21 Aralık 2010

Murat Gülsoy-Tanrı Beni Görüyor mu?



kimdir..

1967'de İstanbul'da doğdu. Mühendislik ve psikoloji eğitimi gördü. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi'nin Genel Yayın Yönetmenliği görevini sürdüren Murat Gülsoy aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü’nde Doçent olarak çalışmakta Biyofotonik konusunda dersler vermekte, araştırmalar yapmaktadır. Lazer-doku etkileşimi, lazerle doku kaynağı, cerrahi lazer sistemi tasarımı konularında çok sayıda makalesi bulunmaktadır.

Murat Gülsoy, 1992-2002 yılları arasında arkadaşlarıyla Hayalet Gemi dergisini çıkardı. 2000 yılından bu yana aynı ekiple elektronik yayınevi altkitap.com’u yürütüyor. Bu Kitabı Çalın adlı kitabıyla 2000 yılı Sait Faik Hikâye Armağanı’nı ve Bu Filmin Kötü Adamı Benim adlı romanıyla 2004 yılı Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı.

Bu Kitabı Çalın Almanya’da Stehlen Sie dieses Buch adıyla yayımlandı. Son kitabı İstanbul’da Bir Merhamet Haftası birçok dile (Çince, Makedonca, Rumence, Bulgarca) çevrildi. Gölsoy, Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi, mühendislik ve yaratıcı yazarlık dersleri veriyor.

kitapları

-2013-Nisyan
-2012-Baba, Oğul ve Kutsal Roman
-2010-Tanrı Beni Görüyor mu
-2010-Karanlığın Aynasında
-2009-602. Gece: Kendini Farkeden Hikaye
-2008-Bize Kuşdili Öğretildi (altkitap.com)
-2007-İstanbul'da Bir Merhamet Haftası
-2006-Kabuslar (altkitap.com)
-2005-Sevgilinin Geciken Ölümü
-2004-Büyübozumu:Yaratıcı Yazarlık
-2004-Bu An'ı Daha Önce Yaşamıştım
-2004-Bu Filmin Kötü Adamı Benim
-2003-Binbir Gece Mektupları
-2002-Alemlerin Sürekliliği ve Diğer Hikayeler
-2000-Belki de Gerçekten İstiyorsun
-2000-Bu Kitabı Çalın
-1999-Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul
-Onüç Büyülü Öykü
-Yalancı Öyküler
-Yol Öyküleri

Tanrı Beni Görüyor mu?
Can Yayınları, 2010
Geceleri ortadan kaybolan 74 model bir Mercedes; hikâyesinin kahramanı olduğunu kabullenemeyen bir karakter; yaşamları kısa bir süreliğine kesişen iki şehir yalnızı; yazı yoluyla birbirine dönüşen köle ve efendisi; kuşların dilini öğrenmek için ortadan kaybolan bir dayı; yıllar önce ölmüş şair bir dosta yazılan mektuplar; Van Gogh’un resmini yazı yoluyla görmeye çalışan körler; durmadan çoğalan bir Kafka öyküsü ve diğerleri… Murat Gülsoy’un kendine özgü sürükleyici üslubuyla kaleme aldığı öykülerden sadece bir kısmı.

Gülsoy’un 19 farklı öyküsünde canlanıp dile gelen yaşam biçimlerini oluşturuyor hepsi birer birer. Gülsoy, biçare hallerimizin koridorlarında gezinmeye devam ederken, “zihnin yangın yerinden kurtarılmış parçalar”ı irkiltici, düşündürücü bir çerçeveyle sunuyor. Gülsoy, Bu An’ı Daha Önce Yaşamıştım adıyla yayımladığı öykü kitabında yer alan on öyküyü gözden geçirerek yeniden yazdı. Tanrı Beni Görüyor mu?’da ayrıca dokuz yeni öykü var.


Asuman Kafaoğlu-Büke'nin yazısı
Biri Beni Görüyor, Öyleyse Varım..


Ressam ve heykeltraşların formla oynamayı edebiyatçılardan daha fazla sevdiklerini söylemek yanlış olmaz gibi geliyor. Yüzlerce yıl kalıplaşmış formla yazılanları düşününce, bazı geleneklerin ne denli zor kırıldığını anlıyor insan. Halbuki bir öyküyü anlatmanın sayısız yolu olmalı. Her öykü anlatıcı, her öykü için yeni form denemesine girişebilir; ayrıca dil, öykü anlatıcının elinde tek araç olmak zorunda değil. Murat Gülsoy’un yeni öykü kitabı “Tanrı Beni Görüyor mu?” bu düşünceleri aklıma getirdi çünkü yazar farklı form arayışlarıyla yazmış öyküleri.

Kitapta yer alan öyküleri kabaca ikiye ayırmak mümkün. İlk başta, yazarın sevdiği ve artık imzasını taşıdığı söylenebilecek üst metne sahip öyküler geliyor. İkinci yarıda ise öyküyü farklı şekillerde anlatma girişimleri taşıyan öyküler var. Görsel malzeme kullanılan öykülerde psikolojik çağrışımlarla yazılmış izlenimi veren fotoğraf-betimlemeleri ve çizgi-öyküler (belki çizgi-roman gibi “çizgi-öykü” de girer artık kullanıma) yer alıyor. Ayrıca ilginç denemeyle bir Van Gogh tablosu sözcüklere dökülüyor. Elbette sözcüklere dökülürken öyküsü de çıkıyor tablonun. Ama önce üst-metin formatındaki öykülere bakalım. Bu öykülerde bir yanda anlatıcının gerçekliği diğer yanda da kurguladığı öykünün gerçekliği karşılaşır. Hatta çoğunlukla bu ikisi birbirine karışır. Kurgunun mekanı ile kurgulayanın mekanları birleşir.

Trompe-L’oeil

Kitabın kapağında İspanyol ressam Pere Borrell del Caso’nun ünlü tablosu “Eleştiriden Kaçış” (1874) yer alıyor. Bu tam da Murat Gülsoy’un öykülerini anlatan bir resim. Bu resimde yoksul olduğunu varsayabileceğimiz küçük bir oğlan çocuğu tablonun dışına çıkıyor. Gözlerini kocaman açmış çocuğun büyük bir heyecan ve şaşkınlıkla tablonun dışına baktığını görüyoruz. Çerçevenin dışına taşan sağ ayağı, elleri ve başının çerçeve üzerinde gölge bırakması, çerçeve dışında bir gerçeklikle karşılaştığını düşündürüyor bakan kişiye. Karanlık bir hapsolmuşluk duygusu var tablonun içinde. Çocuk bu durumda karanlık ve kısıtlanmış gerçekliğinden çıkıp yeni bir gerçeklikle tanışıyor. Özgürlüğüne ya da kendi varlığına kavuşma anı da denilebilir.



Göz aldanması anlamına gelen Fransızca Trompe-l’oeil deyimi, çerçeveyi dahil ettiği türlerde yanılsamayı arttırıcı bir etki yaratır. Görüntü ve algılama oyunları üzerine kurulu resimler, kurgusal mekan ile gerçekliğin en hoş bileşimleridir. Algılayan kişinin gerçeklik sınırlarını zorlarlar. Gülsoy bu kitaptaki birkaç öyküde bu resimdeki gibi kurgusal gerçeklik üzerine oyunlar kurar. Öykünün dışına taşan karakterler, öykünün yazarını öykü içine hapseden kurgular, kendi dışındaki dünyayı merak eden kahramanlar, tanrı-yazarlar, vb... Gülsoy’un önceki öykü ve romanlarından tanıdığımız oyunlardır.

Bu kitaptaki öyküler içinde de çok sayıda gerçeklik kaymaları yer alıyor. Örneğin, kitaba başlığını veren “Tanrı Beni Görüyor mu?” bu türden bir öykü. Aynı resimdeki çocuk gibi bu öykünün kahramanları kendileri dışında bir gerçekliğin farkına varıyorlar. Bir başka öykünün kahramanı Fırat: “Sizin gerçekler dünyasına, kim bilir benim gibi ne hayal ürünü şeyler karışmıştır! Yok, ama siz her şeyin en doğrusunu bildiğinizi düşünüyorsunuz. Hayır, yanılıyorsunuz ve beni de yanıltamayacaksınız: Adım Fırat. (...) Depo sorumlusuyum. Bekarım. Otuz üç yaşındayım. Bir süre önce insanlar, gerçek olmadığımı söylemeye başladılar. Yüzüme karşı. hayatın hikaye, diyorlar. Onlara inanmıyorum” sözleriyle varoluşsal sorununu dile getirir. Yine başka bir öyküde “Şimdi ben ağır hareketlerle çay servisi yaparken, o bana bakarak bu okuduğunuz metni yazıyor. Bana acıyor galiba. Aldırmıyorum. Yazdıklarını uzaktan izlemekle yetiniyorum. Yazının çıkışsız bir labirent olduğunu anlaması için daha çok zaman geçmesi gerek.”

Varoluşsal sorgulamalardan söz ettik fakat yazar bunları tek bir şekilde ele almıyor. Birbirine karışan sadece yazar ile kahraman olmuyor. Bazen “Karanlıkta” adlı öyküde olduğu gibi “ben” ile “sen” birbirlerine karışıyorlar. Karakter karşısındakinde kendi benliğini bulabiliyor. Ya da “74 Mercedes”de olduğu gibi karakter rüya içinde yeni bir varlık kazanıyor. Bu öykülerde uyku halinde bulanık düşünceyle netlik kaybediliyor.



Görsel Öyküler

Buraya kadar sözünü ettiğim öyküler, aslında Murat Gülsoy okurlarının yakından tanıdığı türden. Bu kitapta bir de daha az kaleme alınan, daha deneysel bir grup öykü daha var ve bence asıl çekici olan bunlar. “Ekici” benim en hoşuma giden öykü oldu bunlar içinde. Bu öyküde, görme engelliler için yazılı metinleri işitsel ortama uyarlayan bir şirketin talebiyle Vincent Van Gogh’un 1888’de yaptığı “Ekici” tablosu sözcüklerle anlatılıyor. Bir resmi, renk ve biçimleri kullanmadan ve hiç yorum yapmadan anlatmanın aslında resimdeki en önemli öğeleri dile getirmek olduğu, başka deyişle gerçekte ressamın anlatmak istediği öykünün de ancak böyle anlaşılacağı ortaya çıkıyor. Bu öykünün hoş yanı, görünen resim dokunma, koku, ses gibi diğer duyulara yönlendirildiğinde, görsel anlamın zenginleştiğini göstermesi. Yazının başında sözünü ettiğim farklı anlatım şekilleriyle öyküleri dile getirme derken bunu kast etmiştim. “Bize Kuşdili Öğretildi” ve “In Medias Res” öyküleri de bu açıdan ilginç öyküler. Sözcükler dışında öykü anlatma yollarına başvuruluyor.

“Tanrı Beni Görüyor mu?” çok güzel öykülerin yer aldığı bir kitap. Kitap hakkında yapılabilecek tek eleştiri, yer yer yaratıcı yazarlık kursları tarzında ev ödevi hissi vermesi. Çeşitlilik belki tek bu noktada kusur yaratıyor. Yine de Murat Gülsoy günümüzün usta öykücülerinden biri ve bu kitap bir kez daha bunu kanıtlıyor...

Pakize Barışta'nın kitapla ilgili yazısı

Edebiyat, insanın yalnızlığına ve buna bağlı olarak bireyin fark edilmekle ilgili varlık sorununa deva olma çabasındadır hep.

Bu yalnızlık, aslında tüm zamanlar için geçerli bir yalnızlıktır.

Yazı, bu varoluşsal yalnızlığa devadır işte.

Ve galiba, başka çaresi de yoktur zaten.

Modern zamanlar, bu olgunun önemini daha da fazla işaretler.

Yazar, okuruna sadece yazdığını okutan değil, onun bir tür koruyucusu da oluyor sanki artık.

Murat Gülsoy, yeni yayımlanan Tanrı Beni Görüyor mu? adlı kitabında yer alan hikâyelerde, okuruyla göz göze, nefes nefese bir muhabbete girmiş; bu muhabbet acılı, sarsıcı, sarsıntılı, hatta irkiltici olsa da, önünde sonunda içinde savrulduğu hayat girdabı üzerine okuru düşündürmeye zorluyor bence; okurun içinde depolanmış bir büyük çığlığı, yazısının içindeki çığlıkla buluşturup, ortaya edebî bir altüst oluş feryadı salıyor: “Tek başına oynanan bir köşe kapmaca oyununda ortada kalmaktan korkulur mu? Bu sorunun kendisinden korkuyorum asıl. Bu soruyu sorabilmemden. Kimbilir daha ne korkunç şeyler soracağım kendime. Bu köşede durdukça.”

Murat Gülsoy’un hikâye kahramanları korkuyorlar. Çoğu, ölümü yaşamaktan değil, ölümü hissetmekten, bir türlü çözemedikleri dünyevi bir kozmik muammada buluşma ihtiyacının bir türlü karşılanamayacağından, geçmişin gölgelerinden korkuyorlar.

Zihnin bulanıklığının bir türlü netleşememesinden çekiniyorlar.

Olup biteni manalandıramamaktan huzursuzlar: “Zaman geçerken azalıyor. Büyürken küçülüyoruz. Yaşadıkça yaşayacağımız azalıyor. Ardımızda bıraktığımızdan başkası yok. Yalnızız. Başkalarının olduğu hissi olmasa çıldırabiliriz. Bir başka çıkış… Bir kapı daha. Kimbilir? Bir kapı daha. Bir başka çıkış…”

Küçülürken çoğalan ve aynı zamanda büyürken azalan modern fraktal hayat yorumuna sahip bir edebiyatı var, yazarın.

Tanrı Beni Görüyor mu? adlı kitapta yer alan hikâyelerinde, güçlü ve ilginç rüya anlatımları kurgulamış. Rüyanın hayattan, uyanıklıktan daha gerçek olabileceği; kendine ait daha sağlam bir gerçekliğe yaslanabileceği ihtimalini de sorgulama rasatının içine yerleştirmiş. Hayal kurma, rüya, iç dünyalara sığınma, gerçekliğin varoluşsal sertliklerine dayanamayarak kaçışlar.. bir tür hayatın absürtlüğünün sergilenmesi oluyor. Yazar, varlığın varlığının içinden sıyrılarak geçiyor. Ve ortaya bütünsel bir hayat yorumu çıkıyor.

Murat Gülsoy’un, popüler-entelektüel bir edebiyatı var; bu yazı biçimine –ki, belki de ideal olan budur- çok hâkim bence. Bu dil içinde okurun dikkatini çekebilecek –bu coğrafyada epeyce bir zamandır unutturulmuş olan- bazı önemli farkındalıklara da odaklanıyor: “Ben üçe gidiyordum, o ilkokulu bitirmek üzereydi. Oysa aramızdaki asıl fark sınıfsaldı. Daha sonraki yıllarda da bunu asla itiraf etmedim kendime. Tüm küçük burjuva gençler gibi kendimi sınıfsız hissettiğim için olabilirdi bunun nedeni. Ya da zaten iki kocaman yıl vardı Arzu’yla aramızda, bir de sınıf farkı iyiden iyiye uzaklaştırdı bizi.”

Tanrı Beni Görüyor mu sorusu, yazarın edebî titizliği ve dikkatinin yanı sıra; entelektüel birikiminin ve duyarlılığının neredeyse doğal bir zorunluluğu; kitaba adını veren hikâyede Murat Gülsoy, varlık sorununu, düzüne ve tersine akan paralel dünyalar misali, okurun anlayışına ve şefkatine sunuyor.

Murat Gülsoy, yazının içinde yazısını arıyor.

Tuhaf ama hayırlı bir tedirginliği var.

Yazısıyla yüzleşiyor:

“(büyük bir boşlukta ilerliyorsunuz
arada sırada karşınıza cümle öbekleri çıkıyor
siz devam ediyorsunuz
çöl gibi bir yer işte
noktasız virgülsüz sonsuza doğru uzanıyor
bunca boşluğun içinde sizi ayakta tutan tek şey merak
nedir bu cümleler
kim neyi anlatıyor
sonunda ne var
kim var
sadece bir ses mi
harfler mi
nasıl bir çöl bu
yazı çölü)”

İçinde farklı anlatım biçimlerine sahip hikâyeler olan Tanrı Beni Görüyor mu? modern edebiyatımızın zihin ve duygu açıcı eserlerinden.

Olağanüstü etkileyici hikâyelerin yer aldığı bu kitap, Vergilius’un “Gerçekler de gözyaşı döker” deyişini hatırlatıyor bana.

web sayfaları

web blog

08 Aralık 2010

Orpheus Et Eurydice





Dünyanın ilk ozanı sayılan Orpheus eskiden, adet olduğu üzere, şiirlerini çalgı eşliğinde söylerdi ve ezgisiyle vahşi hayvanları, taşı, toprağı büyülerdi. Eşi Eurydike, öteki dünyaya kaçırılınca Orpheus deliye döner, sadece üzülmekle kalmaz, Eurydike'i diriltmek, yeryüzüne getirmek için ölüler ülkesine gider.

Şarkıları ve müziği ile Hades'teki (ölüler ülkesi) Styks ırmağına bekçilik eden dümenci Kharon ile köpek Kerberos'u büyüleyerek ölüler ülkesine girer. Yeraltı tanrısı onun müziğinden ve çektiği acıdan öylesine etkilenir ki, eşini ışıklı yeryüzü dünyasına götürmesine izin verir ; yalnız bir şartı vardır : 'Ölüler ülkesinden ayrılırken arkalarına bakmayacaklardır..'



Orpheus önde gidiyordu, Eurydike onun arkasından geliyordu. Orpheus tam güneşi gördüğü sırada dönüp arkasına baktı, böylece de anlaşmayı bozmuş oldu ve Eurydike yitti ortadan-yani bütün ölüler, ülkesinde kaldı.

İşte konunun en önemli yerine geldik; Orpheus niçin arkasına baktı? Deniyor ki ; yaşayanlar ülkesine ulaştıkları sırada, güneşi gören Orpheus sevincini karısıyla paylaşmak istediği için arkasına baktı-gene deniyor ki, yaratıcı hayal gücü olmadan, bütün insanlara yasak edilmiş gizleri öğrenmeden yaşayamazdı da ondan..



Bu gerekçeler bana kandırıcı gelmiyor. Dünyada yaşamanın sevincini eşiyle paylaşmak için zaman yeni başlıyordu ve Orpheus, bütün insanlara yasak edilmiş gizleri, ölüler ülkesine inerken öğrenmişti- öyleyse önce şunu düşünmemiz gerekiyor: Eurydike ölü müydü, canlı mıydı?

Eurydike'i yılan sokmuştu, demek Styks ırmağını geçerken ölüydü o yeryüzüne çıkarken dirilecekti-yaşamdan ölüme geçişi bilen Orpheus, ölümden yaşama geçişi merak ediyor ve buna inanmıyordu, verilen söz tutulacak mıydı? Bunu merak eden için tam zamanıydı geriye bakmanın ve Eurydike belki de arkasında değildi Orpheus'un, yalandı hepsi.



Gerçekte Tanrı Orpheus'u değil, Orpheus Tanrıyı denemişti, boşuna, her şey eskisi gibiydi-ölümden dönüş yoktu. Orpheus bunu deneyerek anlamıştı-dürüst bir bilim adamı gibi davranmıştı..

Onun büyüleyici şarkıları ve ezgileri bize bunu söylüyordu...

(Melih Cevdet Anday-Cumhuriyet gazetesindeki bir yazısı..)



Melih Cevdet Anday'ın bu yazısı beni çok etkilemişti-öte dünya düşüncesini sorguladığım yaşlarda tam da bana cevap olabilecek bir yazı olduğu için belki de-önce bu yazıyı kesip saklamak istemiştim sonra yeterli bulmayarak bir deftere yazmayı uygun görmüş ve sonradan okuyup beğendiğim şeyleri bir defterde toplama fikri ortaya çıkmıştı kendiliğinden..

Bir iki gün önce klasik bir albümde Gluck'un "Orphe Et Eurydice" parçasını dinlediğimde birden bu yazıyı anımsadım..Bu hikaye ressamlara da konu olmuştur ve en fazla bu öykünün ruhunu yansıtan resim bence
Corot Camille' nin "Orpheus Leading Eurydice" tablosudur. Hep böyle bir bahçenin özlemini duymuşumdur içimde..

PS: ( Müzik-Resim ve Öykünün eşşiz uyumu bu olsa gerek. Bu dünyanın güzelliğini görmeyip öte dünyalarla uğraşanlara bir ses-bir renk olsun..)

02 Aralık 2010

Claudia-Rogg

Kleinbild Claudia Rogge Claudia-Rogge-Rapport-220705-2005-full Kleinbild Claudia Rogge2

Sokakları sahne olarak kullanan, tekdüzelikten estetik monokrom kitleler çıkarmayı başaran, üniformanın, görevin ve statünün kişiliksizleştiren, bozan yüzünü gösteren Düsseldorfl'u bu 42 yaşındaki sanatçı izlenmeye değer bence..

000xcg5d 000xe08g Claudia-Rogge-Rapport-060205-2005-full

Claudia-Rogge-Rapport-090505-2005-full Claudia-Rogge-Rapport-110105- 2005-full Claudia-Rogge-Rapport-180305-2005-full

Birey ve toplum arasındaki çelişkiyi irdeleyen eserlerinin çekirdek temasını oluşturan figürlere baktığınız da hep kalabalık sahneler ama tekdüze insanı görebilirsiniz.

Dijital yükleme olanaklarını sonuna dek kullanan ve kendine has bir tarz yaratan Rogge'nin tekniğiyle çalışan Andreas Gursky, Andreas Gefeller gibi bir iki daha fotoğrafçı daha vardır.

Claudia-Rogge-Rapport-270705-2005-full Claudia-Rogge-Rapport-291104-2004-full Claudia-Rogge-Rapport-300105-2005-full

Claudia-Rogge-Taktile-II-2006-full CR-Blow up I Claudia-Rogge-Taktile-2006-full

Çalışmalarında parlak bir estetikle birlikte rahatsız edici bir yan vardır ve bu bilerek kurgulanmıştır. Büyük kitlesel toplulukları hayal ettiğimizde çoğunlukla negatif veya mutsuz anlar gelir aklımıza nedense, kölelik, savaşlar, genetik deneyler, diktatörlükler, veba, toplama kampları vb. Rogge ise kurguladığı fotoğraflarla bu görüşün tersine, kitlelerin, her şeyden önce, güzel ve güçlü olabileceğini açıklıyor.

ClaudiaRogge2_01 569491 Claudia-Rogge-Camouflage-X-2007-full

Claudia-Rogge-Hiob-2009-full Claudia-Rogge-ISO-100214 Claudia-Rogge-Dreamer-I-2008-full

Fotoğraf Sergileri

2010 - 2009
-Das Paradies der Zaungäste, Galerie Voss, Düsseldorf
-A Retrospective, MAM Mario Mauroner, Wien
-Isolation, Galerie Voss, Düsseldorf
-ChoRelation, Mario Mauroner Contemporary Art Salzburg
-A Retrospective, Moscow Museum of Modern Art, Moskau
-Mann ohne Eigenschaften, MAM Mario Mauroner , Wien
-Le mot chien ne mort pas, Joseph, Paris
-Third Beijing International Art Biennale, Peking
-Join the crowd, Ronchini Arte Contemporanea“, Terni, Itália
-Love, Palazzo Ducale, Modena
-Die Kunst zu sammeln, Museum Kunst Palast, Düsseldorf
-Leibhaftig, Kunsthalle Konstanz
-Leibhaftig, Städtische Galerie Ravensburg, Ravensburg

Claudia-Rogge-Orpheus&Eurydice-2007-full Claudia-Rogge-Orbitale -IV-2008-full Claudia-Rogge-Multitude-I-2007-full

Claudia-Rogge-Die-Pathologie-Der-Parteigaenger-IV-2006-full Claudia-Rogge-Foam-City-II-2009-full Claudia-Rogge-Battlefield-I-2008-full

2006 - 2005
-Curtain Call !, Galerie Lausberg, Toronto
-IFORM, Galerie Voss, Düsseldorf
-RAPPORT, Galleria Paola Verrengia, Salerno
-Lend me your Ear, Kunstverein Bad Salzdetfurth
-46. October Art Salon, Belgrad
-RAPPORT, Galerie Voss, Düsseldorf

Claudia-Rogge-ExMachina-I-2007-full Claudia-Rogge-ISO-100102 ClaudiaRogge_02

Claudia-Rogge-Foam-City-I-2009-full 000x10bx Claudia-Rogge-Battlefield-II-2008-full

2004 - 1999
-Staatliches Museum Tivat, Montenegro
-Galerie Storms, Düsseldorf
-Galerie Michael Schultz, Berlin
-fiftyifty Galerie, Düsseldorf
-Galerie Blau, Düsseldorf
-Europäisches Museum für Frieden, Schleining, Wien
-Skulpturen Park, Bielefeld
-Z2000, Berlin
-Cubus Kunsthalle, Duisburg
-The Orlando Museum, Orlando
-Stiftung Haar, Kulturstadt Weimar 1999
-Russisches Museum St. Petersburg
-Kunstnernes Hus, Aarhus, Dänemark

Claudia-Rogge-Circulate-I-2008-full Claudia-Rogge-Camouflage-I-2007-full Claudia-Rogge-Die-Pathologie-Der-Parteigaenger-IV-2-2006-full

22222222222222 Claudia-Rogge-Garten-Eden-2008-full ClaudiaRoggeL Untitled2_80

web sayfası

Related Posts with thumbnails