30 Mart 2015

Tuncer Erdem



Tuncer Erdem 1962 yılında İstanbul’da doğdu. 1980 de İlk çizimleri Ses dergisinin Atmaca mizah ekinde çıktı. 1980 yılında başladığı Marmara Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nden 1985 yılında ayrılıp, Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü’ne girdi. 1990 yılında Özdemir Altan atölyesinden mezun oldu. Çizimleri 1982 yılında mizah dergilerinde yayımlanmaya başladı. Ses dergisinin Atmaca ekinin ardından Çarşaf ve Gırgır gibi dergilerde çalıştıktan sonra, 1985’te Limon dergisini çıkaran kadro içinde yer aldı ve bu dergide yazısız kısa öyküler çizmeye başladı. 

Daha sonra bu çizgi-öykülerde kısa metinler de yer aldı. Tuncer Erdem, Limon’dan sonra yayımlanan Nankör ve Deli mizah dergilerinde de benzer çalışmalarını sürdürdü. Yazılı çizgi-öyküleri bir dönem Express, daha sonra Öküz dergilerinde yayımlandı.Bazı çalışmaları da İtalyan Tic dergisi ile Danimarka’da çıkan Levende Billede adlı sinema dergisinde yer aldı. 

   

Yayımlanmış kitapları

-1991-Tuncer Erdem-Çizgi Albüm-Joker
-1996-Şehrin Ilık Solukları-YKY
-2003-Hayalifener-YKY
-2007-Denizlerimizde Rüzgâr-YKY
-2008-Bozkır Kitabı-YKY
-2009-Sulardan Kırlara Kuşlar-Seyrin 80 Hali-Kül Sanat
-2009-İstanbul: Zamanın Suya İzi-YKY
-2011-Kar, Kömür, Keder-YKY
-2013-Güzel Eşya, Alelade Dünya-YKY
-2014-bak, gene o şey-YKY

   

Tuncer Erdem- bak, gene o şey
92 sayfa 2. Hamur-İstanbul, 2014 



Tuncer Erdem günümüz öykücülüğünün dikkat çeken kalemlerinden. Her yeni kitabında yeni bir aşamada olduğunu gösteriyor. bak, gene o şey yükte hafif pahada ağır, yani tam bir ustalık ürünü. Bakmanın, görmenin halleri üzerine olabildiğince minimal öykülerden mürekkep bir kitap... Şaşkınlık, hayranlık, tiksinti, öfke, keder, şefkat ve mutlulukla dünyaya, üzerindeki şeylere bakan; onların suretlerini seyre dalan; tüm bunları hayalinde başka suretlere dönüştürerek anlatırken suretlerle asıllarını birbirine karıştıran anlatıcının sesi bütün öyküleri katediyor. Kafası karışık, dalgın, kuruntulu, kuşkulu: Öykülerini kime anlattığından bile emin değil.

kitaptan bir öykü...

Dip

Daha önce hiç bahsetmiş miydim? Balıklara bakmayı hep sevmişimdir...

Kaygan, ışıltılı derilerine, menevişli sırtlarına, dikenli saydam yüzgeçlerine, başla gövdeyi ayıran derin yarığın arasından kıpkırmızı patlayan solungaçlarına, testere dişlerine, insanı dipsiz bir karanlığa çeken gözlerine takılır kalır bakışlarım. Balık ne kadar tazeyse gözlerindeki karanlık da o kadar derin olur. Çarşı pazar dolaşırken bir bakarım ayaklarım bir balık tezgâhı önüne getirip mıhlamış beni.

Gözlerimi alamam. Öylece bakmak isterim onlara. Sadece bakmak. Hep bakmak. Gözümü kırpmadan, kimseyle konuşmadan, kimseyi dinlemeden bakmak. Sabah serinliğinde, öğle güneşinde, alacakaranlıkta, balıkçının parlak ampullerinin ışığında, hep onları seyretmek...

Ama elbette balıkçı önlerinde takılmalarım uzun sürünce, ya biri seslenir, ya takatim tükenir, ya gözlerim yorulur ya da balıkçının şüpheli bakışlarını üzerimde hissederim. O zaman bir suçlu havasına girer, utanınm. Sessizce uzaklaşıveririm oradan.

Tabii bir de tablalarda duruşları vardır balıkların. Çok güzeldir. Yani balıkçı öyle güzel koymuştur onları tezgâha. Küçük balıkları yuvarlak tablalara öylesine döker, yığın yığın, gelişigüzel. Denizden çıktıkları anki gibidirler. Cansızdırlar, hareketsizdirler. Yine de ışıltıları büyük bir canlılık yayar etrafa.



Büyük balıklara gelince, balıkçı onları tek tek, kasalarda ki buz parçaları arasından seçip alarak, kovadaki suya batırıp çıkararak, elinde şöyle bir yoklayıp tartarak, silkeleyerek, işinin ehli bir dekoratör edasıyla dizer. Kimi zaman simetrik, kimi zaman da dağınıkmışçasına ama yine de belli bir düzen takip ederek... O duruşları, derin suların dehlizlerinde sürü halinde dolaşırkenki hallerini hatırlatır bana. 

Bir de şunu diyecektim. Unutmadan... Yüzleri de ne ilginçtir! Diğer hayvanlardaki gibi bir yüz ifadesi yoktur onların. En fazla güzel ya da çirkin oldukları söylenebilir, O da balığın türüne göre. Ama hep donuk bakarlar, ifadesiz. Ne sevinç, ne oyunbazlık, ne şaşkınlık, ne korku, ne sevimlilik okunur gözlerinden. Ağız kıvrımları, dudakları da bir duygu yansıtmaz. Bakanda da bir duygu uyandırmazlar.

Bu yüzden midir acaba hiçbir acıma hissi duyulmadan avlanıp kolaylıkla öldürülmeleri? En yufka yüreklinin bile bir balığı kolaylıkla katledebilmesi, kafasını güle oynaya koparıp karnını yararak iç organlarını dışarı döküvermesi bundan mıdır? Ellerine bulaşan kanı vişne suyu siliyormuşçasına kayıtsız silivermesi...

Şu işe bak. Nasıl da dalmışım balık bahsine. Seni unuttum. Anlatıp duruyorum. Ya sen? Sen sever misin balık seyretmeyi?

Ben çok severim...

Yok yok, merak etme, baştan başlamayacağım. Daha demin anlattım ya ne kadar sevdiğimi!



Ümran Avcı ile röportajından..

Tuncer Erdem yayıncılık dünyasına karikatürle adım attı. Çok uzun yıllar mizah dergilerinde çizen Erdem, bu çizimlere zaman içinde kısa yazılar ekledi. Ardından da şiir ve öykü geldi. Yakın zamanda okurla buluşan "Güzel Eşya, Alelade Dünya"da yazdığı öyküleri yine çizimlerle birleştirip süsledi. Karikatürle başlamanın etkisiyle "Öykülerimde gözümün önüne önce fotoğraf geliyor, sonra yazıya dönüşüyor" diyen Tuncer Erdem, "Yazmak ve çizmek beni iyileştiriyor" diye konuştu. Erdem ile mizahı ve edebiyatı konuştuk. 

- Türkiye'de mizahı konuşarak başlamak istiyorum

Türkiye'de mizah köklü bir yeri olan mesele. Halk geleneğinde var mizah. Yani halk da aslında bir mizah anlayışı var. Özellikle Türkiye'nin belli bölgeleri bu konuda iyi biliniyor zaten. Uzun süredir mizah dergilerinden uzağım ama çevremden duyduğum mizah dergilerinin eski tadı vermediği, birçok şeyin tükendiği. Türkiye'de mizah yapılacak konu çok elbette ama tıkandığını, kısır bir hale geldiğini söylüyor çevremdekiler.

- Önce çizgiyle başladınız, edebiyat biraz da demlenerek oluştu sizde?

Ortaokul lisede kendi çapımda karikatürler yapıyordum. Babamda vardı böyle bir yetenek. Bana küçükken bir şeyler çizmeyi öğretmişti. O zamanlarda bütün ortaokul lisede okuyan çocuklar mizaha bir şekilde bağlıydı. Pazartesi günleri Oğuz Aral'ın Gırgır dergisinde düzenlediği kurs niteliğindeki karikatür okuluna giderdik. Oğuz Aral çok güzel bir eğitim verirdi. Karikatürlerin her birini değerlendirmeye çalışır, eleştirirdi. Onlardan bazıları dergide yayımlanırdı. Ben de öyle başladım. Zaman içinde Çarşaf, ardından Limon dergisine geçtik. O zamana kadar Oğuz Aral'ın etkisinde diyebileceğim biraz standardize olmuş tarzda karikatür çiziyordum bütün çizerler gibi. Limon dergisinde başta Oğuz Aral gibi bir öğretmen, bir ağabey olmayınca biraz serbestlik alanı bulduk. Kendimizi daha rahat ifade etmeye başladık. Çünkü Oğul Aral bir karikatürü beğenmezse 'bunu yeniden çiz', 'bunun şurasını değiştir' diyebilirdi. Böyle bir kontrol mekanizması az çok vardı.

- Oğuz Aral nasıl bir öğretmendi?

Çok ilginç, çok renkli bir insandı. Sadece karikatür için değil, aslında hayat için bir eğitimdi. Çok iyi bir öğretmendi. Bir de tabi tiyatroculuk yönü olduğu için pandomim özellikle, bazen bir hareketin nasıl olması gerektiğini kalkıp hareketlerle anlatırdı. Zıplayarak, jest yaparak. Çok da esnek bir vücudu vardı. Çok etkiliydi. Bazı hareketlerin nasıl olması gerektiğini bizzat kendi bedeniyle gösterirdi.

- Çizgiden sonra yazı da devreye girdi zamanla

Evet Limon'da eski tarz karikatürler çizdikten sonra yazısız siyah beyaz işler çizmeye başladım. Doğanın bir yerine bir mekana sanki bir kamera koymuşum gibi hayal ediyordum. Limon'da geç saatlere kadar çalışıyorduk. Bir gece bu çizimlere kısa kısa metinler ekledim. Ondan önce kendimi metinle ifade etmek benim için çok başka sulardı. Daha derin sulardı. Onun için oraya geçmeye pek cesaret edemiyordum. Metin çizgilerin içine girmeye başladı. Sonra biraz daha genişlemeye başladı. Sonra metinler artık çizgilerden ayrıldı kendi başlarına var olmaya başladılar. Biraz şiir, biraz öyküye dönüştüler. Bu kitabın da aslı metin ama o metinlere çizimler eşlik ediyor. Yine çizmeden duramıyorum, çiziyorum mutlaka.

- Bu kitaptaki öykülerinizde de az önce söylediğiniz gibi sanki gözünüzün kamerası hep açıkmış da etrafta olup biteni yazmışsınız gibi bir hava var. Günlük hayatta da böyle mi, kamera hep açık mı?

Evet alışkanlık yapıyor bu ve günlük hayatıma da çok yansıyor. Bunun zorluklarını çekiyorum aslını istersiniz. Bazen bir arkadaş topluluğuyla birlikteyken duvardaki bir lekeye ya da yürüyen bir böceğe takılıp kalıyorum. Tabi bu yadırganıyor bazen. Baktığım yere bakıyor ama hiçbir şey göremiyorlar. Garipseniyor biraz. Eşim de dahil olmak üzere çevrem alışıyor zamanla. Bu kitabı yazdıktan sonra bir okur gözüyle okuyunca fark ettim ki aslında anlatıcı benim biraz abartılmış halim. Biraz kendi karikatürüm diyebilirim.

- Çizgi işiyle uğraşanların çok iyi görgü tanığı olabileceklerini düşünürüm.

Öyle gerçekten fakat tehlikeli bir görgü tanığı da olabiliriz. Şöyle: eşim ve ben aynı şeyleri izliyoruz ama sonra birine anlatırken benim anlatma tarzım çok farklı oluyor, abartılı oluyor. Sonra ben de fark ediyorum abartılı olduğunu. Belki bu karikatürün verdiği etki. O yüzden iyi görgü tanığı olabiliriz belki ama o abartma payını da her zaman dikkate almak lazım.

- Siz gözünüzün kamerası sürekli açık dolaşan biri olarak sanıyorum yoruluyorsunuz. Bir anlamda çizmek, yazmak bir yandan dinlendirici oluyor mu?

Kesinlikle evet. Zaten benim yazma işlerim çoğunlukla akşamları, hafta sonları oluyor. Bu, beni dinlendiren bir uğraş. Çünkü günlük hayatın koşturmacasından biraz uzaklaşıp farklı bir şeyle meşgul olmak biraz okumak, biraz yazmak bunlar ruhsal durumuma da çok olumlu etki ediyor. Yazmak ve çizmek iyileştiriyor, iyi geliyor. Bir de sonuçta insan bir şekilde izlediği bir şeyi, dünyayı, çevresindekileri, yaşadıklarını aktarmak istiyor birilerine. Ben çok sosyal bir insan değilim. Duygularımı, yaşadıklarımı konuşarak anlatamam ama bu da benim için bir anlatım yolu. Yazıp çizerek ifade ediyorum izlediklerimi.

- Bir de geçen yıl yayımlanan "Gece Kitabı" vardı ki, Bilge Karasu'nun metinlerini resimlendirmiştiniz.

Nasıl biteceğini bilmediğim bir uğraştı. Birkaç bölümü çizdikten sonra fena gitmediğine kanaat getirip devam ettim çizmeye. Bilge Karasu'nun metinlerini çizmek sonradan düşündüm de sanki bir nevi çeviri işi gibi geldi bana. Yazılı bir metni görsel malzemeye çevirmek. Gerçekten de öyle. Onun metnine bakıp orada edindiğim duyguyu ya da anlamı başka bir dile, çizgi diline çevirdim. Genellikle öykü yazarken görsel dili yazılı dile çeviriyorum. Baktığım fotoğraflar, gördüğüm nesne ve doğa parçalarından çıkardığım anlamı metne dönüştürüyorum. Yani görsel dili yazılı metne çeviriyorum ama Bilge Karasu'nun kitabında metni görsel dile çevirdim. Yani çizimle başlamamın etkisiyle öykülerimde önce fotoğraf geliyor gözümün önüne sonra o yazıya dönüşüyor.

- Malzemenin kıt kullanıldığı bir iş yapıyorsunuz.

Günlük hayatımda da böyle. Çok fazla söz söylemeyi, abartılı, gösterişli laflar etmeyi sevmiyorum. Yani derdimi anlatabilecek en tasarruflu şekilde konuşmak istiyorum. Yazıda da böyle. Daha azla da aynı şeyi ifade edebiliyorsam ne gerek var çok fazla kelime kullanmaya.

- Mizah yapanların çalışma ortamını da masaya yatıralım mı?

Şenlikli bir ortamdır. 20 yıldır mizah dergisinden uzağım ama epey çalıştım mizah dergilerinde. Gelenek değişmemiş ve haftanın bir günü dergi baskıya gitmeden bir gün önce sabaha kadar çalışılır. Geceleyin insanın ruh hali, metabolizması farklı çalışıyor. Yani gece, gündüz yapmayacağınız, söylemeyeceğiniz şeyleri yapıyorsunuz . Biraz uykusuzluk vesaire böyle bir coşku hali yaratıyor insanda. Uyumamak için sürekli çay kahve içiyorsunuz. Gece çalışmaları çok şenlikliydi bu yüzden.


18 Aralık 2014

Talât Sait Halman




(7 Temmuz 1931  -  5 Aralık 2014 )

Şair, yazar, akademisyen, köşe yazarı, kültür elçisi / bakanı...

İstanbul Kadıköy'de doğdu. Atatürk’ün İhtiyat Filosu Komutanı Tümamiral Sait Halman'ın oğludur. Annesi Nemlizade Tahsin Paşa’nın kızı Fatma İclal Hanım’dır. Aile, Sait Bey’in Trabzon’un Holamana Köyü’nden olması nedeniyle “Halman” soyadını almıştır.Talât Halman, Robert Kolej'i bitirdikten sonra (1951), yüksek lisansını 1954 yılında Columbia Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü'nde tamamladı. İlk evliliğini 1954’te Barbara Teitz ile yaptı, bu evlilikten oğlu Hür (Hugh) Talat Halman dünyaya geldi. Askerlik görevi nedeniyle Türkiye’de bulunduğu sırada Devlet Planlama Teşkilatı'nda yayın ve temsil şubesini kurmakla görevlendirildi; ardından ilk Yüksek Planlama Kurulu'nun raportörü oldu. Bu sivil görev sayesinde Türkiye’deki siyasi çevreyi tanıyan Halman, askerlikten sonra ABD’ye döndü.

1960 yılında ikince evliliğini Türkiye’nin ilk hava subaylarından Salim Taşkıranel’in kızı Seniha Taşkıranel ile yaptı. Bu evlilikten tiyatro oyuncusu kızı Defne Halman ile bir kaza sonucu 17 yaşında hayatını kaybeden oğlu Sait Salim dünyaya geldi. Amerika'da Columbia Üniversitesi Siyasal Bilgiler ve Ortadoğu Edebiyatları Bölümünü (1954) bitirdi. Bitirdiği fakültede Türk dili okuttu (1953-1960). Birleşmiş Milletler Radyosunda spikerlik yaptı. Princeton ve New York üniversitelerinde Türk Dili ve Edebiyatı profesörüyken Türkiye’ye çağrıldı. 1971’de kurulan teknokratlar kabinesinde Kültür Bakanı oldu. 5 ay sonra bakanlığı kaldırıldı, Amerika’ya döndü.

1972-1980 yılları arasında Princeton Üniversitesi, 1980-1982'de Türkiye Cumhuriyetinin kültür işleri müdürlüğünü yürüttü..1984-1986 yılları arasında Pennsylvania Üniversitesi'nde Türk Dili, Edebiyatı ve Kültürü; İslam ve İslam Kültürü ile Ortadoğu konularında dersler verdi.Kendisine 1988 yılında Boğaziçi Üniversitesi tarafından onursal doktor unvanı verildi. 1986-1996 yılları arasında New York Üniversitesi Ortadoğu Dilleri ve Edebiyatı Bölümü'nde bölüm başkanlığı yaptı.1998'de Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü'nün kurucu başkanlığını yapan Halman, 2005'ten bu yana da İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yapıyordu.



Bunun dışında yaptığı görevleri ise şöyle sıralayabiliriz: Kültür Büyükelçiliği, UNİCEF Türkiye Milli Komitesi başkanlığı, UNESCO Yönetim Kurulu üyeliği, ABD PEN Derneği Yönetim Kurulu üyeliği ve Journal of Turkish Literature'ın baş editörlüğü, Milliyet Gazetesi'nde köşe yazarlığı, Uluslararası Şiir Komitesi ve Amerikan Şiir Akademisi üyesi. 

5 Aralık 2014 tarihinde, üniversitedeki çalışma masasında kalp krizi geçirmesi sonucu hayatını kaybetti.

Aldığı bazı ödülleri de sıralayalım;; Türkiye Bilimler Akademisi Hizmet Ödülü, Columbia Üniversitesi Thornton Wilder Çeviri Armağanı, Rockefeller Vakfı Bilimsel Araştırma Bursu, Dışişleri Bakanlığı Üstün Hizmet Ödülü, UNESCO Madalyası, Ankara ve Boğaziçi üniversitelerinden fahri doktora ve İngiltere'den Knight Grand Cross Ödülü'nü almıştır.



Talât Sait Halman şiirleri, tenkit, çeviri ve siyasî yazıları ile tanınır. Türkçeden İngilizceye, İngilizceden Türkçeye şiir ve hikâyeler çevirdi. Şiir ve yazıları 1955'ten itibaren Yenilik, Türk Dili, Yeditepe, Şiir Sanatı, Varlık, Akşam, Türk Edebiyatı, Milliyet gibi dergi ve gazetelerde çıktı. 

En önemli yayınları arasında eski uygarlıkların şiirlerinden oluşan bir antoloji, Shakespeare’in sonelerinin çevirisi, eski Mısır, Ortadoğu ve Eskimo şiirleri, seçilmiş makalelerinden oluşan kitaplar, Amerikan sanat-edebiyat dergilerinde günümüz Türk şairleri üzerine tanıtmalar, değerlendirmeler yaptı. Fazıl Hüsnü Dağlarca, Orhan Veli Kanık, Yunus Emre, Melih Cevdet Anday, İlhan Berk, Kemal Özer, Mevlana, Kanuni Sultan Süleyman ve Sait Faik Abasıyanık’tan İngilizce’ye çevirdiği şiir ve hikâye kitapları Amerika’da yayınlandı. Faulkner, Shakespeare, Langston Hugnes ve Wallace Stevens’tan da Türkçe’ye çeviriler yaptı.

Halman'ın İngilizce ve Türkçe olarak on ikisi şiir kitabı olmak üzere 50 kadar telif ve çeviri kitap, 3 bin kadar makalesi, 5 bini aşkın şiir çevirisi bulunuyor.İnternet ortamında onu, sırf cuntanın desteklediği Erim Hükümeti'nin bakanı olduğu için karalayan alacakaranlık sözde aydınların bu yapılan şeyleri görmezden gelmesi de bizim ayıbımız..




Eserlerinden Bazıları

Şiir

1968-Can Kulağı
1969-Eskimo Şiirleri
1976-Bin Bir (özdeyiş şiirleri, 1976)
1980-Canevi
1981-Tuyuğlar
1991-Uzak Ağıt
1994-Dört Gök Dört Gönül
1996-Eski Anadolu ve Ortadoğu'dan Şiiirler
1997-İkiler
1996-Birler
1997-Tuyuğlar
1998-Sessiz Soru
2003-Aşk Çırçıplak
2008-Ümit Harmanı-Toplu Şiirler
2011-Türk Shakespeare
2003-Baba Tahir Üryan
2008-Kendi Sözleriyle Yaşayan Atatürk
2014-Aşk ve Anlatı Şiirleri-William Shakespeare


  

  

  


Yabancı dilde kitaplarından..

1979-Shadows of Love-Les Ombres de l’amour
1983-Mevlana Celaleddin Rumi And The Whirling Dervishes
1987-Süleyman the Magnificent : Poet
1990-A Last Lullaby
1991-Yunus Emre and His Mystical Poetry
1993-Yunus Emre Selected Poems1997-111 Poems by Orhan Veli Kanık
1992-Turkish Legends and Folk Paems
2011-Love Is All


  

  

Çeviri-Derleme

1963-William Faulkner Hayatı Sanatı eserleri
1971-Langston Hughes Seçme Şiirler
1972-Eski Mısır Şiiri
1974-Eski Uygarlıkların Şiirleri
1989-William Shakespeare’nin Tüm Soneleri
1992-Yaşayan Amerikalı Şairler
1992-Amerikalı Kadın Şairler
1992-Şiirlerle Laz "Karadeniz Fıkraları"
2008-Çiçek Dürbünü

Oyun 

1991-Kahramanlar ve Soytarılar

 

Otobiyografi-Nehir Söyleşi


2003-Aklın Yolu Bindir-Nehir Söyleşi-Cahide Birgül


(İş Bankası Yayınları güzel bir işe imza atarak Halman'ın Şiir kitaplarını bir araya topladı. Kendi şiirlerini Ümit Harmanı adıyla, diğer şiirlerini de Eski Uygarlıkların Şiirleri olarak..)




Anekdotlar

Prof. Talat Halman Haziran 2010'da Koç Üniversitesi'nin Mezuniyet Gününde konuk konuşmacı olarak şu anısını paylaştı öğrencilerle:

"Babam işadamı Vehbi Koç'un arkadaşıydı. Bir gün babamla Karaköy'de Vehbi Beyle karşılaştığımızda, babam benim bir çocuk dergisinde çıkan şiirimi göstererek, gururla: "Bak Vehbi amcası, oğlumun şiiri dergide yayımlanmış!" 

Vehbi Bey benim başımı okşarken, babama şöyle dedi: "Merak etme arkadaşım, oğlun büyüyünce akıllanacak, böyle şiirle filan uğraşmayı bırakacaktır!"

Sevgili Koç Üniversitesi öğrencileri, iş hayatında Vehbi Bey hiç yanılmadı, ancak ben Vehbi Beyi yanılttım! Çünkü bakın ben büyüdüm bugün 80 yaşına dayanmış yaşlı biri oldum, ama şiiri hiç bırakmadım, Vehbi Bey yalnız benim hakkımda yanıldı: yaşlandım, ancak akıllanamadım bir türlü... Bu yaşlı halimde de şiir yazıyorum..." 



Yaşar Kemal

"Talat Halman bir zamanlar Kültür Bakanı oldu. Bizim ülkemizde edebiyatçılara devletçe hiç önem verilmemiştir. Düşünce adamları, sanatçılar bir hiçtir bizde. Bizim ülkemizde hapishaneye girmemiş, açlık çekmemiş bir sanatçıyı da çok az görürüz. Oysa Kültür Bakanı olunca Talat’ın ilk işi bizim şairimiz Dağlarca’yı ziyaret etmek oldu. İyi biliyorum ki, Dağlarca’nın kitapçı dükkanını Bakanlık kapısı sanmadı. O sıralar Dağlarca sanırım hapisten yeni çıkmıştı ya da girmek üzereydi. Bir bakanın böyle belalı günlerde Dağlarca’ya gitmesi hepimizi şaşırttı. Bu yolu da bize Talat açtı. Bundan sonra 97 yılında Frankfurt kitap fuarı barış ödülü bana verilince zamanın Kültür Bakanı Almanya’ya benim için bile geldi. Kültür Bakanlığı iptal edilince ben de bir gazetede ‘Ne gam’ diye yazdım o Türkiye’nin Dünya’daki Kültür Bakanı’dır."



Genco Erkal (ölümü üzerine)


"Size teşekkür borçluyuz sevgili Talat Halman, zerafetiniz için, sevecenliğiniz, inceliğiniz, duyarlılığınız için. Güldüğümüz birikiminiz, hocalığınız için. Dostluğunuz, cömertliğiniz, zekanız ve tadına doyum olmaz sohbetiniz için, Türkçemizi baş taçı edişiniz için, dilimize kazandırdıklarınız için, Bizi edebiyatımızı, kültürümüzü dünyaya tanıttığımız için. Hayatımıza kattığınız bütün zenginlikler için, bu hoyrat dünyadaki dürüst ve aydınlık görüşünüz için. Size çok teşekkür ederiz sevgili Talat Halman



Bendeki T.S.Halman


 


01- Ümit Harmanı-Toplu Şiirler
İş Bankası Yayınları-2008 / 510 sayfa


Sessiz Soru

Tek bir soru kalmıştı sormaya can attığım
Sen, susalım diyordun, sesler bilge değildir
Kendini gölgelere adamış bir ormanda
Bir ağaç devrilirken yalnız biz duyacaktık

Bir soru soracaktım, yumuşacık ve masum
Sen, susalım demiştin..
Bir sarışın yavrunun başını okşar gibi

Biliyordum
Kuyu derinleştikçe güzelleşir yankısı
En lezzetli taneler çatlamamış nardadır
Çağrısı görkemlidir cennet kapı duvarsa

Susmuştuk
Salkım söğüt ırmağa birşeyler mırıldandı
Belki bir aşkın, belki ölümün ürpertisi

Can atıyordum sana tek bir soru sormaya...


..
Yaşamak,
Sevişmek ve ölmek
hepsi özleme kurban...



Masal Sonu

..
En doğru masal anlamadan korktuğumuzdur.
Toprak acı bilmez, koparır sevgiyi dinden..


Baba, Ölüm

..
En yüce düşleri
Sonsuzluğa aşk içinde düşenler görür

Ben ömür boyu
Babamın babası
Oğlumun oğlu
Olsam diye çırpındım...



Canevi

..
Aynalar bir ıslık özlüyor gibi geldi bana
-Yetmişlik kadından bekler misin?  -
Islık çaldım, canevimden,
Dudaklarımın gerdek gücüyle
Issızlığa karşı, çürüyen vakte karşı,
Ama her şeyden önce, evime bir zafer türküsü,
Sevişmeye son çağrı..

Ve bir yakarış, bağışlanmak için..


Çağ Ötesi

Bir ilkçağ insanı icat ederken ilk ateşi
Bir başkası bir yanda tekerlek yaratırke
Üçüncü bir adam, durup bakıyor,
O ilk ateşle yakmak istiyordu ilk tekerleği...


İstanbul

Hangi ayazmadan su içsen
Başında kaç batın
Susuzluktan ölmüştür

Irıpları çekmeyegör
Boğazda her balığa
Bir orospu gömülmüştür

Dinmişse
Saraylarda düğünler
Harem ağası gülmüştür

Yangın yerlerinde tekbir
Yoksulların
Canevinden dökülmüştür

İstanbul
Çağların görmekten korktuğu
Düştür...



Kurubaşına

..
Serapların en görkemlisidir ölüm
paylaşılmaz
Son soluğa karışmamalı
sevenlerin ılık soluğu-
Onları okşamasın ecel
Tek başına can vermeli insan
gizli bir meyveyi ısırır gibi

..
İnsan yapayalnız ölmeli,
çünkü ölüm, son aşktır
ve aşk, en nurlu sessizlik...



Ağıttan Sonra

..
Boşuna irkildi varlığın suçu
Yanan yaprakları söndürmediler
Özsuyu tüketti bir buruk duman
Kimsenin kaldırmadığı cenazedir zaman...



Son Bir Ninni

Annemin ömrü boyunca yaptığı tek garip şey
sundurmaya bir portakal koyup çürütmekti
Portakal bir simge felan değildi onun için
Amansız bir keder gibi görmüyordu küfleri,
Sinekler gurur değildi , ne de koku umutsuzluk
Annem gözlerini dikip bakıyordu portakala,
Birşeyler fısıldıyordu eski ninniler gibi
'Belki' demişti Ağabeyim bir kez, 'Baka baka
bir cennet meyvesine çevirecek onu.'  Hayır,
Annemin istediği yalnızca bakmaktı, mırıldanmaktı:
Portakal da durup mırıldanıyordu yerli yerinde
Son pişmanlığın ninnisini söylüyorlardı karşılıklı...


Not: (..)  orijinal şiirden kısaltılarak alıntı yapılmıştır..


TUYUĞLAR


1-Dağdağa

Sevgi bitmiş-değmiyor dal toprağa
Yankı yok: seslenmez olmuş dağ dağa
Aşk ölürken yer ve gök sessiz durur,
Sonra başlar en amansız dağdağa..


2-Taç

Zorbalar toktur ve toprak hep kıraç;
Çizmeler altında, sırf yoksullar aç
Halk yaşatmaz zulmü, taç er geç düşer-
Başka bir zalim giyer bir başka taç...


3-Aşk Davası

Öptüğüm gözler değil artık tekin;
Tanrıdan yalnız zehir bekler ekin
Aşka tapmazsak her an, çağlar boyu
Yerde kan davası dinmez, gökte kan...


4-Çağrı

Gölde sonsuz hapsolup kalmaz kuğu
Bir çiçek, bir kuş, bir orman, bir buğu-
Çağrı gelmiştir uzaklardan ona
Belki son bir aşk içindir uçtuğu...


5-Aşk

Tek yaşam, tek bir ölüm yetmez bana;
Sevgi, artık cennet özletmez bana
Kutlu sonsuzlukta aşkım elverir,
Başka yer, gök, tanrı var etmez bana..



AŞK RUBAİLERİ


1-Keşke Belki

Sevda taşımazsa, sevmez at terkisini;
Kürk, istemez aşka kör kalan tilkisini
Can vermiş olan sevgiye bir 'keşki' kalır;
Görmez yeni baştan doğuşun 'belki' sini...


2-Usananlar

Kin. Bunca zehirden engerekler usanır
Öç. Kuytuda bekleyen yürekler usanır
Aşk. Onsuz kalmışsa saatler: her an
Bin vecde hevesli zemberekler usanır...



3-Arayışlar

Her konca bilir ki gül, ölüm muştusudur;
Sönsem diye çırpınan pınar, bengi sudur
Gök kubbede sevda arayan kuşlar, eli
Boş dönse de varlıkların en mutlusudur...





ADALET  RUBAİLERİ


1-Küflü

Kutsal değil ödlekçe inandıklarımız,
Aklın sesi, ruhun gücü sandıklarımız;
Gür, mert yeni ülküler dururken sus-pus
Hep küflü bir ekmek gibi kandıklarımız


2-Sağır Kör

Duymaz cüceler soylu devin alkışını;
Her zorba kesip biçer her özgür ışını
Görmez kıyılar, isyankar martılara
Çılgınca tapan bir geminin kalkışını...



GÖÇEBE RUBAİLERİ


1-Yeni Yön

Kutsal ve bitik eskilerin ülküleri
Biz hep yarınız, düşünmeyiz dünküleri
Kaç bin yorgun şarkıyı dinç tuttuk ama
Biz söyleriz en taze ve gür türküleri...


2-Güzelleme

Bozkır, yüreğinden biz geçtikçe güzel;
Bir çeşme, suyundan biz içtikçe güzel
Dağlarda ve göklerde yanan kutsal ateş
Biz sönmeyecek bir aşkı seçtikçe güzel..


3-Ümit Harmanı

Her ıssız ağaçta biz bir orman buluruz;
Buğday kurumuş mu, onda harman buluruz
Yol yorgunu, gök yılgınıdır başkaları
Biz yolda ümit, ufukta derman buluruz...



ÜÇLEM


1-
Cüce korkular
Öldürür önce yiğitlerle büyük ülküleri,
Sonra yaşarlar yapayalnız yeni dev korkuları...


2-
Aşkın ürpertilerinden kaçarak
En yükseğe çıkmış bulutu
Ne güneş sever, ne deniz, ne yer...


3-
Canlı tutsun diye tek bir ateşi,
Yakmazsa büyük başka ateşler...külolur köy
Ya da tutsak kalır karanlığına...


4-
Kurumaz
Duydukça ağaç mavikuşun türküsünü
Ve dinledikçe baltanın sesini...


5-
Selvinin özlemi bu;
Ya bir ırmak, ya mezarlık, ya bir aşk
Hepsi bir maviden kopan bir sel...





İKİ'LER

Baş kaldırının gölgeleri
Başka doğar, başka büyür, başka ölür...


Bir yalan susturunca bir doğruyu,
Kendine binlerce tabut yapmaya başlar bir ulus...


Ateş  ilk insanın icadıydı
İlk tekerlek yanıp kül olsun diye...


Uzanır çizgilerin en kısası
Minnet ile nefret arasında...


Yürüdüm tek başıma;
Bir sevinç hep uzak, bir aşk ötede...


Başlıyorsan yeni aşka, 'Son aşkım' diyerek,
Sevgilin, varlığının hiçliğidir...


Ansızın kopmasa da,
Özlem kuşunun konduğu her dal kırılır...


Yaşamak hep bitiyor
Biz ölmeyi tam öğrenecekken...


Bu, yanlış bir orman;
Duymuyor bir yapayalnız ağacın çığlığını...


Annemle babam, hep unuturlardı severken;
İkisinden de önce öldüğümü...


Belki ölümsüzdür aklında yanan ateş
ama binlerce karanlık yaratır hepsi ölümsüz...


BİR'LER


Yeter ki bir kuyu aç; ses verir su vermese de...


Tanrı bileydi sevişmek nedir, öldürmezdi..


Toprağın özlemi göktür de, gök özlem sevmez...


Gözyaşı, son tanrımız...


Tek ağacın gölgesi, orman gecesinden koyudur...


Yaşamak bir yenilgi, ölmek de...


Erkenden ölür tanrı, şiir yoksa sesinde...


İlk aşkı unutmak ilk ölümdür...


Okyanus, belki uyanmaz diye asla uyumaz...


Tanrının tek günahı, insandır...


Aşka hem 'dün' yenik düşer, hem 'yarın'...


Sandukadır cimriye en güçlü kasa...


Hayır bir ilkedir, evet bir ülkedir...


Sevgi, tek gerçek serap...


Seslerin en sığı alkış sesidir...


Ölümsüz olsa çiçek, hiç güzel kokar mıydı?


Günah, duanın ekmeğiyle doymaz...


Bitmesinden korkuyorsan aşk değildir duyduğun...


Anlamadan andığımız, hep yeniden gömdüğümüz...


Yanmak için, sönmek için rüzgarı özler her ateş...


Yalnız sıfır, usanmak bilmez sınırlarından...


 

02- Eski Mısır'dan Şiirler
Yapı Kredi Yayınları-1994 /166 sayfa


1-

Güçlü olmak istersen söz ustası ol
dil, yiğit elindeki kılıç gibidir
iyi konuşan daha merttir iyi döğüşenden
dize getiremezler yüreği cerbezeli olanı
iyilikle  adaletle hüküm sürer
ata dilini güzel konuşan...


2-

Güçlüysen belgelerini ırmağa at,
güçsüzsen de öyle yap...


3-

Binayı ustalar, açılışını çalgıcılar yapar...


4-

Sessizlik aptallığı gizler...


5-

Aşk dediğin bir harmandır,
seven hepsini alır...


6-

Tapınakta ateş püsküren adam
açıkta büyüyen ağaç gibidir
yaprakları hemen dökülür gider
bir tekneye tahta olur sonunda
ya da uzaklara taşırlar onu
alevden kefene bürünüp yatar

yumuşak başlı ve sessiz adamsa
bahçede büyüyen ağaç gibidir
serpilir, ürünü katmerli olur
boynu bükülmeden, yerli yerinde
yemişi tatlıdır, gölgesi serin
rahata kavuşur mutlu bahçede...


7-

Aşkım , dilerim sende bulasın
sığınacak bir yer
gel bana, mağarama, dişi aslana
ben avcı kadınım ama
kötülük etmem sana
gel mağaramın ağzına
içeri alayım seni
okşayıp öpeyim ellerini...


8-

Yemek vakti ; gitmek istiyorsun demek
senin asıl yavuklun karnın !
bu telaş niye? giysi satın almak da niye?
bu saatte, üzme tatlı canını sevgilim
yatağımın örtülerinden alası yok
susadın mı ?
al memelerimi
bak, dolmuş taşıyorlar...


9-

Sevgin dolduruyor bedenimi
nasıl şarap üstesinden gelirse suyun
ikisi karışınca...


10-

Kanat çırpıp uçanların hepsi
sen yükselince yaşar
gemiler sana özenerek
gidip gelir ırmak boyunca
açılır bütün yollar
sen geliyorsun diye
sıçrar bütün balıklar
yüzünü görmek umuduyla
ışıltıların ulaşır
ta denizin yüreğine...


11-

Üç bin yıllık süre boyunca Mısırlılar ölülerin çürümesini önlemeye, varlıklarını diri tutmaya çabaladılar, ruhun, beden öldükten sonra da yaşadığına, yaşatılabileceğine inanıyorlardı, Mısırlılara göre insanda en az iki manevi varlık vardı, en belirlisi olan "ka" insanla birlikte doğar, Ömür boyu ayrı yaşar, ölüm anında vücuda dönerdi-beden parçalanır ya da yok olursa "ka" yitip giderdi-mumyacılık ve mezara ölünün resmini koyma adetleri, bu anlayıştan doğmuştur, böylelikle vücut bozulursa yada kaybolursa "ka" nın mumyada, resimde, heykelde yaşamaya devam edeceğine inanırdı, diğer manevi varlık, ölümden sonra yaşayan, ruh anlamına gelen "ba" dır...


 


03- William Shakespeare-Soneler
İş Bankası Yayınları-2009/158 sayfa


6. Sone

Vazgeç inattan: öyle güzelsin ki olmasın
Ecel senin fatihin, solucanlar mirasçın.



40. Sone

Oysa daha acıdır sevenler bilir bunu
Sevginin haksızlığı nefretin sillesinden.



64. Sone

Bana ölüm gibidir yitmesinden korkarak
Hiçbir şey yapamayıp varlığına ağlamak.



118. Sone

Bizler iştahımızı kamçılamak üzere
Damağımıza mayhoş karışımlar katarız;
Engel olalım diye görünmez illetlere
Önce ilacı içip sonra hasta yatarız.



66. Sone

Bıktım artık dünyadan, bari ölüp kurtulsam
Bakın, gönlü ganiler sokakta dileniyor.
İşte kırtıpillerde bir süs, bir giyim kuşam.
İşte en temiz inanç kalleşçe çiğneniyor.
İşte utanmazlıkla post kapmış yaldıklı şan.
İşte zorla satmışlar kız oğlan kız namusu.
İşte gadre ugradı dört başı madur olan.
İşte kuvet kör-topal, devrilmiş boyu bosu.
İşte zorba sanatın ağzına tıkaç tıkmış.
İşte hüküm sürüyor, çılgınlık bilgiçlikle.
İşte en saf gerçeğin adı saflığa çıkmış.
İşte kötü bey olmuş, iyi kötüye köle.
Bıktım artık dünyadan ben kalıcı değilim.
Gel gör ki ölüp gitsem, yalnız kalır sevgilim...


Can Yücel'in Çevirisini de verelim onu da anmış oluruz..

66. Sone

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama...

Halman'la ilgili insanın içini ışıtan bir yazı

Son olarak Halman'ın ölümü nedeniyle Gündüz Vassaf'ın yazmış olduğu yazıyı bu linkten okuyabilirsiniz




Related Posts with thumbnails