31 Ocak 2018

Vincent Van Gogh-Theoya Mektuplar


Vincent Van Gogh (1853-1890) 

Vincent Van Gogh, 30 Mart 1853'te Hollanda'nın güneyinde, Belçika sınırı yakınlarındaki Groot Zunder'de doğdu. Protestan papaz Theodorus Van Gogh ve Anna Van Gogh-Carbentus'un altı çocuğunun en büyüğüydü. Ailesi ona tam bir yıl önce aynı gün ölü doğan abisinin adını verdi. 
1 Mayıs 1857 de erkek kardeşi Theodorus doğdu. 
Van Gogh hayatı boyunca özellikle Theodorus'la yakın bir ilişki kurdu ve ikili hiç bağlarını koparmadılar... 
On yedi yıl boyunca, intiharından iki gün önceye dek kardeşi Theo'yla mektuplaştılar..O yüzden mektuplar çok önemli çünkü Vincent Van Gogh'un yazdıkları, sanatçının bütün yaşamından ve yaratım sürecinden bir kesiti sunuyor.


Theoya Mektuplar 'ın orijinali 6 ciltten oluşan yaklaşık 2500 sayfa tutan 900 den fazla mektuptan oluşuyor, (Van Gogh'un, Theo'ya yazdığı mektup sayısı 600'den fazla iken; Theo'nun, Van Gogh'a yazdığı sadece 40 mektup bulunabilmiştir.) Ülkemizde ise bu mektuplardan seçmeler yapıldı, ilki Azra Erhat tarafından yapıldı sonra Pınar Kür tarafından...

En kapsamlı kitap  Yapı Kredi yayınlarından 265 mektuptan oluşan bir derleme şeklinde yayınlandı..Mektupların seçiminde Van Gogh’un yazgısını bulmak için giriştiği ve onu bir sanatçı olmaya yönelten sonu gelmez arayışa, kardeşi Theo’yla yakın bağına, babasıyla rahatsız edici ilişkisine, kabul görme yönündeki doğuştan arzusuna, müthiş sanat ve edebiyat tutkusuna ağırlık verilmiştir. Yazışmalar sadece Van Gogh’un karmaşık iç dünyasını kavramayı sağlayacak ayrıntılı ipuçları vermiyor; Paris’te kökleşmekte olan ve onun da içinde yaşadığı avangard sanat akımını da gözler önüne seriyor.



Yıl 1990.
Dr. Gachet portrem 82 milyon dolara alıcı bulmuş.
Hayatımda tek bir satış yapabilmiştim.
Şimdi ise resimlerim tüm büyük müzelerde sergileniyor.
İnsanlar, onları görmek için her yerden geliyorlar.
Efsanevi resimleri görmeye, benim etrafımda oluşan efsaneyi görmeye.
Kulağını koparmış, deli adamı.

Öldüğümden beri kadınların bana ilgi duyduklarını fark ettim.
Yaşarken onlardan fazlasıyla korkardım. Benim için yorucu ve eziyet olmuşlardı.

Auvert Sur Oise, Paris'in Kuzeyi.
Hayatımın son iki ayını burada geçirmiştim
37 yıllık yaşamım ise burada son buldu.

Adıma bir müze bile var : Van Gogh Müzesi 
Müzenin alt katında bir odada...
...kardeşim Theo'ya gönderdiğim
tüm mektuplar bulunuyor.
900 fazla  mektup. Theo'ya neredeyse her gün yazmıştım.
Her gün, bıkıp usanmadan benim sefaletimi ve aksiliğimi anlamaya çalıştı.
Üstelik benim yazımı okumak oldukça güçtür. 
Yazım cidden okuyanı çıldırtabilir. Kötü Fransızcam hemen görülebilir.
Evet. Ressamlığa başladığımdan itibaren Fransızca yazmaya karar verdim.

 
                 Theodorus Van Gogh             Johanna van Gogh-Bonger

Theo, kardeşimdir. Kardeşten de öte. 
Bazan çalışmalarımı sadece ona söyleyebildim.
Theo olmadan asla bu kadar resim yapamazdım.
Theo iyi bir sanat simsarıydı.
Sanatımı, onun bana kendisini adaması yarattı diyebilirim.
Bana para, tuval, dosya ve boya tüpleri gönderdi.
Çokça boyamam gerekiyordu, çalışmam için.
Bu bizim antlaşmamızdı.
Ürettim ve iyi çalışmaya kendimi mecbur hissettim.
Genelde çalışmlarımın taslaklarını Theo'ya göndermiştim.
Resimi bitirdiğimde de ona gönderiyordum.

Dünyaya, sonuna kadar resim yapmak için gelmiştim.

Ve daha yüzyıl olmadan ben bir efsane oldum.
İsteğine kavuşmuş bir ressam oldum.
Onlar için kolay değildi gerçi bu. Beni bulmak için hayli uğraştılar.
Beni. Hollandalı, bir vaizin oğlunu.
16 yaşında yolunu bulmaya çalışan..
Amsterdam, Londra ve Paris'te sanat için dolaşan beni.

Ardından Belçika'da babam gibi vaiz oldum. Sefillere, işçilere ve emekçilere vaazlar verdim. Onlarla dertleştim ve onlara İncil okudum. Bundan hoşnut olmuştum. İnsanları severim çünkü. 
Ama sürmedi. Yaptığım iş fazla göze battı...ve abartılı bulunarak olağan yolu takip etmemi istediler. Elimden geleni yaptım. 
Cidden yapmaya çalıştım. Uğraşmaya, tutunmaya çabaladım. 
O zamana kadar 27 sene geçmişti zaten. 

Talihimi değiştirmek istedim.

doğduğu ev

 Öncelikle hayran olduğum ressamların eserlerini kopya ettim.
Özellikle Millet'inkileri. Evet, Millet için çok kopya yaptım.
Sonra ivme kazandım. Yağlı boya yapmaya başladım.
İlk başta istediğim gibi resimler yapamadım.

Akademik şekilde çalıştım.
Amacıma ulaşmak için pek çok çalışma yaptım.
Adım adım ilerledim.
Fakat beni asıl üne kavuşturacak renkler hâlâ çok uzağımdaydı.
Karanlıkta yolumu bulmaya devam ettim.
1886'da Paris'te Theo ile bir araya geldim. 32 yaşımdaydım.
O zamana kadar dört yıldır ciddi şekilde düşünür olmuştum.
4 yılda 200'den fazla resim yapabilmiştim.
Ve burada, Paris'te, hayatımı değiştirecek bir keşif yaptım.

Renkleri keşfettim.


Charles Blanc'ın tamamlayıcı renk teorisini kullanmaya başladım. Yani, renkleri tamamlayıcı bir şekilde kullanmak ve öne çıkarmak gerekiyor. Sarı ve mor birbirini tamamlıyorlardı. 
Tıpkı mavi ve turuncu, yeşil ve kırmızı gibi, Theo'ya yazdım:
Kırmızı dokunuşları, yeşil ile tamamladığımda...kırmızı daha yoğun oluyor. Boyanın bileşiminde böyle olmasa bile açıkça doğal bir denge oluşuyor.

Arayıştaydım. Kendimi aşmak istiyordum.


Ah, Peder Tanguy. Seni tekrar görmek istiyorum
Theo'ya gönderdiğim resimlerden satılan birisi..İki kez düşündüm.
Japon baskılarının perspektifi hâkim. Japon sanatı tutkum olmuştu.
Japonya ne kadar uzun tecrit edilmiş ve uzakta kalmıştı.
Bulduğum Japon dünyası narin ve hassas olmuştu.
Buna sadelik adı veriliyor.
Bana gereken buydu. Renkler ve çizim uyumu.
Yumuşak yüzeyler olmadan, sadece fırça darbeleri.
Evet. Evet, bunun cazibesiyle resim yapacaktım artık.
Ve ne kadar heyecanlanmıştım!
Nihayet yolumu bulmuştum.

Resmime ulaşmıştım.

Sadece arka tarafı bu mektubun çok daha güzel.
İnsanların bunları okuyacağı gibi bir düşüncem yoktu.
hem mektuplar herşeyi söylerler mi? 
Tamam. Theo'ya resimlerimi
ucuz fiyattan satmak istemediğimi söylemiştim.

Kim onları ucuza satmak için verirdi ki?

Arkadaşlarımla her zaman resim üzerine konuşurduk.
Renkler, resim işleri..Gauguin ve Signiac hakkında.
Toulouse-Lautrec ile Theo'yla Pan'ın Yeri'nde buluştuk.
İzlenimci meşaleyi taşımak istiyorduk.
Tüm Güney Fransa ışığının dalgalanış sevincini anlattım.
Yani 1888 yılında. 35 yaşında 400'den fazla çizim yapmıştım.
O andan itibaren makine gibi hızlanmaya başladım.
Yılda istemeden çalışamadığım kısa süreler dışında...
...bu üretimim aynı hızda sürmeliydi.


Bu yüzden kalkıp Güney'e gittim. Aries isminde bir kente. 
Aries rengârenkti. Geceleri sarı ve...derin bir mavi ışıkla bezeli, 
etrafa bal sarısı yayılmaktaydı. Karanlıkta parlayan altın külçeleri gibi. Mavi sarı ile iç içe geçmişti. Gündüz, sarıya bürünürdü. Kükürt sarısı, limon sarısı, soluk sarı ve altın sarısı.

Durmadan resim yaptım. Her zaman parlaklığı yakaladım. Her zaman.
Ve bu şiddetli sarı ben de bir tür saplantı oldu. Giderek ona yaklaştım, çizdim ve paletime aldım. Ta ki parlayıp sönene kadar. Bu yerlerde dolaştım. Sabah, öğle, akşam. Kavurucu güneşin altında,
hep yapayalnız ve delirmiş halde. Her zaman.

Hiç kimse benim gibi yalnız değil.


Haa bir de  kesilmiş kulak vakası var. Bu konuda çok konuşulmuş olsa da
bu olayı anlatmak zorundayım.

Gauguin ile ilk kez Paris'te buluştuk. Otoportresini bana verdi.
Bir ressam olarak onu takdir ettim. Ve bir sanatçı komunü kurmak için onu Aries'e davet ettim. Kiraladığım yerde ona da bir oda olduğunu yazarak belirttim. Theo'dan da destek istedim. Biraz para göndermesi için. Gauguin'in gelmesi zaman aldı. Gelmek istiyordu. Yakında gelemeyeceğini söyledi. Ama geleceğine dair bana güvence verdi.

Zaman geçti. Nihayet Aries'ye geldi. Daha önce hiç bu kadar mutlu olmamıştım. Bir arada olmamızdan memnuniyet duyuyorduk.
Yan yana, çok iyi işler yapıyorduk. Yan yana. Bazen aynı hedefe yoğunlaşıyorduk. Bununla birlikte...bazı sorunlar vardı. O, çok sertti.
Çok fazla tüttürüyor ve kahve içiyorduk. Ve ayrıca şarap.

O gece tam olarak ne olduğunu bilemiyorum. Belki yine kafamız güzeldi. Kesinlikle tartışmıştık. Sonra kulağımdan bir parça kestim.
Ve gecenin ortasında onu Rachelle'e götürdüm.
Rachelle'i sevmiştim. Sıcak kalbi ile bana yakın olmuştu.

Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. 


İnsanlar, deli olduğumu söyledi. Deli Kızıl'ı her yerde aramaya başladılar.
Saint-Rémy-de-Provence bakımevine beni götürmeye kalkıştılar.
Tımarhane'ye yani. Gönüllü olarak gitmeyi kabul ettim.

(Şizofren ve katarakt, sanatçının en bilinen hastalıklarının başında geliyor. Resimlerinde ağırlıklı olarak sarıyı kullanması ve ışığı hareli olarak göstermesi, kataraktın etkisi olarak açıklanıyor. Meniere sendromu ise sanatçının bilinen bir diğer problemi; baş dönmesi, kulak çınlaması, işitme kaybı ve daimi olarak kulaklarda yüksek bir basınç hissetme gibi belirtileri olan bir içkulak hastalığıdır, ki sanatçı bu rahatsızlıklarından sıkça şikâyet eder. Ataklarının neredeyse 24 saatten uzun sürdüğü hastalığın tedavisi henüz bulunamamıştır. 
Hatta ünlü ressamın bu çınlamalara katlanamayarak kulağını kestiği de iddia edilir.Diğer bir iddia ise  ise abisi Theo'nun kendisine maddi desteği olan tek kişi olduğu ve ona kalpten bağlı oluşu nedeniyle Theo'dan kendisine gelen mektuplar arasında bir düğün davetiyesi olduğu ve artık kendisiyle ilgilenmeyeceğini düşünüp kriz geçirdiği sırada kulağını kesmiştir. Kulaksız portresi ile yakin zamanda yaptığı Çizim Tahtası ve Soğanlar isimli eserinde davetiye de masanın üzerinde davetiye görünmekte.
 Asperger bozukluğu, migren ve epilepsi ise sanatçının diğer rahatsızlıkları arasında. Ayrıca sanatçının digitalis tedavisi gördüğü; bu nedenle nesnelerin kenar ve köşelerinde sarı hareler gördüğü, resimlerinde sarıya ağırlık vermesinin asıl nedeninin de bu olduğu rivayet edilir.)

Resim yaptım. Resim yapmaya devam ettim.
Bir tür boyama makinesi gibi. Kendimi bundan alıkoyamıyordum. 
Bunu anlamıştım. Bu yüzden hep çalıştım, titiz bir işçi gibi. Oldukça çalıştım.

Sevgili Theo.. İşlerim çok iyi gidiyor. Boyama saplantım hasta olmadan bir iki gün önce başladı. Çalışmalarımda tamamen sarı renkler var.
Son derece ham boyandılar. Ama içeriği güzel ve sade oldu.
Onda ölümü görür gibi oluyorum. Ama bu ölüm de hiçbir üzüntü yok. 
Büyükçe bir ışık hakim. 

Güneşin saf altından rengi altında parlayan bir ışık ...

Bir otelde kalmaktansa, hastanede kalmak çok daha ucuzdu.
Ve bir başıma beni oraya bırakmışlardı. İstediğim yere gidebilirdim.
Ya da resim yapabiliyordum. Bazen görüntüler birden doğal halde görünüyorlardı. Tıpkı düş gibi. Ama bazen de korkunç karmaşık geliyorlardı. Sert bir elmastan veya inciden bakmak gibiydi.
Zeytin ağaçlarına karşı...Onları yakalamak için, onlara karşı mücadele verdim. Onları bazen daha koyu maviye boyadım...
...bazen de yeşil ve kahverengiye...Zorluydu...Çok zordu.
Ama açık alanda çalışmanın keyfini çıkarıyordum.
Bakımevindeki bir yıl sonunda, gelişmiş olduğumu hissettim.


Eski cinlerim beni yalnız bırakmadı. Her zaman olmasa da daha sık geliyorlardı. Ve daha uzun süre kalıyorlardı. Bu yüzden kendi kendime...
Orada, Güney'de yani, öğrendiklerimi...
renklerin kullanımını aynı şekilde Kuzey'de de yapabilirim, dedim. 
Biraz Kuzeyden, Güney de...boyanabilirdi.

Theo, Johanna ile evlenmişti. Küçük bir oğulları vardı. Benim adımı taşıyordu. Ama ben neydim? Kardeşim hayatımı ve kendi ailesinin...
...masraflarını bir arada gidermeyi göze alabilir miydi?

Theo, bana Auvert Sur Oise'e taşınmamı önerdi. Kabul ettim..
37 yaşındaydım. Ve hayatımın son iki ayına girmiştim.
Auvert, Theo ile oldukça güzeldi.
Onlar, resimden anlayan bir doktordan bahsettiler bana.
Doktor Gachet idi. Ev onundu ve tedaviyi evde yapıyordu.
Theo'yu tanıyordum. Doktor'u beni denetim için tuttuğunu biliyordum.
Yine de Dr. Gachet'yi hemen bir dost olarak kabul ettim.
Yaşadığı yerde birkaç portresini yaptım.


Ve Ravoux ailesi çok hoştu..Çok resim yapmak istedim.
Bir işçi gibi, münzevi bir yaşam sürmek istedim.
Odam sadece üç frank tutuyordu. Ve yemeğim onlardandı.
Auvert'de kendimi iyi hissetmiştim. Tüm bu doğanın yanıbaşında kendimi rahat hissediyordum. Tüm bu alanlar... Rüzgâr estikçe, güneyden doğru, ardında huzur bırakıyordu. Bütün düşüncelerim rahatlamak üzereydi.
Tabii ki resmin yolunu tuttum gene. Sürekli resimlerim için aklıma taslaklar geliyordu. Durmaksızın, 9 yıldır, sürekli düşünüyordum.
Her şey  bir sade çizimle başlayıp...çizgiden başka bir şey olmayana kadar sürüyordu. Bazen bir ayrıntı haline dönüşüyordu.. 
diğer zamanlarda ise boyama işine..

900'den fazla çizim yapmıştım. Estetik sahneler, portre, manzara.
Daha hızlı çalışır olmuştum. Benim en iyi resimlerim bu dönemde ortaya çıktı hep. Auvert'de yeni bir eşiği aştım. İki ay içinde 80'den fazla çizim yapmıştım. Matematiğe vurursam, günde üç resim demekti bu.
Yorucu ve yıpratıcı bir tempoydu. Erken kalkıp geç yatıyordum.
Boyuyordum, çalışıyordum. Ve bir başınaydım.
Çok fazla yalnızdım. Bu beni tüketmişti.

Böylece yazgım bir Temmuz günü belirlendi.


27 Temmuz 1890'da, hassas bir anımda...aşırı kaygılı olduğum günde...arkadaşlarımla şarap içip şakalaşırken, onlardan birinin elindeki silahla yanlışlıkla...göğsüme ateş edildi... Resim yapmaktan hoşlandığım, buğdaylarla çevrili...tarlaların ortasına yığıldım...İki gün sonra öldüm.

Hiç kimsenin suçu yoktu..ve ben bunu kimin yaptığını yada olayın nasıl olduğunu hiç kimseye söylemeyecektim..Herkes kendimi vurduğumu  düşünecekti...Bu da çok umurumda değildi açıkçası..

Ölmeden önce kardeşi Theo'ya iki mektup bıraktı. 
İlk mektubu, vücudu yaralı halde...kaleme almıştı. Bu mektupta kan lekeleri vardı. Ve çektirdiği acıyı Theo'ya anlatıyordu. 
Hayatını ve işini tehlikeye sokmasından bahsediyordu. 
Diğer mektup...son resimlerinden birisinden sözediyordu..
Benim canım ve kanım, kardeşim Theo...

...benden altı ay sonra vefat etti.


Theo'ya Mektuplardan benim altını çizdiklerim

** Üstelik her geçen gün daha iyi kavrıyor ki yaşam yalnızca bir ekme dönemidir, hasat mevsimi yoktur burada, insanın kimi kez başkalarının kendisi hakkındaki fikirlerine kayıtsız kalması, çok büyük bir baskı yaratırsa bunları silkip atabileceğini düşünmesi bu yüzdendir belki de...

 ** Oysa gerçeklik bambaşka, her şey sonsuz derecede karmaşık ve doğada siyah ve beyaz nasıl kesinlikle birbirinden ayrı değilse, yaşamda da doğru ile yanlış kolayca seçilebilecek gibi uzak değil birbirinden..Kapkara siyahın içine düşmemeli insan, bilinçli kötülük demek çünkü bu..Aynı şekilde, yeni badanalanmış bir duvarın bembeyazından da kaçınmak gerek, çünkü bu da iki yüzlülük ve sonsuz kendini beğenmişlik demek..

** Her geçen gün şuna daha çok inanıyorum ki, en önce doğa ile boğuşmayan insanlar hiçbir zaman başarıya ulaşamıyorlar. Günümüz eleştirmen ve koleksiyoncuları doğayı daha iyi tanısalardı, yargıları şimdi olduğundan daha iyi olurdu..


** Bizi Tarascon ya da Rouen'a nasıl bir tren götürüyorsa, yıldızlara da ölüm götürür. Bu düşüncede kuşkusuz doğru olan bir şey varsa, o da şu ; Yaşadığımız sürece yıldızlara varamayız, nasıl ki öldükten sonra trene binemeyiz öyle. Dolayısıyla, kolera, böbrek taşları, verem , kanser gibi şeyler göksel ulaşım araçlarıdır gibi geliyor bana...

** Sağlıklı bir insansan eğer, bütün gün çalışırken kuru ekmek yemeğe dayanabilecek, akşamları da sigaranı içip, kafa çekecek gücü bulabileceksin; bunlar yaşamak için. Hepsinin yanı sıra yıldızları, başının üstündeki sonsuz boşluğu da hissedebilmen gerek..İşte o zaman, yaşam neredeyse büyülü bir şey..Ah, asıl imansızlar, bu gördüğümüz güneşe inanmayanlardır.. Ne yazık ki, iyi tanrı güneşin yanı sıra, vaktin dörtte üçünde, karayel denilen o şeytan da var...



Theo'ya Mektuplar (pdf)
Azra Erhat / Pınar Kür çevirileri


Van Gogh Vincent-Yağlıboya (yüksek çözünürlüklü)

Yağlı boya resim yaparken, rivayetlere göre; boyayı paletin üzerine değil doğrudan tüpten tuval üstüne sıkıyor ve parmaklarıyla eziyordu. Bu tuhaf resim yapma tarzına ek olarak bazen boyayı yediği-yalnızca sarı renkli boyaları, pigmentleri patatesten üretildiği için... Ve resimlerinde genellikle sarı tonları kullanırdı. Bunun psikolojik ruhunu yansıttığını düşünüyordu. 


Van Gogh Vincent-Desen-Suluboya-Eskiz


Fransızca bilenler için mektupların mp3 şeklide mevcut
Van Gogh-Lettres a Son Frere Theo-French


Van Gogh hakkında bugüne dek 10 tane film yapılmıştır

Alain Resnais-1948-Van Gogh
Andrew Hutton-2010-Van Gogh-Painted with Words
François Bertrand-2009-Moi, Van Gogh
Maurice Pialat-1991-Van Gogh
Paul Cox-1987-Vincent
Robert Altman-1990-Vincent & Theo
Dorota Kobiela-Hugh Welchman-2017-Loving Vincent

(Andrew Hutton'un BBC adına yaptığı filmi çok iyi..İzlemenizi öneririm..BBC, mektuplarını baz alarak oldukça doğru bir karar vererek, ortaya Van Gogh'u ve idealizmini anlatan kaliteli bir yapım ortaya çıkarmış.)
...
Alexander Barnett-2005-The Eyes of Van Gogh
Phil Grabsky-2015-Vincent Van Gogh-A New Way of Seeing
Yu Haibo-Yu Tianqi Kiki-2016-China's Van Goghs

Bu son 3 film internette mevcut değil, diğerlerini bulabilirsiniz


Ayrıca çocuklara Vincent gibi boyamayı öğreten bir film daha var
Baby Van Gogh World of Colors   

Van Gogh müzesi

Sanatçının abisi Theodorus van Gogh’un eşi Johanna van Gogh-Bonger hakkında. Johanna, eşinin de ölmesi üzerine bütün hayatını sonsuz bir inançla Vincent van Gogh'un tanınmasına adar ve bu konuda da fazlasıyla başarılı olur. Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da bulunan Van Gogh Müzesi de onun başarılı eserlerinden biridir.



son sözü kendisi söylesin yine:

'Şikayet etmeden acı çekebilmek...
Bu hayatta öğrenilecek en büyük ders budur. '

16 Ocak 2018

Anais Nin-Yeni Duyarlılık


Anaïs Nin ya da tam adıyla söylersek; 
"Angela Anaïs Juana Antolina Rosa Edelmira Nin y Culmell"

İspanyol, Küba ve Danimarka kökenli Fransız yazar. 
Onbir yaşından başlayarak ölümüne kadar 60 yıldan uzun bir dönemde günlük tutmuştur.
Eserlerinden 6 tanesi filme aktarılmıştır. En ünlüsü Henry Miller ile olan ilişkisinin anlatıldığı "Henry ve June" dır. Erotik diye tanımlanan kitaplarının çoğunu sipariş üzerine kaleme almış ve erkek dilinin dışına çıkan bir üslup kullanmıştır. Toplam on beş bin sayfadan ve yedi ciltten oluşan günlükleri henüz Türkçe'ye çevrilmemiştir..

Anaïs Nin 21 Şubat 1903’te Fransa’da doğdu. Yazılarında gerçeküstücülüğün ve Otto Rank’tan aldığı psikanaliz derslerinin etkisi görülür. 1914’te annesiyle birlikte New York’a gitti. Orada öğrenim gördükten sonra Avrupa’ya döndü. Edebiyat yaşamına D.H. Lawrence: An Unprofessional Study (1932) adlı yapıtıyla girdi. Bu yapıt Henry Miller ile arasında yaşam boyu sürecek bir arkadaşlığın oluşmasını sağladı. İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında New York’a dönerek roman ve öykülerini yayımlamayı sürdürdü ama 1966’da günlüğünün ilk cildi yayımlanıncaya değin önemli bir yazar olarak görülmedi. 

Günlüğünün kazandığı başarının ardından Ateş Merdivenleri (1946), Albatrosun Çocukları (1947), Dört Odalı Kalp (1950), Aşk Evindeki Casus (1954) ve Minotor’u Kışkırtmak’tan (1961) oluşan İçsel Kentler adlı ırmak romanı ilgi uyandırdı. Birçok eleştirmen Nin’in kadınlıkla ilgili eşsiz anlatımına, lirik üslubuna ve psikolojik sezgisine hayranlık duyar. Kimileriyse narsistik olarak değerlendirdikleri kendine dönüklüğünü eleştirir. Bu konudaki tartışmalar Nin’in 14 Ocak 1977’de ABD’de ölümünden sonra yayımlanan Venüs Üçgeni (1977) adlı yapıtından sonra daha da arttı. Türkçe yayımlanan öteki yapıtları arasında Cam Fanusun Altında adlı öykü kitabı, 1931-1932 yıllarındaki güncesinin orijinal ve sansürsüz basımı Henry ve June sayılabilir.


Kadına ve Erkeğe Dair
Yeni Kadın

                    Neden yazılır sorusunu kolaylıkla cevaplayabilirim, çünkü bu soruyu kendime çok sordum. Galiba insan, içinde yaşayabileceği bir dünya yaratmak zorunda olduğu için yazar. Ben, bana sunulan hiçbir dünyada yaşamadım -ne ailemin, ne savaşın, ne de politikanın dünyasında. Kendime, kendi dünyamı yaratmalıydım -hayat beni yok etmeye başladığında nefes alabileceğim bir iklime, hüküm sürebileceğim bir yurda, kendimi yenileyebileceğim bir ortama gereksinimim vardı, işte, sanırım, her türlü sanat eserini doğuran neden de budur.

                     Yalnızca bir sanatçı, dünyanın sübjektif bir yaratı olduğunu, elementler arasından bir seçim, bir ayrım yapılması gerektiğini bilir. Eseri, iç dünyasının cisimleştirilmesi, enkarnasyonudur. Ve başkalarını da bu dünyaya çekmektir amacı. Kendi özel görüşünü başkalarına dayatmayı ve paylaşmayı umar. İkinci aşama gerçekleşmese de cesur sanatçı yılmaz. Dünya ile beraberliğin kısa anları bütün bu çabalara değer, çünkü son tahlilde bu dünya başkaları içindir, başkaları için bir mirastır, hediyedir.

                      Biz, hayat hakkında bilgimizi genişletmek için de yazarız. Başkalarını çekmek, büyülemek ve avutmak için yazarız. Sevdiğimize bir serenat sunmak için yazarız. Yaşamdan çifte tat almak için yazarız: İlki yaşadığımız anda, ikincisi geriye dönüp bakarken. Biz, Proust’un deyimiyle, önce şeyleri ebedileştirip sonra onların ebedi olduğuna inanmak için yazarız. Yaşantımızın sınırlarını aşıp onun da ötesine geçebilmek için yazarız. Kendimize, başkalarıyla konuşmasını, labirentler içindeki gezilerimizi anlatmasını öğretmek için yazarız. Kendimizi boğuluyor, daralıyor ya da yapayalnız hissettiğimizde dünyamızı genişletebilmek için yazarız. Biz, kuşların ötmesi gibi, ilkel kavimlerin dans etmesi gibi yazarız. Sizin için yazmak nefes almak, bir haykırış veya şarkı değilse -o zaman yazmayın, çünkü bizim kültürümüz onu değerlendire meyecektir! Yazmadığım zamanlar dünyamın daraldığını hissederim. Kendimi hapishanede gibi hissederim. Ateşimi ve rengimi kaybettiğimi hissederim. Yaratmak bir gereksinim olmalı, hani deniz nasıl yükselip alçalır, öyle. Buna benim verdiğim ad: Nefes almak


                      Yüzyıllardır kadınların amacı ilham perisi olmaktı. Ve biliyorum, bir sanatçının karısı, onun ilham perisi olmak istediğim dönemleri  'Günlüklerim ‘den izlediniz.  Ama aslında ben o sıralarda kendi gerçek görevimden kaçmaktaydım: Kendi işimi kendim yapmak!  Dr. Otto Rank’ın yaratıcının suçluluk duygusu diye adlandırdığı şeyin ifadesini o sıralar kadınlardan aldığım mektuplarda yakaladım. Bu çok garip bir hastalık: Erkekler yakalanmıyor-çünkü bizim kültürümüz erkekten yeteneklerini en sonuna kadar geliştirmesini ister. Kültürümüz onu en büyük doktor, filozof, profesör, yazar olması için cesaretlendirir. Her şey, onu bu yöne itmek için el birliği yapmış gibidir. Ama kadından böyle bir şey hiçbir zaman beklenmedi. Ve benim ailemde -herhalde sizinkinde de- benden beklenen sadece evlenmem, eş olmam ve çocuk yetiştirmemdi. Ama her kadın bu işe yatkın değildir ve zaman  zaman  -D.H .Lawrence’in  isabetle söylediği gibi -" Bu dünyada daha fazla çocuğa değil, umuda gereksinimimiz var".

                        Ben de bunu yapmaya karar verdim: Umutların hepsini nüfusuma geçirecektim. Çünkü Baudelaire bana uzun zaman önce her birimizin içinde bir erkeğin, bir kadının ve de bir çocuğun yattığını söylemişti  -ve çocuk sürekli zorlukla karşılaşır. Şairlerin uzun zamanlar önce söylediklerini şimdi artık psikologlar da onaylıyorlar. Bakın, bizim o yerden yere çalınan, zavallı Freud’umuz bile bir gün ne demiş:  "Nereye gidersem gideyim,  bir şairin benden önce oraya gitmiş olduğunu görüyorum." Ne diyorduk, Şair, üç kişiliğimizden bahsediyordu, bunlardan biri de erişkinde hâlâ kalabilmiş olan ve sanatçıyı belli ölçüde sanatçı yapan çocuksu fantezilerimizdir.

                     Bu kadar çok sanatçı lafı ederken, sadece bize müziği, rengi, mimariyi, felsefeyi hediye eden, bize dünyaları hediye ederek yaşantımızı zenginleştiren kişileri kastetmiyorum. Bütün görüntüleri içinde yaratıcı gücü kastediyorum. Annem ile babam -babam piyanist, annem şarkıcıydı- kavga etmiş olsalar bile müzik yapma zamanı geldiğinde her şeyin ne denli huzurlu ve güzel olduğunu çocuk halimle bile fark ederdim.  Ve biz çocuklar, müziğin, ailenin dengesini düzene sokup yaşamı dayanılır hale getiren sihirli bir güce sahip olduğu kanısındaydık.

                         Fransa’daki bir kadının hikayesini anlatmak istiyorum, çünkü bu örnek bize nasıl değişebileceğimizi ve yaratıcı olabilmek için nasıl her şeyden faydalanabileceğimizi çok iyi gösteriyor. Bu kadın, Utrillo’nun annesidir. Çok fakir olduğundan çamaşırcı ve gündelikçi olmaya mahkum edilmişti. Belki de gelmiş geçmiş en büyük ressamlar grubunun bir arada olduğu bir dönemde Montmartre’da oturuyordu. Onlara modellik yaptı. Onlara modellik yaparken seyrettiği için resim yapmasını öğrendi. Ve ünlü bir ressam oldu: Suzanne Valadon. Aynı şey on altı yaşında bir mesleğim olmadığı ve hayatımı nasıl kazanacağımı bilmediğim için modellik yaparken benim de başıma geldi. Ressamlardan renklere karşı duyarlılığı ve hayatım boyunca faydalandığım gözlemciliği öğrendim.


                     Kelimenin tam anlamıyla yoktan var eden sanatçıdan çok şey öğrendim. Örneğin, Varda, bana kumaş artıklarından kolaj yapmasını öğretti. Hatta beni, paltomun astarından bir parça kesmeye bile ikna etti; rengini beğenmişti ve bir kolajın içinde kullanmak istiyordu. Çok güzel cennet bahçeleri ve fantastik dünyalar yaratıyordu paçavralar ve zamkla. Yeterince uzun süre kumsalda bırakılan bir sandalyenin, hiçbir boyayla elde edilemeyecek kadar güzel bir solgunluğa erişebileceğini de öğreten Varda oldu.

                    Hurda yığınları arasında dolaşıp her tür makine parçası toplayan Tinguely bana, teknolojinin karikatürlerini oluşturan harika makineler yapmasını öğretti. İntihar eden bir makine bile yapmıştı;  Collagen adlı kitabımda bu makineyi tarif ettim. Bütün bunlarla tek bir şey söylemek istiyorum: Sanatçı bir sihirbazdır; ondan, hangi durumda olunursa olunsun, her zaman bir çıkış yolunun bulunacağını öğrendim.

                 Bir gün kendimi sizin belki de çok ilginç olduğunu düşüneceğiniz bir yerde buldum; Paris’in bir banliyösünde. Paris’in bir banliyösü de New York’un veya Los Angeles’in veya San Francisco’nun bir banliyösü kadar kasvetli olabiliyor. O sıralarda yirmi yaşlarındaydım ve kimseyi tanımıyordum; eh, ben de yazarlara olan aşkıma sığındım. Bir kitap yazdım ve kendimi birdenbire bohemlerin, sanatçıların ve yazarların içinde buluverdim. Ve bu benim için bir köprü oldu. Bazen insanlar bana  " Bu iyi hoş da senin yazmaya zaten yeteneğin vardı." derler. Ben de derim ki, her zaman bu kadar belirgin bir yeteneğe hiç gerek yoktur.

                    Sıfırdan başlayan ve benim için büyük bir kahraman olan bir kadın tanıyorum. Ailesi çok fakir ve çok çocuklu olduğu için yüksek okula gidememişti. Saratoga’da bir çiftlikte oturuyorlardı, ama kız New York’a yerleşmeye karar verdi. Brentano’da çalışmaya başlamasından bir süre sonra kendi başına bir kitapçı dükkanı açacağını açıkladı. Herkes onunla dalga geçip tamamen deli olduğunu, yazın sonunu getiremeyeceğini söyledi.  150 dolar biriktirmişti;  New York’un tiyatro çevresinde ufak bir yer kiraladı -ve gece gösterilerinden sonra herkes ona gelmeye başladı. Bugün Gotham, Book Mart, New York’un en tanınmış kitabevi olmakla kalmıyor, herkes kitabevi partilerini orada yapmak için birbiriyle adeta yarışıyor. Tüm dünyadan konukları var; New York’a geldiğinde Edith Sitwell, Jean Cocteau ve daha niceleri. New York’ta başka hiçbir kitapçı, sahibinin insancıllığından ve sevecenliğinden yansıyan o büyüleyiciliğe sahip değil; üstelik orada durup 'kimse tarafından rahatsız edilmeden' bir kitabı okuyup bitirebiliyorsunuz da. Kadının adı Frances Steloff' dur; sınırlı, fakir bir hayattan kurtulmak için çok büyük bir yetenek gerektiğinin iddia edildiği her yerde ben onu anıyorum. Francis şu anda seksen altı yaşında  -beyaz saçlı, yaşlılığa isyan etmiş harika tenli güzel bir ihtiyar kadın.

                       Yaratıcı iradenin ilkelerini,  açlığa göğüs gerip bestelerinden elde ettiği parayı Paris’in banliyösündeki ufak odasında duran piyanosunu rutubetten korumak için harcayan Eric Satie gibi müzisyenlerden öğrenip benimsedim. Newton’un kuramını sorgulayan Einstein bile bugün artık ispat edilmiş olan şeye yürekten inanarak öldü. Bunu inanmaya bir örnek olarak anlatıyorum; şimdi de bu konu hakkında konuşmak istiyorum. Beni yazmaya iten -yirmi yıl boyunca mutlak bir suskunlukla karşılanmış olmama rağmen-  işte bu inanç, ne olursa olsun, kimse dinlemese bile bir sanatçı olma gerekliliğine olan inançtı.

                    Zelda Fitzgerald’dan bahsetmeme gerek yok. Sanırım, hepiniz Zelda hakkında, günlüklerini yayınlamayı yasaklayan Fitzgerald olmasaydı asla delirmeyecek olan Zelda hakkında kafa yordunuz, düşündünüz. Kocası Fitzgerald’ın bu günlüklerin yayınlanmasına karşı çıktığını, çünkü onları kendi yazılarında kullanmak istediğini hepimiz biliyoruz. Bence, Zelda’nın aklını yitirmesine neden de bu. Kendini bir sanatçı olarak ispat edemediğinden Fitzgerald’ın şöhreti altında ezildi. Ama kitabını okuyacak olursanız, onun kocasının asla başaramadığı kadar orijinal bir roman yazdığını, özellikle dili orijinal bir biçimde kullanma çabası içinde çok daha modern olduğunu farkedeceksiniz.


                     Tarih- tıpkı bir projektör gibi- görmek istediğini görmüştür ve çoğunlukla da kadını gözden kaçırmıştır. Hepimiz Dylan Thomas’ı tanırız. Çok azımız Caitlin Thomas’ı tanırız; kocasının ölümünden sonra aslında tek bir şiir olan bir kitap yazdı ve gücü, özdeki güzellik ve samimi duygular açısından Dylan’ın şiirselliğini yer yer oldukça aştı. Ama Dylan Thomas’ın yeteneği onu öylesine ezmişti ki, o ölene kadar yazı yazmayı aklına bile getirmemişti.

                       Bizim burada toplanmamızın nedeni inancımızın ve kendimize güvenin kaynaklarını kutlamak içindir. Pirinci altına, nefreti sevgiye, yıkıcılığı yaratıcılığa çeviren simyanın sırlarını vermek istiyorum size, kaba güncel haberleri yeni ilhamlara, çaresizliği sevince dönüştürmek için sürekli yapmamız gereken şeyin sırrını. Sakın dünyanın durumuna ya da kokuşmuş sistemin tahrip etme çılgınlığına dur diyecek eylemlere karşı kayıtsız kalma şeklinde anlaşılmasın bu. İnsanların ruhlarını zinde tutup bu dünyada eylem yapabilmeleri için gıdaya gereksinimleri olduğunda hepimiz hemfikiriz; ama bununla, ona sırt çevirmemiz gerektiğini söylemek istemiyorum. Benim demek istediğim, gücümüzü ve değerlerimizi kendi gelişmemizden ve büyümemizden almamız gerektiği. Bütün direnişlere, bütün engellere, tarih dediğimiz korku tüneline inat, insan, hayal kurmayı ve gerçekliğin öteki yüzünü tarif etmeyi elden bırakmamıştır. İşte yapmamız gereken de budur. Biz, felsefeye, psikolojiye, sanata sığınmıyoruz, oraya kırılmış  "ben"imizi onarmak, yeniden birleştirmek için gidiyoruz.

                Bugün doğan geleceğin kadını, yaratma süreci ve kendi kişisel gelişmesi karşısındaki suçluluk duygularından arınmış olacaktır. Kendi gücüyle barışık yaşayacaktır: Bunun için de illa erkeksi, eksantrik ya da gayrı tabii olması gerekmeyecektir. Kendi gücünden ve sükunetinden emin olacağını sanıyorum: Kendisinden zaman zaman korkacak çocuklarla ve erkeklerle konuşmasını bilen bir kadın. Erkek, kadının kendini gerçekleştirmesinden huzursuz, ama buna hiç gerek yok, çünkü artık karşısında bağımlı biri değil, bir ortak olacak. Kadın ona öyle bir duygu verecektir ki, erkek artık her gün çocuk ve karı -ya da çocuksu bir kadın- beslemek adına tüm dünyaya savaş açmak gerektiği düşüncesini üzerinden atacaktır. Geleceğin kadını erkeğini hiçbir zaman kendisinin temsilcisi olarak görmeyecek, aslında kendisinin yapması gereken şeyleri erkeğin gerçekleştirmesi için onu çıldırtana dek ısrarlarda bulunmayacaktır. Onun hakkında çizdiğim ilk model yani şöyle: Saldırgan değil soğukkanlı, güvenilir, güvenli, kendi yeteneklerini geliştirebilen, kendine yer açabilen bir kadın.

                     Kadınların insana duyguyla yaklaşmak, dolaysız ilişkiler kurmak gibi yeteneklerini kaybetmemelerini isterdim; bunu kötülük olsun diye değil, aksine entellektüel yetenekleri sezgiler ve kişisel olana duyarlılıkla birleştirerek tamamen başka bir dünya yaratabilmemiz için yapmalılar. Günlükler’i ve romanlarımı yazarken bazı insanlar hakkında en az ayrıntılı bilgi kadar iç dünyalarına da gereksinimimiz olduğunu göstermeye çalıştım. Bizim efsanelere ve şiire de gereksinimimiz vardır, yalnız onlar biraz uzakta, sanat ise her zaman kadının tam anlamıyla kişisel dünyasının çok daha uzağındadır. 


                  Size Colette’ten söz etmek istiyorum. Academi Française’e aday gösterildiğinde- bir yazarın erişebileceği en yüksek onurlandırma-kızılca kıyamet koptu: Colette savaş veya herhangi önemli bir olayı konu almamış, yalnızca aşk üzerine yazmıştı. Ona yazar olarak hayranlık duyuluyordu, biçem ustasıydı -içimizde biçem açısından en iyilerimizden biriydi -ama her nedense Colette’in kişisel dünyasının pek de öyle önemli olmadığına inanılıyordu. Ama kanımca çok önemliydi, çünkü onun yeryüzünde daha az dolaşarak kendini iyice kısıtladığı için geliştirebildiği o içsel dünyayı, insanlararası sezgilerdeki o duyarlılığı biz yitirdik. Onun için ise, aile çok önemliydi, konu komşu, arkadaş, hepsi önemliydi.

                Erkeklerin de bu gelişmeye ayak uydurmaları ne kadar iyi olurdu. Ve Jung’un terimiyle, kendi içlerindeki kadını keşfettikleri anda tam da bunu yapacaklardır. Bir keresinde bana, ağlayan erkekler hakkındaki düşüncelerim sorulmuş, ben de onları sevdiğimi söylemiştim. Çünkü ağlamaları onların da duyguları olduğunu kanıtlıyordu. Kadının erkeksi, erkeğin de kadınsı yanlarını onayladığı gün, bizim iki cinsliliğimiz, çok yönlü kişiliğimiz, yaşatmamız gereken birçok yanımız kabul edilmiş olacaktır. Kadın cesur, maceraperest olabilir -bunların hepsi olabilir. 

Ve tarihin sahnesine çıkmakta olan yeni kadın olağanüstü, büyüleyici. 
Onu seviyorum...



30 Aralık 2017

Armağan Şarkılar-2018


2017  yılında dinlediğim parçalardan seçtiklerim...

parça listesi

01.Allen Toussaint-Tipitina and Me (2:48)
02.Amel Mathlouthi-Bin El Wedyen (5:08)
03.Anna Wandtke-Españolas No.3, Asturiana (2:26)
04.Balval-Cirikli (2:41)
05.Cantus-Fjellheim Njoktje (5:34)
06.Cantus-Fjellheim Winter's Night (3:26)
07.Cara Dillon-The Tern and the Swallow (4:00)
08.Carl Orff-Passion (1:42)
09.C. Pluhar-Lamento Della Ninfa-Amor (3:13)
10.C. Pluhar-Orfeo Chamán, Act 2 Cubrámonos..(6:47)
11.C. Pluhar-Orfeo Chamán, Act 4 Sigue..(2:06)
12.Daniel Herskedal-Seeds of Language (4:46)
13.Daniel Herskedal-There Are Three Things.. (5:01)
14.Danilo Rea-Bach-Sonata in E Flat Major, BWV 1031 (2:47)
15.David Grisman Trio-Vaya Con Dios (5:33)
16.David Peña Dorantes-Batir de Alas (5:47)
17.David Peña Dorantes-Caravana de Los Zincalis (5:11)
18.David Peña Dorantes-Sin Muros Ni Candados (5:47)
19.Dhafer Youssef-Of Beauty & Odd (6:57)
20.Didier Squiban-Mouliged (2:48)
21.Emile Parisien Quintet-Le Clown Tueur.. (4:08)
22.Emile Parisien Quintet-Preambule (5:41)
23.Eric Schaefer-Kussa Karu Otome (5:07)
24.Estrella Morente-Sevillanas del siglo XVIII (2:25)
25.F. Couturier-Tarkovsky Quartet-Nuit Blanche (5:38)
26.Golfam Khayam & Mona M. Riahi-Lacrimae (8:41)
27.Golfam Khayam & Mona M. Riahi-Testamento (5:24)
28.Goodnight, Texas-Moonshiners (3:26)
29.Guitar Quartet - Tico Tico Fortissimo (4:05)
30.Hamed Nikpay-Gazelle (7:36)
31.Hauser & Petrit Çeku-Tango En Skai (3:17)
32.Helge Lien Trio-Folkmost (5:18)
33.Helge Lien Trio-Jasmine (4:53)
34.Helge Lien Trio-Nikoniko (Smiling) (3:54)
35.Human Touch - Anemos (6:22)
36.Human Touch-I John Your Handkerchief (9:53)
37.Jacob Gurevitsch-Lovers In Paris (4:56)
38.Jacob Gurevitsch-Mapa De Soledad (4:10)
39.Jan Lundgren-Stepp Min Stepp (4:10)
40.Jane Tuber-The Manchester Angel (6:44)
41.Joe Camilleri-It Ain't Ever Gonna Happen (4:01)
42.John Zorn-Ill Met By Moonlight (4:14)
43.Jon Balke-Duda (5:38)
44.Jon Balke-Nahnou Houm (6:40)
45.Keith Urban-Blue Ain't Your Color (4:07)
46.Kronos Quartet & N. Merchant-The Butcher's Boy (3:53)
47.Lars Danielsson- I Tima (4:27)
48.Lars Danielsson-Passacaglia (4:28)
49.Leonard Cohen-It Seemed The Better Way (4:21)
50.Leszek Mozdzer-Summertime (Live) (7:53)
51.Lina Richarte-Los Cuatro Muleros (2:02)
52.Love Sculpture-Seagull (3:34)
53.Malcolm Holcombe-Pretty Little Troubles (4:00)
54.Maria Kalaniemi-Kengo-Antas vals (2:05)
55.Maria Pia De Vito-A Case Of You (8:19)
56.Marius Neset-Prague's Ballet (5:47)
57.Mark Eliyahu-Humbleness (4:08)
58.Mark Knopfler-Silvertown Blues (3:24)
59.Michel Camilo-A Place In Time (Live) (8:08)
60.Michel Camilo-Island Beat (Live) (5:30)
61.Monika Christodoulou-2017-Stala (3:54)
62.Natalie Merchant-Andalucia (5:44)
63.Ólafur Arnalds & Alice Sara Ott-Reminiscence (4:34)
64.Omar Sosa & Seckou Keita-Tama (4:47)
65.Omar Sosa & Seckou Keita-Thiossane (4:09)
66.Omar Sosa-Iyawo (3:42)
67.Omar Sosa-Nacimiento (5:11)
68.Otros Aires-Los Vino-Movilo (2:38)
69.Otros Aires-Rotos en el Raval (3:59)
70.Pedro Soler-Gaspar Claus-Sale la Aurora (6:08)
71.Per-Olov Kindgren-When You Close Your Eyes (3:44)
72.Pinetop Perkins-Pinetop's Boogie Woogie (4:41)
73.Pinetop Perkins-Rhumba Man (3:51)
74.Rain Sultanov-The Breath of an Caspian Volcano (8:17)
75.Rain Sultanov-The White Birds of Qizilagac (6:24)
76.Rantala-Danielsson-Erskine-Kyrie (4:22)
77.Rantala-Danielsson-Erskine-Taksim By Night (4:54)
78.Renaud Garcia-Dorantes-En El Crisol de La Noche (8:48)
79.Renaud Garcia-Fons & Dorantes-Entre las Rosas (5:11)
80.Renaud Garcia-Fons & Dorantes-Mar y Rayo (10:43)
81.Roberto Fonseca-Exceptionnel!!! (5:29)
82.Roberto Fonseca-Llego Cachaito à Millau (9:56)
83.Roberto Fonseca-Llego Cachaito-En Normandie (4:25)
84.Roberto Fonseca-Tumbao De La Unidad (3:52)
85.Sadness by Ensemble Olivinn-Hüzün (4:18)
86.Salvador Sobral-Ay Amor (5:48)
87.Salvador Sobral-Nem Eu (3:12)
88.Samba Diabaté & V. Zanetti-Mande Kulu (7:27)
89.Samba Diabaté & V. Zanetti-Sambani Bwara.. (5:34)
90.Sidney Bechet-Indian Summer (2:07)
91.Teresa Stratas-Youkali-Kurt Weill (6:41)
92.Tigran Hamasyan-Leninagone (3:56)
93.Tim Smith-Lost Horizons She Led Me Away (4:55)
94.Tingvall Trio-Det Gröna Hotellet (3:44)
95.Tingvall Trio-Evighetsmaskinen (4:48)
96.Tingvall Trio-Skansk Blues (3:43)
97.Triosence-Juquei (6:42)
98.Triosence-Sad Chilean (5:13)
99.V. Peirani & E. Parisien-3 Temps Pour Michel'p (5:16)
100.W. Haffner-L. Danielsson-Children of Sanchez (4:00)
101.Yaron Herman-Silhouettes (3:26)

link


11 Kasım 2017

Annemin Öğrettiği Şarkılar


1988 yılında, bir Hollywood aktörünün karısı, yetenekli bir yazar ve aktrist olan eski bir arkadaşımdan bir telefon geldi. Arkadaşlarından birine özel telefon numaramı verip veremeyeceğini sordu, ama isteyenin kim olduğunu ve niçin istediğini açıklamadı. Birkaç dakika sonra telefonum tekrar çaldı ve tanıdık bir ses yavaşça, "Ben Marlon Brando," dedi. 

Aslında kendini tanıtmasına hiç gerek yoktu. Hayatlarının belirli bir kısmını karanlık sinema salonlarında geçiren milyonlarca kişi gibi ben de sesini tanımıştım. Son kırk yıldır, başka milyonlarca kişi gibi onun sesiyle büyümüştüm. 

Benden, hayatının, sevdiği bir kişinin büyük haksızlığa uğratıldığına inandığı bir bölümü hakkında bir kitap yazmamı istediğini söyledi.

Birkaç gün sonra Beverly Hills'de, Mulholland Yolu üzerinde kilitli bir bahçe kapısının önündeydim. Kapı içeriye doğru açıldı ve biber ağaçlarıyla çevrelenmiş dolambaçlı bir yolda nereye gittiğimden emin olmadan ilerledim. Derken hayalet gibi bir şeyin varlığını hissettim: yakınımdaki bambu ormanının bir bölümü sanki kımıldanmaya başlamıştı. Bu yaprak örtüsünde sık yeşilliklerle kamufle edilmiş bir otomatik kapı ansızın içeriye doğru açılınca, ortaya bir geçit çıktı. Tıpkı Binbir Gece Masallarında karşınızda aniden granit bir duvarın belirmesi gibi. 

Ormandaki geçit iyice aralanıp, beni sadece Marlon Brando'nun bir dağın tepesindeki evine değil, hayatına da davet etti. İlk ziyaretimden sonra Mulholland Yolu'ndaki bu eve defalarca uğradım; sonuçta Brando'yla çok yakın arkadaş olduk. Garip bir ikili oluşturuyorduk: ben sıradan bir geçmişi olan ve otuz yılı aşkın süredir aynı kadınla evli, The New York Times'in muhabiri olarak Los Angeles'da çalışırken karşılaştığım çoğu aktörün sığ ve benmerkezci bencilliği ve çocukça davranışlarını alabildiğine hor görmeyi huy edinmiş, burnu havalarda bir gazeteciydim; o ise elli yıla yakın sosyal hayattan sonra basını küçük gören, hayatından yüzlerce kadın geçmiş ve söylediğine göre hiçbiri için "iki dakikadan fazla zaman ayırmamış", sıradışı, dünyadan elini ayağını çekmiş bir aktördü.



İlk yirmi dakikalık buluşmamız sırasında ayakkabılarımı çıkarttırmış, kemerimi gevşettirmiş ve parmaklarımı kablolarla, tenimin elektriksel tepkisini ölçen bir cihaza bağlamıştı. Bütün bunları yaparken bir yandan da bunun, sorular sorarak ve cihazın göstergesinin verdiği tepkiye bakarak kişilik tahlili yaptırmak için ara sıra kullandığı bir teknik olduğunu açıklıyordu. Bu olup bitene sinirlenmekten çok afallamıştım. Bu ilk karşılaşmamızda, onun, hayatımda rastladığım en acayip insan olduğunu ve bir film yıldızı olarak anılmaktan rahatsızlık duyduğunu, hatta belki de utandığını keşfettim. Sinemanın, hayatının en önemsiz yanını oluşturduğunu söyledi; bunu defalarca tekrarlayacaktı. Yazar olarak insanlara sorular yöneltmeye alışkındım, ama o bunu tersine çevirdi ve beni ailem, çocukluğum, evliliğim ve düşüncelerim hakkında sonu gelmez bir soru yağmuruna tuttu. Sanki CIA'de sorguya çekiliyordum. Her şeye karşı büyük bir merakı vardı ve tartışabileceğimizi düşündüğü daha başka birçok konuda (fizik, Shakespeare, felsefe, satranç, din, müzik, kimya, genetik, gübrecilik bilimi, psikoloji, ayakkabı imalatçılığı vb. bilgi sahibiydi.

Hiç beklemediğim kadar çok ortak yönümüz bulunduğunu şaşkınlıkla fark ettim ve böylece dostluğumuz derinleşti. Hakkında konuşmayı sevmediği tek konu gösteri dünyasıydı. Ben gündeme getirmedikçe bu konuya hiç değinmedi. Her seferinde saatlerce konuşurduk -bazen gecenin geç saatlerine kadar şehirlerarası telefonla, bazen de San Fernando Vadisi'ndeki biçilmiş geniş tarlalara bakan evinin oturma odasında karşılıklı oturarak. Bazı sohbetlerimiz gün ağarıncaya kadar sürüp, ısıtılmış yüzme havuzunda sona ererdi ya da aşırı sıcak saunasında tartışmalarımız dostça devam ederdi.

İlk konuşmamızın konusu olan kitabı hiç yazmadım. Değişmeye başlamıştı ve bana olaylara uçlardan bakma alışkanlığını terk etmeye başladığını ve artık bir zamanlar olduğunun aksine düşmanlarından öç alma ihtiyacı duymadığını söyledi. 

Hakkımdaki her şeyi bilmek istediği kadar, kendine sakladığı düşünceleri, yaşadığı deneyimler ve zaafları konusunda da samimiydi. Önceleri bu samimiyetten kuşku duymuştum ancak arkadaşlığımız ilerledikçe bunun gerçek bir samimiyet olduğunu gördüm. Başta otobiyografisini yazmaya hiç niyetlenmediğini söylüyordu: Halkın bir film yıldızına duyduğu, marazi merak dediği şeyi tatmin etmek için kişisel düşüncelerini ortaya dökmenin aptalca ve aşağılayıcı bir şey olduğu kanısındaydı. Ancak zamanla başka yönlerden değişime uğradıkça hayat öyküsünü anlatmak konusundaki tutumu da aynı şekilde değişti. 

Dediğine göre, "hayatının gerçeklerini yazmanın faydalı yönleri olduğuna" kendini inandırmıştı. Sonuçta Random House yayınevi için otobiyografisini yazmaya girişti. Ancak hemen hemen iki yılda çok az ilerleme kaydettikten sonra her şeyi içeren bir otobiyografiyi tamamlamak için gerekli heyecandan yoksun olduğunu söyledi ve benden yardım istedi. Önceleri reddettim. Bir gazetecinin arkadaşına profesyonelce yaklaşmaya çalışmasının akıllıca olmayacağını, çünkü bu şartlar altında nesnelliği sürdürmenin imkânsız olduğunu söyledim. Ancak hiçbir şeyi saklamayacağına, bana karşı tamamen dürüst olacağına, evlilikleri ve çocukları dışında soracağım bütün soruları cevaplayacağına söz verdi - bu sözünü de tuttu. 

Ona yardım etmeyi kabul ettim ve sohbetlerimizden notlar almaya, sonra da bunları teybe kaydetmeye başladım. Konuşmalarımız saatlerden günlere, sonra da haftalara uzadı. Ona, hayat öyküsünü anlatacaksa filmleri ile ilgili deneyimlerinden de bahsetmesinin kaçınılmaz olduğunu söyledim; bunu kabul etmesine etti ama bu konudaki isteksizliği hiçbir zaman değişmedi. Buna rağmen çocukları ve eski karıları hakkında hiçbir şey söylememe konusundaki kararlığından vazgeçmedi ve artık bu dünyada olmayan birkaçı dışında hayatından geçen hiçbir kadının kitabında gerçek isimleriyle yer almaması konusunda ısrar etti. Aksinin uygunsuz kaçacağını söyledi.

Konuşmalarımız, Marlon'un kendi yazıları ve rasgele kağıda döktüğü düşünceleri ile birlikte bu kitabın temelini oluşturdu. Anlattığı hikâyeleri, yazılarını, düşüncelerini, fikirlerini ve deneyimlerini birleştirerek hayat öyküsünü kısa, öz ve doğru biçimde aktarmaya çalıştım. Kitabın yapısının nasıl olması gerektiğine karar verirken ve içindeki kelimeleri, olayları, eğretilemeleri ve anekdotları seçerken Marlon'un hayatını kaçınılmaz olarak kendi algılayışımın, deneyimlerimin ve meraklarımın süzgecinden geçirdim. Kitabın ön taslağı tamamlandığında içindekilerin doğruluğundan emin olmak için tekrar tekrar kontrol etti, düzeltmeler yaptı, aklına gelen başka şeyleri, gözlemlerini ve görüşlerini ekledi. Ayrıca metinde nelerin kalacağına ve nelerin çıkarılacağına kendisi karar verdi.

Robert Lindsay


Marlon Brando (1924-2004) 
20. yüzyılın en önemli sinema oyuncusu
...

Hayatımla ilgili bir konunun sonuç bölümünü yazmam mümkün değil, çünkü bu hali hazırda süren ve gelişen bir süreç. Bundan sonra neler olacağını bilmiyorum. Geçmişteki halimden şimdiki halime nasıl geldiğimi düşününce şaşırmadan edemiyorum. Başarılı olmak için çalıştığımı hiç hatırlamıyorum. Bütün bunlar bir şekilde kendiliğinden oluverdi. Sadece geçimimi sağlamak için uğraşmıştım, o kadar. Eskiden yapmış olduğum şeylere şimdi, yumurtasından yeni çıkmış bir yavru kuşun etrafına bakışı gibi hayretle bakıyorum. Elli yıl kadar önce New York'taki evimde verdiğim bir parti sırasında, sırf muziplik olsun diye on birinci katın penceresinden çıkıp, parmaklıklara asılmıştım. Şimdi ise kendimi böyle bir şey yaparken hayal bile edemiyorum. O zamanki halimle şimdiki halimi kafamda bağdaştırmakta bayağı zorlanıyorum.

Hayat hikayem sanırım daha çok sevgi araştırması niteliğinde, ama ondan da öte, böyle bir şeye kalkışırken, hayatımın ilk devrelerinde çektiğim acıların yarasını saracak, kendime ve insanlığa karşı olan yükümlülüklerimi, tabii eğer böyle şey varsa, ortaya çıkartacak bir yol bulmaya çalıştım. Ben kimdim? Hayatımla ne alıp veremediğim vardı? Bu soruların cevabını bulduysam da, benim için şurasına burasına neşe ve gülücükler serpiştirilmiş sancılı bir yolculuk oldu bu. Shattuck'tan yolladığım mektupların birinde annemlere şöyle yazmıştım: "Sophokles'in 'Antigone' adlı oyununun bir bölümünde şöyle bir söz geçer: 'Gelecek gelecekse gelsin: derdin bugünle olsun, gerisini bırak, gerisi düşünsün... bizi bugün yapacaklarımız ilgilendirir: bizi gelecekte bekleyen şeyler, beklemeleri gereken yerdeler.' Bizden iki bin yıl önce yazılmış olan bu satırlar o günlerde olduğu gibi bugün de geçerliliğini sürdürüyor, insan ırkının, ortaya çıkışından bu zamana kadar geçen on beş bin yıllık bir süre içinde hiç değişmediğini görmek akıl almaz bir şey."

Henüz on beşimdeyken, insanın yaşadıklarından çok az ders aldığını, yanlışları ve yapılan haksızlıkları sorumlu olmadığı bir geleceğe havale etmeye eğilimli olduğunun farkındaydım. Hayatımın ondan sonraki elli beş yıllık dönemini işte bunun tam tersini yapmaya çalışmakla geçirdim. Annemin ilgisini çekememiş olmamın bende yaratmış olduğu hayal kırıklığının boşluğunu sanırım Kızılderililere, Siyahlara ve Yahudilere yardım ederek doldurmaya çalışmıştım. Sevginin, iyi niyetin ve olumlu hareketlerin haksızlıkların, ön yargıların, saldırganlıkların ve soykırımın üstesinden gelebileceğini düşünmüştüm, insanlara gerçekleri - örneğin, Hindistan'da çektiğim ve oradaki açlığı konu alan filmi -gösterirsem, bunlardan etkilenip oradakilerin acılarını hafifletmede bana yardımcı olurlar yanılgısına düşmüştüm. 

Merhametin ve sevginin sorunları çözeceğine olan kesin bir inançtan yola çıkarak, daha iyi bir dünya yaratılmasına katkıda bulunmam gerektiği konusunda kendimi sorumlu hissediyordum. Birtakım kişisel girişimlerle elde edilen değişikliklerin kalıcı bir etkisi olacağını artık düşünmüyorum. Yakın zamanlarda doğruluğundan artık iyice emin olduğum bir şey var: başkaları adına acı çekmek onlara hiçbir yarar sağlamıyor. Etrafıma yardımcı olmak için hâlâ elimden geleni yapıyorum, ama bunun için ayrıca acı çekmemin gereksiz olduğunu artık biliyorum. Eskiden bahtsız insanların duygularını paylaşırdım. Gerçi şimdi de paylaşıyorum, ama artık bunu daha farklı bir tarzda yapıyorum. Meditasyon yaparak ve kendi kendimi gözleyerek insan olmanın ne demek olduğunu keşfetmeye başladığımı, hissettiğim şeylerin herkesin hissettiği şeylerle aynı olduğunu sezinleyebiliyorum. Sevmek de, nefret etmek de hepimizin içinde var olan duygular.


İnsanların inandıkları biçimde inanıp da neden başka biçimde inanmadıkları sorusu hayatım boyunca aklımı sürekli meşgul etmiştir. Bazı şeyleri neden yaptığınızı veya davranışlarımızın, genetik kodlarımızın ya da çevremizin yahut da her iki etkileyici faktörün ne mene bir ürünü olduğunu içimizden birinin çıkıp da tam bir kesinlikle cevaplaması olanaksız. Hayatta olmamın sebebi hikmetini bugüne kadar anlayamadım ve bildiğim şeylere dayanarak böyle bir anlayışa hiçbir zaman sahip olamayacağımı da rahatlıkla söyleyebilirim. Gözlerimiz, yanlış algılamaların pusuyla perdelidir.

Dünyayı kurtarmak gibi bir yükümlülüğümün olduğunu artık düşünmüyorum. Böyle bir şeyin mümkün olamayacağını öğrendim. Eskiden bunun farkında değildim, ama galiba tavrım Hindistan'daki kıtlıkla ilgili çektiğim o filmden sonra değişmeye başladı. Yurda dönerken, Hintli sinema yöjnetmeni Satyajit Ray'i ziyaret etmek için Kalküta'ya uğramıştım. Birlikte öğle yemeği yediğimiz lokantadan çıktıktan sonra partal giysili, kör, sakat, çarpık, hastalıklı bir grup çocuk bahşiş isteğiyle yolumuzu kesti. Bu hastalıklı çocukların arasından geçerken Satyajit'in onlara karşı ilgisiz, hatta umursamaz davrandığını fark etmiştim. Kayıtsızca onları nazik bir şekilde elinin tersiyle itti; böyle yaparken başak tarlasında önüne çıkan başakları eliyle kenara çekerek kendisine yol açar gibiydi. 

Böyle bir şeyi nasıl olup da yapabildiğini sorduğumda bana, "Hindistan'da yaşayan biri böyle şeylerle hayatı boyunca her gün karşılaşır. Bu çocuklara yardım olsun diye sahip olduğum her şeyi verecek olsam, bir milyar rupi bile kişi başına bir rupi edeceği için, devede kulak kalacak ve ertesi gün tekrar karşıma çıkacaklardır. Bu sorunu çözmek benim harcım değil; bazı sorunlar çözümsüzdür," dedi. 

Hayatım boyunca yardımsever biri oldum, fakat sonunda Satyajit'in Kalkütalı çocuklar hakkında söylediği sözlerin doğru olduğunu öğrendim: bazı sorunlar konusunda elimden hiçbir şey gelemeyeceğini anladım.

İnsan davranışlarının tabiatıyla ilgili bazı görüşlerim de değişikliğe uğradı. Gençliğimde, Yahudi-Hristiyan geleneğinin iyi-kötü anlayışını ve bunun sonucu olarak yaptıkları seçimlerden dolayı, insanların her birinin kendi davranışlarından sorumlu olduğu inancını benimsemiştim. Artık buna inanmıyorum. Eflatun, Sokrates, Kant ve Spinoza gibi filozoflar özgür iradenin ve iyi ile kötünün tabiatı üzerinde binlerce yıl tartışmışlar. Epikür, Tanrıya kayıtsız olduğu için kötüyü görmezden gelir veya kötüyü engellemekten acizdir, bu yüzden de her şeye kadir değildir der. Saint Augustus ise Hristiyanlığın, iyiliksever addedilen bir Tanrı'nın kötünün varlığına nasıl izin verdiğiyle ilgili paradoksunu çözmeye çalışırken, kötünün Tanrı'nın bir eseri olmadığını, iyinin yokluğundan kaynaklandığını, ilk olarak göze kötü görünen bir şeyin değişen zamanla birlikte iyi nitelemesini kazanabileceğini söyleyerek, bu paradoksun varlığını gerekçelendirir. Yahudi katliamı ile Kızılderililere yapılan zulümler ve benzeri olaylara böyle bir açıklama getirilir. 

Oysa, "kötü" diye adlandırdığımız davranışlar bence genetik. Bugüne kadar hiçbir sistem - dini, toplumsal, felsefik, etik, politik veya ekonomik - görmedim ki, inançları, menfaatleri, nefretleri veya coşkuları uğruna insanları, yaşadıkları topluluklardan farklı toplulukları yok etmeye yönelik hareketler gerçekleştirmek üzere bir araya getiren fesadın ve tarafçılığın önüne geçsin. Bir dogmanın savunusu ve din adına öldürülen insanların sayısı, başka nedenlerle öldürülen insanların sayısından kat kat fazla. Davranışların genetik kodlarla belirlenip, çevresel özelliklerle olan etkileşimlerine göre farklılıklar gösterdiği varsayımı, sanırım insan davranışlarıyla ilgili son sözü söyleyecektir. 

Genetik güdülerimizin, alt edemeyeceğimiz kadar güçlü olduklarına inanıyorum. Beyinsel faaliyetlerimiz ne kadar gelişmiş olursa olsun, aklımız doğrudan doğruya duygularımızın hizmetinde, öyle ki, İncil ve Talmud'daki iyi ve kötü efsanelerine hâlâ sımsıkı sarılıyoruz. Ne para, ne dini coşku, ne siyasi devrim, hatta ne de bilgi insan neslinin temel tabiatını alt etmeyi başaramaz. Hiçbir şey insanları iyi yapmaya yeterli olmamıştır. Bunun için milyonlarca dolar harcayabilirdim, ama şimdi böyle bir amacın, insanlara hiçbir yararının dokunmayacağının farkındayım.

Elli yıldan fazla bir süre Soğuk Savaş, hayatlarımızın üzerine kara bir bulut gibi çökmüştü ve komünizm beterler beteri bir tehdit olarak değerlendirilmekteydi. Şimdi ise Soğuk Savaş sona erdi ve dünya paramparça olmanın eşiğinde; etnik savaşlar, yoksulluğun, cinayetin, şiddetin ve adaletsizliğin günlük bir olağanlıkla karşılandığı ABD'nin sokakları dahil, dünyanın dört bir yanında patlak vermeye başladı. Komünizmle meşgul olan zihinlerimiz, o öve öve bitiremediğimiz politik ve ekonomik sistemlerimizin içindeki çürümüşlüğün göz ardı edilmesine neden olmuştur. 


Bütün bir tarih boyunca insanoğlu "ilerleme" sağladıkça, teknolojik gelişmenin, çatışmalara ve yanlış anlamalara neden olan insanlar arasındaki sınırları ortadan kaldıracak şekilde daha iyi bir iletişim zemini hazırlayacağına dair yanlış bir kanı var ortada. Bugün uydu kanallarının, CNN'in global haberciliğinin, interaktif televizyonların, anında haberleşme olanaklarımızın, en karmaşık ekipmanlarımızın ve Rand Corporation'ın tartışma programlarının varlığına rağmen, durumumuz her zamankinden daha kötü.

İnsanlığın evrimiyle ilgili içimde hâlâ bir iyimserlik varsa bu, Hannah Arendt'in kötünün bayağılaştırılması diye tabir ettiği şeyi gidermenin en iyi yolunun, korkunç tehlikelerine rağmen, genetik değişim olduğuna inancımdan kaynaklanır. Neandertal insanından beri, insanlığın buluşları içinde - ateşin, silahın veya tekerleğin bulunuşu -hiçbirinin, Francis Crick ile James Watson'un DNA'nın yapısıyla ilgili buluşları kadar önemli olduğunu sanmıyorum. Bu buluşun toplumlar, dinler ve kendimizle ilgili anlayışlar üzerinde derin etkileri olacaktır. Birkaç yıl içinde bilim adamları Watson ve Crick'in buluşlarının ışığında insan geninin bütün bir haritasını çıkartmış olacaklar ve bununla birlikte insan tabiatını değiştirecek yeni bir imkân doğmuş olacak.

Bilimadamları kızgınlık ve sinirlilik, öldürme isteği ve savaşların nedeni olan düşmanlık duygularını yaratan sinirsel bozuklukların nedenlerini açığa çıkartmaya başladılar bile. Saldırganlık ve şiddet içeren hareketlere neden olan bazı genetik kusurları daha şimdiden ortaya çıkarmış durumdalar; genlerin davranışlarımızı nasıl etkilediğini daha iyi anlamamızı sağlamakla beraber, o davranış biçimini nasıl değiştireceğimiz konusunda da yeni ufuklar açacak olan biyogenetik ve nörogenetik alanlarında olağanüstü ilerlemeler kaydediyorlar. Davranış genetiği biliminde muazzam değişimlerin doruk noktasındayız. Bir şempanzeye, genlerinde değişiklikler yapılıp konuşma yeteneği kazandırılacağı zaman pek de uzağımızda değil, insan davranışlarıyla ilgili genetik mühendisliği de buna benzer bir yolda ilerleyecektir, insan ırkında sapkın davranışlara veya kendi kendini yıpratmaya yönelik bir genetik bozukluk olduğunda, kolayca giderilecektir.

Anlayamadım, hayal mi diyorsunuz? Bence bu kaçınılmaz - ve eğer insanoğlunu kendi türünden varlıkları öldürmekten alıkoyacaksa, aynı zamanda da gerekli -bir şey.

Bilimadamları insanları inşa etme gücüne eriştikten sonra, kiliselerden de sesler yükselmeye başlayacaktır tabii, insanın tasarımının sadece ve sadece Tanrı'ya ait olduğu söylenecektir. Davranış genetiği biliminin işleyişini geçici de olsa durduracak tepkiler olabilecektir, ama bir şeyin olacağı varsa zaten er ya da geç olur. Dünya, eskilerin değişip, yerine yenilerinin gelmesini sağlayan devrimci olayların örnekleriyle doludur ve yeni keşifler hiçbir şekilde durdurulamazlar. Yirmi birinci yüzyılda biyolojik bilimler alanında gerçekleşecek devrim, yirminci yüzyılda fizik alanında gerçekleşen devrimden daha büyük olacak. Kendime ve başka insanlara zarar veren şeyleri yapmaktan kendimi alıkoymak ve toplum içinde sapkın davranışlara neden olan duygusal çatışmalarımı çözmek için yetmiş yıl harcamam gerekti. O zamanlar mümkün olsaydı da, bana genetik operasyon yapılmış olsaydı, hayatımın çoğunu duygusal çatışmalar içinde geçirmeme neden olan duygusal bozukluklarımla bu kadar uğraşma zahmetine katlanmama da gerek olmazdı belki de. Gelecekte uzmanlar, çocukluğumda çektiğim acıya neden olan sorunu bulup, bu konuda bir şeyler yapacak konuma gelecekler. 


Farklı bir sevgi görüp, farklı bir şekilde bakılsaydım, bugünkünden farklı bir insan olurdum. Hayatımın büyük bir kısmını reddedilme korkusuyla yaşayıp, bana sevgi gösteren insanları, onlara güvenemediğim için reddetmekle geçirdim. Basında hakkımda yalan yanlış haberler çıktığında, bunlara kayıtsızmışım gibi bir tavır geliştirmiştim, oysa gerçekte içim kan ağlıyordu. Şimdi artık hakkımda kimin ne düşündüğü gerçekten umurumda değil. Sevdiğim ve her şeyin üstünde tuttuğum kişiler dışında diğer insanların düşüncelerine karşı art niyetsiz bir kayıtsızlık geliştirdim.

Clifford Odets bir seferinde bana, "Beethoven'in söylemek istediğini kırkıma gelene kadar hiç 'duymamıştım'," demişti. İnsan yeterince yaşlanmakla, sırf bu yüzden, çok şeyler öğrenebiliyor. Bazı açılardan hiç değişmediğimi söyleyebilirim ama, her zaman duyarlı, kendime ve başka insanlara karşı her zaman ilgiliydim, insanlara ilişkin sezgilerim her zaman güçlüydü, iyi kitapları ve her türlü espriyi her zaman sevdim; esprilere karşı duyduğum bu ilgi bana, ikisi de şen şakrak olan annem ve babamdan geçti sanırım. Fakat diğer açılardan bakıldığında, çocukluğumdakinden çok daha farklı bir insanım şimdi. Hayatımın büyük bir kısmında, öyle olmadığım halde güçlü görünmek durumunda kaldım ve en fazla istediğim şey, ipleri elimde tutmaktı. Bir yanlışımı bulduklarında veya kendimi küçültülmüş hissettiğimde, öç almak isterdim.

Artık istemiyorum. Otoriteyi ve bayağılık derecesindeki konformizmi hâlâ eskisi gibi hor görüyorum, ancak artık bu tür şeylere sert ve ani tepkiler vermiyorum. Yirmili yaşlarımda hep en iyi ben olayım isterdim, ama şimdi buna zerre kadar önem vermiyorum. Kendimi başkalarıyla kıyaslamayı bıraktım artık. Birinin benden daha yetenekli olmasına veya hakkımda dedikodu çıkarılmasına hiç aldırış etmiyorum; onların benden pek farklı olmayan, dünyada tıpkı benim gibi kiracı olan ve yaptıkları şeylerin çirkinliğine gözlerini kapamış insanlar olduklarını anlayabiliyorum. Bütün bunları, doğru bildikleri için yaptıklarının farkındayım.Bu arada, bu kitapta hayatımı anlatırken bazı insanları hakir gördüğüm için suçlu olduğumu da itiraf etmeliyim.

Annemle babamın o zamanlar ölmelerinin bir anlamda talihli bir tarafı var bana göre; çünkü, aksi takdirde, kendime doğru dürüst bir yol çizene kadar büyük bir ihtimalle hayatlarının geri kalan kısmını karartabilirdim. Şimdi hiç olmadığım kadar mutluyum. Birbirimize yardım ederek ben ve ablalarım beraberce fırtınayı atlattık, ikisi de büyüyüp aklı başında, koca kadın oldular, alkolizmi yenip, kendilerine yeni bir hayat kurmayı başardılar. Frannie bu yıl öldü, hayatımda yeri asla doldurulamayacak büyük bir boşluk bırakarak göçüp gitti aramızdan. Fakat ölmeden önce o da mutlulukla tanıştı; ellisine doğru koleje geri döndü ve çok başarılı bir öğretmen oldu. Tiddy ise önce oyunculuğu, ardından iş hayatını denedikten sonra harika bir terapist oldu ve o olağanüstü anlayış yeteneğini başkalarına yardım etmede kullandı.



Büyükannem, hayatın, "tırmanışı uzun ve meşakkatli olan bir Ahmaklar Tepesi"olduğunu söylerdi, oysa Tiddy, Frannie ve ben o tepenin doruğunun da doruğuna çıktık.

Uzun süreden beridir doldukça dolan bir şeylerin boşalması diye niteleyebileceğim bu kitaba, benim özgürlük ilanım da diyebiliriz. Nihayet kendimi özgür hissediyorum ve insanların hakkımda neler düşündüklerine zerre kadar değer vermiyorum. Yetmişimde, öncekinden de fazla eğleniyorum. Ufacık bir şey bile beni eğlendirmeye yetiyor - bir şeyler inşa etmek veya keşfetmek, çocuklarımla beraber olmak veya köpeğim Tim'le oynamak, arkadaşlarımla laklak etmek veya banyoma doğru yollanan bir karıncayı seyretmek. Dr. Harrington'a, kişisel çabalarıma ve sadece geçmekle bana yardımcı olmuş olan zamana, hiç yaşamadığım bir çocukluğu bana sonunda yaşattıkları için sonsuz minnet duyuyorum.

Yakınlarda Kevin Costner'ın Dances with Wolves'ini (Kurtlarla Dans) seyrettim ve filmin ortalarında dayanamayıp ağladım. Önce bunun nedenini anlayamamıştım. Sonra genç Kızılderili oğlanın perdede yansıyan görüntüsü; nedenini anlamamı sağladı: bu sanki bir tür yuvaya dönüştü, çünkü o sırada bir iki yıl öncesinde temiz, saf ve içten bir yanım olduğunu ve bu yanımın çocukluğumdan beri gizli kaldığını keşfettiğimi yeniden hatırladım. Bir şekilde bütünleştiğimi ve özgürlüğümü hissettim. 

Sonra bir de babamı affetmem gerektiğini, aksi takdirde hayatımın geri kalan kısmını nefret ve kederin pençesinde geçirmek durumuyla karşı karşıya kalabileceğimi fark ettim. Bize yaptıklarını affetmeseydim, yaptığım şeylerden dolayı kendimi de affetmeyecek, bu yüzden suçluluk ve sorumluluk duygularıyla içim içimi yiyecekti. Artık hem onu, hem de kendimi affetmiş bulunuyorum; her ne kadar insanın birini kafasında affetmesinin, yürekten affettiği anlamına gelmediğini bilsem de.

Bu hikâyede son yok. Sonunu bilseydim seve seve anlatırdım. Hayatımın sonu da, Otuz ikinci Sokağın sonundaki karaağacın altına oturup, o büyülü tohumları yakalamak umuduyla ellerimi uzattığım zamanların öncesi gibi bir bilmece benim için. Bu yüzden hayatımın bundan sonraki seyrini, beni şaşırtmaya devam eden bir dünyada süren bir bilmece olarak görüyorum. Hayat bile anlaşılmazlığını hâlâ sürdürüyorken, benim "zamanın dışındaki bilinmezler ülkesi"nin neresinde olacağım konusunda kafa patlatmaya hiç gerek yok. Ancak yine de diyebilirim ki, son nefesimi verirken kendimi tekrar Otuz ikinci Sokakta bulacağımdan eminim.

Kendimi, Güney Denizleri'ndeki Ada'mda, geceleyin efil efil rüzgârda, başımı geriye yaslamış ve ağzım açık bir şekilde, kırpışan noktacıklı ışıkların altında ne zaman geleceği belli olmayan o sessiz ışık yolunun göğü yırtıp beni tekrar şaşırtacağı anı beklerken hayal ettikçe zihnim yatışır ve durulur. Artık küçükken yaptığım gibi elimi uzatmıyorum, ama büyülü anları eskisi kadar hiç bıkmadan, usanmadan bekliyorum.

Marlon Brando'nun cennet adası Tetiaroa



Tetiaroa  adasıyla ilgili bir yazıya buradan ulaşın



Filmleri

1950-The Men 
1951-İhtiras Tramvayı  
1952-Viva Zapata! 
1953-Julius Caesar 
1953-The Wild One 
1954-On The Waterfront 
1954-Désirée 
1955-Guys and Dolls  
1956-Operation Teahouse-short
1956-The Teahouse Of The August Moon 
1957-Sayonara  
1958-The Young Lions 
1959-The Fugitive Kind  
1961-One Eyed Jacks-Yönetmen/Oyuncu
1962-Mutiny on the Bounty  
1963-The Ugly American 
1964-Bedtime Story  
1965-Morituri 
1966-The Chase  
1966-The Appaloosa  
1966-Meet Marlon Brando-short
1967-A Countess From Hong Kong 
1967-Reflections in a Golden Eye 
1968-Candy 
1968-The Night of the Following Day
1969-Queimada 
1970-King: A Filmed Record...Belgesel
1972-The Nightcomers 
1972-The Godfather
1972-Last Tango in Paris
1976-The Missouri Breaks 
1978-Raoni-Belgesel
1978-Superman 
1979-Apocalypse Now 
1980-The Formula
1989-A Dry White Season
1990-The Freshman 
1991-Hearts of Darkness-Belgesel
1992-Christopher Columbus 
1995-Don Juan DeMarco
1996-The Island of Dr Moreau
1997-The Brave 
1998-Free Money
2001-The Score
2006-Superman Returns  (eski görüntüleri kullanıldı)
2006-Superman II  (eski görüntüleri kullanıldı)
2015-Listen to me Marlon-Belgesel

web sayfası

Related Posts with thumbnails