunu içine çekip durdu. Zilver kendini eriğin fokurdamasına bırakmışken, bir baktı ki erikten başka kimse konuşmuyor. Kaygı bir odun gibi indi beline. Hani Azem'in sesi, hani kuş cıvıltısı, toprak uğultusu...Erik taşmak üzereyken, Zilver bir koşu çıktı sundurmaya. Azem, güzel Azem, küçük oğlan! Sırtı, kolları, bacakları çılak, üstünde papatyadan daha beyaz bir don, göğsünde sinek ısırıkları. Elinde siyah koca bir canavar, bir kayış, nereden buldu...bir kırbaç, ışıl ışıl bir kılıç, aman Allahım bir yılan! Zilver, öte dağa vurup geri dönen tiz bir çığlık attı. Engerek de duydu, Azem de...Çocuk engereği başından tutmuş, onunla oyun oynuyor. Engereğin güzel başını bütün gücüyle sıkıyor. Yüzünde neşeli bir gürültü, ağzının suyu çenesinden akıyor. Kenetlenmiş küçük parmaklarını yoğurda sokuşturup yılanın ağzına bulaştırıyor, sonra kendi ağzına götürüp şeker gibi emiyor. Azem, anasına dönüp elindeki siyah kuşağı gösterdi, sonra biraz daha sıktı engereği. Kütür kütür bir ses geldi engerekten, kendi dişleri kendi etine girdi. Zilver'ingözleri buz tutmuş, dişleri kenetlenmiş, dudakları kanıyor, için için inliyor, onu bir tek engerek duyuyor.

Köyün minaresi , yerli yerinde nasıl duruyorsa, Zilver de öyle durdu. Engerek de. Sanki kadının bacakları yerin üç kat dibine uzanmıştı, sanki bütün köy omuzlarına binmiş, dağları belini sarmıştı. Azem yılanı kıvırıyor, sallıyor, o çılgın kahkahalarıyla gelişigüzel silkeliyor, engerek kuyruğunu kaldırıp oğlanın boynuna dolanmıyordu. Zilver de ağlıyordu engerek de. Her ikisinin ağıtı bir ibadet kadar sessizdi. Azem, bu tutmaca oyunun çoşkusuyla bir anasına çınladı, bir elindeki engereğe, parmaklarını biraz daha sıktı, ateşli avucuyla onu biraz daha kavradı. Zilver düştü düşecek, engerek de. Yılanın içindeki dizi dizi kemiklere, bir ağrı uzayarak yol aldı, kasları gevşedi, kuyruğu sarktı. Zilver'in titrek sesini, kendi bedeninde kırılan kemikleri duymaz oldu. Son bir güçle toparlandı, kendi içindeki oluğa, ölümün soğuk yuvasına sürüne sürüne yol aldı. Karanlığında, bir Zilver'in gözleri kaldı. Azem nihayet sıkıldı da, kerpetene dönen parmaklarını gevşetti sonunda. Engerek bir gemi halatı gibi kıvrılıp düştü yere. Islak bir kırbaç şaklaması çıktı ölüsünden.

Azem, önündeki yoğurttan, elindeki yılandan sıkılıp mızmızlanırken, Zilver bacaklarını yerden söküp oğlanın yanına vardı. Azem'in önündeki kaşığı alıp yerde yatan yılanı dürttü. Sağ mı, ölü mü anlayamadı. Gümüş bir ışık yatıyordu yerde, pırıl pırıl siyah incilerle işlenmiş bir kuyu prensi, bir kadın sesi, tatlı bir kış uykusu, koca bir engerek, köyün en güçlü hayvanı...Zilver, o gecikmiş öfkeyi, boüazını tıkayan o kuru kızgınlığı toplayıp Azem'in suratına tokadı bastı. Ağzı burnu yoğurt, gözlerinde korku, dudağının kenarında küçük bir kan damlası, avazı çıktığı kadar ağladı çocuk. Zilver, Azem'i silkeleyerek aldı sedirden, götürüp kendi yatağına attı. Erik çoktan taşmış, ocak sönmüş, içeride bunaltıcı bir gaz kokusu. Arka odaların pencerelerini açtı, oğlanın bulunduğu odanın kapısını kapadı, geri döndü Azem'de bir ısırık var mı, yok mu bir daha baktı, sarıldı oğluna, dudağını emdi, gözündek yaşı parmağıyla sildi, ellerinin içini öptü, sonra bir koşu gitti sundurmaya. Engerek hala yatıyor. Başladı gürül gürül ağlamaya, içinde ne varsa attı dışarıya, tülbentini sıyırdı, saçlarını yoldu, genç bir kavak gibi başladı sallanmaya.

Altın bir zinciri yerden alırcasına aldı engereği, kız kardeşini sever gibi sevdi, engereğin derisindeki ayazı çekti içine, ürperdi, tiksinmedi , acıdı ona. Engereğin başına bulaşmış yoğurdu eteğiyle sildi, temizledi, oğlunun ellerini okşarcasına okşadı. Bastırdı koynuna, aklına gelen bütün dualar karmakarışık döküldü ağzından, ağzına yaşlar doldu. Sonra o ağır ölüyü toparlayıp bahçenin derinliklerine böğürtlen çalılarına götürdü; ona güzel manzaralı bir mezar kazdı, boylu boyunca, sıkıştırmadan yatırdı toprağa. Kendi atasına, biricik anasına nasıl hürmet ederse, işteöyle gömdü onu. Engereğin hakkını yemedi, kim kimin canını aldı, kim kimin canını bağışladı, bunu en iyi Zilver bildi.

...

Bir kuşu avuçlarınıza aldınız mı hiç? Onun göğsünü, kendi göğsünüz sanırsınız. Uçup gitmesine razı olamazsınız, yüreğiniz dışarı çıkacak diye korkarsınız. Bir avuç hayatı için, yaşamın kutsal pırıltısını size kaptırmamak adına, beceriksiz kısa bacaklarıyla nasıl da direnir. Sizi şaşırtan bir güç vardır kanatlarında, sıkmakla bırakmak arasında gidip gelirsiniz. Uçup gittiği an, özgürlük ile kaçışın aynı anlama geldiğini hissedersiniz. Bir sahibin övüngenliğiyle gülümsersiniz ona, herşeyini geri verdiğinizi düşünerek ağzınız iki yana yayılır. O kaybolana kadar, gözlerinizi ondan ayıramazsınız. Kaybetme duygusunun kısa süreli burukluğu, yerini kıskançlığa bırakır. O sırada ne olmak istersiniz...kuş mu, onu sıkan el mi?

…

bazı adlar içinden geçen seslerle süslenirler..

…

bitkilerle kadınların tek ortak noktası vardır; her ikisi de hiç bir zaman bildiğin gibi değildir..

…

bitkiler tıpkı insanın onuruna benzerler, yalnız bir kez yerinden sökebilirsin, onu topraktan sökmek, düşüne düşüne yalan söylemek, yalan söylediğini belli ede ede, yüzündeki ifadeleri abartarak, kimselere fırsat vermeden konuşmak gibidir...

…

bir genç kızın en kararlı soyunduğu yer, o daracık, o buharlı, o loş dikiz aralığı olmasıdır olmasına da, ne yazıktır ki et kafalı yönetmenler hep kızın sırtını gösterir, o elbiseleri şöyle...bir daha giymeyecekmişcesine fırlatışını değil !..

…

göğüsleri ayrık olan kızlar gurbete gidermiş, o bir türlü gidemedi...

Yere-Dusen-Dualar-SemaKaygusuz Yere-Dusen-Dualar-SemaKaygusuz6

Yere Düşen Dualar

Yere Düşen Dualar', bazen bir coğrafya öğretmeninin şiir okuması gibi, bazen de buyurgan bir kutsal kitabın yazılması gibi bir his bırakıyor okurunda. Taşla, toprakla, suyla, iç sesle, kehanetle, rüyayla, yansımayla yoğun ilişkisinden olsa gerek...

'Yere Düşen Dualar', çok katmanlı yapısıyla dikkat çekiyor. 'Üzüm' ve 'Altın' olmak üzere iki ana bölümden oluşan kitap, yazarının, üzerinde dört yılı aşkın bir süre çalıştığı düşünülürse aceleye gelmemeli; okurken de anlatırken de onun sarmallarına uygun bir ritim tutturmalı. 'Yere Düşen Dualar', karakterleri ele alışı, kurgusu, mekan ve zamandaki kaymaları nedeniyle bir roman kuşkusuz, ancak hem biçemi hem de türler arasındaki sakınımsız yolculuklarıyla bir destan, bir masal ve hatta bir söylence olarak da nitelendirilebilir.

gözle görülür şiddet..
Romanın ilk bölümü bir adada geçer. Zamanın, yerli halkın kanıksadığı bir hızla ilerlediği adanın rutini bir söylentiyle sarsılır. Roman kahramanı, etrafında bir sessizliğin örülmesinden anlar hakkında bir söylenti yayıldığını. Genç kadının, babasını öldüreceği söylentisi çıkmıştır. Bundan sonrası bir muamma. O ana dek görmezden gelindiği ada içinde birden 'adanın meydanındaki koca memeli tanrıça heykeli' gibi görünür hale gelen genç kadın, bir yandan babasını öldüreceği söylentisine şiddetle karşı çıkar, diğer yandan bu söylenti bir kehanetmişçesine babasına kendi imalatı şarabı içirmeye başlar. Babası, günden güne küçülür, evden dışarı çıkmaz olur, belki ölüme ama bir anlamda da başladığı noktaya, çocukluğuna döner.

Genç kadın, babası Kutsi Karaca’yı öldürmek niyetiyle değilse de yaşamındaki büyük sırrı öğrenmek için Galenos’tan esinle üretir şarabını. Amacı, babasının dilini çözmektir. Balıkçı olan amcası Mercan Karaca’nın denizde boğulmasının ardından annesi Ecmel adayı terk eder; o gün, babasının yası başlar. Genç kadının amacı Ecmel, Mercan ve Kudsi üçgenini çözebilmektir. Ancak bu o kadar da kolay değildir; babasının kendi kardeşine duyduğu öfkenin nedenlerini hissetse de sesini çıkaramaz.

Romanın ikinci bölümü daha çok bir ormanda ve dağlık bir arazide geçer. Bu bölümde şiddet gözle görünür, elle tutulur haldedir. Bir babanın ölümü ile yolculuğu başlayan ana - oğulun garip ilişkisi ekseninde gelişen olaylar, annenin, ölen babanın kılığına girerek bir ‘kadınadam’a dönüşmesi ve oğulun annesini mi babasını mı yitirdiği sorusunu sormasıyla ilerler. Güreşçilerin mücadeleleri, ucubeler sirki, destanlar, masallar bu bölümün öne çıkan özellikleri.

....
"Yere Düşen Dualar", Fransa'da yayımlanır yayımlanmaz 19 Şubat tarihli Liberation gazetesinin kitap ekine kapak oldu:
... Sema Kaygusuz üzüm bağlarının, amber tadındaki şarapların ve bağ bozumlarının büyülü ezgisini duyuruyor. Ve deniz kıyısındaki çakıl taşlarının güzelliğinin tınısını da...

'Taş taşlaşmakla önceki denizini yitirmiş, yitireceği hiçbir şey kalmamış bir kimsedir. Kumlaşıncaya değin yeniden doğan denizlere bakacaktır hep."


Yaradılışın güzelliğine adanmış bu sarsıcı lirik şiir hem antik Yunan efsanelerinden hem de Anadolu ozanlarının manzumelerinden beslendiği izlenimini uyandırıyor. Yazarın sesi aynı zamanda XIII. yüzyıl dervişlerinden büyük şair Yunus Emre ve "kara taşım, insanoğludur" diye haykıran Pir Sultan Abdal'ın arayışlarını da anıştırıyor. Ayrıca Sema Kaygusuz, gerek Tevrat'tan gerekse incil ve Kuran'dan esinlenen açık görüşlü bir tutuma sahip.
Tanrı'ya ulaştıran yollar birden fazladır; büyük mutasavvıf Mevlana'nın çağrısında olduğu gibi "gel, her kim olursan gel". Ancak her birey için öncelikli arayış kendilik arayışıdır. Leylan, bestelediği alegorik anlatıyla kendi varoluşunun kökenlerini keşfederek yetişkin olmayı başarır. Başlığın anahtarı ise kitabın sonundaki şiirde: "Küt diye yere düşse de her duam/ bu alemden vazgeçmeyeceğim."

kitaptan alıntılar:

üzüm ile çekirdeği arasında ezeli bir anlaşmazlık vardır, üzümün beyaz eti, dünyanın bir günlük bir yer olduğunu öğütler, çekirdeğiyse toprağın sonsuzluğunu...

…

insanın kendisine kavuşmasından daha sarsıcı bir birleşme yok...

…

herkesin ikizi bir Tanrı, herkes ikizine kul'du..

…

zamanlama ! varoluşumuzun ilk dayanağı, öyle yada böyle herkes gibi zamanın çocuğuyduk ikimiz, bir an'da bir yerde bir kadınla bir erkeğin seviştiği dakikada ay büyümüşken ya da, kimbilir Venüs yakınken Dünya'ya, Mercan fırtınası henüz hızını alamamışken, yer kabuğunun bilmem kaçıncı saniyesinde döllenen bir boşluktuk, başkasının yazılar yazdığı veya bir başkasının üstümüze yazılar yazmaya kalkışamayacağı asla...

…

mekan telaşlı, çünkü taşlık hemen şurası
yeryüzü tanımaz denizi
sadece ıslak bazı çukurları
ey her çift için tek olan Tanrı
dünya göze göründüğü gibidir
ve aklım dünyalar içinde sancılı
er döllemesin artık, kadın bilmesin analığını
alem öldüğümde tümlenir
varlık huzursuz, yokluk hemen şurası...
(uğur aktaş)

Yüzünde Bir Yer-Doğan Kitap
180 Sayfa-2009

Yüzünde bir yer açılmıştı, kendimi sığdırabileceğim.'
'Gözüm!'
Bir keresinde babaannen böyle diyerek okşamıştı seni, halk dilinden türeyen bu epeski sevgi sözcüğüyle. Kendi görüp göremeyeceği her şeyi bir tek sen göresin diye mi üçüncü gözü kıldı seni? Kendinden verdiği bu göz, bakışın, algının, ışığın ve tanıklığın çok ötesinde gizil bir mirassa eğer, ne zaman fotoğraf makineni bir dürbün gibi ona buna doğrultup yakın-uzak ayarı yapsan, bil ki bir mil batırıp içine akıtıyorsun onu.

Devraldığın gözü imha ediyorsun. Çünkü daha bakarken değiştiriyorsun şeyleri. Çerçeveye aldığın nesne her neyse, onu dünyadan koparıp kendi betimine buluyor, hayat sabitlediğin anlardan ibaretmiş gibi, evrenin zamandan münezzeh sıfatını önce insan yüzlerinde göreceğin yerde kendi yapıtında deniyorsun.

Hiç olmazsa bir kerecik 'gözüm' diyerek sevsen beni, alnında bir yere koysan billur cismimi, bir sürü çerçeveler bulsak seninle, yağmalamadan muhafaza etsek şeyleri, itham ve iltifat etmeden sonsuzluğunu bulsak saliselerin; alelade ya da özel, kaba ya da zarif bütün nitelikleri düzlesek, baktığımız yerde göremediğimiz bir şey de olduğunu itiraf edip sussak birlikte, bu ağzı sıkılıkla hiç övünmesek, ne güzel olurdu. Yeter ki iste, sana feda olsun gözüm.

Pandora'nın Kutusu

Pandoranın Kutusu
(senoryosunu yazdığı filmi)

Yönetmen: Yeşim Ustaoğlu
Senaryo: Yeşim Ustaoğlu, Sema Kaygusuz
Görüntü Yönetmeni: Jacques Besse Kurgu: Franck Nakache
Özgün Müzik: Jean-Pierre Mas Sanat Yönetmeni: Elif Taşçıoğlu, Serdar Yılmaz
Oyuncular: Nusret: Tsilla Chelton, Nesrin: Derya Alabora, Güzin: Övül Avkıran, Murat: Onur Ünsal, Mehmet: Osman Sonant, Faruk: Tayfun Bademsoy, Hırsız: Nazmi Kırık

Konusu

İstanbul'un farklı bölgelerınde yaşayan, her biri diğerinden farklı sorunun ve hayat standardının içinde sıkışıp kalmış, birbirinden habersiz, tam anlamıyla orta yaş ve sınıfa mensup üç kardeş, bir gün doğup büyüdükleri Batı Karadeniz'in dağlarında bir yerlerde olan köylerinden gelen bir telefon ile bir araya gelir. Yaşlı anneleri Nusret Hanım kaybolmuştur.

Annelerini bulmak için bir araya gelen üç kardeşin bu metazori yolculuğu saklı kalan pek çok sorunun açılmasına, tıpkı Pandora'nın Kutusu'ndaki gibi hayatlarındaki ve ilişkilerindeki bir çok çarpıklığa dair iyi kötü pek çok şeyin açılmasına neden olur. Annelerini bularak İstanbul'a getirdiklerinde bir süre sonra Alzheimer olduğunu öğrenirler.

Üç kardeş hasta annelerinin hayatlarına katılımıyla beraber, kendi hayatlarının süre giden çarpıklığına dair pek çok gerçekle yüzleşecek, Nusret Hanım'ı anlayacak tek kişi ise büyük abla Nesrin'in hayatı sorgulayan kaçak oğlu Murat olacaktır. Murat ve Nusret Hanım'ın yollarının kesişmesi hep dağına ve orada ölmeyi isteyen Nusret Hanım'ın dileğinin gerçekleşmesinin başlangıcı olan dağlara doğru giden bir yolculukla son bulur.

Notlar

Pandora'nın Kutusu bir yabancılaşma, yalnızlaşma hikâyesi...

Herkesin kendini bir şekilde içinde bulabileceği, gelişmiş ya da gelişmekte olan, kapitalizm ve modernlikten nasibini almış bütün toplumlardaki bireylerin sıkışılmışlığı anlatılıyor. İnsanlık hallerinin kimi ironik kimi hüzünlü bir dille anlatıldığı, orta sınıf ahlakı üstüne kurulu dokunaklı bir hikâye...

Yitirilen idealler ve sinsice yerini alan konformizm; gerçeklikten kopmalar, ön yargılar, böylece her an çatırdamaya hazır iki yüzlü aile anlayışı, ve bunun yarattığı bunalımlar, kaçışlar, nihilizm, sınıfsal farklılıklar, iğreti ilişkiler, iletişimsizlik, suçluluk, korkular, yapayalnızlık, kısaca insana dair her şey Pandora'nın Kutusu'nda saklı.

Son kitabı:

Sema Kaygusuz-Karaduygun

Sema Kaygusuz, yine değişik bir edebiyat yaklaşımıyla çıkıyor karşımıza. Hikâyelerle bezeli çarpıcı bir anlatıyla...

Kimi can yakan kimi güldüren sahnelerle örülmüş, çoksesli bir kitap elinizdeki.

Üstelik, çok değerli bir şair, bu kitabın adlı adınca yazınsal kahramanı oldu. Günümüzün usta şairlerinden Birhan

Keskin'i, bu kez gaipten gelen seslerin

peşinden sürüklenirken okuyacaksınız. "Dünyayı sözcüklerle okşayan" gerçek bir şairin ardı sıra, hüzünle keder arasındaki derin vadide, "karaduygu"nun kadim manasını keşfetmeye hazır olun.

Yalnızca Türkiye'de değil, uluslararası edebiyat çevrelerinde de ilgi çeken Sema Kaygusuz, toprağa ektiği sözcükleri gökten toplamaya devam ediyor.

web

16 Temmuz 2009

Can Yücel



Hayatı:

Şair, yazar, felsefe hocası, milletvekili, konservatuar ve köy enstitülerinin kurucusu Hasan Ali Yücel'in oğlu Can Yücel, 1926'da İstanbul'da dünyaya geldi. Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı. Askerliğini Kore’de yaptı. 1958’de Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Bodrum’da turist rehberi olarak çalıştı. Ardından bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını İstanbul’da sürdürdü. Çeşitli dergilerde yayınlanan şiirlerini 1950'de basılan ilk şiir kitabı "Yazma"da topladı.

1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı (Güzel ve Su) ve bir oğlu (Hasan) oldu. 12 Mart döneminde Che Guevara'nın "Gerilla Harbi" ile "İnsan ve Sosyalizm" kitaplarının çevirisi nedeniyle 15 yıl hapis cezasına mahkum edildi. 1974 affıyla özgürlüğüne kavuştu. Dışarı çıkışının ardından ''Bir Siyasinin Şiirleri'' adlı kitabını yayınladı. Şair'in bu kitabı için ilk kez yoğun ve ciddi şiirle ilgilendiği dönemin şiirlerini içerir diyebiliriz. "Bir Siyasinin Şiirleri" nin önsözünü yazan Refik Durbaş, kitabı ''Can Yücel'i geniş okuyucu kitlesiyle buluşturan, kişisel ve toplumsal yaşamın acı bir dönemini dile getiren, öfkeli, alaycı, boyun eğmeyen, siyasal şiirlere ağırlık verilen bir kitap'' olarak değerlendirir. Can Yücel ise yazdıktan seneler sonra, "kişinin dış baskıların hışmı karşısında kendi özünü hırpalattırmamak için, hatta yitirmemek için kullandığı bir savunma mekanizması, baskının, acının üstüne gidiş" olarak nitelendirir.

Şair 1973'de "Sevgi Duvarı" kitabıyla kitlelerle daha yaygın bir şekilde buluştu. Şiir kitapları ardarda gelmeye başladı : "Ölüm ve Oğlum", "Şiir Alayı", "Rengahenk", "Gökyokuş", "Gece Vardiyası", "Güle Güle Seslerin Sessizliği" ..... Bunlardan bazıları.

Can Yücel ayrıca Lorca, Shakespeare, Brecht gibi ünlü yazarların oyunlarından çeviriler yaptı. Bu kendine has çeviriler kimi zaman beğenilip ayakta alkışlanırken, kimi zaman eleştiri konusu oldu. Son yıllarda her hafta "Leman"da her ay "Öküz" de yazıları ve şiirleri yayınlandı. "Mekanım Datça Olsun" demişti. İstanbul'da Vatan, Demokrat, Söz gazetelerinde köşe yazıları yazdı. Önce İzmir'e oradan da Muğla'nın Datça ilçesine taşındı. 12 Ağustos 1999 gecesi yitirdiğimiz şair, çok sevdiği Günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça'ya gömüldü.

CAN YUCEL_akdag 2006-09-09_134456_can-yücel3_copy canyc3bcceleg6

Yazarlığı

Can Yücel, 1945-1965 yılları arasında `Yenilikler`, `Beraber`, `Seçilmiş Hikayeler`, `Dost`, `Sosyal Adalet`, `Şiir Sanatı`, `Dönem`,`Ant`, `İmece` ve `Papirüs` adlı dergilerde yazdı. Daha sonraları `Yeni Dergi`, ‘Birikim`, `Sanat Emeği`, `Yazko Edebiyat` ve `Yeni Düşün` dergilerinde yayımladığı şiir, yazı ve çeviri şiirleri ile tanınan Yücel, 1965`ten sonra siyasal konularda da ürün verdi. 12 Mart 1971 döneminde Che Guevara ve Mao'dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıl hapse mahkum oldu. 1974’de çıkarılan genel afla dışarı çıktı. Dışarı çıkışının ardından hapiste yazdığı Bir Siyasinin Şiirleri adlı kitabını yayımladı. 12 Eylül 1980 sonrasında müstehcen olduğu iddiasıyla "Rengahenk" adlı kitabı toplatıldı.

1962'de İngiltere'deyken, 1709 yılından kalma, Latin harfleriyle taş baskısı olarak basılmış bir Türkçe dilbilgisi kitabı bulması geniş yankı uyandırdı.

Şiirlerinde argo ve müstehcen sözlere çok sık yer veren, bu nedenle zaman zaman dikkatleri üzerine çekip koğuşturmaya uğrayan Yücel, ilk şiirlerini 1950 yılında `Yazma` adlı kitapta toplamıştır.
Can Yücel, taşlama ve toplumsal duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, yalın dili ve buluşları ile dikkati çekti. Can Yücel'in ilham kaynakları ve şiirlerinin konuları; doğa, insanlar, olaylar, kavramlar, heyecanlar, duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanlar vardır. 'Maaile' şairin kitaplarından birine koyduğu bir ad. Can Yücel için ailesi çok önemlidir: eşi, çocukları torunları, babası..

Bu insanlarla olan sevgi dolu yaşamı şiirlerine yansımıştır. 'Küçük Kızım Su'ya', 'Güzel'e', 'Yeni Hasan'a Yolluk', 'Hayatta Ben En çok Babamı Sevdim' bu sevgi şiirlerinden bazılarıdır.
Can Yücel ayrıca Lorca, Shakespeare, Brecht gibi ünlü yazarların oyunlarından çeviriler yaptı. Shakespeare çevirileri (Hamlet, Fırtına, Bir Yaz Gecesi Rüyası) aslına tam olarak bağlı kalmasa da son derece başarılıdır. Shakespeare'in ünlü 'to be or not to be' sözünü 'bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin' şeklinde Türkçeleştirmiştir. 1959'da ilk baskısı yayımlanan 'Her Boydan' adlı kitabında dünya şairlerinin şiirlerini serbest ama çok başarılı bir biçimde Türkçeye çevirmiştir.

untitled1


Yapıtları


Şiirleri

-Yazma (1950)
-Her Boydan (1959, Çeviri Şiirler)
-Sevgi Duvarı (1973)
-Bir Siyasinin Şiirleri (1974)
-Ölüm ve Oğlum (1976)
-Şiir Alayı (1981, ilk dört şiir kitabı)
-Rengâhenk (1982)
-Gökyokuş (1984)
-Beşibiyerde (1985, ilk beş şiir kitabı)
-Canfeda (1985)
-Çok Bi Çocuk (1988)
-Kısa Devre (1990)
-Kuzgunun Yavrusu (1990)
-Gece Vardiyası (1991)
-Güle Güle-Seslerin Sessizliği (1993)
-Gezintiler (1994)
-Maaile (1995)
-Seke Seke (1997)
-Alavara (1999)
-Mekânım Datça Olsun (1999)
-En Uzak Mesafe
-Benim Adım Firuzansa Ne Olayım
-Cazcı Firuzan (1997)

Düzyazı

-Düzünden (1994)
-Can'dan Yazılar (1995)

Çevirileri

-Her Boydan (1957)
-Hamlet ,Papirüs Yayınları, 1996.
-Bahar Noktası ,Papirüs Yayınları, 1996.

rm_175_23014679

Ustadan Öğütler


Bilmelisin ki...
Duvarda asılı diplomalar insani insan yapmaya yetmez.

Bilmelisin ki...
Aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa, anlam yükü o kadar azalır.

Bilmelisin ki...
Karşındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin nereden geçtiğini bulmak zor.

Bilmelisin ki...
Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez. Gerçek aşkların da!

Bilmelisin ki...
Tecrübenin kaç yaşgünü partisi yaşadığınızla ilgisi yok, ne tür deneyimler yaşadığınızla var.

Bilmelisin ki...
Aile hep insanın yanında olmuyor. Akrabanız olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz.
Aile her zaman biyolojik değil.

Bilmelisin ki...
Ne kadar yakın olursa olsunlar en iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir. Onları affetmek gerekir.

Bilmelisin ki...
Bazen başkalarını affetmek yetmiyor. Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor.

Bilmelisin ki...
Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın dünya sizin için dönmesini durdurmuyor.

Bilmelisin ki...
Şartlar ve olaylar, kim olduğumuzu etkilemiş olabilir. Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz

Bilmelisin ki...
İki kişi münakaşa ediyorsa, bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez. Etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez.

Bilmelisin ki...
Her problem kendi içinde bir firsat saklar. Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır.

Bilmelisin ki...
Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar sürüyor.


can-yucel

Çevirileri Üzerine

Şiir başka dile çevrilebilir mi, çevrilmez mi? Bu soruyu ortaya atanların çoğu çevrilemez deyip keserler. Şiir sanatı üstüne eğilmiş en keskin zekalardan biri, Paul Valery, daha da ileri gidip şiiri çevrilmeyen, başka türlü söylenemeyen şey olarak tanımlar. Bir şiirin güzelliği söylediği kadar belki ondan da çok söyleyişinde, seslerin, seslere bağlı anlam ve çağrışımların belli bir düzene sokulmasından olduğuna göre onu bozup bir başka dilde yeniden kurmak olacak iş değildir. Bir insanı yeniden yaratmak gibi bir şey bu.

Kendi dilinde bile kılına dokundunuz mu bozulan, şiirken nesir oluveren bir büyülü sözü bambaşka sesler ve kelimelerle nasıl verebilirsiniz? Bütün bunlar doğru, doğru ama insanoğlu şiiri öteden beri dilden dile çeviregelmiş, nice şairleri yalnız çevirilerden tanımış, sevmiş, Homeros, Vergilius, Hayyam, Hafız, Shakespeare gibi şairlerin kaba yanlışlarla dolu çevirileri bile nice insanları büyülemiş. Demek şiirin kendinde olduğu gibi çevirisinde de aklımızı, gündelik mantığımızı aşan bir taraf var. Demek şiirde seslerin, kelimelerin ötesinde öyle bir anlam var ki kolu kanadı kırılsa da insandan insana, dilden dile geçebiliyor. Tanrının sözü bile yetmiş iki dile çevrile çevrile yayılıyor. İncil'in Latince'den Fransızca'ya aktarılmış sözleriyle bir Fransız şairi beslenir, Yahudi bile İncil'deki şiirin tadına o şairin dilinden varabiliyor.

Bir garip gerçek de şu ki milletlerin şiir tarihlerinde en verimli devirler şiir çevirilerinin en çok yapıldığı devirler oluyor. Sözü uzatmamak için hemen kendi edebiyatımıza geçip yeni şiirimizin en bereketli yıllarına bakarsak çevirilerin ne büyük bir yer tuttuğunu görürürüz. Kalburüstü şairlerimizin hemen hepsi, hatta Cahit Sıtkı gibi şiirin çevrilmezliğine inananlar bile sevdikleri şiirleri Türkçeye çevirmezlik edemediler. Son yirmi yıl içinde Türkçe konuşmadık hangi dünya şairi kaldı? Aynı şiiri beş altı şairin çevirdiği bile oldu. Bu çevirilerin yeni şiir anlayışımızı ve zevkimizi yoğurmada ne büyük etkileri olduğunu da zamanla daha iyi göreceğiz.

O kadar ki yeni şiir akımının kaynağında şiir çevirilerini görenler bile olacak. Ben şu kadarını söylemeye kalkışıyorum: 1957 yılında Türk şiirinin en önemli olaylarından biri, belki de en önemlisi Can Yücel'in "Her Boydan" adı altında toplayıp yayımladığı şiir çevirileridir. Bu yayım Türkçe'de şiir çevirisinin ulaşabildiği son basamağı gösterdiği kadar Yeni Türk şiirinin hangi sularda olduğunu da belirtecek değerdedir bence. Türk şiirinin bir yandan dünyaya açılırken bir yandan da ne kadar öz benliğine, gün görmedik iç değerlerine gittiğini en iyi bu kitapta görebilirsiniz. Şiir bir bakıma en yaygın düşüncelerin en mahrem, en kendince söylenişi değil midir? Can Yücel'in çeviride yaptığı da bu işte:

Dünya insanına seslenen şiirleri bizim Ali Veli'lerin diliyle söylüyor. Bir ucu Eluard'ın yüreğinde olan şiir kuşağının öbür ucunu Mehmetçik'in diline dayıyor. Mehmetçik ne anlar Eluard'dan diyecek şimdi bana bir mutlu aydın; sanki Mehmetçik anlamaz diye şairin Hacivat'ın diliyle konuşması gerekirmiş gibi. Herhangi bir Fransız Eluard'ı, herhangi bir İngiliz Shakespeare'i anlamaz ona bakarsanız, ama bu şairler yine de herhangilerin diliyle söylemişler bütün düşündüklerini, hem en çapraşıklarını. Şair çoğunluğun anlamadığını söyleyen kişi de olsa, çoğunluğun diliyle, yani asıl dille konuşmadan kendini de anlatamaz, insanca konuşamaz, parlak söz kalıpları döktürür olsa olsa, koşacak yerde şitaban, ağlayacak yerde giriban, gülecek yerde handan olur.

Nice sapıtmalardan sonra nihayet Cumhuriyetle erdiğimiz bu gerçeği öylesine oturtmuş ki kitabına,bir daha zor sapıtır artık Türk şairi. Şiirde sokak sarayın hakkından geldi gayrı. Başladığımız yere, Yunus Emre'ye döndük şiir dilinde. Merhaba memleket ve merhaba dünya!

Can Yücel pek mi kendinden yana çekmiş çevirdiği şairleri? Hep bir ağızdan mı konuşturmuş değişik şairleri? Kaldırım, meyhane Türkçesi -ki tadına doyamaz oluşumuzun bir hikmeti vardır elbet bu yıllarda- fazla mı ağır basıyor yer yer? Kalem efendilerinin inadınalık, meleğe karşı çöpçüden, öğretmene karşı öğrenciden, padişaha karşı Keloğlan'dan, kasabın kendine karşı sokak kedisinden yanalık, sözün biberlisini, küfürün sunturlusunu tutarlık tutamıyor mu kendini bazı şiirlerde? Olabilir, olabilir ama bir başkasını ezecek olan bu aşırılılklar Can Yücel'de uçurtmayı havalandıran rüzgar oluyor; dili varmıyor insanın bunlara dokunmaya.

Neden derseniz Can Yücel en aşırı duygularını en soğukkanlı düzene sokmasını biliyor, düşünce coşkunluğunu biçimle, biçim düşkünüğünü cana sesleniş, ciğere gidişle, dil sarkıntılığını kafa olgunluğuyla gideriveriyor. O kadar ki insan sonunda Can Yücel'in biçim ustalığını mı yoksa gönül cömertliğini, doğrudan yana dolu dizgin gidişini mi öveceğini şaşırıyor. Merhaba biçim ve merhaba düşünce!

Can Yücel, kendi şiirini söyler gibi çevirmiş bu "Her Boydan" şiirleri. Cömertçe canını komuş başkalarının söylediklerine.Ha sen söylemişsin ha ben der gibi. İnsanın insanla kaynaşması her zaman güzeldir, şairin şairle kaynaşmasında bir başka sıcaklık, bir başka aydınlık oluyor: bir dille iki dilin tadını almak, bir canla iki canın sevincini duymak gibi bir şey. Bu cömert kaynaşma, bu dünyanın türküsünü benimseme gücü yok mu -ki Can Yücel'de var o- şairi şair eden tılsımı onda aramalı. Dylan Thomas'ın demek istediği de bu belki Can Yücel'in Türkçesiyle:

"Didiniyorsam ben türkülerin ışığında
Be ne ikbal, ne ekmek parası için
Ne fildişi sahnelerde keramet tellallığı
Ne işin cakası için filan
Didindiğim hep gönüllerin en kapalı kapısından
Verilesi hayrata."

(Ozanlık Üstüne)

Bu hayrat gönül, bu pir aşkına didinme olmadı mı harika çocuk da olsan boşuna. Bezirganların enayilik saydığı, ya da arkasından kimbilir ne türlü çıkar gördüğü şair cömertliği yok mu -ki Can Yücel'de var o- şu bizim topraklar onu bekliyor Yunus Emre'den, Kaygusuz Abdal'dan,Nesimi'den beri. Harika çocuk da olsan kırk yıl odun taşıyacaksın tekkeye, burnunu kırıp gözünü dört açacaksın dünyaya, şu bu beğendi diye asıl beğenmesi gerekene boş vermeyeceksin.

Arapçaya Arapça, Latinceye Latince, İngilizceye İngilizce, adam olman için ne gerekse hepsini yeniden çocuk olasıya öğreneceksin ve... ve... dayatacaksın arsa al, bankaya para koy, kim kime dum duma, kim öle kim kala diyen dostlara uymak şöyle dursun, onları kendi yoluna imrendireceksin. Bütün bunları da niçin yapacaksın? Bir üstün güce yaranmak, bir başka dünyayı kazanmak için değil; sırf sahici insan olmak, küflenip paslanmadan yaşamak, dünyanın sabahlarına yakışmak için. Bir de tabii köyün kemençecisi olmanın tadı var: bir vuruşta köy halkını horona kaldıran kemençeci. Merhaba Can Yücel ve merhaba Her Boydan kemençecileri dünyamızın.

Sabahattin Eyüpoğlu


vahit_ak_a_can_yucel


Onun için Anlatılanlar

Can Baba hakkında anlatılan o kadar çok hikaye var ki.. O artık bir efsane olduğundan mıdır, ettiği küfürlerin kendine haslığından mı bilinmez; duyulduğunda 'bunu söylese söylese Can Baba söylemiştir' fikri uyandıran hikayelerdir bunlar...


Üstad bir gün devlet büyüklerine bir şiirinde isim vermeden 'Hepiniz götsünüz' dediği için mahkemeye çıkarılır..Hakimin karşısına palas pandıras her zamanki haliyle gelir ve elindeki kalın TDK sözlüğünü açar..

- Hakim bey 'P' harfine bakalım, Türkçe'de 'popo' diye bir kelime var mı? Yok.. Peki 'K'ye bakalım, 'kıç' var mı? O da yok.. Bir de 'G'ye bakalım, 'göt' var mı? Evet göt kelimesi TDK sözlüğünde var.. Demek ki sayın hakim, bu memlekette göte göt deniyor!!! der ve beraat eder...



Can baba boğaziçi üniversitesinde konferans vermektedir. Öğrencilerden biri el kaldırıp sorar ,
-Can baba neden bütün büyük aşk şairleri erkek.. kadınlardan aşk şairi çıkmaz mı ??
Can baba kendi üslubu ile yanıtlar :
- Ne bileyim ulan, biz s.kimizlemi yazıyoruz şiiri??



Türkiye İşçi Partisinin Komünist zamanlarında bir tüzük toplantısında herkesin komünizmi anlatmaya çalıştığı şöyle olsun , böyle olsun dediği bir toplantıda Can Baba ayağa kalkar ve bir efsaneyi daha patlatır.

'BEYLER BEYLER, Türkiyede komünist olmak tüzük değil BÜZÜK ister...



Muhabir : Peki kadınlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Can Baba : düşünmüyorum , S....yorum!!




Bir sergide ortada dolanırken, alımlı bir kadın heyecanla yanına gelir:
- Can bey, tanıştığımıza ne kadar memnun oldum anlatamam. sizin en büyük hayranınızım.
Can Baba sırıtır:
- demek öyle, yatalım o halde?
kadın küskün bir ifadeyle bozuk atar:
- aşk olsun can bey!!
Can Baba cevaplar:
- aşk da olacak elbet..




Can Babaya bir mahkeme çıkışında soru soran gazeteci şu dörtlüğü cevap olarak alır:
Ne yorum ne forum
Belki yarın konuşurum
öyle gitti ki durum
soru sorana korum
Bu da tam Can Babalık bir cevap sanırım.




Bir televizyon programın da genç bir öğrenci soraracak soru bulamadığından herhalde şunu sorar
-hangi takımı tutuyosunuz, der
can baba cevap verir,
-eşim ve ben genellikle benim takımlarımı tutuyoruz...




Can Yücel bir etkinlikte kürsüye çıkıp şiir okumaya koyulmuş öksürmeye başlamış ve sonra 'öksürükler şiire dahil değildir'diye uyarmış, şiirlerini okumayı bitirmiş tam sahneden inmeye başlamış. Herkes şaşırmış hayret küfür etmedi bu sefer diye.
Sonra geri dönmüş almış mikrofonu eline
'akşam akşam kafanızı S..kdim kusura bakmayın' demiş.




can yücele sorarlar:
-efendim nedir bizim memleketteki bu sağcılık solculuk davaları?
can baba:
-bu ülkede sabah kalktığında malafat eğer sağ tarafa kaymışsa sağcısındır, yok eğer sol taraftaysa solcu..
-peki sizinki ne tarafta ?
- ileride daima ileride



Leman dergisinde ilk yazdığı gün Metin Üstündağ kendisini derginin son sayfasına koyunca metini aramış ve 'beni derginin kıçına koyanın gelir kıçına koyarım' diye duygularını en güzel şekliyle belirtebilmiş bir adamdır.



seke seke geldik.. s..ke s..ke gidiyoruz...sözlerinin sahibi büyük şair Can baba, bir takım hayranları ve arkadaşlarıyla bir yerlerde içer, sohbet eder. aynı grup, sabahın 5'i 6'sı gibi pek de kimsenin bulunmadığı kıbrıs şehitleri caddesinde yürürken, şair birden durur ve yere yatar. yanındakiler de aynı şeyi yaparlar. şair, gözlerini kırpmadan gökyüzüne bakmaktadır. hayranlardan birisi dayanamayıp sorar:
- baba, ne görüyorsun, bize de söyle...
üstad, gözlerini gökyüzünden hiç ayırmadan, ondan ulvi ya da şairane bir cevap bekleyen vatandaşa şöyle cevap verir:
- çok sarhoşum, ..mına koyim.



Bir gün tv kanallarıdan birinde canlı yayında konuk Duygu Asena şair Nazım Hikmet için 'o kartpostal şairidir' demiş. Can baba telefonla programa bağlanmış selam bile vermeden
'Duygu hanım kart sizsiniz postalda size girsin'
demiş ve telefonu kapatmış...


Benim Beğendiklerim

Benim seçtiğim şiirleri ile kendi sesinden şiirleri için resimlere tıklayın

366_picture01 şiirleri0

Classicalcıklar

Classicalcıklar1

İçindeki Eserler... 

Kuş Sesleri..
Alexander Borodin-Prens Igor
Antonin Dvorak-Seranad
Antonio Vivaldi-Kış
Antonio Vivaldi-Les Quatre Saisons-1
Antonio Vivaldi-Les Quatre Saisons
Aram Khachaturian-Ayesha's Dance
Aram Khachaturian-Gopak
Aram Khachaturian-Sabre Dance
Aram Khachaturian-Wlatz
Carl Off-Carmina Mundi
Clasic Of Azerbaijan-Araz Barı
Clasic Of Azerbaijan-Garanfil
Clasic Of Azerbaijan-Sensiz
Clasic Of Azerbaijan-The First Love
Edward Grieg_01
Edward Grieg_S1-1.Op46
Eric Satie
Felix B-1.Mendelssohn-Bahar Şarkısı
Felix B-1.Mendelssohn-Keman Konçertosu
Fikret Amirov-Kyurd Ovshary
Franz Liszt-15-Macar Rapsodisi-1
Franz Schubert-001
Franz Schubert-004
Gaetano Donizetti-01
Gaetano Donizetti-02
Georg Friedrich Hande-Minuet1
Georges Bizet-Carmen Aragonaise
Georges Bizet-Carmen İntermezzo
Georges Bizet-Carmen
Georges Bizet-L'ArlesienneMinued
Gheorghe Zamfir-Wedding Song
Giacomo Puccini
Gioacchino Rossini-Barber of Seville
Gioacchino Rossini-Thiefing Magpie
Giuseppe Verdi-Aida1
Giuseppe Verdi-Aida2
Giuseppe Verdi
Hector Berlioz
James Galway-In Marble Hal
Jean-Pierre Rampal-1
Jean-Pierre Rampal-2
Jean-Pierre Rampal-Hana
Jean-Pierre Rampal-Menuet from L'arlesienne
Johann Sebastian Bach-Syuita 2 siBemol
Johann Sebastian Bach-Tokkata i Fuga
Johann Strauss II-Viennese Blood
Johann Strauss-Goluboy Dunay
Johann Strauss-Pol'ka-Mazurka
Johann Strauss-Zvuki Vesennego Valsa
Joseph Haydn-Senfoni 83c
Ludwig Van Beethoven-Allegro Con Brio
Ludwig Van Beethoven-Romans2 soch.50
Ludwig von Beethoven-Presto-9.Senfoni
Modest Mussorgsky-Picture at an Exhibition
Mohikanların Sonuncusu
Niccolò Paganini-01
Niccolò Paganini-02
Niccolò Paganini-La Campenella
Ortacag Barok-Ambrosius Ezgisi
Ortacag Barok-Ispanyol Ronesans Ezgisi
Ortacag Barok-Ronesans Dans Muzigi
Peter Gabriel-The Feeling Begins
Pyotr Ilyich Tchaikovsky-02-Fındıkkıran
Pyotr Ilyich Tchaikovsky-04-Fındıkkıran
Pyotr Ilyich Tchaikovsky-06-Fındıkkıran
Pyotr Ilyich Tchaikovsky-08-Fındıkkıran
Rimsky-Korsakov-Arının Uçuşu
W.A-1.Mozart-Divertisment reMajor
W.A-1.Mozart-Serenada13 solMajor
W.A-1.Mozart-Sonata11 LaMajor
Willibald Gluck
Zamfir-Hungarian Dance
Zamfir-Hungarian Green Sleeves
Kuş Sesleri ..

================================
74 eser 58,0 MB 63 dak. Tek mp3
================================

17 Haziran 2009

Rasputin

Rasputin_pt

Grigori Yefimovich Rasputin (1869 - 1916)

Doğumu

Grigori Yefimovich Rasputin, 22 Ocak 1869 yılında Ural Dağları'nın eteğindeki Pokrovskoye köyünden Jefim Jakoviç'ten olma Anna Wasiljevna'dan doğmadır. Ailesi çiftçiydi. Çocukluğu hakkında çok şey bilinmeyen Rasputin'in Maria adında sara hastası bir kızkardeşi ve Dimitri adında da bir erkek kardeşi vardı.

2 kardeşini de neredeyse aynı şekilde kaybetmişti, hatta kendi sonu da onlarla aynı olacaktı. Maria adındaki kardeşi Tura Nehri'nde boğularak ölmüş Dimitri vekendisi ise gölde boğulurlarken yoldan geçen biri tarafından kurtarılmışlardı. Fakat Dimitri kendisi kadar şanslı değildi ve zatürreden ölecekti.İki kardeşinin de aynı kaderi paylaşan ölümü Rasputin'i derinden etkiledi. Öyle ki daha sonra çocuklarının isimlerini de Maria ve Dimitri koyacaktı.

Garip olaylar Rasputin'in hayatının daha ilk yıllarında başlamıştı. Genç yaşlarda kendisinde bazı haller olduğunu fark eden Rasputin yavaş yavaş bazı yeteneklerini de (hipnoz) keşfetmeye başlamıştı. Bir gün babasının atı çalındı ve Rasputin hırsızların, gözüne kestirdiği kişiler olduğuna, kalabalığı doğaüstü gücüyle (çok güçlü bir hipnoz yeteneği) ikna etti ve linç edilmelerini sağladı.

Okuma yazma bilmemesine rağmen, zekası ve bu halleri sayesinde dolaştığı yerlerde etrafında insanları toplamaya başladı. Mensubu olduğu Hıristiyanlık dininin Ortodoks mezhebini beğenmez; “Mühim olan kalptir. Kalp temiz olduktan sonra günahların kişiye zararı olmaz. Günah, kişinin kendisine ait olup, yaptığı icraata teşbih edilemez.” derdi.

rasputin22 Rasputin

Yeteneklerini Keşfetmesi

Bir kaç kez hırsızlık suçundan yakalanınca 18 yaşında üç ayını Verkhoturye Manastırı'nda geçirdi. Oradayken Meryem Ana'nın ona göründüğünü iddia etmeye başladı ve kendini seçilmiş bir aziz olarak tanıttı. Serseri bir gençlik yaşamının ardından, Ortodoksların 'hain' bir tarikat olarak telakki ettikleri Skopsty Tarikatı ile tanıştı. Bu tarikatın müritleri, 'Tanrı'ya ulaşmanın tek yolunun 'günah işlemek' olduğunu vaaz ediyorlardı ve bu, Rasputin'e oldukça çekici gelmişti. Günahişleyerek günahtan çıkacaklarına inanan bu topluluk evlilik dışı cinsel ilişkiyi teşvik eder. Bu da Rasputin'in kadınlarla olan dillere destan hikayelerine bir açıklık getirebilir.

1889 yılında Proskovia Fyodorovna Dubrovina ile evlendi ve 3 çocuğu oldu; Maria, Dimitri ve Varvana... Ayrıca başka bir kadından da gayrimeşru bir çocuğu oldu. 1901 yılında artık bir aziz olduğunu iddia ederek Pokrovskoye'deki evini terk etti. Yolculuğu boyunca Yunanistan ve Carussalem olmak üzere bir çok yer gezdi. 1903 yılında St. Petersburg'a varan Rasputin'in, burada mistik bir şifacı ve aziz olarak ünü yayılmaya başladı.

Medeniyetten nasibini almamış olan saray çevresi; pis ve pejmürde kılıklı, parlak sözleri ve birtakım tedavi yetenekleri olan Rasputin’den çok etkilendi.

jPXzhSN

Saraya Yerleşmesi

1905 yılında Çar'ın küçük oğlu Alexei'nin amansız hastalığını duydu. Alexei,hemofili hastasıydı, bu genetik hastalık ona büyük büyükannesi İngiltere kraliçesi Victoria'dan miras kalmıştı. Doktorlar çocuğun hastalığına çare bulamıyorlardı. Bir gün attan düşüp yaralanınca kanamasını bir türlü durduramadılar.Doktorlar tarafından ölmesi beklenen oğlunun bu durumu karşısında Çariçe, çaresiz kalmıştı. Arkadaşı Anna Vyrubova'dan bu gizemli şifacının methini duydu ve Rasputin'i saraya davet etti. Rasputin, çocuğun kanamasını, başında dua ederek ve elleriyle dokunarak durdurdu.

Çar ve Çariçe gözlerine inanamadılar ve Rasputin'i doğaüstü güçleri olan bir peygamber gibi görmeye başladılar. Ancak Alexei'nin hastalığı tamamen geçmemişti. Her nöbetinde Rasputin saraya çağırılıyor ve onu iyileştiriyordu. Çariçe Alexandra, bu olayın ardından, Rasputin'in, Alexis'i korumak için Tanrı tarafından gönderilmiş bir aziz olduğuna inanmaya başladı, kendisine özel bir hayranlık besliyor; oğlunu iyileştiren bu adamın aracılığıyla Tanrının kendisiyle konuştuğuna inanıyordu. (Çariçe aslında Protestandı ve Rus Ortodoks mezhebine uyum sağlamakta güçlük çekiyordu.)

Köylü papazın yükseldiği bu 'sağ kol' pozisyonu, elbette, özellikle geleneksel rahip kastını öfkelendirmiştir. Kısa sürede dedikodular ortaya çıkar: Rasputin, Çariçe ve onun dört kızı ile ahlaksız ilişkilere girmektedir! Rasputin ise, bu dedikoduları haklı çıkarmak için elinden geleni yapmakta, içki masalarında 'Çariçe ve kızları ile maceralarından' bahsetmektedir. Gizli polis, bir süre sonra devreye girer ve Rasputin, olanları duyan öfkeli Çar'ın karşısına çıkarılır. Nikola, ona sürgün cezası verir ama Rasputin şehri terk eder etmez, küçük Alexis onulmaz bir kanamaya tutulur! Rasputin hemen geri çağrılır ve çocuğu kurtarır. Bu andan itibaren, kendisine bağımlı hale gelen Çar ve Çariçe'ye her alanda isteklerini dayatmaya başlar. Dış politikadan ekonomiye kadar birçok alanda, sahip olduğu diğer ilişkilerin de tavsiyeleriyle, adeta ülkeye hükmetmeye başlar.

Sarayda kaldığı süre boyunca Rasputin'in aşırı hareketleri Çar dahil birçok kişiyi huzursuz etmeye başlamıştı. Çarın üzerindeki, dolayısıyla politikaya olan büyük etkisi saray çevrelerinde diğer politikalcıları rahatsız ediyordu. Aile ile kan bağı olmayan çiftçi bir adamın bu kadar büyük bir yaptırım gücüne sahip olması akıl alır şey değildi. Ayrıca cinsel yaşamındaki aşırılıklar ve bunları hiç sakınmadan yaşaması da bardağı taşıran son damla olmuştu. (Rasputin'in bir rahibeye tecavüz ettiği bile rivayet edilir.) Saray çevresindeki bu dedikodular ve huzursuzluklar giderek yayıldı. Ortodoks Kilisesi de kendine peygamber diyen bu adamın din adamı değil, dini istekleri doğrultusunda kullanan bir şeytan olduğunu iddia etmeye başladı. Yaptığı herşey olay haline geldi ve gazetelerde de hergün alay konusu oldu. Artık ilahi güce sahip bir aziz değil, bir şarlatandı. Ve bu adamın sözünü dinleyen Çar'a da tepkiler giderek büyüyordu.

800px-Rasputin--insiderussianrev00dorrrich rasputin_tint

1.Dünya Savaşı

Bu arada I. Dünya Savaşı patlak vermişti. Rasputin kesinlikle bu savaşta Almanya ile barış yapılmasını istiyor ve bunu sıklıkla Çar'a iletiyordu. Savaşa karşı olan Rasputin, bunu hem ahlaki açıdan onaylamıyor hem de Rusya için bir felaket olarak görüyordu. Kendini içkiye ve çarpık cinsel hayata iyice kaptırmıştı. Rusya'nın savaştaki başarısızlığından Rasputin sorumlu tutuluyor, vatana ihanet etmekle ve Alman casusu olmakla suçlanıyordu. Bu arada Rasputin kendine bir vahiy geldiğini ve ordunun başına Çarın kendisi geçmezse savaşı kaybedeceklerini söyledi. Söylenen yapıldı II. Nikolay’ın ordunun başında cepheye gitmesi üzerine, Rusya’nın içişlerinin sorumluluğunu, Rasputin’in elinde oyuncak olan, Çariçe Aleksandra üstlendi. Çar'ın saraydaki yokluğunda Rasputin'in Çariçe Alexandra üzerindeki etkisi iyice arttı.

Onun baş danışmanı haline geldi ve hükümetin kadrolarına kendi seçtiği kişileri getirtti. Kilise görevlilerinin tayinlerinden, kabinedeki bakanların seçimine kadar, her konuya karışmaya başladı.ama bu olayın sonucu felaketle sonuçlandı, Çarın başında olduğu ordu yenilgiye uğradı. Rasputin'e düşman olan diğer politikacılar ve Ortodoks Kilisesi Saraydan desteğini çekti. Rasputin’i öldürüp Rusya’yı daha büyük felaketlerden kurtarmak gayesiyle birçok girişimlerde bulunuldu. Bu girişimlerin sonucunda, aşırı milliyetçi grup lideri Prens F. Yusupov tarafından 30 Aralık 1916 günü vurularak öldürüldü.

b-13269-rasputin e-murder-of-rasputin2

Ölümü

Rasputinin ölümü yaşamından çok daha esrarengiz oldu. Saray hanedanının ve diğer politikacıların Rasputin'den duydukları rahatsızlık had safhaya ulaşmıştı. Artık bu adamın ortadan kaldırılması gerektiğini düşünen hanedan mensubu Prens Felix Yussupov ve birkaç kişi bir komplo hazırladılar. 29 Aralık 1916 gecesi, Rasputin, prens tarafından bir odaya içki içmek için davet edildi. Ancak içkisine siyanür katılmıştı. Rasputin kendisine uzatılan zehir dolu bardağı dikti, ama bir süre geçmesine rağmen hiç birşey olmamıştı. Şaşkına dönen prens ona bir kaç el ateş etti.

Rasputin olduğu yere yığılınca prens bu kez başardığını zannederek sevindi. Ancak Rasputin ayağa kalktı ve prensin gözlerinin içine bakarak birşeyler söyledi ve ordan hızla kaçmaya başladı. Sarayın bahçesinde koşarken birkaç kez daha vurulan Rasputin artık kalkmamak üzere yere yığıldı. Prens ve adamları öldüğünden emin olmak için Rasputin'in cesedini Neva Nehri'nin buzlu sularına attılar. Ertesi gün ceset çıkarıldığında, Rasputin'in hemen ölmediği, boğulmadan önce bir süre çırpındığı anlaşıldı. Şubat Devrimi sırasında cezasını bulmadığı düşünülerek cesedi mezarından çıkarıldı ve yakılarak imha edildi.

Rasputin, insanın ne kadar günah işlerse o kadar günahtan arınacağını savundu. Kendi günahını da içkiye düşkünlüğünde ve abartılı cinsel yaşamında buldu. Doğaüstü güçlere sahip olduğuna inanılan bu esrarengiz kişi Çarlığın çöküşünden ve Sovyet İhtilali'nden sorumlu tutuldu. Adının, Rusça 'yoldan çıkmış' anlamına gelen 'rasputine' ile benzerliği kullanılarak alaya alındı. Halen yaşamı ve ölümü üzerindeki gizem perdesi birçok araştırmacının ilgisini çekmektedir.

http://www.alexanderpalace.org/2006rasputin/


rasputin1 rasputin2

Zehir ve kurşunla ölmediğine inanılan bu Çılgın PapazIn hayatı boyunca yıkanmamış olduğu söylenmektedir , penisi St. Petersburg müzesinde sergilenmektedir:) Boney M gurubu, Rasputin'in için şarkı yapmıştır .

 (şarkının sözleri)

rasputin1 (1)

Otobiyografik Filmi

2vbu0kx Picture1

Rasputinden Sonra

Tarihin düştüğü kayıtlara göre Rus Çarı II. Nikola, karısı Alexandra, beş çocuğu ve maiyetindeki 4 kişi, Bolşevik ihtilalinin yeni parlayan lideri Lenin'in emriyle Yekaterinburg'daki bir evin bodrumunda 17 Temmuz 1918 günü öldürülmüşlerdi. Ölümleri, 300 yıl süren Romanov hanedanlığının sona erdiğini ilan ediyor ve bu olay tüm dünyada büyük yankı uyandırıyordu. Bu olaydan sonra Sovyet yönetimi Romanov hanedanı ile ilgili her türlü konuşma, yazışma ve belge/bilgi toplanmasını yasakladıysa da, hanedansever Ruslar öldürüldükleri evi adeta bir tapınak haline getiriyorlar ve insanlar akın akın burayı ziyaret ediyordu. Nihayetinde 1977 yılında sözkonusu ev buldozerlerle yerlebir ediliyor ve son nokta konuyordu.

Tüm dünyada yankı uyandıran bu toplu öldürme olayını bu kadar dramatik hale getiren ise, Çar II. Nikola'nın dünyalar güzeli küçük kızı Prenses Anastasia'nın da öldürülenler arasında olduğunun ilan edilmesiydi. Çarlık rejimine sempati duyan duymayan, Romanov hanedanını seven sevmeyen birçok insan, Prenses Anastasia'nın ölümüne inanamadı. Nitekim fısıltı gazetesi harekete geçmişti ve kısa bir süre sonra Anastasia'nın öldürülmediği, kendisine merhamet eden infazlarda görevli bir asker tarafından ülke dışına kaçmasına yardım edildiği konuşulmaya başlandı.

Aynı yıllar sinemanın da popülerlik kazanmaya başladığı yıllardı ve sinemacılar hemen "masum Anastasia" üzerine irili ufaklı filmler çekmeye başladılar. Bunlar genelde senaristlerin hayal dünyasını yansıtan yapımlardı.

İşte bu karışık yıllarda, zaman içinde birçok insan "Prenses Anastasia" olduğu iddiasıyla ortaya çıkmaya başladı. Bunların birçoğunun yalan söylediği kısa sürede anlaşılsa da, içlerinden bir tanesi kendisinin Prenses olduğuna, hanedanın Avrupa'da yaşayan akrabalarını ikna etmeyi başarmıştı. 1920 yılında Berlin'de ortaya çıkan Anna Anderson adlı bir genç kız hanedanın büyük kısmını ikna etmeyi başarmış olsa da ölümüne kadar hiçbir zaman resmî olarak "Kayıp Prenses" olarak tescil edilmedi. Anna Anderson 1964 yılında, ABD'nin Virginia eyaletine bağlı Charlottesville'de hayata gözlerini yumarken bile "Prenses Anastasia" olduğu iddiasını tekrarlıyordu.

1991 yılında Sovyetler rejimi yıkılıp dağıldıktan sonra Romanov hanedanı ile ilgili araştırmalara devlet daha ılımlı yaklaşır olmuştu. Rus araştırmacı Gely Ryabov daha 70'li yıllarda konuyu eşelemeye başlamış, hatta infazlarda bulunan Bolşevik nöbetçi Yakov Yurovski'nin hayattaki çocuklarına ulaşmayı başarmış ve onlardan cesetlerin Yekatirenburg yakınındaki bir çayırda bulunan balçık bir alana gömüldüğünü, üzerlerinin toprak ve tahta ile kapatıldığını ve iz bırakılmamaya çalışıldığını öğrenmişti. Gizlice hareket eden Ryabov, sözkonusu alanı bulmuş, toprağı bir miktar kazarak bazı kemik parçalarına da ulaşmıştı. Ancak o yılların kapalı rejiminde daha ileri gitmesinin hayatına mâl olacağının bilinciyle o noktada durmuştu. 91 yılında sözkonusu mezarlardan kemik ve doku örnekleri toplayan Ryabov'un, cesetlerin hanedana ait olduğunu ispatlayabilmesi için, aynı soydan gelen birinin doku örneğiyle karşılaştırma yapması gerekiyordu.

Bu noktada kendisine Çariçe Alexandra'nın soyundan gelen, Kraliçe Elizabeth'in kocası Prens Philip yardımcı oldu. Yapılan testler sonucu mezarda bulunanların Romanov hanedanı olduğu kesinlik kazandı. Ancak çok ilginç başka bir durum da ortaya çıkmıştı. Mezardan çıkarılan ve birleştirilen kemik sayılarıyla tesbit edilen ceset sayısı 9 taneydi. Aynı kanı taşıyan ceset sayısı ise 5. Bu durumda bütün herkes Prenses Anastasia'nın gerçekten de öldürülmeden kurtulduğu veya kurtarıldığı iddiasını güçlendiriyordu. En ciddi, hatta tek Anastasia adayı 1964 yılında ölen Anna Anderson idi. Yasal açıdan mezarının açılması ve doku örneği alınması mümkün değildi. Ancak devreye bir ABD hastanesi girdi. Anderson bir ameliyat geçirmişti ve hastane her ihtimale karşı kendisinden aldığı bir doku örneğini yıllardır saklıyordu. Araştırma ekibinin lideri Peter Gill ABD'ne gidip gizlice doku örneğini aldı ve laboratuvar incelemesi zaten bilinen bir sahtekârlığı tescil etti: Anderson kesin olarak Anastasia değildi!

11 Mart 2009- National Geographic sitesi bu konuya nokta koyan haberi verdi: Çar'ın çocuklarının hiçbiri öldürülmekten kurtulamamıştı! Anastasia dahil...

2007 yılında Yekaterinburg'da bulunan bir mezardaki iki çocuk cesedine yapılan üç tip DNA analizi sonucu, çocukların Romanov ailesine ait olduğunu ortaya çıkardı.

Kısacası, tüm filmlere, romanlar sadece kurguydu, belki de Anastasia'nın kurtulmuş olduğuna inanmak istedik ama gerçek acıydı, Anastasia o gün ailesiyle birlikte öldürülmüştü.


15 Haziran 2009

Kıymet Nadir Bindebir



Bu toplum aynen Nazmiye Demirel gibi altmış yıldır ‘yüce insan ların yanında, ayakta, fonksiyonsuz, kıpırtısız, ağaç gibi dikilip duvar gibi susarak, susturularak, tepkisiz yaşadı. Altmış yıldır sağ iktidarların dayattığı bireysel/toplumsal eşitsizliğe karşı tepki veremeden, Nazmiye Hanım gibi küçük kırmızı mendili terli avu-cunda sıkıp durdu. Sonunda Türk toplumu da Nazmiye Hanım gibi Alzheimer a yakalandı. O artık hiç konuşamama, kimseyi tanıyamama, tepki verememe hali. O beyindeki gri hücreleri artık hiç kullanamama durumu...

Alzheimer'lılar iç dünyalarında ne yaşıyorlar, neler hissediyorlar bilinmiyor; ama bir sandalyede hareketsiz oturup, sabit bakışlarla öööyle ufuklara dalıyorlar.

Kim bilir, belki de eşitsizlikçi sağcı düşüncenin nurlu ufuklarını görüyorlardır.

Kıymet Nadir Bindebir
H@mdolsun Verdiğin Internete
Cinius Yayınları
İstanbul, 2008
14 x 20 cm
342 sayfa


12 Haziran 2009

Türkan Saylan / At Kız

1995-TS-00

Projeler

Deniz Yıldızı Projesi, bir tür lider yetiştirme projesi-çeşitli dallardan üniversite öğrencileri, bir yıl boyunca farklı konularda küçük guruplar halinde konferanslara katılıyorlar ve bir belge alıyorlar,sonraki bir yılda da bir projede çalışıyorlar ve Deniz Yıldızı" diploması alıyorlar, böylelikle, diksiyon dersi görmüş, çeşitli iletişim ve davranış bilgileriyle, genel kültürle donanmış genç, çağdaş kafalı lider adayları oluyorlar.İstanbul'da var olan 23 şubeden her yıl 20 kişi kadar mezun veriyoruz..

- YİBO (Yatılı İlköğretim Bölge Okulları) ve PİO ' lar ( Pansiyonlu İlköğretim Okulları) Türkiye'nin kanı canı YİBO' larda atıyor-toplam PİO' larla birlikte 550 tane okul var bu okullarda ülkemizin en yoksul çocukları okuyorlar yaklaşık 200 bin kişi bu okullarda 8 yılını geçiriyor-düşünün ailesinden hiçbirşey görmemiş, öğrenmemiş 7 yaşında bir çocuk YİBO' ya geliyor dişlerini fırçalamaya, tuvalet terbiyesine,yurttaşlık bilincine, doğru ve yapıcı düşünmeye, sanata ilgi duymaya burada başlıyor, ne verirseniz onu alacak bu çocuklar, dolayısıyla o yörenin ve ülkenin geleceğini onlar kuracak,bu öğrencileri yetiştirecek öğretmenlerin, yöneticilerinde aydın çağdaş insanlar olması gerekir, YİBO'lar eski Köy Enstitüleri işlevini üstlenebilirler, Anadolu aydınlanması buralardan başlamalı, sanat, teknik bilgisayar atölyeleri olmalı ve buraların gerçekten işlemesi lazım, çünkü bazen Dünya Bankası vb. gibi bağışlarla bilgisayar alınmış okullarda öğretmenler bilgisayar kullanmayı bilmiyorlar , müdürlerde bozulur diye bilgisayar odalarını kilitli tutuyorlar..

- Doğu'daki illerimize birilerini götürdüğümde, gittiğimiz her il'de valiye, kaymakamlara, jandarma komutanına uğrarız, buralarda böylesine idealist, başarılı insanların olduğunu görüp şaşırırlar, çünkü hep basından olumsuz şeyler duymuşlardır şimdiye dek, basın ilgi duymuyor, Anadolu'dan kopuk, köşelerinde homur homur homurdanıp duruyorlar, Anadolu'yu tanımadıklarından, toplumsal yapıları bilmediklerinden siyasal yanlışlarda yapıyorlar.Genç arkadaşlarımızı Anadolu'ya götürdüğümde yaptığım bu tanıştırma faslının en büyük yararı da o ana kadar çekindikleri resmi makamlarında aslında toplumun sorunlarını çözmek için oraya oturmuş, kanlı canlı, bizim gibi insanlardan oluştuğunu görmeleri, sonraki işlerinde daha güvenle ve özveriyle hareket etmelerini sağlamak olurdu.

Kendisinin söyledikleri

- Saatimde dakikaların yanı sıra saniyelerde çok iri ve net görünüyor, her dakika benim için çok kıymetli, bir kere zaman beni yiyip bitirmesin diye ben zamanı iyi kullanmaya çalışıyorum, bir çok işi bir arada yapıyorum, çözümlenecek sorunların listesini yapar sonrada onlarla ilgili çağrışımlar bulmaya ve çözüm üretmeye çalışırım, ama bunları yaparken de kendim içinde sıkıcı hale sokmamaya çalışırım, bütün bu ciddi zamanlamaların yanı sıra dostlarıma, tiyatroya, sinemaya,TV de haber ve tartışmalara ve okumaya da kesinlikle zaman ayırırım, gece ikiyi bulmadan yatamam sabahları da yapacağım işe göre 6.30 ile 8.00 arası bir saatte uyanırım.

-Yemek yapıp bulaşık yıkamayı sever, ütüden nefret ederim , çocuklarımı yetiştirirken hem kendime hem çocuklarıma ütü istemeyen giysiler aldım, hiçbir zaman aşırı titizlik göstermem gösterenlerden de rahatsız olurum, hergün evde toz almaya kalkarsanız, hiçbir iş yapamazsınız.

-İlk okul 5’ te okulda saçkıran hastalığına yakalanmıştık, o zaman ağızdan alınacak ilaç yok, şua ile tedavi ediliyordu, hepimizin kafaları kazındı ,makinanın altına yattık, şua yapıldı gayet iyi geldi tedavi, ben yazı kasket ve pantolonla geçirdim bir oğlan çocuğu gibi, birisi bana " oğlum" diye seslenince ne kadar mutlu olurdum anlatamam:) ileri yaşlarda bu duygu azaldı ve özellikle genç kızken, kız olduğum için çok mutlu oldum.

- Geri kalmış ülkelerin basit ama o ölçüde öldürücü hastalıkları var, bunların ilaçlarını araştırmak pek karlı olmuyor,ayrıca başka şeylerde oluyor , örneğin kolesterol seviyesinin normali diyelim ki 240 'tı, Amerika bu seviyeyi daha da aşağıya çekip üst sınırı 200 'e indirdi, böylece 200-240 arasındaki değere sahip milyonlarca kişiye kolesterol ilaçlarını satmak mümkün olabilecek, aynı şey hipertansiyon değerleri ile de yapılmak isteniyor.İlaç firmalarının karlarının bir bölümünü hekimlere havlu , çanta vb. türü armağanlar vereceğine Sosyal Sorumluluk Projelerine yönlendirmeleri gerekmez mi? ÇYDD olarak Çağdaş Eğitim adlı güzel bir kitap derlemiştik 4-5 baskı yaptı, Roche firması güzel bir anlayışla bu kitabı 20 bin kadar basıp tüm sağlık ocaklarına promosyon olarak dağıttı, ne yazık ki ilk ve son oldu bu destek.

1995-TS-02

- Pozitif Ayrımcılık: Her alanda kadınla erkek eşitlenene kadar kadınlara öncelik tanımak, siyasal yaşamda, işe girişlerde belli oranlarda kota koymak gerekir. Dünyanın barış ortamına gerçekten kavuşabilmesi için kadınların olaya yalnızca el koymaları değil, kendi kadınsı bakış açılarıyla el koymaları gerekiyor, çünkü ülkemizde de, dünyada da o kadar erkek modelinde kadın var ki, onlar kadın bedenindeki erkek ruhlar gibi, hareketleri, sözleri bile erkeksi, kadınsı oldukları zaman bile erkek modelindeler çünkü dişilikleri erkeklerin onlardan istedikleri gibi, yaşamak ve yükselmek için böyle olmak zorundalar. "erkek gibi kadın" deyimi bir övgü olarak kullanılır. En kızdığım kadın tipi ise , bu ülkenin olanaklarını kullanarak eğitim gördüğü bir meslek edindiği halde, "hali vakti yerinde" türünden bir koca bulduğunda diplomasını anı diye duvara asıp " ay kardeş ne yapayım kocam beni çalıştırmıyor" diye övünüp canını dişine takmış çalışan diğer kadınlarla alay edenlerdir.Bu durumun erkek tarafı ise şöyle: " O benim vitrimindir, ben çalışır ona bakarım,onu giydiririm takılar alırım, koluma takar, onunla övünürüm, o da benimle övünür..."

- Çok para kazanmalıyım diye bir derdim hiç olmadı, maddi hayallerimi büyütmedim, bunda babamın yaşadıklarının, son yıllarında yaşadıklarımızın etkisi olmuştur diyebilirim, o sıkıntılar bize azla yetinmeyi ve mutluluğun maddi varlıktan başka yerlerde olabileceğini öğretti, sürekli borçlu yaşadım çünkü herşeyi taksitle alırdım, bu bile mutluluktu benim için.

- Üniversiteye kayıt sırasında meydandan yola inip tramvayla Eminönü İskelesi'ne dönmem gerektiğinde korkular sarardı içimi, Eminönü hangi yönde kalmıştı, bir kaç gün şaşırdım, utandığımdan kimseye de soramazdım, o şaşırdığım günlerde atardım kendimi ikinci mevki bir vagona, tramvay Aksaray semtine doğru ilerleyip de tanımadığım bir çevreyi görürsem iner, karşıdaki vagona geçer böylece Eminönü'nü bulurdum, şimdilerde de kaybolma, adres ve yön bulamama beceriksizliğim sürüyor ancak sormaktan hem de defalarca sormaktan hiç çekinmiyorum, genç bir kız olarak yaşadığım sıkıntıları zaman zaman yüreğimde duyarım, o denli ürkek ve çekingen yetiştirilişimizden miydi yoksa bu benim doğal yapımdan mı kaynaklanıyordu, orasını tam bilemiyorum.

- Yakama Tıp rozetini takınca hekim olmuştum ya, havamdan geçilmiyordu, bir akşam üstü vapurdan indim, küçük kardeşlerim beni karşılamışlardı,birlikte eve doğru yürüyorduk, bir delikanlı gurubu da arkamıza takılmıştı.Dr.Taptas Yokuşu'nun tepesine geldiğimizde bir tavuk gurubu ile karşılaştık, tavuklardan birinin sırtına bir horoz binmiş, gagalayıp duruyor, ortalık ciyak ciyak. Ben manzarayı görünce tam bir içgüdüyle, kavga ettiğini sandığım horozu tavuktan uzaklaştırmaya koştum. " Yahu, horoz tavuğu öldürecek" diye bağırmaya ve gelenleri yardım etmeye çağırdım. Arkamı dönüp baktığımda yüzlerindeki ifadeyi hiç unutmam, gülseler mi saçlarını başlarını mı yolsalar diye düşünüyorlardı sanki, sonra en bıçkınları "Türkan dedi, sen Tıbbiye'ye yazılmadın mı?" işte o an ben de aptallığımı farketmiştim ama iş işten geçmişti, kardeşlerimi ellerinden tutarak eve doğru koşmaya başladım..

- Bir çok şeyin değişim geçirdiği o dönemde bile, asistan ve doçentlerin hoca çantası taşımaları, hocayı ekip halinde karşılayıp el öpmeleri, uğurlamaları, Osmanlı geleneklerini sürdürmeleri, hele hele durmadan azarlanmaları aklımın ermediği olaylardı, hiçbirine saygı duymuyordum, ortalıkta boyun eğme-eğdirme dengesi beni çok huzursuz ediyordu. Hasta başı azarlarına dayanamadığım bir gün hasta-hekim-öğrenci ilişkisini çok beğendiğim bir doktora gidip "neden sessiz kaldıklarını, neden kendilerini savunmadıklarını hatta neden hocaya haddini bildirmediklerini soruverdim", elini omzuma atıp "çok haklısın, bilmem neden bu cesareti gösteremiyoruz, böyle gelmiş böyle gider diye düşünüyoruz herhalde." demişti

1998-TS-00

- Kliniğe yeni başladığımız yıl yani üçüncü sınıftım, benden sekiz yaş büyük, geliri olmayan bir başasistanla anlaşıp evlenme kararı aldık,babamdan nüfus kağıdımı istedim, hepimizin tüm resmi belgelerini babam saklıyor kasasında. Ama babam nüfus kağıdını geciktirdikçe geciktirdi, her geçen gün bana yıl gibi geliyor, sanki evlenemeyecekmişim gibi karamsarlıklara kapılıyorum.Babamın üzerine çok gidemiyorum üzülmesin diye ama bir an önce de nikah olsun bitsin istiyorum. Sonunda dayanamadım ve benim meşhur mektupçuluğuma başvurdum.Oturdum, babamı can evinden vuracak bir mektup yazdım: "Babacığım ben bu yola girdim, evlenme kararım kesindir, ama sen bana bir aydır nüfus kağıdımı vermedin, mevcut ve muhtelem tehlikeler karşısında seni uyarıyorum, bana lütfen nüfus kağıdımı ver." O yaşımda ben bu sözü nasıl bulmuştum bilmiyorum ama işe yaradı:) Gelinlik istemedim, basit bir beyaz elbise giydim köy muhtarı gelip nikahımızı kıydı ve Kağıthane'deki kayınpederlerin evinde bize ayrılan bir odada yaşamaya başladık.

- Yirmi iki ile otuz yaş arasındaki 8 yıl benim için toplumsal değişimlerin bir okulu olduğu gibi, tıbbi açıdan da deneyim kazandığım yıllar oldu, o dönemde köydeki hastalara doktor olarak eşimle birlikte yardımcı olurken, okuyup yazmamış ama akıllı, fikirli, otodidakt bir sürü değerli insan tanıdım, daha önce kendi ailemde edinmiş olduğum yargıların bir kısmı değişti, köylü diye ortak bir kavramla tanıtılan insanların da ne kadar değerli, önemli olduğunu, aralarında okumuş olsalar kimbilir ne önemli işler yapacak ne değerlerin bulunduğunu gördüm, böylelikle eşitlik kavramım değişti, o insanların da benimle eşit olduklarını anladım, çok şey öğrendim.

-Evlendikten 1 yıl sonra ilk oğlum 2 yıl sonrada ikinci oğlum doğdu ve her iki doğum öncesinde tüberküloza yakalandım, ikincisinde kemik tüberkülozu teşhisi koyuldu ve tedavi için bacağımdan bir kemik alınıp bel kemiğime eklenmesi gerektiği ortaya çıktı.Bütün bunların olup bitmesi benim 13 ay yüzükoyun yatmam demekti-ameliyat sonrasında da 2 yıl daha çelik korseyle dolaştım. Korseyi giyer giymez herkesin karşı çıkmasına rağmen okula devam etmem gerekir diye karar aldım, dahası ihtisas yapmayı, doktorluk yapmayı istedim.Bu hastalıkların bile hastalara nasıl davranacağım hususunda getirmiş olduğu olumlu yönleri var; hastalara kötü davranan hekimleri gördüğümde benim de içimden " şu adam bir hasta olsa da acının, sıkıntının, hastalığın insan üzerinde yaptığı psikolojik etkin ne olduğunu anlasa" dediğim olur.

- Dahiliyede çalıştığım ve nöbetçi olduğum günlerin birinde bir dilekçe yazdım başhekimliğe: "Nöbetim sırasında şunların şunların olmadığını, şunun bozuk olduğunu, suyun olmadığını, laboratuvarın kapalı olduğunu gördüm. Bunların olmadığı bir yerde nöbet tutulması, görev yapılması mümkün değildir, gelecek nöbetime kadar bunların giderilmesini, aksi halde nöbet tutamayacağımı bildiririm" dedim. Ertesi gün benim böyle bir dilekçe yazdığımı öğrenen mesai arkadaşlarım tamam artık sen yandın ihtisasını yakacaklar, geleceğini kararttın demeye başladılar. Bir hafta sonra tekrar nöbet geldi bana birde ne göreyim; su bidonu konmuş, bir cam dolap konmuş içinde enjektör, tansiyon aleti , gereken herşey var, Amerikan Hastanesiyle de anlaşma yapmışlar, gece gelen hastaların tetkikleri orada yapılacak bize fatura edecekler. Bana ceza falan verilmedi, o zaman insanın istediği herşeyi alabildiğini öğrendim, kendisi için istemezse hele kesinlikle başarılı da oluyor.

-Bir insanın hayatta yükselmesi için yol gösteren, öğüt veren, bilgili insanlara gereksinimi vardır, birisinin ona güvenmesi, önün açması, başarıyı kolaylaştırır, benim de böyle hocalarım oldu, bir tanesinin duyurduğu bir bursu değerlendirerek İngiltere'ye gittim. İngiltere bana kendinme güveni kazandırdı. 35 yaşındaydım ilk kez yurt dışına çıkıyordum. Yurt dışı günlerimden birinde dünya'nın en önemli Lepra'cılarından birinin dersini izliyordum, gösterdiği dialar arasından faklı birşey çıktı, "Bu ne?" diye şaşırdı, bende o hastalığın adını söyledim, bunun üzerine " Ben bunu bilmiyorum." dedi. Ben ilk kez bir otoriterin bilmediği bir şeyi açıkça söylemesine tanık oluyordum ve önemli bir ders almış oldum. Hastalarıma da öğrencilerime de bilmediğim bir şeyle karşılaştığımda " bilmiyorum" demeyi böylelikle öğrendim, açık davranmak her zaman güven sağlıyor insanda.Bunun dışında bilimsel çalışamanın çok basit olmadığını, bazı titizlikler gerektiğini, bir sunum yapmadan önce saatli provasının yapılması gerektiğini hep yurtdışında çalıştığım günlerde öğrendim.

-İngiltere'den döndüğümde, histopatoloji öğrendiğim için biyopsi yapma merağı içindeydim, dikişsiz deri örneği almaya yarayan küçük yuvarlak bıçaklı aletler piyasada olmadığı için o günlerde, gelirken çapları farklı bir kaç alet almıştım, onları erkek kardeşime gösterdim, tornada benzerlerini yaptırttım, yıllarca kullanılıp atılanlar piyasaya çıkana dek kaynatıp kaynatıp bunları kullandık, bir gün Hoca beni çağırıp " Türkan biraz fazla ileri gidiyorsun, tanısı belli hastalardan niye biyopsi alıyorsun, yarın isyan edecekler, yatıracak hasta bulamayacağız." dedi. Oysa dünyada rutin olarak yapılıyordu bu işlem, neyse birkaç gün sonra, büyük vizitede hastalardan biri Hoca'ya " şikayetim var " dedi. "Doktor hanım bir çok hastaya biyopsi midir nedir onu yapıyor, bana yapmadı." bu engelde böylece aşıldı işte.

1987-TS-01 1983-TS-00

- 70 'li yıllarda fakülte kurulları vardı, doçentlik sınavını verdiğiniz anda bu kurullara katılmaya hak kazanıyordunuz, kurul haftada bir toplanır fakültenin bütün sorunlarını masaya yatırır hepsine çözüm bulmaya çalışırdı, değişik her sorun için komisyonlar kurulur ve bütün sorumluluk o komisyonlara verilirdi.Yapılan konuşulan herşeyin kaydı tutulurdu.Fakülte kurulu Dekan'ın İştişare Kurulu düzeyinde değildi. YÖK ten sonra bu işler değişti. Dekanlar bu kurullarda baskıcı olmaya başladılar kurul kararlarını dinlemez oldular, bir profesör bir çok fakültede dekanla görüşmek istediğinde randevu bile alamıyor, bunu anlamak mümkün değil, o yıllarda genç olmama rağmen kurullarda hep söz aldım, düşündüklerimi, önerilerimi söyledim, kayda geçtiler. Şimdi YÖK 'te zabıt bile tutulmuyor, en büyük şikayetlerimden biridir ve kimsenin umurunda değil, ileride YÖK 'le ilgili bir inceleme yapılsa kim ne demiş, hiçbir iz yok.

-Profesörlük için ikinci bir dil gerekiyordu benim liseden ikinci dilim Fransızcaydı, biraz geliştirmek istedim ve dört ay kadar Fransaya gittim, o günlerde üniversitede hocalarımdan birinin abisi Paris'e gelmişti -bir, iki yere gittikten sonra karnımız acıktı hamburger yedik onunla bir yerde. Mönüye baktım, Fransızca öğreniyorum ya, tam anlamadığım bir hamburger sipariş ettim, kocaman yumurtalı bir şey geldi, bir daha bakayım listeye, şunun adı neymiş dedim, dikkatle okuyunca "Hamburger Cheval" yazdığını gördüm. Eyvah dedim, at etinden hamburger, köftesini bırakıp yumurtalı kısmını yedim, sonra hocaya " Hocam bu at etini nasıl yediniz?" diye sordum. Meğerse büyük hamburger anlamına kullanılıyormuş "Cheval (At)" sözcüğü.

- Mustafa Kemal 1933 reformunda, uzmanlara yazdırdığı rapordan esinlenerek, üniversitenin halktan, ülke sorunlarından ne kadar kopuk olduğunu, toplumsal bir hizmet yapmadığını vurgular, yalnızca bilimsel araştırma değildir üniversitenin işi, bizimki gibi geri kalmış bir ülkede üniversitenin bir görevi de halka ulaşıp aydınlatmaktır. Bu kadar çok toplumsal, ekonomik, siyasal , kültürel sorunumuz var ama üniversite kaç konuda ne kadar çözüm için uğraşıyor, nelerin araştırılıp araştırılmaması bile emirle belirlenirse , üniversite adını hak etmiyor demektir, geçenlerde bir öğretmen hanım sordu yetkililere, Amerikan Senatosu soykırımı kabul ederse nasıl karşı bir argümanda bulunacaksınız diye, kadıncağızı apar topar götürdüler, bunu üniversite yenmeli, Akademik yükseltilme kriterleri Sitasyon İndeksi'ne indirgenirse, asistanlığa alınacak kişilerde itaat etme özelliği aranır, hocasını geçmeyecek yetenek ve zeka yeterli görülürse olacağı buydu. Şeriatçı ya da PKK'lı olup olmadığınız araştırılıyor bugün üniversiteye girerken ya da yükselirken ama akademisyenliğin gerçekten olması gereken nitelikleri araştırılmıyor ya da ikinci planda kalıyor, herşey yozlaştırıldı. Her mesleğin kendi özelliğinden kaynaklanan insan gereksinimi vardır, örneğin biz derneğe (ÇYDD) yeni girecek üyeye bile kim olduğunu, sosyal projelerinin ne olduğunu, dernekte ne gibi etkinliklerde bulunmak istediğini gözlerinin içine bakarak sorarız, çünkü onun gerçekten derneğin amacına mı hizmet edeceği yoksa derneği kişisel çıkarları için mi kullanmayı düşündüğünü anlamaya çalışırız.

-Rektör sağlam kişilikli değilse hemen deforme olmaya, hırslarının peşinde ona yaklaşan insanların akıllarıyla yanlış üstüne yanlış yapmaya başlıyor. Sistem bunu besliyor zaten. Rektör YÖK başkanıyla, dekan rektörle arasını iyi tutmak zorunda, yoksa ne bütçe ne kadro alabilir.Eğer yönetici büyük yetkilerle donatılmazsa, kurullar ve kararları ön plana çıkar, ayrıca geri alma yöntemi de işletilebilir. Bilim ve Eğitim dünyasında yöneticilik, belli bir süre fedakarlık ederek hamallığı üstlenmek, düzeni sağlayarak diğerlerinin önünü açmak olarak algılanırsa , çekiciliği ortadan kalkar, hizmet anlamını kazanır, bunca eza-cefa da yok olur.

- Dünyada teoloji alanlarında dersler var, dinlerin nasıl ortaya çıktığı, nasıl yayıldığı, nelere neden olduğu, neler söylediği bilimsel düşünce sistemiyle anlatılırsa din sorun olmaktan çıkar, ben rahip kökenli biyoloji profesörleri tanıdım, rahiplik onlara düzgün, namuslu, iyi insan olmayı aşılıyor, bilimde laboratuvarda ona gerçekleri gösteriyor, edindiği bilgileri iki ayrı bölmede tutabiliyor, her bilim adamından ataist olması beklenemez, çok güçlü olmayı gerektirir ataist olmak..Bilim bütün gizleri çözene kadar insanın tutunacağı bir güç olacaktır Tanrı. Ben gerçek İslamiyet'le barışığım, çocukken yaz aylarında hafta sonlarında Hafız Ahmet Bey adlı bir din hocamız oldu, Ahmet Bey hem Hafızdı hemde Galasaray Lisesinde Türkçe öğretmeniydi, onun bize öğrettiklerinde şiddet, hurafe, doğmatizm yoktu, bu yüzden dinle barışık kaldım, onu bir moral güç kabul ettim.Dinsel düşünce de asla bilimsel düşüncemi etkilemedi..

- 27 Mayıs devriminde ordu yapıcı bir sonuç bıraktı, iyi bir anayasa yapıldı, ama sonradan üç politikacıyı asarak yanlış bir iş yaptılar kanımca, işte o sırada üniversiteler, bu idamlara karşı olduklarını güçlü bir şekilde açıklamalı bu yanlışı engellemeliydiler, askeri idarenin olduğu zamanlarda askerden korktuğu için konuşamadı insanlar, bu da asker-sivil karşıtlığından kaynaklandı, oysa böyle bir karşıtlık olmamalı, örneğin biz Doğu'da çeşitli projeler, çalışmalar yaparken askerin büyük katkısını, yardımını görüyoruz, onların çok güçlü bir toplumsal proje yapma yanları var, gittikleri bölgelerin kalkınmasını, organize olmasını sağlıyorlar, öğretmenlik yapıyorlar, kurslar açıyorlar, onarım, inşaat yapıyorlar, toplumsal karşıtlıklar değil toplumsal uyumlar, uzlaşmalar yaratmak zorundayız.

- Cüzzamla ilk tanışmam öğrenciliğimde oldu, filmlerde gördüğüm, kitaplarda okuduğum cüzzam yoksul insanların üstündeydi, karşımdaydı, çok etkilenmiştim, çünkü herkes onlardan kaçıyor, doktorlar bile ilgilenmek istemiyorlardı, gece gündüz ne yapabilirim onlar için diye düşünüyordum, çok bilgisizdim, gençtim, yetkim yoktu. O sırada Etem Utku'nun kitabına ulaştım, Ankara Üniversitesinde öğretim üyesiymiş, tarama çalışmalarında Van'da arabası devrilmiş, ölmüş. Utku'nun kitabu başucu kitabım oldu, 1971 de İngiltere'ye gidiş orada Dr.Jopling'le tanışmam, Tropikal Hastalıklar Hastanesinde öğrendiklerim, katıldığım kongrelerde cüzzam konusunda dünya büyüklerini tanımam bende bir güç oluşturdu.Sona bir gün Uğur Dündar'la cüzzamı anlatan 35 dakikalık bir film yaptık. Bu film Farah Diba'nın (İran Şahı'nın eşi) Türkiye'ye geldiği akşam, haberlerden sonra verildi, çok büyük bir rastlantıydı bu, çünkü Farah Diba'ya boş zamanlarında ne yaptığı soruluyordu ve o da "Boş zamanlarımı cüzzamlı hastalarla ilgilenerek geçiririm" diyordu.

Televizyonlarında Farah Diba'nın cüzzamlı hastalarla ilgilendiğini öğrenen insanlar 1 saat sonra bizim programı izlediler ve birden bire bu konuya müthiş bir ilgi doğmuştu, yüzlerce kişi Sağlık Bakanlığı'nı aramış, sonra da o zamanki Müsteşar beni çağırıp Doktor hanım siz bize danışmadan nasıl böyle birşey yaptınız, insanları korkuttunuz, bunun ülkeye zararı olabilir , turizm sektörünü etkiler, ben de sizi dava edebilirim gibi sözler söyledi. Bende Müsteşar Bey'e " Bakın, ben tamamen bilimsel bir çalışma yapıyorum, Lepra derneğini kuruyoruz, dernek , bakanlık, üniversite el ele verirsek bu sorunu çözebiliriz ve bu bir kazanç olur , ama siz bana tepki gösterip karşımda yer alırsanız, ben sizinle de bu mücadeleyi yapmak zorunda kalırım, bu ise benim enerjimi tüketir, var olan soruna da bir yarar getirmez.". Benim bu kararlığımı görünce Müsteşar bey bir jest yapıp bana eliyle kahve yapıp ikram etti, insan ilişkilerinin, tavrının yapılacak işlerde ne önemli rolü olduğunu öğreniyor insan zaman içinde...

1980-TS-03

- Ayak deformasyonları olan cüzzam hastaları için özel ayakkabı gerekiyor, biz hastanede bunları üretmeye başladık, sosyal rehabilitasyon merkezi kurduk hastane içinde, para kazanmamız gerekiyordu, Alman Konsolosluğu bize yardım etmek istedi, 10 tane dikiş makinası verdiler, onlarla bir atölye kurduk, hastane nevresimleri dikmeye başladık, sigaraların filtrelerinin fazlasını atıyorlarmış, gittik bu filtreleri bulduk, lif lif ayrılan sentetik bir malzeme, bedava aldık getirdik hastaneye, döktük ortaya, bütün hastalar, hemşireler, doktorlar dittik filtreleri, kabarttık, yastık yaptık, bir ara da Kabataş Erkek Lisesinin girişinde ikinci el giysi satış yeri kurduk, epey sürdü sonra vazgeçtik. Akçeli işler çok zor.

Çalışanlarımızın çocukları için kreş kurduk, okuma yazma bilmeyen hastalarımıza okuma-yazma kursları açtık, bir hastamız bahçıvan oldu, hastanenin bahçesine meyve ağaçları diktik, çocuk bahçesi yaptık, çamaşırhane ve pansumanhane yaptık, hatta bir ara çiçek yetiştirip satmak için sera kuralım dedik başarılı olamadık, yeni kurulan bir Sanayi Sitesinde bir dükkan alıp kiraya verdik hastaneye gelir getirsin diye. Bakanlık 21 yıl boyunca pek karışmadı bize, sıra dışı bir kurumsallaşma yaşadık, dışarıdan bakanın anlayamayacağı, belki de ne biçim yer burası, herkes bildiği gibi davranıyor diyeceği bir yapı var burada, ama bu yapının orada başarıyı sağladığını kimseler anlayamıyor, orada herkesin bir görevi var ve herkes görevinin sorumluluğuna sonuna kadar sahip, herşey zamanında ve doğru yapılıyor ama minimum bürokrasiyle ve hep yararlılık , pratiklik gözetilerek, ben olmadığım halde bu yapı çalıştığına göre orası kurumsallaştı diyebiliriz..

- Bizim sağlık sistemimiz 224 No' lu Yasa'yla sanırım, 1961 yılında Prof. Nusret Fişek zamanında oturtulmuştur. Nusret Fişek harika bir sistem kurmuştur, 3500 kişiye dört dörtlük bir Sağlık Ocağı olacak şekilde, bölge bölge bir sosyalizasyon planlamıştır. Koruyucu sağlık hizmetleri gelişirse tedavi edici hizmete daha az para yatırılabilir diye. Bir gün mecburi hizmetten söz açılınca müsteşar bana dönüp "Ah evladım mecburi hizmet Cumhuriyet'le kurulmuş ama bir bakanın oğlu Tıbbiye'yi bitirdikten sonra mecburi hizmete gitmesin diye kaldırılmış." Zorunlu hizmetin, hekimlerin Anadolu'yu, halkını tanıması açısından çok büyük bir önemi vardır, pratisyen hekimlerin iyi bir şekilde yetişmesini de sağlıyor, isteğe bağlı olarak bu iş yürümez, o yüzden mecburi hizmetin gerektiğine inanıyorum, sadece sistemde biraz iyileştirilmeler yapılabilir..

- Bence hemşireler doktorlardan çok önce gelir, hemşireler gerçekten sağlık sisteminin en önemli taşlarından biridir, hastayla ilgili aklınıza ne gelirse hep hemşireler yapar bu yüzden de hekime eşit bir parçası olacakken yıllar boyu " yardımcı" , "doktorun emirlerini uygulayıcı" konumda kaldıklarını görerek bunun da savaşını vermeye çalıştım..

- Doktorlar neden okunmaz reçeteler yazarlar anlayamıyorum ve çok da kızıyorum, net olarak söylüyorum, doktorların okunmaz yazı yazmaya hakları yoktur, hayatımda kaç kez açık, net yazılmadığı için yanlış ilaçların verildiğini gördüm, yetiştirdiğimiz öğrencilere okunaklı ve açıklamalı reçete yazmayı öğretmeliyiz..

- Yabancı dille eğitim konusunda çok tutucuyum, yabancı dille eğitim bizim kendi dilimizden kopmamıza da neden oluyor. Üniversite öğretimi çok üst düzeyde bir dili gerektirir, yani Türkçe öğrenim bile yapıldığında, lise düzeyindeki dilin üstünde, özgür düşünceyle, bilimsel kuşkuculukla donanmış bir üst düzey anadili gerekir, bir insan ancak kendi dilinde tüm nüanslarıyla anlayabileceği bilgileri, düşünce yöntemlerini bir de çok iyi bilmediği bir yabancı dille anlamaya kalkarsa ne kadar başarılı olabilir ki..Düşünme insanın anadilinde oluyor, sonradan öğrenilen dille anadili arasındaki en önemli fark da bu..

- Para ve zamana tutsak olmak insanın özgürlüğünü kısıtlar, kimliğini de değiştirir, insan elindeki parayı ve zamanı doğru kullanarak özgürleşir, para kuşkusuz insanın beslenmesi ve insanca yaşaması için gerekli ama lüks noktasına varıldığında benim eşitlik duygum bozuluyor, çocukluğumda çevremizde bir çok insanın yamalı elbiseler giydiğini ve benim de onlar gibi yamalı giymek için anneme yalvardığımı hatırlıyorum. Başkalarından daha varlıklı olmak beni rahatsız etmiştir. Borçlu olmaktan hiç korkmadım, taksitle alışveriş yaptım, ama hep ödeyebileceğim miktarları borçlandım, kredi kartım var ama hiç kullanamam, öylece durur, memur zihniyetli bir insanım..

- ÇYDD 'yi radikal islamın yükseldiği bir dönemde kurduk, meşhur türban olaylarının olduğu sıralar biz "kadın başları" sergisini yapmıştık. Kadının Türkiye Cumhuriyeti'nde ve öncesinde Anadolu'da başını nasıl örttüğünü, o güzel tepeliklerle, oyalarla, yazmalarla nasıl süslediğini , aslında Türk kadının kendini örtmek değil kendini güneşten korumak ya da güzelleşmek için bunu kullandığını kanıtlayan çok güzel fotograflarla, Sabiha Tansuğ'un birikimlerinden yapılmış bir sergi oluşmuştu, sergi Basın Müzesi'ndeydi, radikal islamcı guruplar orayı bastılar ve bütün camları indirip tehditlerde bulundular, din sömürüsü Türkiye'nin en büyük zarar vericisi olmuştur..

1983-TS-04

- Nezihe Araz anlatmıştı, Demokrat Parti iktidara geldiğinde Menderes'ten randevu alıyor ve bir röportaj yapıyor; sorularının arasında diyor ki " Sayın Menderes, siz demokrasi getiriyoruz, yeter , söz milletindir" diye iktidara geldiniz ama ilk icraatınız o güzelim Türkçe ezanı Arapçaya çevirmek oldu, yani bu gerekli miydi, Türkiye'nin önünü açan bir olay mıydı, Demokrasiyle ne ilgisi vardı bunun. Bunları içten bir şekilde söylediğinde Menderes demiş ki; "Biliyor musun ben kiminle savaştım, benim karşımda bir dev vardı, (dev de İsmet İnönü ) O Milli Şef'ti, insanların çok sevdiği birisiydi, benim onunla savaşabilmem için bir şeyler ortaya koymam lazımdı , o yüzden bu sözleri verdim.." Din sömürüsü yaptım demiyor da, ezanı değiştireceğim sözünü verdim, onun içinde iktidara gelince bunu yaptım diye içten bir itirafta bulunuyor. Din sömürüsü her zaman için iktidar hırsıyla yanıp tutuşan ama aslında hiçbir projesi, planı olmayan, sadece ve sadece o gücü ele geçirmeye çalışan insanların en kolay erişip, kötüye kullanacakları bir kavram olmuştur.

Öğrencilerimize burs vermek için " Deniz Yıldızı " projesini yaparken bir öyküden etkilenmiştik: "Bir adam sahilde yürüyormuş, denizin kıyısında başka bir adamın eğilip yerden birşey alarak denize doğru fırlattığını, bunu defalarca yaptığını görmüş. Adama yaklaşıp ne yaptığunu sorduğunda, adam, " Karaya vurmuş yıldızları ölmesinler diye denize atıyorum" demiş. Öbür adam, "İyi de milyonlarca yıldız var burada, ne farkedecek " deyince, yıldızları kurtarmaya çalışan adam yere eğilip bir yıldız almış, denize fırlatmış, "Bakın, onun için farketti, " demiş..

- Babam gizemli bir adamdı, annem ya da babaannem bize bildiklerini anlatırlardı bazen onunla ilgili, Galiçya cephesinde savaşmış ve orada ensesine beş tane şarapnel yiyor, ölen arkadaşlarının arasında beş gün kalıyor, o yüzden herhalde çiğ et görmek istemezdi, babamı buluyorlar Almanya'ya götürüyorlar, uzun zaman hastanede kalıp iyileşiyor, orada okula gidiyor, ölümünden sonra evraklarını karıştırdığımızda felsefe ve şan diplomalarını gördük, mesela Shubert'in Serenadının çevirilerini babam yapmış, radyoda Opera söylendiğinde hayranlıkla dinlerdi, bize çok sevdiği halde geçmişini hiç anlatmazdı, sanırım çok acılar çekmişti savaş zamanlarında. Annem de boş kaldıkça okurdu. Onun da kendine özgü kitapları, İngilizce Kuran'ı ve İsviçreli bir papazın otlarla tedavi kitabı elinden düşmezdi, daha çok şiirler, mektuplar yazardı, çok güzel bir yazısı vardı, büyük teyzesi Mina Werling'in ünlü bir şair olmasıyla, kitabıyla övünürdü, önü açılsa belkide ünlü bir şair-yazar olabilecekti..

- B.Pascal'ın küçücük yeşil kaplı bir kitabı elime geçmişti: "Uçsuz bucaksız mekanların sonsuzluğu beni korkutuyor" cümlesini bulup, ardına " beni de " diye yazmıştım..

- Eskiden beri, evliliklerde karı kocanın birbirini değiştirme ve kendine benzetme çabasının yanlış olduğunu düşünürüm, iki insan kendi kimlikleriyle bir arada olabiliyorlarsa olmalı, olamıyorsa olmamalılar.Bu yüzden birlikte olduğum kimseyi değiştirme gibi bir iddiada bulunmadım hiçbir zaman, ama iki evliliğimde de ben ne kadar fedakarlık edebilirim diye düşündüm, insanlar evlenmeden önce ve evlendikten sonra aynı kişi olmuyorlar gibi geliyor bana. Aşk ile evlilik farklı şeyler ve genellikle bir arada olamıyorlar, Aşık olmak insanın içinden gelen bir duygu, hiç bir cinsel yada fiziksel ilişki olmadan, platonik olarak da yaşanabilir, beraberliklerde bu % 100 ölüyor, başlangıçta birlikte olduğunuzda paylaştığınız ve hep karşınızdakinin ruhunuzu okşayan yanlarını görerek oluşturduğunuz mutluluk, güzellik bozulmaya başlıyor, bu güzellikleri koruyamıyorsunuz çünkü hayat size saldırılarda bulunuyor. Evliliği güzel, saygılı, onurlu bir biçimde sürdürebilen çok az insana rastladım ve bunlara çok saygı duyuyorum..

-Ben Cumhuriyet'in bir okuru, ara sıra, karınca kararınca yazarı olmanın dışında dağıtım konusunda da kendimce katkım olsun istedim. Her sabah 2 gazete alıyordum, birini yakınımdaki Karakola bırakıyordum, uzun yıllar sürdürdüm bunu, ne bulurlarsa onu okuyorlardı Karakoldaki genç polisler, bazı dinci gazeteler her sabah bedava dağıtıldığı için Karakollarda hep bunları görüyoruz, Cumhuriyet gazetesi karakollarımıza girerse, polisin bilgilenmesi ve düşüncesi de önemli ölçüde değişir sanıyorum..

- Yıllar önce cüzzam taramaları sırasında Anadolu'da cüzzam hastalarının perişan durumda olan çocuklarını okutmaya, onlara okul, burs bulmaya çalışıyordum, bu insanların çoğu Kürt kökenli, kırsal alan kökenliydiler. O zaman bazı insanlar bana, "Hoca Hanım, bu çocukları neden okutuyorsunuz, bunlar büyüyüp bize silah çekecekler." derlerdi "Hayır , onlar okuyup öğretmen olacak , doktor olacak, bu bölgelere hizmet götürecek, bu insanları aydınlatacak, asıl okumadıkları, bilmedikleri için terörist oluyorlar" diye yanıtlar, bu ön yargılara üzülürdüm..

- Kocaeli depreminde çok üzdüler bizi, orada yaptığımız işlerin hepsini belgeleyip bir kitapta topladık, fotoğraflarıyla, kimden ne alındı nerede kullanıldı, hangi tarihte işe başlandı, hangi tarihte bitirildi, gelen para, harcanan para, genel giderlere ait para. Hepsini döktük, sonra bu hesabı bir basın toplantısıyla bütün kamuoyuna duyurduk, TV ve gazeteler aracılığıyla, ne yazık ki tüm bu şeffaflığına rağmen imzasız mektuplarla, bakanlara verilen yazılı önergelerle bir sürü sorun yaşattılar bize, hastalığımın yeniden ortaya çıkmasına belki de bu iftiralardan duyduğum üzüntü neden oldu diyorum..

- Geçmişi çok fazla düşünen bir insan değilim, geçmişten kalan çok büyük özlemlerim olduğunu sanmıyorum, anılarımı yazarken geçmişi uzun uzun düşünüp anımsamaya çalıştım , baktım ki aklımda hangi anılar kaldı diye. Gördüm ki en çok özlediğim, çocukluğumdaki bahçemiz, bahçedeki ağaçlar, cevizler, incirler , dutlar, çilekler, ıhlamurlar, armutlar, elmalar, şeftaliler, meyvelerin tadından önce kokusunu almak müthiş bir şey.O kokuyu hala özlüyorum..

- Renklerden en çok kırmızıyı seviyorum, karnım acıktığında aklıma gelen en güzel tat, soğan kavurmasıdır, her türlü müziği severim, çok fazla seçici değilim, Klasik müziği yeğliyorum çoğu zaman, bazen de Türk Sanat müziği, dolayısıyla Zeki Müren, Müzeyyen Senar hoşuma gider, en sevdiğim çiçek papatyadır, tavuk göğsünü çok severim, bir de kabak çekirdeğini, kitap olarak da daha çok sosyal ve siyasi içerikli kitapları, tarih ve siyasi tarih kitaplarını seviyorum, bütün kentleri seviyorum ama İstanbul, bütün zorluğuyla en sevgili kent , diğeri de Mardin ve Van. Daha çok duygusal ve belgesel filmleri seviyorum, insan ilişkilerini anlatan şiddet içmeyen filmler.

Türkan Saylan'la ilgili fotoğraflar

Kaynak: Tüm yazı ve fotoğraflar aşağıdaki kitaplardan alınmıştır:

- Güneş Umuttan Şimdi Doğar-Türkan Saylan Kitabı-Mehmet Zaman Saçlıoğlu -İş Bankası Yayınları - At Kız- Türkan Saylan -Cumhuriyet Kitapları

Koca bir hayat ve yaptığı her şeyin karşılık bulduğu bir sürü yaşanmışlıklar, Saylan hakkında ileri-geri , olumlu-olumsuz konuşmadan önce bu kitapların tamamını okuyun lütfen ve bitirdikten sonra kesinlikle ayrı bir insanlık modunda olacaksınız- dışarı çıktığınızda Dünya daha başka görünecek gözünüze..

Related Posts with thumbnails