11 Kasım 2017

Annemin Öğrettiği Şarkılar


1988 yılında, bir Hollywood aktörünün karısı, yetenekli bir yazar ve aktrist olan eski bir arkadaşımdan bir telefon geldi. Arkadaşlarından birine özel telefon numaramı verip veremeyeceğini sordu, ama isteyenin kim olduğunu ve niçin istediğini açıklamadı. Birkaç dakika sonra telefonum tekrar çaldı ve tanıdık bir ses yavaşça, "Ben Marlon Brando," dedi. 

Aslında kendini tanıtmasına hiç gerek yoktu. Hayatlarının belirli bir kısmını karanlık sinema salonlarında geçiren milyonlarca kişi gibi ben de sesini tanımıştım. Son kırk yıldır, başka milyonlarca kişi gibi onun sesiyle büyümüştüm. 

Benden, hayatının, sevdiği bir kişinin büyük haksızlığa uğratıldığına inandığı bir bölümü hakkında bir kitap yazmamı istediğini söyledi.

Birkaç gün sonra Beverly Hills'de, Mulholland Yolu üzerinde kilitli bir bahçe kapısının önündeydim. Kapı içeriye doğru açıldı ve biber ağaçlarıyla çevrelenmiş dolambaçlı bir yolda nereye gittiğimden emin olmadan ilerledim. Derken hayalet gibi bir şeyin varlığını hissettim: yakınımdaki bambu ormanının bir bölümü sanki kımıldanmaya başlamıştı. Bu yaprak örtüsünde sık yeşilliklerle kamufle edilmiş bir otomatik kapı ansızın içeriye doğru açılınca, ortaya bir geçit çıktı. Tıpkı Binbir Gece Masallarında karşınızda aniden granit bir duvarın belirmesi gibi. 

Ormandaki geçit iyice aralanıp, beni sadece Marlon Brando'nun bir dağın tepesindeki evine değil, hayatına da davet etti. İlk ziyaretimden sonra Mulholland Yolu'ndaki bu eve defalarca uğradım; sonuçta Brando'yla çok yakın arkadaş olduk. Garip bir ikili oluşturuyorduk: ben sıradan bir geçmişi olan ve otuz yılı aşkın süredir aynı kadınla evli, The New York Times'in muhabiri olarak Los Angeles'da çalışırken karşılaştığım çoğu aktörün sığ ve benmerkezci bencilliği ve çocukça davranışlarını alabildiğine hor görmeyi huy edinmiş, burnu havalarda bir gazeteciydim; o ise elli yıla yakın sosyal hayattan sonra basını küçük gören, hayatından yüzlerce kadın geçmiş ve söylediğine göre hiçbiri için "iki dakikadan fazla zaman ayırmamış", sıradışı, dünyadan elini ayağını çekmiş bir aktördü.



İlk yirmi dakikalık buluşmamız sırasında ayakkabılarımı çıkarttırmış, kemerimi gevşettirmiş ve parmaklarımı kablolarla, tenimin elektriksel tepkisini ölçen bir cihaza bağlamıştı. Bütün bunları yaparken bir yandan da bunun, sorular sorarak ve cihazın göstergesinin verdiği tepkiye bakarak kişilik tahlili yaptırmak için ara sıra kullandığı bir teknik olduğunu açıklıyordu. Bu olup bitene sinirlenmekten çok afallamıştım. Bu ilk karşılaşmamızda, onun, hayatımda rastladığım en acayip insan olduğunu ve bir film yıldızı olarak anılmaktan rahatsızlık duyduğunu, hatta belki de utandığını keşfettim. Sinemanın, hayatının en önemsiz yanını oluşturduğunu söyledi; bunu defalarca tekrarlayacaktı. Yazar olarak insanlara sorular yöneltmeye alışkındım, ama o bunu tersine çevirdi ve beni ailem, çocukluğum, evliliğim ve düşüncelerim hakkında sonu gelmez bir soru yağmuruna tuttu. Sanki CIA'de sorguya çekiliyordum. Her şeye karşı büyük bir merakı vardı ve tartışabileceğimizi düşündüğü daha başka birçok konuda (fizik, Shakespeare, felsefe, satranç, din, müzik, kimya, genetik, gübrecilik bilimi, psikoloji, ayakkabı imalatçılığı vb. bilgi sahibiydi.

Hiç beklemediğim kadar çok ortak yönümüz bulunduğunu şaşkınlıkla fark ettim ve böylece dostluğumuz derinleşti. Hakkında konuşmayı sevmediği tek konu gösteri dünyasıydı. Ben gündeme getirmedikçe bu konuya hiç değinmedi. Her seferinde saatlerce konuşurduk -bazen gecenin geç saatlerine kadar şehirlerarası telefonla, bazen de San Fernando Vadisi'ndeki biçilmiş geniş tarlalara bakan evinin oturma odasında karşılıklı oturarak. Bazı sohbetlerimiz gün ağarıncaya kadar sürüp, ısıtılmış yüzme havuzunda sona ererdi ya da aşırı sıcak saunasında tartışmalarımız dostça devam ederdi.

İlk konuşmamızın konusu olan kitabı hiç yazmadım. Değişmeye başlamıştı ve bana olaylara uçlardan bakma alışkanlığını terk etmeye başladığını ve artık bir zamanlar olduğunun aksine düşmanlarından öç alma ihtiyacı duymadığını söyledi. 

Hakkımdaki her şeyi bilmek istediği kadar, kendine sakladığı düşünceleri, yaşadığı deneyimler ve zaafları konusunda da samimiydi. Önceleri bu samimiyetten kuşku duymuştum ancak arkadaşlığımız ilerledikçe bunun gerçek bir samimiyet olduğunu gördüm. Başta otobiyografisini yazmaya hiç niyetlenmediğini söylüyordu: Halkın bir film yıldızına duyduğu, marazi merak dediği şeyi tatmin etmek için kişisel düşüncelerini ortaya dökmenin aptalca ve aşağılayıcı bir şey olduğu kanısındaydı. Ancak zamanla başka yönlerden değişime uğradıkça hayat öyküsünü anlatmak konusundaki tutumu da aynı şekilde değişti. 

Dediğine göre, "hayatının gerçeklerini yazmanın faydalı yönleri olduğuna" kendini inandırmıştı. Sonuçta Random House yayınevi için otobiyografisini yazmaya girişti. Ancak hemen hemen iki yılda çok az ilerleme kaydettikten sonra her şeyi içeren bir otobiyografiyi tamamlamak için gerekli heyecandan yoksun olduğunu söyledi ve benden yardım istedi. Önceleri reddettim. Bir gazetecinin arkadaşına profesyonelce yaklaşmaya çalışmasının akıllıca olmayacağını, çünkü bu şartlar altında nesnelliği sürdürmenin imkânsız olduğunu söyledim. Ancak hiçbir şeyi saklamayacağına, bana karşı tamamen dürüst olacağına, evlilikleri ve çocukları dışında soracağım bütün soruları cevaplayacağına söz verdi - bu sözünü de tuttu. 

Ona yardım etmeyi kabul ettim ve sohbetlerimizden notlar almaya, sonra da bunları teybe kaydetmeye başladım. Konuşmalarımız saatlerden günlere, sonra da haftalara uzadı. Ona, hayat öyküsünü anlatacaksa filmleri ile ilgili deneyimlerinden de bahsetmesinin kaçınılmaz olduğunu söyledim; bunu kabul etmesine etti ama bu konudaki isteksizliği hiçbir zaman değişmedi. Buna rağmen çocukları ve eski karıları hakkında hiçbir şey söylememe konusundaki kararlığından vazgeçmedi ve artık bu dünyada olmayan birkaçı dışında hayatından geçen hiçbir kadının kitabında gerçek isimleriyle yer almaması konusunda ısrar etti. Aksinin uygunsuz kaçacağını söyledi.

Konuşmalarımız, Marlon'un kendi yazıları ve rasgele kağıda döktüğü düşünceleri ile birlikte bu kitabın temelini oluşturdu. Anlattığı hikâyeleri, yazılarını, düşüncelerini, fikirlerini ve deneyimlerini birleştirerek hayat öyküsünü kısa, öz ve doğru biçimde aktarmaya çalıştım. Kitabın yapısının nasıl olması gerektiğine karar verirken ve içindeki kelimeleri, olayları, eğretilemeleri ve anekdotları seçerken Marlon'un hayatını kaçınılmaz olarak kendi algılayışımın, deneyimlerimin ve meraklarımın süzgecinden geçirdim. Kitabın ön taslağı tamamlandığında içindekilerin doğruluğundan emin olmak için tekrar tekrar kontrol etti, düzeltmeler yaptı, aklına gelen başka şeyleri, gözlemlerini ve görüşlerini ekledi. Ayrıca metinde nelerin kalacağına ve nelerin çıkarılacağına kendisi karar verdi.

Robert Lindsay


Marlon Brando (1924-2004) 
20. yüzyılın en önemli sinema oyuncusu
...

Hayatımla ilgili bir konunun sonuç bölümünü yazmam mümkün değil, çünkü bu hali hazırda süren ve gelişen bir süreç. Bundan sonra neler olacağını bilmiyorum. Geçmişteki halimden şimdiki halime nasıl geldiğimi düşününce şaşırmadan edemiyorum. Başarılı olmak için çalıştığımı hiç hatırlamıyorum. Bütün bunlar bir şekilde kendiliğinden oluverdi. Sadece geçimimi sağlamak için uğraşmıştım, o kadar. Eskiden yapmış olduğum şeylere şimdi, yumurtasından yeni çıkmış bir yavru kuşun etrafına bakışı gibi hayretle bakıyorum. Elli yıl kadar önce New York'taki evimde verdiğim bir parti sırasında, sırf muziplik olsun diye on birinci katın penceresinden çıkıp, parmaklıklara asılmıştım. Şimdi ise kendimi böyle bir şey yaparken hayal bile edemiyorum. O zamanki halimle şimdiki halimi kafamda bağdaştırmakta bayağı zorlanıyorum.

Hayat hikayem sanırım daha çok sevgi araştırması niteliğinde, ama ondan da öte, böyle bir şeye kalkışırken, hayatımın ilk devrelerinde çektiğim acıların yarasını saracak, kendime ve insanlığa karşı olan yükümlülüklerimi, tabii eğer böyle şey varsa, ortaya çıkartacak bir yol bulmaya çalıştım. Ben kimdim? Hayatımla ne alıp veremediğim vardı? Bu soruların cevabını bulduysam da, benim için şurasına burasına neşe ve gülücükler serpiştirilmiş sancılı bir yolculuk oldu bu. Shattuck'tan yolladığım mektupların birinde annemlere şöyle yazmıştım: "Sophokles'in 'Antigone' adlı oyununun bir bölümünde şöyle bir söz geçer: 'Gelecek gelecekse gelsin: derdin bugünle olsun, gerisini bırak, gerisi düşünsün... bizi bugün yapacaklarımız ilgilendirir: bizi gelecekte bekleyen şeyler, beklemeleri gereken yerdeler.' Bizden iki bin yıl önce yazılmış olan bu satırlar o günlerde olduğu gibi bugün de geçerliliğini sürdürüyor, insan ırkının, ortaya çıkışından bu zamana kadar geçen on beş bin yıllık bir süre içinde hiç değişmediğini görmek akıl almaz bir şey."

Henüz on beşimdeyken, insanın yaşadıklarından çok az ders aldığını, yanlışları ve yapılan haksızlıkları sorumlu olmadığı bir geleceğe havale etmeye eğilimli olduğunun farkındaydım. Hayatımın ondan sonraki elli beş yıllık dönemini işte bunun tam tersini yapmaya çalışmakla geçirdim. Annemin ilgisini çekememiş olmamın bende yaratmış olduğu hayal kırıklığının boşluğunu sanırım Kızılderililere, Siyahlara ve Yahudilere yardım ederek doldurmaya çalışmıştım. Sevginin, iyi niyetin ve olumlu hareketlerin haksızlıkların, ön yargıların, saldırganlıkların ve soykırımın üstesinden gelebileceğini düşünmüştüm, insanlara gerçekleri - örneğin, Hindistan'da çektiğim ve oradaki açlığı konu alan filmi -gösterirsem, bunlardan etkilenip oradakilerin acılarını hafifletmede bana yardımcı olurlar yanılgısına düşmüştüm. 

Merhametin ve sevginin sorunları çözeceğine olan kesin bir inançtan yola çıkarak, daha iyi bir dünya yaratılmasına katkıda bulunmam gerektiği konusunda kendimi sorumlu hissediyordum. Birtakım kişisel girişimlerle elde edilen değişikliklerin kalıcı bir etkisi olacağını artık düşünmüyorum. Yakın zamanlarda doğruluğundan artık iyice emin olduğum bir şey var: başkaları adına acı çekmek onlara hiçbir yarar sağlamıyor. Etrafıma yardımcı olmak için hâlâ elimden geleni yapıyorum, ama bunun için ayrıca acı çekmemin gereksiz olduğunu artık biliyorum. Eskiden bahtsız insanların duygularını paylaşırdım. Gerçi şimdi de paylaşıyorum, ama artık bunu daha farklı bir tarzda yapıyorum. Meditasyon yaparak ve kendi kendimi gözleyerek insan olmanın ne demek olduğunu keşfetmeye başladığımı, hissettiğim şeylerin herkesin hissettiği şeylerle aynı olduğunu sezinleyebiliyorum. Sevmek de, nefret etmek de hepimizin içinde var olan duygular.


İnsanların inandıkları biçimde inanıp da neden başka biçimde inanmadıkları sorusu hayatım boyunca aklımı sürekli meşgul etmiştir. Bazı şeyleri neden yaptığınızı veya davranışlarımızın, genetik kodlarımızın ya da çevremizin yahut da her iki etkileyici faktörün ne mene bir ürünü olduğunu içimizden birinin çıkıp da tam bir kesinlikle cevaplaması olanaksız. Hayatta olmamın sebebi hikmetini bugüne kadar anlayamadım ve bildiğim şeylere dayanarak böyle bir anlayışa hiçbir zaman sahip olamayacağımı da rahatlıkla söyleyebilirim. Gözlerimiz, yanlış algılamaların pusuyla perdelidir.

Dünyayı kurtarmak gibi bir yükümlülüğümün olduğunu artık düşünmüyorum. Böyle bir şeyin mümkün olamayacağını öğrendim. Eskiden bunun farkında değildim, ama galiba tavrım Hindistan'daki kıtlıkla ilgili çektiğim o filmden sonra değişmeye başladı. Yurda dönerken, Hintli sinema yöjnetmeni Satyajit Ray'i ziyaret etmek için Kalküta'ya uğramıştım. Birlikte öğle yemeği yediğimiz lokantadan çıktıktan sonra partal giysili, kör, sakat, çarpık, hastalıklı bir grup çocuk bahşiş isteğiyle yolumuzu kesti. Bu hastalıklı çocukların arasından geçerken Satyajit'in onlara karşı ilgisiz, hatta umursamaz davrandığını fark etmiştim. Kayıtsızca onları nazik bir şekilde elinin tersiyle itti; böyle yaparken başak tarlasında önüne çıkan başakları eliyle kenara çekerek kendisine yol açar gibiydi. 

Böyle bir şeyi nasıl olup da yapabildiğini sorduğumda bana, "Hindistan'da yaşayan biri böyle şeylerle hayatı boyunca her gün karşılaşır. Bu çocuklara yardım olsun diye sahip olduğum her şeyi verecek olsam, bir milyar rupi bile kişi başına bir rupi edeceği için, devede kulak kalacak ve ertesi gün tekrar karşıma çıkacaklardır. Bu sorunu çözmek benim harcım değil; bazı sorunlar çözümsüzdür," dedi. 

Hayatım boyunca yardımsever biri oldum, fakat sonunda Satyajit'in Kalkütalı çocuklar hakkında söylediği sözlerin doğru olduğunu öğrendim: bazı sorunlar konusunda elimden hiçbir şey gelemeyeceğini anladım.

İnsan davranışlarının tabiatıyla ilgili bazı görüşlerim de değişikliğe uğradı. Gençliğimde, Yahudi-Hristiyan geleneğinin iyi-kötü anlayışını ve bunun sonucu olarak yaptıkları seçimlerden dolayı, insanların her birinin kendi davranışlarından sorumlu olduğu inancını benimsemiştim. Artık buna inanmıyorum. Eflatun, Sokrates, Kant ve Spinoza gibi filozoflar özgür iradenin ve iyi ile kötünün tabiatı üzerinde binlerce yıl tartışmışlar. Epikür, Tanrıya kayıtsız olduğu için kötüyü görmezden gelir veya kötüyü engellemekten acizdir, bu yüzden de her şeye kadir değildir der. Saint Augustus ise Hristiyanlığın, iyiliksever addedilen bir Tanrı'nın kötünün varlığına nasıl izin verdiğiyle ilgili paradoksunu çözmeye çalışırken, kötünün Tanrı'nın bir eseri olmadığını, iyinin yokluğundan kaynaklandığını, ilk olarak göze kötü görünen bir şeyin değişen zamanla birlikte iyi nitelemesini kazanabileceğini söyleyerek, bu paradoksun varlığını gerekçelendirir. Yahudi katliamı ile Kızılderililere yapılan zulümler ve benzeri olaylara böyle bir açıklama getirilir. 

Oysa, "kötü" diye adlandırdığımız davranışlar bence genetik. Bugüne kadar hiçbir sistem - dini, toplumsal, felsefik, etik, politik veya ekonomik - görmedim ki, inançları, menfaatleri, nefretleri veya coşkuları uğruna insanları, yaşadıkları topluluklardan farklı toplulukları yok etmeye yönelik hareketler gerçekleştirmek üzere bir araya getiren fesadın ve tarafçılığın önüne geçsin. Bir dogmanın savunusu ve din adına öldürülen insanların sayısı, başka nedenlerle öldürülen insanların sayısından kat kat fazla. Davranışların genetik kodlarla belirlenip, çevresel özelliklerle olan etkileşimlerine göre farklılıklar gösterdiği varsayımı, sanırım insan davranışlarıyla ilgili son sözü söyleyecektir. 

Genetik güdülerimizin, alt edemeyeceğimiz kadar güçlü olduklarına inanıyorum. Beyinsel faaliyetlerimiz ne kadar gelişmiş olursa olsun, aklımız doğrudan doğruya duygularımızın hizmetinde, öyle ki, İncil ve Talmud'daki iyi ve kötü efsanelerine hâlâ sımsıkı sarılıyoruz. Ne para, ne dini coşku, ne siyasi devrim, hatta ne de bilgi insan neslinin temel tabiatını alt etmeyi başaramaz. Hiçbir şey insanları iyi yapmaya yeterli olmamıştır. Bunun için milyonlarca dolar harcayabilirdim, ama şimdi böyle bir amacın, insanlara hiçbir yararının dokunmayacağının farkındayım.

Elli yıldan fazla bir süre Soğuk Savaş, hayatlarımızın üzerine kara bir bulut gibi çökmüştü ve komünizm beterler beteri bir tehdit olarak değerlendirilmekteydi. Şimdi ise Soğuk Savaş sona erdi ve dünya paramparça olmanın eşiğinde; etnik savaşlar, yoksulluğun, cinayetin, şiddetin ve adaletsizliğin günlük bir olağanlıkla karşılandığı ABD'nin sokakları dahil, dünyanın dört bir yanında patlak vermeye başladı. Komünizmle meşgul olan zihinlerimiz, o öve öve bitiremediğimiz politik ve ekonomik sistemlerimizin içindeki çürümüşlüğün göz ardı edilmesine neden olmuştur. 


Bütün bir tarih boyunca insanoğlu "ilerleme" sağladıkça, teknolojik gelişmenin, çatışmalara ve yanlış anlamalara neden olan insanlar arasındaki sınırları ortadan kaldıracak şekilde daha iyi bir iletişim zemini hazırlayacağına dair yanlış bir kanı var ortada. Bugün uydu kanallarının, CNN'in global haberciliğinin, interaktif televizyonların, anında haberleşme olanaklarımızın, en karmaşık ekipmanlarımızın ve Rand Corporation'ın tartışma programlarının varlığına rağmen, durumumuz her zamankinden daha kötü.

İnsanlığın evrimiyle ilgili içimde hâlâ bir iyimserlik varsa bu, Hannah Arendt'in kötünün bayağılaştırılması diye tabir ettiği şeyi gidermenin en iyi yolunun, korkunç tehlikelerine rağmen, genetik değişim olduğuna inancımdan kaynaklanır. Neandertal insanından beri, insanlığın buluşları içinde - ateşin, silahın veya tekerleğin bulunuşu -hiçbirinin, Francis Crick ile James Watson'un DNA'nın yapısıyla ilgili buluşları kadar önemli olduğunu sanmıyorum. Bu buluşun toplumlar, dinler ve kendimizle ilgili anlayışlar üzerinde derin etkileri olacaktır. Birkaç yıl içinde bilim adamları Watson ve Crick'in buluşlarının ışığında insan geninin bütün bir haritasını çıkartmış olacaklar ve bununla birlikte insan tabiatını değiştirecek yeni bir imkân doğmuş olacak.

Bilimadamları kızgınlık ve sinirlilik, öldürme isteği ve savaşların nedeni olan düşmanlık duygularını yaratan sinirsel bozuklukların nedenlerini açığa çıkartmaya başladılar bile. Saldırganlık ve şiddet içeren hareketlere neden olan bazı genetik kusurları daha şimdiden ortaya çıkarmış durumdalar; genlerin davranışlarımızı nasıl etkilediğini daha iyi anlamamızı sağlamakla beraber, o davranış biçimini nasıl değiştireceğimiz konusunda da yeni ufuklar açacak olan biyogenetik ve nörogenetik alanlarında olağanüstü ilerlemeler kaydediyorlar. Davranış genetiği biliminde muazzam değişimlerin doruk noktasındayız. Bir şempanzeye, genlerinde değişiklikler yapılıp konuşma yeteneği kazandırılacağı zaman pek de uzağımızda değil, insan davranışlarıyla ilgili genetik mühendisliği de buna benzer bir yolda ilerleyecektir, insan ırkında sapkın davranışlara veya kendi kendini yıpratmaya yönelik bir genetik bozukluk olduğunda, kolayca giderilecektir.

Anlayamadım, hayal mi diyorsunuz? Bence bu kaçınılmaz - ve eğer insanoğlunu kendi türünden varlıkları öldürmekten alıkoyacaksa, aynı zamanda da gerekli -bir şey.

Bilimadamları insanları inşa etme gücüne eriştikten sonra, kiliselerden de sesler yükselmeye başlayacaktır tabii, insanın tasarımının sadece ve sadece Tanrı'ya ait olduğu söylenecektir. Davranış genetiği biliminin işleyişini geçici de olsa durduracak tepkiler olabilecektir, ama bir şeyin olacağı varsa zaten er ya da geç olur. Dünya, eskilerin değişip, yerine yenilerinin gelmesini sağlayan devrimci olayların örnekleriyle doludur ve yeni keşifler hiçbir şekilde durdurulamazlar. Yirmi birinci yüzyılda biyolojik bilimler alanında gerçekleşecek devrim, yirminci yüzyılda fizik alanında gerçekleşen devrimden daha büyük olacak. Kendime ve başka insanlara zarar veren şeyleri yapmaktan kendimi alıkoymak ve toplum içinde sapkın davranışlara neden olan duygusal çatışmalarımı çözmek için yetmiş yıl harcamam gerekti. O zamanlar mümkün olsaydı da, bana genetik operasyon yapılmış olsaydı, hayatımın çoğunu duygusal çatışmalar içinde geçirmeme neden olan duygusal bozukluklarımla bu kadar uğraşma zahmetine katlanmama da gerek olmazdı belki de. Gelecekte uzmanlar, çocukluğumda çektiğim acıya neden olan sorunu bulup, bu konuda bir şeyler yapacak konuma gelecekler. 


Farklı bir sevgi görüp, farklı bir şekilde bakılsaydım, bugünkünden farklı bir insan olurdum. Hayatımın büyük bir kısmını reddedilme korkusuyla yaşayıp, bana sevgi gösteren insanları, onlara güvenemediğim için reddetmekle geçirdim. Basında hakkımda yalan yanlış haberler çıktığında, bunlara kayıtsızmışım gibi bir tavır geliştirmiştim, oysa gerçekte içim kan ağlıyordu. Şimdi artık hakkımda kimin ne düşündüğü gerçekten umurumda değil. Sevdiğim ve her şeyin üstünde tuttuğum kişiler dışında diğer insanların düşüncelerine karşı art niyetsiz bir kayıtsızlık geliştirdim.

Clifford Odets bir seferinde bana, "Beethoven'in söylemek istediğini kırkıma gelene kadar hiç 'duymamıştım'," demişti. İnsan yeterince yaşlanmakla, sırf bu yüzden, çok şeyler öğrenebiliyor. Bazı açılardan hiç değişmediğimi söyleyebilirim ama, her zaman duyarlı, kendime ve başka insanlara karşı her zaman ilgiliydim, insanlara ilişkin sezgilerim her zaman güçlüydü, iyi kitapları ve her türlü espriyi her zaman sevdim; esprilere karşı duyduğum bu ilgi bana, ikisi de şen şakrak olan annem ve babamdan geçti sanırım. Fakat diğer açılardan bakıldığında, çocukluğumdakinden çok daha farklı bir insanım şimdi. Hayatımın büyük bir kısmında, öyle olmadığım halde güçlü görünmek durumunda kaldım ve en fazla istediğim şey, ipleri elimde tutmaktı. Bir yanlışımı bulduklarında veya kendimi küçültülmüş hissettiğimde, öç almak isterdim.

Artık istemiyorum. Otoriteyi ve bayağılık derecesindeki konformizmi hâlâ eskisi gibi hor görüyorum, ancak artık bu tür şeylere sert ve ani tepkiler vermiyorum. Yirmili yaşlarımda hep en iyi ben olayım isterdim, ama şimdi buna zerre kadar önem vermiyorum. Kendimi başkalarıyla kıyaslamayı bıraktım artık. Birinin benden daha yetenekli olmasına veya hakkımda dedikodu çıkarılmasına hiç aldırış etmiyorum; onların benden pek farklı olmayan, dünyada tıpkı benim gibi kiracı olan ve yaptıkları şeylerin çirkinliğine gözlerini kapamış insanlar olduklarını anlayabiliyorum. Bütün bunları, doğru bildikleri için yaptıklarının farkındayım.Bu arada, bu kitapta hayatımı anlatırken bazı insanları hakir gördüğüm için suçlu olduğumu da itiraf etmeliyim.

Annemle babamın o zamanlar ölmelerinin bir anlamda talihli bir tarafı var bana göre; çünkü, aksi takdirde, kendime doğru dürüst bir yol çizene kadar büyük bir ihtimalle hayatlarının geri kalan kısmını karartabilirdim. Şimdi hiç olmadığım kadar mutluyum. Birbirimize yardım ederek ben ve ablalarım beraberce fırtınayı atlattık, ikisi de büyüyüp aklı başında, koca kadın oldular, alkolizmi yenip, kendilerine yeni bir hayat kurmayı başardılar. Frannie bu yıl öldü, hayatımda yeri asla doldurulamayacak büyük bir boşluk bırakarak göçüp gitti aramızdan. Fakat ölmeden önce o da mutlulukla tanıştı; ellisine doğru koleje geri döndü ve çok başarılı bir öğretmen oldu. Tiddy ise önce oyunculuğu, ardından iş hayatını denedikten sonra harika bir terapist oldu ve o olağanüstü anlayış yeteneğini başkalarına yardım etmede kullandı.



Büyükannem, hayatın, "tırmanışı uzun ve meşakkatli olan bir Ahmaklar Tepesi"olduğunu söylerdi, oysa Tiddy, Frannie ve ben o tepenin doruğunun da doruğuna çıktık.

Uzun süreden beridir doldukça dolan bir şeylerin boşalması diye niteleyebileceğim bu kitaba, benim özgürlük ilanım da diyebiliriz. Nihayet kendimi özgür hissediyorum ve insanların hakkımda neler düşündüklerine zerre kadar değer vermiyorum. Yetmişimde, öncekinden de fazla eğleniyorum. Ufacık bir şey bile beni eğlendirmeye yetiyor - bir şeyler inşa etmek veya keşfetmek, çocuklarımla beraber olmak veya köpeğim Tim'le oynamak, arkadaşlarımla laklak etmek veya banyoma doğru yollanan bir karıncayı seyretmek. Dr. Harrington'a, kişisel çabalarıma ve sadece geçmekle bana yardımcı olmuş olan zamana, hiç yaşamadığım bir çocukluğu bana sonunda yaşattıkları için sonsuz minnet duyuyorum.

Yakınlarda Kevin Costner'ın Dances with Wolves'ini (Kurtlarla Dans) seyrettim ve filmin ortalarında dayanamayıp ağladım. Önce bunun nedenini anlayamamıştım. Sonra genç Kızılderili oğlanın perdede yansıyan görüntüsü; nedenini anlamamı sağladı: bu sanki bir tür yuvaya dönüştü, çünkü o sırada bir iki yıl öncesinde temiz, saf ve içten bir yanım olduğunu ve bu yanımın çocukluğumdan beri gizli kaldığını keşfettiğimi yeniden hatırladım. Bir şekilde bütünleştiğimi ve özgürlüğümü hissettim. 

Sonra bir de babamı affetmem gerektiğini, aksi takdirde hayatımın geri kalan kısmını nefret ve kederin pençesinde geçirmek durumuyla karşı karşıya kalabileceğimi fark ettim. Bize yaptıklarını affetmeseydim, yaptığım şeylerden dolayı kendimi de affetmeyecek, bu yüzden suçluluk ve sorumluluk duygularıyla içim içimi yiyecekti. Artık hem onu, hem de kendimi affetmiş bulunuyorum; her ne kadar insanın birini kafasında affetmesinin, yürekten affettiği anlamına gelmediğini bilsem de.

Bu hikâyede son yok. Sonunu bilseydim seve seve anlatırdım. Hayatımın sonu da, Otuz ikinci Sokağın sonundaki karaağacın altına oturup, o büyülü tohumları yakalamak umuduyla ellerimi uzattığım zamanların öncesi gibi bir bilmece benim için. Bu yüzden hayatımın bundan sonraki seyrini, beni şaşırtmaya devam eden bir dünyada süren bir bilmece olarak görüyorum. Hayat bile anlaşılmazlığını hâlâ sürdürüyorken, benim "zamanın dışındaki bilinmezler ülkesi"nin neresinde olacağım konusunda kafa patlatmaya hiç gerek yok. Ancak yine de diyebilirim ki, son nefesimi verirken kendimi tekrar Otuz ikinci Sokakta bulacağımdan eminim.

Kendimi, Güney Denizleri'ndeki Ada'mda, geceleyin efil efil rüzgârda, başımı geriye yaslamış ve ağzım açık bir şekilde, kırpışan noktacıklı ışıkların altında ne zaman geleceği belli olmayan o sessiz ışık yolunun göğü yırtıp beni tekrar şaşırtacağı anı beklerken hayal ettikçe zihnim yatışır ve durulur. Artık küçükken yaptığım gibi elimi uzatmıyorum, ama büyülü anları eskisi kadar hiç bıkmadan, usanmadan bekliyorum.

Marlon Brando'nun cennet adası Tetiaroa



Tetiaroa  adasıyla ilgili bir yazıya buradan ulaşın



Filmleri

1950-The Men 
1951-İhtiras Tramvayı  
1952-Viva Zapata! 
1953-Julius Caesar 
1953-The Wild One 
1954-On The Waterfront 
1954-Désirée 
1955-Guys and Dolls  
1956-Operation Teahouse-short
1956-The Teahouse Of The August Moon 
1957-Sayonara  
1958-The Young Lions 
1959-The Fugitive Kind  
1961-One Eyed Jacks-Yönetmen/Oyuncu
1962-Mutiny on the Bounty  
1963-The Ugly American 
1964-Bedtime Story  
1965-Morituri 
1966-The Chase  
1966-The Appaloosa  
1966-Meet Marlon Brando-short
1967-A Countess From Hong Kong 
1967-Reflections in a Golden Eye 
1968-Candy 
1968-The Night of the Following Day
1969-Queimada 
1970-King: A Filmed Record...Belgesel
1972-The Nightcomers 
1972-The Godfather
1972-Last Tango in Paris
1976-The Missouri Breaks 
1978-Raoni-Belgesel
1978-Superman 
1979-Apocalypse Now 
1980-The Formula
1989-A Dry White Season
1990-The Freshman 
1991-Hearts of Darkness-Belgesel
1992-Christopher Columbus 
1995-Don Juan DeMarco
1996-The Island of Dr Moreau
1997-The Brave 
1998-Free Money
2001-The Score
2006-Superman Returns  (eski görüntüleri kullanıldı)
2006-Superman II  (eski görüntüleri kullanıldı)
2015-Listen to me Marlon-Belgesel

web sayfası

08 Aralık 2016

Ve...Sonraki Hayattan Kırk Öykü













Egaliter-Eşitlikçilik

Ölüm sonrası yaşamda Tanrı'nın aslında hayatın karmaşıklığını anladığını keşfedersiniz. Diğer tanrılar gibi O da başlangıçta akranlarının baskısına boyun eğerek evrenini, iyi ve kötü insanlardan oluşan ikili bir kategoriye göre yapılandırmıştır. Ne var ki insanın pek çok açıdan iyi, ama aynı zamanda başka bazı açılardan yoz ve kötü niyetli olabileceğini anlaması uzun sürmemiştir. Peki, kimin cennete, kimin cehenneme gideceğini hakça nasıl belirleyecektir?

Bir insanın aynı zamanda hem zimmetine para geçirip, hem de hayırseverlik yapması mümkün değil mi, diye düşünmüştür. Bir kadın zina yapıyor olsa da, her iki erkeğin de yaşamına zevk ve güven katamaz mı? Bir çocuk farkında olmadan ailesini parçalayacak sırları ifşa edemez mi? Toplumu -iyi ve kötü diye-iki kategoriye ayırmak henüz gençken Ona daha mantıklı bir iş gibi görünmüş ama tecrübeyle birlikte bu kararlar giderek zorlaşmaya başlamıştır. Yüzlerce faktörü göz önüne alan karmaşık formüller geliştirmiş, upuzun kâğıt şeritler üstüne sonu gelmez karar çıktıları alan bilgisayar programları üretmiştir. Ancak hassas yapısı bu otomasyona isyan etmiş ve bilgisayar, aklına hiç yatmayan bir karar ürettiğinde konumundan istifade ederek öfkeyle fişi çekmiştir.

Ve işte o gün savaşan iki ulusun ölülerinin dertlerine kulak verir. Her iki taraf da acılar çekmiştir, her iki tarafın da haklı yakınmaları vardır, her ikisi de gerekçelerini açık gönüllülükle ortaya koyar. O ise kulaklarını kapatır ve kederle inler. İnsanlarının çok boyutlu varlıklar olduklarını ve gençken yaptığı esneklikten uzak karar mekanizmasıyla daha fazla idare edemeyeceğini bilmektedir.

Bu durum bütün tanrılara üzüntü vermez. Aslında bizler, öldükten sonra, yarattığı varlıkların çapraşık yüreklerine karşı derin bir hassasiyet sergileyen bir Tanrı'nın karşısına çıkacağımız için kendimizi şanslı saymalıyız. Tanrı aylar boyu cennetteki evinin salonunda, boynu hasırotu gibi bükük, üzgün üzgün dolanır durur. Kuyruk uzadıkça uzar. Danışmanları ona karar verme işini devretmesini önerir ama O insanlarını, başkasına teslim edemeyecek kadar sevmektedir. Bir karamsarlık anında aklından, meseleleri kendi aralarında halledene dek herkesi belirsiz bir süreliğine kuyrukta bekletmek geçer. Ancak neden sonra cömert yüreği daha iyi bir fikirle aydınlanır.

Bu fikre gücü yetmektedir: herkese, her bir insana cennette bir yer bahşedecektir. Ne de olsa herkesin içinde iyi bir şeyler vardır; insanın temel tasarım özelliklerinden biridir bu. Yeni planıyla birlikte morali düzelir, yanaklarına renk gelir. Cehennem operasyonlarını sonlandırır, Şeytan'ı işten çıkarır ve tüm insanları yanına, cennete alır. Yeni gelenler ve eskiler; menfurlar ve faziletliler... Yeni sistemin çatısı altında herkes Onunla konuşmak için eşit vakit hakkına sahip olur. Birçokları Onu biraz lafazan ve fazla vesveseli bulsa da, kimse tarafından umarsızlıkla suçlanmaz.

Yarattığı yeni sistemin en önemli özelliği, herkese eşitçi davranılmasıdır. Artık kimilerine ateş, kimilerine sazlı sözlü sefalar reva görülmemektedir. Ölüm sonrası yaşam artık su yataklarına karşılık ağıllar, suşilere karşılık çiğ patatesler, şampanyaya karşılık kaynar sular biçiminde tanımlanmamaktadır. Herkes herkesin kardeşidir ve dünya üstünde bir türlü yeşeremeyen bir kavram, ilk defa hakikate dönüşür: gerçek eşitlik.

Komünistler şaşkınlığa düşer ve sinirlenirler çünkü kusursuz toplumlarına nihayet ulaşmışlardır ama bu, inanmak istemedikleri bir Tanrının yardımıyla olmuştur. Meritokratlar, sonsuza dek bir avuç solcuyla, liyakatsiz bir sistem içine sıkışıp kaldıkları için incinmişlerdir. Muhafazakârlar hor görebilecekleri çulsuzlardan; liberaller terfi ettirebilecekleri mağdurlardan mahrum kalmıştır.

Tanrı bir gece yatağının kenarına oturur ve ağlamaya başlar, zira herkesin hemfikir olduğu tek konu, cehennemde olduklarıdır...

David Eagleman-Ve...Sonraki Hayattan Kırk Öykü


Çev. Duygu Akın
Domingo Yayınevi/ 128 Sayfa

Öldükten sonra başımıza neler gelir? Ve bu insanlığımız hakkında bize neler söyler?

Sonraki hayatta Tanrı'nın bir bakteri boyutunda ve varlığınızdan tamamen bihaber olduğunu keşfedebilirsiniz ya da yanınızda yalnızca hatırladığınız insanları bulabilirsiniz. Kimi sonraki hayatlarda tüm yaşlarınıza ayrılmış halinizdesinizdir, kimisinde kredi kart kayıtlarınıza bakılarak yeniden yaratılırsınız, kimisindeyse aslında olabileceğiniz ama olmadığınız kişiliklerinizin moral bozucu varlıklarıyla birarada yaşamanız gerekir.

Eagleman aynı anda hem komik, hem hüzünlü hem de sarsıcı olabilen kurmaca öyküleriyle geleneksel kavramlar kulesini yerle bir ediyor ve bizlere kendimizi 'burada' ve 'şimdide' görmemizi sağlayan, büyüleyici bir mercek sunuyor. Dudak uçuklatıcı bir hayal gücüne dayanan bu öykülerin kökleri bilime, romantizme ve gizemli varoluşumuza yönelik huşuya dek uzanıyor. Bu kitap, ölüm, ölümsüzlük, ümit, aşk, biyoloji ve insanlığımızın yepyeni çehrelerini ortaya çıkaran arzunun bir karışımı.

David Eagleman

1971 Albuquerque, New Mexico, ABD
New Mexico'da büyüdü. Üniversite eğitimini İngiliz ve Amerikan edebiyatı üzerine yaptıktan sonra Nörobilim dalında doktorasını tamamladı. Teksas, Houston'daki Baylor Tıp Fakültesi'nde Algı ve Eylem Laboratuvarı'nın başında olan Eagleman, Nörobilim ve Hukuk Teşebbüsü'nün de kurucusu ve yöneticisi. Bilimsel araştırmaları Science, Nature gibi prestijli yayınlarda yer aldı; nörobilim üzerine Wednesday is Indigo Blue: Discovering the Brain of Synesthesia isimli kitabı yazdı. Yazarın Türkiye'de Domingo yayınevi tarafından yayımlanmış olan Ve... Sonraki Hayattan Kırk Öykü ve Incognito: Beynin Gizli Hayatı isimli kitapları uluslararası çok satan listelerinde yer aldı. Eagleman, bu kitapla eşzamanlı olarak hazırlanan The Brain isimli BBC belgeselinin de sunucusu ve yazarıdır.

Türkçe deki Kitapları

2016-Beyin-Senin Hikayen
2013-Incognito - Beynin Gizli Hayatı
2010-Ve... Sonraki Hayattan Kırk Öykü

07 Ekim 2016

Taylan Kara





















Tüyap fuarında görene kadar kitaplarının hepsini okuduğum Taylan Kara'nın-kitaplarında kendisiyle ilgili bir şey koymadığı için-kimliği hakkında benim de hiçbir fikrim yoktu. İnternet'te araştırma yaptığınızda ise kendisiyle ilgili çizilen bir sürü senaryo çıkıyordu karşınıza..İsminin takma olduğundan tutun, aslında falancanın / filancanın Taylan Kara ismiyle yazdığına kadar,  inzivada yaşayan 60 yaşlarında bir Felsefe profosöründen, aksakallı bir psikiyatrise kadar, türlü türlü versiyonlar.. Yazdığı şeylerle tanınmayı isteyecek kadar mütevazi bir tıp doktoruyla tanıştım oysa fuarda..3 saatlik bir sohbet ve sonrasında Yalçın Küçük'le birlikte Sadık Albayrak yönlendiriciliğinde yapılan  "Bir mücadele aracı olarak edebiyat" söyleşisini izledim..

Kara'nın bende bıraktığı etkiler ise şunlar oldu:

-Nurullaç Ataç'tan bu yana gördüğüm en sivri dilli (ama dersine iyi çalışmış ve çürütülmesi çok zor dayanaklarla hareket eden ve kesinlikle olayı kişiselleştirmeyen) mizahi yanı da güçlü bir eleştirmen kimliği..

-Edebiyat alanının çürümüşlüklerini-eserin önüne geçen dost-ahbap ilişkilerinin ipliğini pazara çıkarırken ki (bir tür Don Kişotluk yaparken) tek bırakılmışlığı ama bu konudaki azmi..

-Eleştirmen olarak değil de tamamen edebiyata yönelmiş bir Taylan Kara'nın ortaya koyacağı eserlerin ne kadar heyecan verici olacağına dair önsezim...

Kitapları

2015-Vasat Edebiyatı 101
2013-Vasatlığa Giriş Dersleri
2010-Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt
2008-Poe'nun Kuzgunu-Roman
2008-Cölanj-Roman



01-Vasat Edebiyatı 101
Hayal Yayınları-2015 /112 sayfa 

Vasat Edebiyatı, bir çürüme ve çürütme düzeneğidir. Vasat Edebiyatı, bir sürüleştirme ve ahmaklaştırma aracıdır. Ahmaklaştırdıkça ahmaklaşmakta, ahmaklaştıkça ahmaklaştırmaktadırlar. Nice şanlı isyanı tutuşturan, küçük bir tiksinme duygusunun kıvılcımı olmuştur. Bu kitap bir iğrenme çağrısıdır. (Tanıtım Bülteninden)

  

2013-Vasatlığa Giriş Dersleri
Hayal Yayınları-2013  / 120 sayfa

Bu kitap bir tahakküm aracıdır.
Bu kitap senin bilincine hitap etmektedir.
Bu kitap imgelerle değil olgularla, sanrılarla değil gerçeklerle ilgilenmektedir.
Gördüğün gibi bu kitap açıkça tepeden inmecidir.
Bu kitap, doğru yüzlere doğru fırlatılmış bol balgamlı bir tükürüktür.
Bu kitap ahlakına yönelik bir sabotaj denemesidir

Bu kitap "halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmekte"dir.
Bu kitap insan türünün kültürel genetiğine zorla girmeye çalışan bir mutasyondur.
Bu kitap bir çeşit asetondur; mantarlı tırnaklara sürülmüş ojeleri siler. (Tanıtım Bülteninden)


 

2008-Poe'nun Kuzgunu
Hayal Yayınları-2008 / 126 sayfa

Kâbil’in yediği halttan beri dünya üzerindeki her cinayeti bir karga izler; tarih ötesi bir gözlemcidir, bir tür cinayet nöbetçisi... Sana cinayetle ilgili tüyo vermez; “bıçağı şuraya sapla”, “kafasının şurasını parçala” demez; Kâbile’e yol gösterdiğinden beri her cinayetin bir nevi onur konuğudur.

Geçmişinin arkanda kalmış olması onun bittiği anlamına gelmez.



2008-Cölanj
Hayal Yayınları-2008 / 160 sayfa

"Taylan'la ilk kez 2003 yılında, ders verdiğim seminerde karşılaştık. Göze çarpan bir katılımcıydı: Keskin bir alaycılığın ardına gizlendiği, içine sığdıramadığı, neredeyse saldırgan bir enerjisi vardı.

(Bana kendiminkini planlama konusunda fikir vermesi için on ünlü yazarın mezarlarının fotoğraflarını gönderdiğini söylesem, belki durum daha iyi anlaşılır)

Bu durumun zekâsının habercisi olduğunu umarak neler yazacağını merakla beklemeye koyuldum.

Beni şaşırtmadı. Karşımda "tam bir ruhsal bir anarşist" vardı Çevresindeki, yaşamındaki gözlemlerden yola çıkarak ne kadar toplumsal, kişisel değer varsa hepsine saldırıyor, burjuva ahlakını ve küçük burjuvaları yeren gözlemler, sarsıcı cümleler, söz oyunları art arda sökün ediyordu.

Yer yer Celine, zaman zaman Kafka! Tabii buna Henry Miller'i de eklemek gerekiyor. Taylan Kara, edebiyatımızdaki mevcut eğilimlerden çok farklı bir yazar; sözcüğün tam anlamıyla yeni bir ses. Ancak Taylan'ı okumak; dikkat ve sabır gerektiriyor ve bence o, bunu hak eden bir yazar. Anlattıklarını daha büyük yapıya oturttuğuna romanlarının ses getireceğine eminim." Mehmet Eroğlu



 


2010-Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt
Hayal Yayınları-2010 / 88 sayfa

Bu kitap "aşırı iletisi" olan bir kitaptır. Bu işi, iletisini zaman zaman gözlere sokarcasına yapmaktadır. Bu kitap gevezeliğin bütün olanaklarını zorlayarak okuyanı söz ile eylem arasındaki pasaport kontrol noktasına götürmeyi amaçlamakta; bulunduğu söz dünyasının sislerinin arasından okuyucuya asıl olan hayatı işaret etmektedir. Bu kitap bir yığın süslü sözle, sıkıcı cümlelerle, onlarca sayfayla kısaca şunu söylemektedir:

"Ey okuyucu, bütün cüretini yalnız bilmeye harcama; bu iki yüzyıl önceki meseleydi."  Bu yüzyılda hâlâ cüret edecek bir enerjin kaldıysa biraz da "yapmaya cüret et".

















Bendeki Taylan Kara (altını çizdiğim satırlar)
Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabından...

Kitap 4 kısımdan oluşmaktadır :

-Devlet ve İhtilak 
-Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt 
-Dinle Küçük Adam 
-Burjuvazinin Gizemsiz lticiliği 

***Devlet ve İhtilak'tan..***

-Devlet, birçok şeyin aslının bilinmesini istemez, ancak bütün belgelerin aslını ister..

-Ortalama bir insanın beyni bir temizleme leğenidir, devlet orada elini yüzünü yıkar..


***Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt'ten..***

-Her insanın "öteki" ile ilişkisi, bir birliktelik değil en fazla bir tahammüldür. Ancak bu cümlenin yanlışı cehennemin sınırı hakkındaki saptamadan kaynaklanır. Cehennemin sınırı öyle uzaklardan, "öteki" nin başladığı yerden değil çok daha içeriden, kendi içinizden başlar...

-Öğrendiğinde unutmak isteyeceğin şeyleri bilmeye çalışma! Dünyanın en zor işi, öğrenmek değil unutmaktır...

...
Unutmanın hemen öncesindeki duraktır alışmak..
...

- Ölü israfı...
        Bir mezarlıkta gömülü olan her bir ölü için bir tören yapıldı, her bir ölü birileri tarafından gömüldü, her biri için en az birkaç kişi ağladı. Yapayalnız duran her bir mezar, onlarca insanın gözyaşının ya da dualarının izini de taşımakta..
       Dünyada toprağa yerleştirilmiş her bir mezar için toprağın üstüne terk edilmiş ne çok canlı var; bir ölüden değişik düzeylerde etkilenen onlarca insan..
      Bu ölülerin her biri, tek tek birer kadın tarafından aylarca karında taşındı, birçoğu için heyecan duyuldu, çoğu birer kadın tarafından haftalarca emzirildi, her biri giydirildi, büyütüldü. Şimdi toprakla kucaklamış kemikler tek tek büyüyüp uyadılar. artık hep aynı kalacak olan şu nihai tabloya ulaşabilmek için bu milyonlarca iskelet dünyada neler yaşadı. 
    Ne israf...Ne israf...


-Eylemsizlik ilkesi
        İnsan kulağı, kendisiyle aynı seviyede duranların seslerine tıkalıdır. Onun duyacağı sesler yukarıdan gelmelidir. Kazara duyduğu seslerin sahiplerini de mutlaka ya yukarı taşır yahut kendisi aşağıya iner, ona bir şey duyurmanın başka bir yolu yoktur...

        İnsan dünyayı yürüyerek bitiremez, yüzeyindeki insan için dünya sınırsızdır, kenarı yoktur. Neyse ki küre şeklinin sınırlılığı insan sağ duyusunun envanterine henüz işlenmemiştir; çıplak algı ve sağduyu için dünya, hala sınırsız ve çok büyüktür; insanın mutluluk çadırının kazıkları tam bu algının üzerine çakılmıştır...


-İnsan kazılarından elde edilen arkeolojik bulgular 
         İnsan olduğunuza bakmayın, milyonlarca yıl öncesinde tek hücreliyken kazanılan reflekslerle sürüyor hala yaşam; hemen hemen her şeyiniz şu iki ilkeyle açıklanabilir: 
- Acıdan kaç. 
- Yaşa. 


-Sözün ağız öncesi tarihi 
            Söz, insandan çıkar çıkmaz daha hedefine varamadan çarpıtılır, kısalır, hedefe ulaşsa bile yanlış anlaşılır. Bir insandan diğerine doğru gerçekleşen iletim, her aşamasında tuzaklarla doludur; bütün tehditleri aşıp iletimi tamamlasa bile tamamlandığı hedefte iletilmek istenenle iletilmiş olan çoğu kez örtüşmez. Söylenenler, sözün hep sahibinden çıktıktan sonraki patikasında olan tehlikelerdir; oysa ağızdan çıkanın bile beyindekilerIe aynı olduğunun garantisi yoktur. Sözün bir de ağızdan önceki tarihi vardır ki diğerleriyle karşılaştırıldığında belki de en büyük tahribat burada olur. Sözün miladı ağızdır; korsanlık, ağızdan sonrasını ilgilendirdiği kadar ağızdan öncesini de ilgilendirir...


      Sanat, insanoğlunun tehdidi altındadır. Her büyük sanat eseri, belli bir zaman sonra sıradanlaşır; şiirse kartpostallara iner, müzikse asansörlerde çalınır, resimse masaüstü öğesi olarak bilgisayarların fonunu oluşturur. İnsanoğlu deha ürünlerini gülünçleştirmede özel bir yetenek sahibidir...




















***Dinle Küçük Adam'dan...***

-Cici teyzenin ve güleryüzlü amcanın bilgisayarlı tomografi bulguları 

Sabahleyin yüzüne tebessümle "günaydın" diyen babacan amcaların, asansörde kenara geçip seni buyur eden cici teyzelerin, "günaydın" demeden ya da seni buyur etmeden önce ne büyük pisliklere bulaştığını, ne aşağılık işler yaptıklarını bilseydin herhalde ilk işin onların babacan ve sevimli yüzlerine kusmak olurdu.

İnsandaki babacanlığı ve ciciliği biraz kazımak ister misin? Babacan amca hiç tetik çekmediği için cinayet işlemediğini zanneder. Cici teyze muhtemelen kan görmeye hiç dayanamıyordur. Tam da bu nedenlerle cici teyze işkence için kan görmeye fazlasıyla dayanabilen işkenceciler tutar, onların maaşını ödemeyi bir vatandaşlık görevi sayar. Bir cinayet şebekesinin yönetim kurulunu seçen genel kurul üyeleridir onlar; işledikleri suç onlara sıçramaz, çünkü onlar hep taşeron kullanırlar. Cinayeti, onların yerine başkaları işler; iyi vatandaş ise kiralık katillerinin sigortalarını yatırır.

Cici teyze ve babacan amca her seçimde sabah erken kalkarak oylarını kullanmayı asla ihmal etmezler; oy verdiklerinin neden oldukları katliam, tecavüz ve her türlü suç, taşeronluğun doğası gereği babacan amcanın gülen yüzüne ya da cici teyzenin temiz ellerine sıçramaz. Onlar neden oldukları şeylerden asla haberdar olmazlar; ama bütün bu olanlara neden olanlar da tam olarak onlardır... Cinayetlerin en büyükleri babacan amcaların güleryüzlü, cici teyzelerin kibar kalabilmesi için işlenir. Tavuk kesilirken bakamayan amca, en kanlı katliamları coşkuyla alkışlar; işkencelerde kullanılan elektriğin faturasını cici teyze rahmetliden kalma emekli maaşından öder.

Yalanlar, en çok bu amca ve teyzeler içindir; otorite ile olan ilişkilerinde en çok yaptıkları da zaten "inanmak"tır. Bu "iyi vatandaş" huzuru, kan ve eskimiş cesetlerin üzerinde inşa edilmiştir; bedeli kan ve kemiktir. Bu sakin, bu huzurlu, bu cici yaşamın altında, milyonlarca kemik, etlerinden sıyrılmış kanları içinde yüzer. 

Cici teyze ve kibar amcanın her gün yumuşatıcı krem sürdükleri kutsal elleri, sırtlarında yükselen iktidarlardan aşağıya damlayan kanla kirlenmiştir, oysa onlar asansörde kibarlık yaptıkları ya da "günaydın" dedikleri için kendilerini iyi zannederler.

İsa'nın muhatapları için söylediği "içinizden en günahsız olan ilk taşı atsın" cümlesi artık anlamsızdır; cümle aşağı yukarı şöyle olmalıdır: "içinizden l00'den daha az insanın ölümüne neden olan, ilk taşı
atsın."

Bir lokantadaki garsonun kibar davranışı ile bir hastanede başı ağrıyan bir hastanın tedavi edilmesi, sokaktan geçen birinin nazikçe "günaydın" demesi ile bir mahkûma elektrik verilerek işkence yapılması aynı toplumun birbiriyle asla çelişmeyen görüntüleridir. Otorite, kendisine boyun eğenin günlük yaşam koşullarını ne kadar genişletiyorsa kendisine tehdit olarak kabul ettiklerine de o kadar insanlık dışı davranır "İyi vatandaş"ın başını okşayan el ile düşman saydıklarının makatına cop sokan el aynı eldir.

İnsanların çoğu çok "cici" ve oldukça "kibar"dır…


-Şen aile kerhanesi
         Çoğu evlilik, ayrılık halinde yaşanacaklardan sakınıldığı için sürer. Boşanma halinde olabilecek terördür, çoğu evliliğin "huzur"unun garantisi...


-Ayrı bir tür olarak ölüler
        Acı çeken insanın ilk yapmaya çalıştığı şey, acısını geçirmek değil ona başkalarını ortak etmektir. Acının kendisinden çok yalnızlık insanı rahatsız eder: hissettiği şeyi başkalarında da görmek insanda güven uyandırır. Sosyallik nedeniyle ya da bir paylaşım duygusuyla değil düpedüz bencil dürtülerle, acı yükünü ancak başkalarını acıtarak hafifletebilir...


-Nenni Gözlükçü
          Dünya, en güçlü olanın, tasarladığı gözlüğü müşterisine taktığı bir gözlükçü dükkanıdır. Belli başlı güçlülerin temsil edildiği beş on çeşit gözlükten, kendine uyanıyla dünyaya bakmaktır iyi vatandaşlık ... İnsanoğlu taktığı gözlüğünün derecesinden ve hatta varlığından habersizdir. Gözlükçülerin en büyük başarısı, milyonlarca insanı, aslında gözlük takmadıklarına inandırmalarıdır...


 ***Burjuvazinin Gizemsiz lticiliği'nden...***

-Alternatif küçük burjuva tekerlemeleri: Adagio 
      Küçük burjuva küçük burjuva ruhun nerede 
      Ruhum yok ruhum yok bunalırım gene de...


-Varoluşçunun cinsel hayatı
        Yıllardır hep seni gözleyen gözlerin varlığını bilerek davranmaya alışkın olan sen, şimdi bunu kırmaya çalışıyor, hiç kimsenin sana bakmadığı, bakanların umursamadığı, umursayanların ise umursamaktan hemen vazgeçtiklerini kavramaya çabalıyorsun. Yaptıklarının kimseyi ilgilendirmiyor oluşu, davranışlarına evrensel gerekçeler bulmayı zorunlu kılıyor. Dinlediğin müziğe rastlayıp "Aaaa" diye şaşıracak, okuduğun kitaplara bakıp "Vay be" diyecek hiç kimse yok çevrende; hiç ama hiç kimse...

          Dinlediğin müziğin niteliği, birçok konudaki detaylı bilgin, edebiyat zevkin vs, senin şu birçok insana göre oldukça basit sorununu çözmeye yetmiyor. Hiçbir kadın "Sartre'ı biliyor olmandan" dolayı seninle yatmıyor; ateşli bir seks için gereken en son şey Sartre... Hiç görmediysen bir bak bakalım Sartre'ın resmine, kalın gözlüklerinin ardındaki her biri başka bir tarafa bakan gözlerine... Yapabilsen, o Sartre'ı hiç duymamış Serdar Ortaç hayranı kadını becermek için ne yapmak gerekiyorsa yapar, Sartre'ı falan siktir ederdin ama bunu başaramadığın için odanda yalnızsın. "Sartresevmez-Serdarsever" kadın seni sallamadığı için sana kala kala Sartre okumak kalıyor. Hem artık 21.yüzyılda hiçbir kadın kendini Sartre biliyor diye birilerine becertmiyor. Bunlar geçmişe ait seksüel uyaranlar; bu zamanda hele hele yaşadığın yerde Sartre bilenlerin kaderidir otuz bir çekmek... 

dolandagel portfolio

Son olarak bu güzel kartları hazırlayan ve beni Taylan Kara'yla tanıştıran Sanem Uçar'ın sitesindeki Kara'yla ilgili olan kartları buraya alıyorum. Yaptığı diğer kartların tümüne de buradan bakabilirsiniz..



Taylan Kara'nın yazılarına aşağıdaki sitelerden erişebilirsiniz



25 Haziran 2016

Başka Dünyalar-Margaret Atwood


Margaret Eleanor Atwood 18 Kasım 1939 doğumlu Kanadalı yazar, şair, eleştirmen, denemeci. Yakın tarihin en saygı duyulan kurmaca yazarları arasında gösterilir. Arthur C.Clarke ve Prince of Asturias Edebiyat ödüllerini kazanmıştır. Aynı zamanda beş kez Booker Ödülleri listesinde yer almış, birini kazanmış (2000 yılı Booker Ödülü-Kör Suikastçi-The Blind Assassin) ve yedi kez The Governor General’in finalisti olmuş ve iki kez kazanmıştır. Daha çok roman yazarı olarak tanınmıştır. Aynı zamanda günümüze kadar 15 tane şiir kitabı yayınlanmıştır ve bu alanda da ödül sahibidir. Şiirlerini gençken ilgi duyduğu efsane ve peri masallarından esinlenerek yazmıştır. Atwood aynı zamanda Tamarack Review, Harper’s, CBC Anthology, Ms. Saturday Night, Playboy ve bunun gibi birçok dergide hikâyeler yazmıştır.

Ottawa, Ontario, Kanada’ da Margaret Dorothy ve Carl Edmund Atwood’un ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Annesi Margaret Dorothy diyetisyen ve beslenme uzmanı babası Carl Edmund ise entomologdur. Babasının orman entolojisi araştımaları nedeniyle çocukluğunun büyük bir kısmı Northern Quebec bolgesinin ağaçlık arazilerinde geçmiştir. 11 yaşına kadar tam zamanlı olarak okula gitmemiştir. Doymak nedir bilmeyen bir edebiyat okuyucusu olmuştur. En çok ilgi duydukları gizemli öykülerden oluşan Dell cep kitapları, Grimm’s Peri Masalı kitapları , Kanadalı hayvan hikâyelerini anlatan kitaplar ve komedi kitaplarıdır. Leaside’da Leaside High School’da okumuştur ve 1957'de mezun olmuştur.

Atwood yazmaya altı yaşında başlamıştır ve 16 yaşına geldiğinde profesyonel olarak yazmak istediğinin farkına varmıştır. 1957 yılında Toronto Üniversite’ne bağlı olan Victoria Üniversitesi’ne başlamıştır. Jay Macpherson ve Northrop Frye profesörleri arasındadır. 1961 yılında onur derecesiyle Sanat Bölümünden ve ikinci branş olarak da Psikoloji ve Fransızca bölümlerinden mezun olmuştur. 1961’in sonlarında özel basımı yapılan Double Persephone adlı şiir kitabına verilen E.J Pratt Madalyesi’ni kazandıktan hemen sonra Woodrow Wilson bursuyla Harvard’s Redcliffe College’ta öğrenimine devam etti. 1962 yılında Radcliffe’de master derecesi elde etti ve ilerleyen çalışmalarını Harvard Üniversitesi'nde iki yıl boyunca sürdürdü fakat eğitimi ‘The English Metaphysical Romance’ konulu tezinin tamamlamadığı için yarım kaldı. British Columbia Üniversitesi (1965), Sir George Williams Üniversitesi Montreal (1967-68), Alberta Üniversitesi (1969-79), York Üniversitesi Toronto (1971-72) ve NewYork Üniversitesi gibi tanınmış üniversiteler de ders vermiştir.

Başka Dünyalar-Margaret Atwood
Çeviren: Selin Siral
Kolektif Kitap 2014, 264 sayfa 

Margaret Atwood’un Başka Dünyalar’ı, yazarın bunca yıl yazdıklarının bir kısmının arkasında yatan nedenleri, düşünceleri, okumaları, deneyimleri aktaran bir kitap. Kendi deyişiyle, “Bir edebi tür veya türler ya da alt türlerle hem okur hem de yazar olarak hayatım boyunca sürdürdüğüm ilişkiyi keşfe çıktığım bir yolculuk”.

Kitapla aynı adı taşıyan ilk bölüm, yazarın bir çocuk olarak bilimkurgu ve süper kahramanlarla kurduğu ilişkiyi, bilimkurgunun öncülü kabul ettiği antik çağ mitolojisine duyduğu ilgiyi, farklı türlerdeki bu hikayelerin ortak paydalarını, Damızlık Kızın Öyküsü, Antilop ve Flurya ile Tufan Zamanı romanlarını ona yazdıran fikirlerin tohumlarının nasıl atıldığını anlatıyor. Özellikle kendisini üstopyaya (ütopya ve distopyanın bileşimi, yazarın kendi uydurduğu bir terim) çıkaran yolları anlattığı sayfalar, bu türün hem okuyucuları hem de yazarları için nasıl da değerli!

Kitabın, Başka Tasarılar başlıklı ikinci bölümü, Atwood’un yıllar içinde Huxley’den Orwell’a, Wells’ten Ishiguro’ya birçok yazarın bilimkurgu eserlerine dair yazdıklarını biraraya getiriyor.

Görünmez Adam, Harry Potter ve Neuromancer’ın, Batman’le Operadaki Hayalet’in, Binbir Gece Masalları ile Yüzüklerin Efendisi’nin ortak paydaları olduğu bilgisi bile insanı hem yeni hem tekrar okumalar konusunda heveslendiriyor. Çünkü bu defa Atwood’un gözlüğünü de takmış olarak yapılacak bu okumalar, biliyorsunuz. Hatta belki yeniden okunacak ilk yazar Atwood’un kendisi olacak.

Kitabın üçüncü bölümü Beş Hediye ise gerçekten de Atwood okurları için şahane bir hediye: yazarın beş, kısa bilimkurgu hikayesi! Soğukkanlı ne müthiş feminist bir öykü anlatamam! Dev böcek şeklindeki uzaylıların dünyayı ziyaret ettiği Soğukkanlı’dan sonra, uzaylılara etrafı gezdiren biz’lerin hikayelendiği Eve Dönüş’ü okumak Atwood’un her şeyi çözdüğüne dair tuhaf ve mutluluk verici bir hisle baş başa bırakıyor insanı.

Kitabın üçüncü bölümü Beş Hediye'den bir bölüm:

Kriyojenik: Bir Sempozyum

A. Altmış beş yaşıma geldiğimde kafamı kestirip dondurtacağım. Teknolojiyi geliştirdiler, şirketleri kurdular bile... Tek bir hücreden bedenimin geri kalanını klonlayabilir hale gelene kadar dondurulmuş vaziyette tutacaklar ve sonra kafamı çözdürüp o vücuda geri takacaklar. O zamana kadar çevre ve o tarz şeylerle ilgili sıkıntıların geride kalmış ve işlerin yoluna girmiş olacağını düşünüyorum. 
D. Biraz daha Pinot Grigio almaz mısın? Zeytin?
A. Teşekkürler. Tüm bedenini dondurtanlar da var ama benim maddi durumum şimdilik sadece kafaya yetiyor.
C. Arz ve talep meselesi var işin içinde tabii.
B. Sanırım bu işlemden zihninin sağ çıkacağını düşünüyorsun. Hafızan yerinde duracak mı?
A. Öyle olması gerekiyor. Bilgiler depolanıp daha sonra geri yüklenecek.
B. Zihin mi, beyin mi? İkisinin birbirinden bağımsız olduğunu düşünenler var. Mesela beynin gri renkli bir dondurma gibi olabilir ama zihnin...
C. Peki ya don yanığı meselesi ne olacak? Hiç donmuş göz gördün mü? Renkleri şey gibi oluyor...
D. Yeni bedeninin yaşı da altmış beş mi olacak?
E. Bu Şili Levreği pek lezizmiş.
B. Yemememiz gerek aslında. Soyları tükeniyor. Okyanus zemininde bildiğin kazı çalışması yapılıyor. Deniz tabanına koskoca bir golf sahası yapacaklarmış. 
D. Biliyorum, biliyorum ama bir an çıkmış aklımdan ve pişirmiş bulundum işte; o yüzden yesek daha iyi olacak.
B. Beden yirmi üç yaşında olsa daha iyi diyordum.
C. Ne yani, filinta gibi bir vücut üstünde kırış kırış bir surat mı olacak? Hiç sevimli değil.
D. Öyle bir şeyle yatağa girmek istemezdim şahsen.
A. Sen ortalarda olmayacaksın ki canımcım. Zaten estetik ameliyat yapacaklar. Harika görüneceğim. Ama o zamana kadar edindiğim erdemlere de sahip olacağım.
E. Fazla hayalperestsin! Her açıdan acayip bir şey bu!
A. Halk, yeni bilimsel fikirleri hep acayip bulmuştur.
E. Ben halk değilim! Hem paranı alıp kafanı birkaç yıl dondurucuda beklettikten sonra iflas ettik deyip fişi çekmeyecekleri ve kafanı çöpe atmayacakları ne malum? Aynen böyle yapacaklar!
A. Niye kabalaşıyorsun? Sürece inancım sonsuz benim.
C. Benim daha beter bir fikrim var! Kafanı çözdürüp bir monitöre bağlayacaklar ve en acı hatıralarını sırf ucuz eğlence olsun diye oynatacaklar. Tüm hayatını ikinci sınıf bir sirk ucubesi gibi geçireceksin!
E. Ya da doğal bir felaket olacak -deprem ya da korkunç bir fırtına-, elektrikler kesilecek ve kafan çürüyüp gidecek... Şu köle işçilerin zehir sıktığı yapay olarak olgunlaştırılmış üzümleri uzatır mısın lütfen? Ve evet biliyorum bunlardan almamalıydım ama yıkadım, merak etmeyin...
A. Bu aklıma gelmedi değil. Kabloları yerin altındaki sarsıntıya karşı korunaklı bir mağaraya uzanan güneş enerjisi panelleri olacak...
B. Bakın, şunu kabul edelim bir kere. Çevre kirliliği, yok olan ozon tabakası, genetiği değiştirilmiş organizmaların saldırıya geçmesi, buzulların erimesi, deniz seviyesindeki yükselme yüzünden tüm sahil düzlüklerini sel basması, medeniyeti silip süpüren vebalar... Yalnızca bir avuç insan hayatta kalacak, onlar da göçebe gruplar halinde dolaşan vahşi leş yiyicilere dönüşecek. Ölümcül güneş ışınlarından korunmak için gece yolculuk yapacaklar ve memeli hayvanların çoğu ortadan kalkmış olacağı için fare, hamamböceği ve birbirlerini yiyerek beslenecekler.
A. O süre zarfında ben uyuyor olacağım, unuttun mu?
B. Dur... Yeraltı mağarasına gelecekler. Artık muhafız da yok ve kapının menteşeleri paslanıp düşmüş. Göçebeler içeri girecek, dondurucuyu kırıp açacak ve ne görecekler?
D. Bir tekerlek peynir, yarım kereviz başı, son kullanma tarihi çoktan geçmiş yoğurdumsu bir şey... Kahve içelim mi? Bu gölgede yetiştiriliş kahve, o yüzden öyle ters ters bakmayın bana. Ah, evet bir de geçen yaz yakaladığın şu turna balığını bulacaklar hayatım. Tüm buzluğu kokuttu meret. Kendisiyle ilgili bir planın var mı?
B. Dalgayı bırak. Konumuz kafası. Dondurucuyu açıyorlar ve karşılarında...
C. Muhabbetin gittiği yeri anladım sanırım.
B. Karşılarında protein duruyor! Tencereyi getirin diyorlar. Ziyafet vakti!
A. Zavallı, hasta ve sakat bir insan müsveddesisin.
B. Sadece gerçekçiyim.
C. İkisi aynı şey.


Related Posts with thumbnails