16 Mart 2016

Birkaç güzel albüm..


bu günü  güzelleştirecek
birkaç albüm eklemenin iyi olacağını düşündüm..

01-Renaud García-Fons

-Dorantes & Renaud Garcia Fons-2015-Paseo a Dos
-Renaud García-Fons-2016-Le Pacte Sacré
-Renaud García-Fons-Naturally

Sanatçının 3 albüm çalışmasını aynı yere topladım. Fons'un Dorantes'le yaptığı albüm komple dinlenecek bir albüm, 2016 yılı albümü ise bir soundtrack albümü, dikkat çekici parçalar var, üçüncüsü ise bir albüm değil benim Fons'un değişik çalışmalarını topladığım bir derleme..Alışık olduğumuz değil, değişik tarzdaki çalışmalardan oluşuyor..

02-Adam Hurst-2016-To A Darkening Sky

Hurst'un albümü diğer albümlerini bilenler için çok bir değişiklik içermiyor, sanırım o da artık kendini tekrarlamaya başladı.. Ama gene de yeni albümünü görmenin heyecan verdiği isimlerden...

03-Trygve Seim & Andreas Utnem-2010-Purcor

Kuzey cazının eşsiz melodileri var albümde..Norveç'li Trygve Seim saksafonunu bize daha yakın gelebilecek bir tonda çalıyor..Akılda kalacak albümlerden..

04-Jazz At Berlin Philharmonic-V-2016-Lost Hero-Tears for Esbjorn

Albümdeki isimler göz kamaştırıyor, (Iiro Rantala, Viktoria Tolstoy, Ulf Wakenius, Lars Danielsson, Morten Lund) hemen kaliteli bir albüm hissi oluşuyor ve dinlediğinizde de yanılmadığınızı görüyorsunuz, parçaların tamamı çok güzel kesinlikle tekrar tekrar dinleyebileceğiniz bir albüm..


07 Mart 2016

The New Yorker


The New Yorker, ABD'de, röportajların, yorumların, eleştirilerin, denemelerin, kurmaca yazınların, hicivlerin, karikatürlerin ve şiirin içinde bulunduğu bir dergidir. Haftalık olarak 1925'te Amerikalı gazeteci Harold Ross'un kuruculuğunda yayın hayatına başlamış dergi günümüzde yılda 47 kez çıkmaktadır. Rea Irvin, Dorothy Parker, Garrett Price, Peter Arno, Ilonka Karasz, Ralph Barton, Alexander Woollcott, Julian De Miskey, H.O.Hofman, Ring Lardner ve Robert Benchley gibi isimler dergiye erken dönemlerinde katkı sağlayanlar arasındadır. Rea Irvin'in çizdiği kapaklar gerçekten çok dikkat çekici geldi bana...

Yayın içeriği çoğunlukla New York'un kültürüne yönelik olsa da New York'un dışında da büyük bir okuyucu kitlesine sahiptir. Dergi resimli ve belirli bir konuyla alakalı kapaklarıyla olduğu kadar popüler kültüre yönelik yorumlarıyla, yayınladığı kısa hikayelerle ve edebi eleştirilerle tanınmaktadır. Dergi 1984'te Samuel Irving Newhouse tarafından satın alınmış ve Advance Publications medya grubunun bünyesine dahil edilmiştir.

bu güzel koleksiyonun olduğu sayfa
Şubat 1925-Aralık 1947 tarihleri arasında çıkan bu 22 yıllık arşivde yaklaşık 1200 adet kapak bulunmaktadır. Hepsini PC'nize indirmek için tıklayın...



04 Mart 2016

Birhan Keskin




















Kargo

Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. 
Lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok 
burada dursun. 

Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem 
zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun! 

Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır 
okşar, biri alnından öper. Az unutursun. 

Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim 
kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun. 

Buraya küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve
çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın. 

Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak, 
o inat neyse sen osun. 

Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa 
nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, 
aklında bulunsun.

Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, 
ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun. 

Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak: sen şahane bir 
okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N' olcak ki, 
bırak patronlar seni kovsun! 

Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça, 
(bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun. 

Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki 
çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat 
midene dostluk olsun. 

Şuraya Youtube 'dan müzikler. Bach dinle filan, koydum. Ama 
müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun. 

Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına 
yandığım, kırkına birden deva olsun...

Birhan Keskin- 2016-Fakir Kene
Metis Yayıncılık-80 sayfa


"Birhan Keskin “Fakir Kene” kitabıyla bize bir “kargo” yollamış, ben bir okur olarak kargoyu teslim aldım ve güç buldum. Kargodan “ısınmam için küçük güneşler” çıktı, “bir inanç bir inat” çıktı, “uzak olan ama belki de dokunabileceğim umutlu günler” çıktı, “tabiat, ağaçlar, güzel çaylar” çıktı. Siz de Birhan Keskin’in okuruna gönderdiği kargoyu teslim alın, belki karanlık günlerde ve soğuk akşamlarda ısınmak için ihtiyacınız olur."
(Emek Erez)
















Birhan Keskin
Kırklareli-1963 Türk şair, yazar

1986 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nü bitirdi. İlk şiirini 1984 yılında yayımladı. 1995-98 yılları arasında arkadaşlarıyla birlikte Göçebe dergisini çıkardı. Çeşitli yayın kuruluşlarında editör olarak çalıştı. 

Eserleri

1991-Delilirikler-İskenderiye Kütüphanesi
1994-Bakarsın Üzgün Dönerim-Era
1996-Cinayet Kışı + İki Mektup-Göçebe Şiir Kitapları
1999-Yirmi Lak Tablet + Yolcunun Siyah Bavulu-YKY
2002-Yeryüzü Halleri-YKY
2005-Kim Bağışlayacak Beni-Metis (1991-2002-Beş kitap birarada)
2005-Ba-Metis
2006-Y’ol-Metis
2010-Soğuk Kazı-Metis 
2016-Fakir Kene-Metis

Keskin'in "Ba" kitabı Altın Portakal şiir ödülünü alarak, Gülten Akın'ın ardından bu ödülü kazanan ikinci kadın şair oldu. Sema Kaygusuz'un "Karaduygun" adlı öykü kitabında, Türk edebiyatında ilk kez, bir şair kitabın kahramanı oldu...

29 Şubat 2016

Zeynep Uzunbay



“Kadınlar coşkulu, sitemli, çocuksu sesleriyle anlatıyorlar, adamlar da onlara “SAÇMALAMA!” diyordu.” 

....şeklinde bir epigrafla açılıyor roman...

Yokuş Aşağı Portakallar, dilsiz bırakılmış kadınların, gerçeğin hemen kıyısında gördükleri düşleri anlatıyor. Çaresizliği huylarıymış gibi taşıyan bu kadınlar, belleklerini yitirmemek için kendi kendileriyle konuşuyorlar. İç seslere saklanan, saklandıkça ağırlaşan her sır, günü geldiğinde dilden dökülecektir; tıpkı yokuş aşağı yuvarlanışı engellenemez portakallar gibi… Yaşamak, ayakta kalmak, hatta delirmek bile bir zaferdir artık. (Tanıtım Bülteninden)

Evrensel Basım Yayın
168 sayfa-2015



1961'de Karaözü kasabasında doğdu. O yıllarda Sivas'a bağlı olan Karaözü, daha sonra Kayseri ilinin Sarıoğlan ilçesine bağlandı. İlkokulu, ortaokulu ve Sağlık Meslek Lisesi'ni Kayseri'de okudu. Turhal ve Tokat'ta iki yıl hemşirelik yaptı. 1985'te Ankara'da Gazi Eğitim Fakültesi Edebiyat Bölümü'nü bitirdi. Çeşitli okullarda edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra, 2006 yılında emekli oldu. İzmir'de yaşamaktadır.

Uzunbay şiirlerinin yanı sıra, şiir yazıları, şiir çözümlemeleri de yazmaktadır. Şiirleri İtalyanca ve İngilizce'ye çevrilmiştir.

Yapıtları

Şiir

1995-Sabahçı Su Kıyıları
1998-Yaşamaşk
2003-Kim'e
2006-Yara Falı
2010-Geri Dönüşüm


Çocuk Öykü

2010-Aklımın Çiçekleri
2011-Kedi Merdiveni


Roman-İnceleme

2010-Acı Bir Kuş
2011-Aydınlığım Deliyim Rüzgarlıyım-İnceleme
2015-Yokuş Aşağı Portakallar
2019-Kamçılanma Mesafesi
2019-Çoğunluk Dersleri




Kitap hakkında uzun uzun değerlendirmeler yazmaktansa kısa bir alıntı her şeyi anlatır diye düşündüm:

"Annem türkü öğretirdi bana. Ondan öğrendiğim türküleri, ondan daha güzel söylermişim, kulağım da sesim de harikaymış, öyle derdi. Büyüyünce bunun doğru olduğunu anladım. Meğer bildiğin berbatmış annemin sesi! Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar türküsünü söylediğinde nasıl da dokunurdu içime, birlikte söyleyelim derdim, söylerdik, yine söyleyelim derdim, yine yine yine...

Bu türküyü söyleyen, söylemeye çalışan çocuklar gördüm sonra. Çocuk bunu neden sevsin diye düşündüm, bulamadım, ezgisinde bir şey, bir kolaylık mı var acaba? Bak, sana başka bir türkü öğreteceğim, o da çok güzel demişti:


Yumurtanın kulpu yok
Gözlerimde uyku yok
Sür gemici gemiyi
Hiç kimseden korkum yok!

Sevmiştim. Hem komik hem de cesur bulmuştum türküyü. “Çocukluğumda, sabahları radyoyla uyanırdık, bu türkü çok çıkardı, oradan kalmış aklımda,” demişti. İlkokulda derse girerken, hep bu türkü gelirmiş aklına, içinden söylermiş:

“Hiç kimseden korkum yok! Hiç kimseden korkum yok! Korkuyordum da ondan," demişti. Çünkü asker babasının arkasından o şehir bu şehir gezerlermiş, nerdeyse her ders yılına başka bir okulda başlarmış. Yumurtanın kulpundan sonraki birkaç yıl, her okul girişinde içimden bu türküyü söyledim. Böylece iki kere korkmamış oluyordum.

Ara tatile az kaldı. Doğum günümde İzmir'de olacağım. Karlı dağların arasından yağmurlara doğru akıp gideceğim. Annem, kirpiklerini kırpıştıra kırpıştıra, “Kitabın neresine geldin bakalım?" diye sorar muhakkak. Ohooo, daha yeni başladım anne, derim ben de. Okuduğum kadarını; Narin'i, İpek'i, Kezzi`yi, Hasan’ı anlatırım. Derim ki, Hasan kekeme. Bir gün çocuklar, Hasan çok güzel türkü söylüyor örtmenim, dediler. Söylemek ister misin Hasan, dememe kalmadı, Hasan başladı bile türküye. Ben de anneme söylerim.

Allı turnam yoldan geçmiş yorulmuş
Vay gidi babo babo vay
Şahin vurmuş kanatları kırılmış
Vay gidi babo babo vay yanıma vurma
Le vay diley diley, ah le diley diley

“Hasan Yalınkaya'dan biliyor musun?” derim. O, “Nerden bileceğim' demeden, ben “nerden bileceksin," der, devam ederim: o günden sonra, her gün derse Hasan'ın türküleriyle başladık, Öyle ki, artık başımı çevirip bakmam, elini kulağına atıp başlamasına yetiyor, türküsünü bitirir bitirmez de yeniden o utangaç küçük oğlan oluveriyor. Biraz yüreklensin diye, sen olmasan biz derse nasıl başlayacağız Hasan, dedim bir gün, Gülücükleri ağzında sımsıkı kapalı, kucağındaki ellerine bakıyor, kaldırmıyor başını.

Sonra bir gün gelmedi Hasan. Çocuklar suçiçeği çıkardığını söylediler. Türküyü ben söyleyeyim mi örtmenim, dedi Ali Osman. Ali Osman, Maraş’tan bir haber geldi, dedi, kapı çaldı. Gel demeden girmiyorlar ki anne, öğretemedim. Gelen Hasan’la annesi... Ama neden getirdiniz çocuğu, dedim arkasını getiremedim. "Türküsünü söylesin, götüreceğim” dedi annesi. Hasan yerine geçti, elini kulağına attı:

Seher vakti evinize vardım varmaz olayıdım
Geçiyordum bağınızdan geçtim geçmez olayıdım
Yalancısın inanamam gayrı sana güvenemem
Yalancısın yalancısın yalancısın dost

Aptalım ben, aptalım işte! Hasan, dersi Ali Osman'la başlattığım için bana yalancısın diyordu. Kendimi affettirmem, Ali Osman’ı da harcamamam lazım, Düşünelim bakalım. Hasan'a bir bağlama almalı. Öbür çocuklar üzülür, çok kıskanırlar. Yalınkaya'ya, Hasan’ın evine gideyim ben, geçmiş olsuna… Annesiyle konuşurum, o almış gibi yaparız. Hem Gülendam anayı da görürüm. Narin ne durumda acaba? Türkü de yakmıyor kaç gündür. Türkü dinlemediğim, hatta türkü dinlemeyi bayağı bulduğum bir dönem oldu. Korkunç Ne Yani Dönemi! Büyüyorsun da ondan demişti annem, insan türküleri bir çocukken bir de yaşlandığında severmiş. Ben de yaşlanmaya başladım demek ki...



Eduardo Galeano ve Gülten Akın sevgisine Uzunbay'da da rastlamak çok hoş duygular bıraktı bende.. 

( Komşu yayınlarından çıkan "Aydınlığım Deliyim Rüzgarlıyım" adlı kitabında Gülten Akın'ın ilk kitabından son kitabına kadar, hem insanın mahrem tarihini, hem de o tarihin can bulduğu toplumsal tarihi izlediğini söylemiş..)

Necati Eker'in Uzunbay'la yaptığı röportajını da buraya almak istiyorum. (Cumhuriyet kitapta yayınlandı bu röportaj)

“Bir çocuk oyununun içindeyiz. Anneme sarılmak istiyorum, ama portakal yuvarlağının içinde kalan kollarımız yüzünden sarılamıyoruz. Birbirimize değdikçe yuvarlanıp uzaklaşıyoruz.”

Yokuş Aşağı Portakallar; Zeynep Uzunbay’ın 2015 Ekim’inde yayımlanan ikinci romanı. Bu vesileyle şiir yazmaya nasıl başladığını, roman yazım sürecini, şiir yazmayı neden bıraktığını ve Yokuş Aşağı Portakallar’ı konuştuk.

“Yaşanmışlıktan Çok Algının Otobiyografisi”

Yayımlanan eserlerin kronolojisine baktığımızda, ilk şiir kitabı “Sabahçı Su Kıyıları” 1995 yılında, ilk roman “Acı Bir Kuş” ise 2010 yılında yayımlanmış görünüyor. Yazmaya şiirle mi başladın yoksa başka metinler de deniyor muydun?

İlkokul öğretmenim, tahtaya yazdığı kısa bir şiirle başlatırdı dersi. Ben de benzerlerini yazmaya çalışırdım. Sen kendi duygularını yazmalısın demişti. Deniz’in gazetelerde çıkan fotoğraflarını kesip biriktiriyordum. O yakalanmasın, ölmesin istiyordum. Bu benim duygum muydu? Evet, bu senin duygun demişti öğretmenim. Liseyi bitirinceye kadar defterler dolusu duygu birikti. Kimse görmesin diye tandırda yaktım onları. Fakülte yıllarında da yazar atardım bir kenara. Şiir, benim yazdığımdan başka bir şeymiş gibi gelirdi bana. 94’e kadar ikna edemedim kendimi.

Yaşama, tecrübe etme, biriktirme süreçlerini saymazsak; ilk cümleyi yazdığın andan, romanın yayımlandığı ana kadar geçen süre ne kadar?

Acı Bir Kuş dört, Yokuş Aşağı Portakallar üç yıl.

Belli bir yazma disiplinin var mı?

Her iki romanda da 4.30-5.00 gibi kalktım. Çay kahve kahvaltı dahil 10.00’a kadar çalıştım.

Para kazanmak için yapılan mesleklerin, yazmak üzerine etkileri senin açından bakıldığında nasıl(dı)? Emekli olmak yazma serüvenini değiştirdi mi?

Çalışırken 4.30-7.00 arası yazardım, emekli olunca bu 10.00’a kadar uzadı.

Neden hep sabah?

Çalıştığım yıllarda, gün işle, akşam çocuklarla doluyordu. İşi gücü, çocukların bakımını aksatmadan çalışabildiğim bu zaman dilimi, sonradan alışkanlığa dönüştü.

Yazmaya başlamadan önce kurgu kafanda biter mi, yoksa finale varıncaya kadar kahramanların başına gelenler sana da sürpriz mi olur?

Her iki romanda da, öncelikle yazmayı planladığım yılları, kullanmayacaksam bile o yılların konuyla ilgili olabilecek olaylarını, karakterlerin adlarını, yaşlarını, özelliklerini, neler yaşayacaklarını, ne olacaklarını büyük boy kareli defterime yazdım. Aralara girebilmem için boş sayfalar da vardı. İşin en kaygan, zor dönemi o defterin oluşma süreciydi bence. Gerisi zaman, sabır… Sürpriz olan kahramanların başına gelecek olanlar değil, başlarına geleni nasıl yaşayacaklarıydı. İnsanı yazmaya bağlayan da bu bence.

Romanlarında otobiyografik ögeler ne kadar yer tutar?

Yaşadığım, duyduğum, okuduğum, hissettiğim, anladığım şeyler, hangi karaktere yakışıyorsa ona gitti. Yazma halinin marifeti bunlar. Yazan insan kendisiyle yetinemez, yetmez de zaten. Başka dertler, çareler icat eder. Yaşanmışlıktan çok algının otobiyografisi diyelim.

“Şiiri bıraktım, çünkü şiiri kurduğum duygudan uzaklaştım.”


Araştırdığım zaman pek çok ödülün sahibi olduğunu görüyorum. Edebiyat yarışmaları/ödülleri hakkında ne düşünüyorsun? Senin kazandığın ödüller ne çeşit ödüller; bir yarışmaya katılarak aldığın ödüller mi, yoksa layık olduğun düşünüldüğü için sana verilen mi?

Çok ödüllü biri sayılmam. İlki ve ikincisi kitaplaşmanın en kestirme yoluydu. Üçüncüye, sıkıntılı zamanlardı, kızımın diş teli parasını kazanmak için son gün katıldım. Hâlâ pırıl pırıl seyrediyorum kızımın ağzında. Bir de şiiri bıraktıktan sonra, Boğaziçi haiku yarışmasına, tam olarak haiku formunda olmayan bir şiirle katıldım. Bir tür vedaydı, çünkü rumuzum Jisei’ydi: Ölmeden önce yazılan son haiku…

Yokuş Aşağı Portakallar’da Handan’ın şiirle ciddi bir hesaplaşması var, şiir yazmayı bıraktığını söylüyor. Şiir yazmayı sen de bıraktın mı? Şiir konusunda Handan’a ne derece katılıyorsun?

Şiir yazdığım sürece, her şiirde kendimle hesaplaştım, belki de çok hırpaladım kendimi. Şiir çözümlemeleri, şiiri düşünen yazılar yazdım. Toplansa birkaç kitabı doldurur bunlar. İnsan, şiirle ilgili bugün başka yarın başka şeyler düşünebilir. Bu nedenle, Handan’a katılıp katılmamam söz konusu değil. O, romanın kurgusu içinde, dile getiremediği gerçekleri imgelerle sarıp sarmaladığı için yorgun ve öfkeli. Ama insan şiirle açık ettiklerine olan ilgisini de yitirebilir zamanla. Şiiri bıraktım, çünkü şiiri kurduğum duygudan uzaklaştım. Büyük konuşmamak lazım, belki bir gün yine yazarım. Yazmazsam da ne şiirden bir şey eksilir ne benden. Ayrıca, beş kitap hiç de az değildir; söyleyeceğini söylemiştir, tükenmiştir, baskısı yoktur.

“…tanımadığım, sadece karşılaştığım kadınları bile, hikâyenin yedinci kadını olarak hayal ettim.”


Son romanda abartılı bir melodram var. Kahramanlarına bu kadar yüklenmenin sebebi nedir?

Kitaptaki zaman, çoğunlukla kadınların kendi kendileriyle baş başa kaldıkları geceler. Narin, “Gece de olmasa benim bir aklım yok. Herkes uyuyunca öbür Narin gelip giriyor içime. Her şeyi sırayla, sırasını şaştıysa dönüp en baştan yaşıyor,” der. Çocukken, gündüz yaptıklarımızı gece hatırlar korkardık. Gece her duyguyu şiddetlendirir. Belki bundan.

“Kadınlar coşkulu, sitemli, çocuksu sesleriyle anlatıyorlar, adamlar da onlara “SAÇMALAMA!” diyordu.” şeklinde bir epigrafla açılıyor roman. Benim gördüğüm ise romanda erkeklerin “saçmalama!” diyecek kadar bile söz sahibi olmadıkları. Neden bu epigraf?

Romandaki altı kadını yazarken, tanımadığım, sadece karşılaştığım kadınları bile, hikâyenin yedinci kadını olarak hayal ettim. Neden bilmiyorum. Yürürken, otobüste dolmuşta, trende onları dinledim. Bir gün, Karşıyaka sahilinde hızlı hızlı yürürken, peş peşe üç çiftin yanından geçtim. Kadınlar anlatıyor, adamlar “Saçmalama yaa, saçmalama bee, saçmalama aşkım,” diyorlardı. Bu kadarı tesadüf olamazdı. O epigraf yedinci kadın(lar) için.

Romanda sesini en çok duyduğumuz erkek Kemal. Onu da kadınların aktardığı kadarıyla biliyoruz. Yaşadıklarını, duygularını bir de Kemal’in kendi ağzından anlatmayı hiç düşündün mü?

Düşündüm. Çünkü Kemal, romandaki öbür erkeklerden farklı, o da bir öteki ve hayatı zor. Kadınlar tarafından aktarılmış görünse de; İpek’le konuşmaları, duymasak bile annesinin kulağına fısıldadıkları, telefona düşen mesajlarıyla duygularını bizzat Kemal’den öğreniyoruz.

Yokuş Aşağı Portakallar’ın içinde kendini en yakın hissettiğin karakter hangisi?

Bir ayırım yapamıyorum, hepsi benden doğdu. Zorlarsam “Sınıf” derim.

Romanda rüyalar gerçeği imliyor. Senin rüyalarla aran nasıl? Rüyaların sesini ne kadar dinliyorsun?

Çocukluğumda gördüğüm bazı rüyaları bile unutmamışım. Rüyaların senaristi, oyuncusu, yönetmeni biziz, fazladan anlam yüklemeye gerek yok. Yazarken, bir dil ve duygu aktarımı olanağı olarak, gördüğüm rüyalardan yararlandım tabii, ama romandakileri gündüz gözüyle yazdım.


Uzunbay'ın bazı anekdotsal yazılarını buradan indirebilirsiniz...


04 Şubat 2016

Iakovos Kolanian


1960 yılında Yunanistan'ın Pire kentinde doğdu. Atina Ulusal Konservatuvarını bitirdi. Oscar Ghilia ve Leo Brouwer gibi isimlerle çalıştı. Avrupa , Asya , Kuzey Amerika ve Latin Amerika gibi ülkeleri dolaşarak klasik gitar repertuvarını oluşturdu. Viyana, Milano, Atina, İsrail, Kıbrıs ve Erivan gibi yerlerde senfoni orkestraları, oda müziği toplulukları ve bireysel olarak uluslararası festivallerde yer aldı.

albümleri

2010-Plays Mikis Theodorakis-Epitaph & Romancero Gitano
2006-Bohemio: Guitar Masterworks of Agustin Barrios
2004-Shoror: Armenian Folk Music for Guitar
2003-Bach Lute Suites for Guitar
1991-Tjeknavorian's Concerto for Guitar



Iakovos Kolanian-2004-Shoror

01. Garoun a (Komitas)
02. Noubar Noubar (Folk)
03. Nazeli Bar (Folk)
04. Yaman Yar (Folk)
05. Sareri Hovin Mernem (Folk)
06. Yarimo (Altoonian)
07. Osanna (Folk)
08. Sourch Bar (Folk)
09. Zankezouri (Folk)
10. Kakavig (Folk, Komitas)
11. Manoushaki (Komitas)
12. Vagharshapati (Komitas)
13. Ounapi (Komitas)
14. Marali (Komitas)
15. Shoushiki (Komitas)
16. Hed Ou Arach (Komitas)
17. Shoror (Komitas)



album için..



27 Ocak 2016

Barış Bıçakçı



Barış Bıçakçı son kitabında minimalist bir yaklaşımla öyküler yazmaya girişmiş, Kitap, Barış Bıçakçı'nın en kötü kitabı bence..Değişik bir şey denemiş ama olmamış sanki..Öyküleri; hem her biri bağımsız bir öykü olacak hem de bir bütünlük arzedecek şekilde kurgulamış gibi ama bundan çok uzak..Beğendiğim bir öyküsünü kitaptan bağımsız tek başına bir öyküymüş gibi olduğunu düşünüp buraya alıyorum:

Sessiz Telefonlar

Rıfat'a sessiz telefonlar geliyor.

Bir öğleden sonra telefon çalıyor, Rıfat ahizeyi kaldırdığında, belli belirsiz bir uğultudan başka bir şey duyamıyor. “Efendim?” diyor Rıfat, “Buyurun? Alo?” Cevap alamıyor, sevgilisi arayıp sessiz kalmış olabilir, diye heyecanlanıyor. Ama sonra arayanın trene binerken pabuçlarını çıkaran küçük kız olduğunu anlayıveriyor, hani şu Afyon Garı'ndaki.

Başka bir gün Rıfat tam evden çıkacakken telefon çalıyor. Yine ses yok. Bu kez arayan Ahmet Abi'ye uzaktan uzaktan domates peynir kesen kadın. “Alo, buyurun?” diyor Rıfat. Ses yok!

Arkadaşlarını yemeğe çağırdığı bir akşam, telefon çalıyor. Arkadaşları masada gürültüyle konuşmayı sürdürürken Rıfat, telefonun diğer ucunda anasız bir tayın akşamın dinginliğini otladığını duyuyor, coşkun ve hüzünlü. Yine de âdet yerini bulsun diye “Alol Alo!” diye sesleniyor. Arkadaşları susup ona bakıyor, “Kapattı” diyor Rıfat, nasıl açıklayacak, “Yanlış numara herhalde.”

Ertesi günü Rıfat telefon bekleyerek geçiriyor ama kimse aramıyor. Sonraki günler de arayan olmuyor. Neden bekliyorum ki, diye soruyor kendi kendine Rıfat. Telefonu alıyor, rastgele bir numara çeviriyor. Telefon çalıyor, açılıyor, Rıfat susuyor..

“Efendim?” diyor telefonun diğer ucundaki ses, “Kimsiniz?” diye soruyor. Cevap alamıyor ama hemen anlıyor arayanın beylik yıldızlarıyla kadifeden yastığında yatmaktansa gölün sularına dökülen gece olduğunu, çünkü edebiyat eleştirmenlerinin hep belirttiği gibi, hiçbir şey söylemeye çalışmamaktan doğuyor şiir...

Barış Bıçakçı-Seyrek Yağmur
2016-İletişim Yayıncılık, 100 sayfa

21 Ocak 2016

Hannah Arendt


Margarethe von Trotta-2012-Hannah Arendt

Yönetmen: Margarethe von Trotta
Senaryo: Pam Katz, Margarethe von Trotta
Görüntü Yönetmeni: Caroline Champetier
Müzik: André Mergenthaler
Tür: Biyografi
Ülke: Almanya, Israil, Lüksemburg, Fransa
Süre: 113 Dk.
Oyuncular: Barbara Sukowa, Janet McTeer, Julia Jentsch, Axel Milberg, Timothy Lone, Megan Gay, Nicholas Woodeson, Tom Leick, Ulrich Noethen, Nilton Martins

IMDB / Download

Dâhi, düşünür, sert ve ateşli, sigaraları uç uca ekleyen, "Kötülüğün Sıradanlığı"nı keşfiyle dünyayı sarsan bir kadın... Hannah Arendt, Nazi Adolf Eichmann´ın Kudüs´teki mahkemesine katıldıktan sonra, Holokos´u daha önce kimsenin yapmadığı şekilde yazma cesaretini gösterir. Çalışması, anında bir skandala yol açar, ama rakipleri ve arkadaşları tarafından saldırıya uğrasa da sarsılmaz. "Düşünen bir kadının filmini" yaptığını belirten Alman yönetmen Margarethe Von Trotta, Arendt´i gözlemci ve yazar olarak, 1961-1964 yıllarında Eichmann hakkındaki çalışmasına verilen tepkilere direnirken resmediyor...

Kimdir Hannah Arendt

 "1962'nin güneşli Mart sabahlarından birinde Hannah Arendt'i taşıyan bir taksi Central Park'a doğru hızlanırken bir kamyonla çarpıştı. Gözlerini ambulansta açan Arendt kollarını ve bacaklarını hareket ettirdi, gözlerini yuvarladı, tarihleri, şiir mısralarını ve telefon numaralarını sayarak hafızasını test etti. Daha sonra yakın arkadaşı Mary McCarthy'ye olayı şöyle aktarmıştır: "Kısa bir süreliğine yaşam ya da ölüm kararının bana bağlı olduğunu düşündüm." "Ölümün korkunç olmadığını düşünse de" aynı zamanda "hayatın epey güzel olduğunu ve sevdiğini" düşünmüştü. (alıntı: Eugene McCarraher)


Hannah Arendt (1906-1975) Alman siyaset bilimcidir. Çoğu kişi tarafından felsefeci olarak da bilinmekle birlikte, kendisi felsefenin "bireyin kendisi"ne dair sorunlarla uğraştığını söyleyerek bu sıfatı reddetmiştir. Siyaset bilimci olarak tanımlanmayı istemesinin sebebi çalışmalarının "tekil olarak insana değil, dünyada yaşayan ve dünyayı kaplayan insanlığa" odaklanmış olmasıdır.

Arendt, o zamanlar bağımsız bir şehir olan Aşağı Saksonya'nın Linden şehrinde (şimdiki Hanover'in bir parçası), seküler bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve Königsberg (hayranı olduğu Immanuel Kant'ın şehri, bugünkü adı ile Kaliningrad) ile Berlin'de büyüdü.

 

Martin Heidegger ile birlikte Marburg Üniversitesinde felsefe çalışan Arendt'in onunla uzun, fırtınalı romantik bir ilişkisi oldu. Bu ilişki, Heidegger'in Nazi sempatisi yüzünden zaman zaman eleştirilmiştir. Heidegger'den ayrıldığı dönemlerden birinde Heidelberg'e taşındı ve orada varoluşçu felsefeci Karl Jaspers'in danışmanlığında Aziz Augustinus'un düşüncesinde aşk kavramı üstüne bir tez yazmaya başladı.

Arendt'in tez çalışması 1929 yılında yayınlandı ancak 1933 yılında Yahudi olduğu gerekçesi ile gerekli hocalık niteliklerine sahip olmadığı belirtilerek Alman üniversitelerinde ders vermesi engellendi. Bunun üzerine Paris'e kaçan Arendt orada edebi eleştirmen ve Marxist gizemci Walter Benjamin ile tanışıp onunla dost oldu. Fransa'da kaldığı süre boyunca Yahudi göçmenlere yardım ve destek sağlamaya çalıştı.


Ancak Fransa'nın II. Dünya Savaşı sırasında savaş ilan etmesi ve Alman askeri kuvvetlerinin Fransa'nın bazı bölgelerini işgal etmesi sonucunda Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesinden ötürü Fransa'dan da kaçmak zorunda kaldı. 1940 yılında Alman şair ve felsefeci Heinrich Blücher ile evlendi. 1941 yılında kocası ve annesi ile birlikte, ona ve yaklaşık 2500 Yahudi göçmene yasadışı vize veren Amerikalı diplomat Hiram Bingham'ın yardımı ile ABD'ye kaçan Arendt, New York'taki Alman-Yahudi topluluğun aktif bir üyesi oldu ve haftalık Aufbau için yazılar yazdı.

II. Dünya Savaşı bittikten sonra Heidegger ile ilişkisini sürdürdü ve Almanya'nın Nazilerden arındırılması etkinliklerinde onun lehinde tanıklık etti. 1950 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin doğal vatandaşı ve 1959'da da Princeton Üniversitesi'ndeki ilk tam kadrolu kadın profesör oldu.

1975 yılında, 69 yaşında hayata gözlerini yumduğunda Annandale-on-Hudson, New York'ta kocasının uzun süre ders vermiş olduğu Bard Koleji'nin mezarlığına gömüldü.















Eserleri 

1929-Der Liebesbegriff bei Augustin
1951-Totaliterizmin Kökenleri
1958-Rahel Varnhagen: Bir Yahudi Kadının Hayatı
1958-İnsanlık Durumu
1961-Geçmişle Gelecek Arasında
1963-On Revolution
1963-Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil
1968-Men in Dark Times
1969-Crises of the Republic
1978-The Jew as Pariah
1978-Life of the Mind
















Bazı Sözleri

"Dünün üzüntüleri ve yarının endişeleriyle donatılmış bir kalpten, bugün için bir şey bekleme..."


"Düşünmeyen insanlar uyurgezerlere benzer..."


"Eğer düşündüğüm her şeyi aklımda tutabilecek kadar güçlü bir hafızam olsaydı, bana öyle geliyor ki hiçbir şey yazmazdım... Benim için önemli olan düşünme sürecinin kendisi..."


"Herhangi birini yok saymak, onu kendi varlığından kuşku duymaya yöneltir..."


"İnsan zorunluluğa neden maruz kaldığını bilemediği takdirde, özgür olamaz ve kendisini zorunluluktan kurtarmaya çalışması da onu hiçbir zaman özgür kılmaz..."


"Şiddet araçlarının teknik gelişimi artık öyle bir noktaya geldi ki, hiçbir siyasal amaç, insan aklının sınırları içinde, bu araçların yıkıcı potansiyeline denk değildir; ne de silahlı çatışmalarda bu araçların kullanılmasını haklı kılabilir..."

16 Ocak 2016

Jonas Knutsson & Johan Norberg




















Johan Norberg

1959 Lycksele Güney Lapland-İsveç doğumlu gitarist, besteci, prodüktör ve yazar. İskandinavya'nın en iyi akustik gitar çalan gitarcılarından biridir. İki tane solo albüm yaptıktan sonra o da meslektaşı Knutsson gibi hem kendi ülkesi hemde diğer ülkelerin caz ve folk sanatçılarıyla ortak çalışmalara imza attı.

Jonas Knutsson 

1965 Umea-İsveç doğumlu, soprano, alto ve bariton saksofoncu, besteci ve eğitimci. 70’li yılların sonunda Danimarka’da yaşayan Amerikalı saksafoncu Sahib Shibab ile birlikte okuyan ve daha sonra Hintli tabla ustası Fazal Querishi, Amerikalı basçı Tom Kennedy ve fusion grubu Cabazz Ve Mynta ile çalışan Knutsson kısa bir süre sonra şarkıcı Lena Willemark’la tanışıp İsveç folk müziği hakkında bilgi edinip bu türe merak saldı. Johan Söderquist, multi-enstrumantalist Ale Möller ve perküsyonist Bengt Berger ile “Enteli” adlı bir grup kuran Knutsson, müziğinde dört farklı saksafon kullanarak kendini geliştirdi. İsveç caz müzik camiasının en ünlü piyanistlerinden Anders Persson, Kanadalı double bass sanatçısı Sebastian Dube ve Meksikalı perküskyonist Rafael Huizar Sida, Türkiye'den Fuat Talay ve İsveçli gitarist Johan Norberg’le bir araya gelerek kuzey cazını dünyanın değişik yerlerindeki ülkelerin folk müziğiyle harmanlayarak ortaya çok güzel müziklerin çıkmasını sağladı.

Eski yıllardan beri müzisyenler kendi kültürel altyapılarının ötesinde tınılar ve stillere bağlandıklarında genellikle bu Jazz ve world müzik adına güçlendirici bir unsur olmuştur. Ancak bazı projeler için de otantiklik en çok ihtiyaç duyulan şeydir, tıpkı Knutsson-Norberg ikilisi ve onların Kuzey İsveç'e, oranın folk müziğine ve Sami kültürüne saygı duruşu niteliğindeki müzikleri gibi. Bunu saksafoncu Jonas Knutsson ve gitarist Johan Norberg kadar iyi yapabilen yoktur. İkili dostça ve işitsel olarak çocukluk anılarını, Kuzeye özgü duygu ve düşüncelerin çerçevesinde kişisel tecrübeleriyle aktardıkları bir ortaklık yürütüyorlar.

 

İkili birlikte 3 albüm çalışması yaptılar

-2004-Norrland
-2005-Cow Cow Norrland-II
-2008-Skaren Norrland-III



Jonas Knutsson : Saxophone
Johan Norberg : Acoustic guitar, kantele

Her 3 albümün de tamamı baştan sona keyifle dinlenecek niteliktedir...


ACT albüm kapakları

Eskiden beri albüm/kitap vb. alırken bazı kapaklar çok ilgimi çekerdi ve hakkında hiçbir şey bilmesem bile o albümü veya kitabı mutlaka alırdım.

Kaliteli Klasik ve Jazz albümleri yayınlayan 2 önemli firma var ECM ve ACT...Şimdi bu ACT firmasının çok güzel albüm kapakları var basit ve özgün..

Hepsini biraya toplamanın güzel fikir olduğuna karar verdim..Bu arada ilk kapakla başladım ama sonrada albümleri de olsun istedim..

Ve sonuçta güzel bir koleksiyon oldu. (parayla almayı düşünüyorsanız yaklaşık 20.000 lira tutacak bir koleksiyon:))

Hepsini bilgisayarınıza indirmek için...

07 Ocak 2016

Bir film, bir kitap...



Diederik Van Rooijen-2013-Daglicht

Yönetmen : Diederik Van Rooijen
Senaryo : Philip Delmaar, Marion Pauw
Görüntü Yönetmeni : Lennert Hillege
Müzik: Bart Westerlaken
Yapım : 2013, Hollanda
Tür : Gerilim
Süre : 114 dakika

imdb

Oyuncular
Derek de Lint, Fedja van Huêt, Monique van de Ven,
Angela Schijf, Victor Löw

indirip izlemek için..




















Yalancılar ve Sahtekarlar Ansiklopedisi

Roelf Bolt (Çev. Tevfik Uyar)
2015 Domingo Yayınevi,  280 Sayfa


Kimse kandırılmak istemez ve kimse sahtekarlık hikayelerine hayır demez. Sebebi ister sahtekarın yaratıcı yöntemleri ister kurbanların ısrarlı saflıkları olsun, eğlenceli ve hatta destansı buluruz "bizden ırak" yalan dolanları.

Yalancılar Ve Sahtekarlar Ansiklopedisi, insan olmaya "aldatma ve aldanma" penceresinden bakıyor; dünden bugüne, şöhretliden bilinmeyene, en "doğru" yalanları, en "gerçek" sahteleri, en başarılı sahtekarlık vakıalarını bir araya topluyor. Pazardan edindiği askeri üniformayla zor kullanmadan şehrin belediye sarayını teslim alan Alman ayakkabıcı (bugün adına basılmış bir pul var); kısırlık tedavisi diye erkeklere keçi testikülü nakledip servet edinen şarlatan; toplama çıkarma yapabilen atıyla sansasyon yaratan asilzade; foyası ancak 70 yılın ardından, ürettiği eserler dünyanın önemli müzelerine dağıldıktan sonra ortaya çıkan sanat dolandırıcısı ve denizkızı iskeletinden ejderha yumurtasına, alternatif gerçekler yaratmada sınır tanımayan düzen-bazlar.

Ayrıca Cicero, Einstein, Ernest Hemingway, François Mitterrand (kendine suikast düzenleterek bu kitaba girmeye hak kazandı), Marco Polo ve Batlamyus gibi adına kolay kolay toz kondurmayacağınız pek çok önemli isim.

Ansiklopediler genelde nihai sözü söyler. Bu ansiklopedide okuyacaklarınız ise muhtemelen sizde tekrar tekrar teyit etme isteği yaratacak. Yalancılar ve Sahtekarlar Ansiklopedisi aynı anda hem büyük keyif verecek hem de fena halde paranoyanızı tetikleyecek. (Tanıtım Bülteninden)

15 Aralık 2015

magicalmoment

fotoğraf sayfamın tanıtımı amacıyla hazırladığım 3 tane videoyu buradan paylaşıyorum.. sitedeki fotoğrafçıların diğer fotoğraflarına da aşağıda linklerini verdiğim sayfalardan bakabilirsiniz...toplam iki sayfada;
60 ülkeden 410 fotoğrafçının 70.000' e yakın fotoğrafı bulunmaktadır.

Susan Sontag'ın "Fotoğraf Üzerine" adlı bir kitabı vardır, fotoğrafla ilgiliyim diyen herkesin okuması gereken bir kitaptır.. neredeyse dünyayı etkileyen bütün önemli fotoğrafçıların bir resmi geçidi gibidir kitap, siteleri hazırlamada başlangıçtaki amacım bu değildi ama kitabı okuduktan sonra bir his oluştu içimde, istedim ki orada ismi geçen bütün fotoğrafçılar olsun sitede ve sözünü ettiği fotoğrafları ve daha fazlasını internette tek bir yerde görebileyim..bunu yaptığımı sanıyorum eksik 1-2 fotoğrafçı kalmıştır ama onlarda zaman içerisinde eklenecektir..

"fotoğrafın yüzde yetmişi kadrajdır, enstantane, diyafram gibi teknik ayarlar ikinci derecede önemlidir, hele de bugün fotoğrafın her şeyine müdahale edebiliyorken, fotoğraf bir sanat değil, dil gibi bir araçtır.." (Susan Sontag)


World Kora Trio-So Boli



Album: World Kora Trio-2012-Korazon
Photographers 

01-Alexander Rodchenko
02-Lewis Wickes Hine  
03-George Grantham Bain
04-Gabriel Figueroa
05-Andre Kertesz
06-Aníbal Sequeira
07-Julian A. Dimock
08-Steve McCurry  
09-Isabel Muñoz
10-Rene Burri
11-Seamus Murphy  
12-Mark Riboud
13-Sebastiao Salgado
14-Billy Weeks
15-Marion Post Wolcott
16-Ralph Crane
17-Ihei Kimura    
18-Fernando Jorge
19-Henri Cartier-Bresson
20-Kristen Ashburn
21-Nasrollah Kasraian
22-Gilles Peress

download


Dulce Pontes-Cancao de Embalar



Album: Dulce Pontes-2009-Momentos
Photographers 

01-Benoit Court
02-Artur Pastor
03-Bill Perlmutter
04-Gérald Bloncourt
05-Ata Kandó
06-Arthur Siegel
07-Frank Horvat
08-George N.Barnard
09-Antanas Sutkus
10-Kathleen Laraia McLaughlin
11-Mark Steinmetz
12-Hemző Károly
13-Jure Kravanja
14-Samuel John Hood
15-Bert Hardy
16-Giulio Magnifico
17-Billy Weeks
18-Shomei Tomatsu
19-Kostas Balafas
20-Susan Meiselas
21-Vladimir Bazan
22-Christopher Anderson
23-George Harris and Martha Ewing
24-George Grantham Bain
25-Erdal Kınacı
26-Sergio Larrain

download


Iiro Rantala-Karma


Album: Iiro Rantala String Trio-2014-Anyone With a Heart
Photographers

01-Achim Katzberg
02-Jacques Henri Lartigue
03-Joel-Peter Witkin
04-Erol Ayyıldız
05-Suko Winadi
06-René Groebli
07-Jindrich Streit
08-Izidor Gasperlin
09-Tina Modotti
10-Renzo Tortelli
11-Thomas Hoepker
12-Hiroji Kubota
13-Pietro Donzelli
14-Tamas Dezso
15-Elliott Erwitt
16-Cristina Garcia Rodero
17-Gregory Colbert
18-John D. McHugh
19-Irma Haselberger
20-Josef Koudelka
21-Kiichi Asano
22-Tommy Ingberg
23-Sebastiao Salgado
24-Toni Frissell
25-Vadim Stein
26-Mark Riboud
27-Steve McCurry
28-Larry Towell
29-Russell Lee
30-Shadi Ghadirian
31-Man Ray
32-Ádám Gyula
33-Moises Saman
34-Nour-Eddine-El-Ghoumari

download


magicalmoment  /    photoreferans



Related Posts with thumbnails