15 Şubat 2020

Şule Gürbüz-Zamanın Farkında


1974'te doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde sanat tarihi ile Cambridge Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı. Antika saatlerin tamiri üzerine ustalaştı. Bu alandaki çalışmalarına 1997’de Dolmabahçe Sarayı’nda başladı. Çalışmalarını halen Milli Saraylar Müdürlüğü bünyesinde sürdürmektedir.

Eserleri

1992-Kambur-Anlatı-İletişim Yayınları
1993-Ağrıyınca Kar Yağıyor-Şiir-Mitos Yayınları
1993-Ne Yaştadır Ne Başta Akıl Yoktur-Oyun-Mitos Yayınları
2011-Zamanın Farkında-Öykü-İletişim Yayınları
2011-Saat Kitabı-Sanat
2012-Topkapı Sarayı Saat Koleksiyonu-Sanat
2012-Coşkuyla Ölmek-Öykü-İletişim Yayınları
2016-Öyle miymiş?- Anlatı-İletişim Yayınları


Zamanın Farkında-İletişim Yayınları-199 Sayfa
(2012 Oğuz Atay öykü ödülü)

“Hayatı anlayamamak kadınları anlayamadığını söyleyen adamın sözü kadar perişan bir ifade gelir bana. Be nabekâr, kadını anlayıp da ne yapacaksın, yapacağın değişecek mi? Peki hayatı ne yapacaktım? Onu anlayayım diye psikanaliz mi öğrenecektim, Jung’ları, Laing’leri okuyup şizofreni yolculuklarına mı çıkacaktım, şeyhleri ayrı, doktorları ayrı mı etekleyecektim, kendimle ilgili hem de bu dünyama ait bir söz söyleyecekler diye kulak mı kabartacaktım? Söz doğru olsa zaten kaçardım, yalan olsa bayılır tekrarını duyayım diye yapışırdım da bunun neye faydası olurdu? Zavallı Reich gibi dolaplar yapıp içine mi girseydim, o pos bıyıklı filozof gibi coşkunluk seline mi kapılsaydım, ikinci benlik, birinci benlik öndeki, arkadaki, birincinin sesi, ikincinin ayak sesi diye huzursuzluk ve yetersizlikten tuhaf ama kibirli bir dünya mı inşa etseydim, kibrimin nedenini anlatacağım diye canım mı çıksaydı, birinin ruhu az öteye kıpırdayabilsin diye elli sene gırnata mı çalsaydım, zaten öbür dünyada göreceğim cini, mekiri, meleği göreceğim diye gece üçlerde kalkıp namaza mı dursaydım, avizeler sallanıyor, başım secdeden bir saatten evvel doğrulamıyor diye sonra kime anlatsaydım, arabayla on iki saatlik yolu kendimden geçerek iki saatte almış olsam bile varacağım yere on saat evvelden gelip de ne yapsaydım?” (arka kapak)


Benim alıntılarım

-Hani hastalıktan kalkanın nekahet halinin yaşama tutunmak zannedilen bir hali vardır ya, o aslında yaşamın tutunacak ve tutulacak bir yeri olmadığının anlaşıldığı haldir...


-Cehalet denizi engindir, ama cahil de bir türlü boğulmaz...


-Ne tuhaf çocukken görünmez olmak isterdim, meğer zaten görünmezmişim...


-'Müziği sevmiyor musun?' diye tekrarladı. Bir nefes alıp düşünmeden; 'Müziği seviyorum da şu 'la'dan nefret ediyorum,' dedim. Kaşını kaldırıp şaşaladı 'Neyden?', 'La,dan,' dedim. “'Ben müziği seviyorum oluştuğu şeyleri değil. Bu notalar bana ortaya dökülmesi değil gizlenmesi gereken şeyler gibi geliyor. Belki oluşmak için onlara ihtiyaç duyulmuş olabilir ki ben bunu da sanmıyorum. Çok yüksek müzikler do ile la ile yapılmaz, içe doğuşla, hayalle oluşur. Ben dinlerken böyle dinliyorum, öğrenirken de öyle öğrenmek isterim. Bazen evde yeni bir yiyecek görür, bir yerde bir şey yer beğenirsin. Güzelmiş dediğinde hemen densizin biri aman bir şey değil, şu kadar yağ, soğuk olacak, hıyır hıyır olsun diye, yumurta sarısı, un şöyle elekten geçirerek... diye anlatır da anlatır insan önünde bir topak hamur ve çiğ hamur kokusu duyarak kusacak gibi olur. Müzik de notaya dökülünce ben çiğ hamur kokusu duyuyorum, kusacak gibi oluyorum,' dedim. Kadın hayretle ve gülerek, biraz da düşünceli 'Evladım, sen böyle vehimlere nerden kapıldın, hiç bu yaşa kadar böyle bir telakki duymadım, bunlar nasıl düşünceler, sen ne kadar şairane bir çocukmuşsun' dedi. Bana yaklaştı. Kendimi, sözlerimi, vehimli düşüncelerimi, günlerimi, hep midemde, içimde bir yerlerde duyduğum sürekli yanmayı, kendim olarak yaşadığım ağrılı olma halini ister istemez bütün olarak gördüm, kütle halinde gördüm. Geldi, yanaklarımı tuttu, gözlerime bakmaya çalıştı. Birden ağlamaya başladım, gözlerimden, burnumdan değil en uzak yerlerimden, çok derinlerden ağlamaya başladım. Kendimi durduramıyor, nasıl olduğunu da anlayamıyordum. Bana sarılıp bir şeyler söyledi, söyledi. Yüzüm, gözlerim yanarak, içimde sonsuz bir acınma, bir müddet durdum. Burnumu tekrar tekrar çekip, arkamda duran çantamı aldım, çıktım. Bir daha da oraya gitmedim...


-Kimin ne olduğunu eskisi gibi bir bakışta sezemiyordum. Benim yetişme çağımda Avrupa’ya gidip gelen çok seyrek gençlerden başka küpe falan takan yoktu. Şimdi yer sofrasından doğrulup keteyi elinden bırakanın kulağı küpeli. Ortaokuldayken bir arkadaşım yazın bir haftalığına İtalya’ya gitmiş gelmiş, ancak geldikten sonra bir daha buralara ayak uyduramamıştı. Annemle bir keresinde Nuruosmaniye’de gezerken bir turist bir şey sormuş, kimse adamın derdini anlamamış, telaşla imdat ararken boynunda rengarenk bir fularla gezen kırantadan bir adam görmüş “Hah bu bilir,” demiştik. Fularlı deyyus bir kelime edemeyince toplanan kalabalık “Niye peki böyle beş dil biliyor gibi giyindin, fularındaki renk kadar hünerin olduğuna vehmettirdin?” deyince adam kıvrak bir kaçışla kıvrılıvermişti. Yine benim yetişme dönemimde, benden biraz öncesinde, eroin içenler bile Deep Purple dinledikleri için, hem de auto reverse teyplerde durmadan dinledikleri için eroinman olmuşlardı. Şimdi berber çırakları şiir yazıyor, normalliği neticesi intihar etmesi gereken eşek sıpası hem küpeli hem rengarenk, yalan söyleme gereği bile duymuyor, gerçeğin eşiği yalanın altına inmiş.


-Aslında başkalarına bunca seyahatten, bu her şeye razı ama eli boş dönüşünün hakaret olduğunu bilir ama toprak sahipleri bunu mesele yapmaz: “Döndün, sonunda kıymetimizi anladın, yolu buldun ya,” derler. Bunun gibi işte insan yine karnını doyurur, ama tat yoktur, güler gibi yapar, neşe yoktur, var gibi yapar, yoktur, herkese haklılarmış gibi yapar çünkü güler, yer ve vardır. Nasıl ki bunlar yoktur, haklılık da zaten hiç yoktur.
Bir şair demiş gerçi “Eve dönmek kendine sarkıntılık etmekten başka nedir ki?” diye..


-Doktorlar hastalığı ve insanın gücünü karşılaştırdıklarında durum ciddi ise hemen teslim oluyorlar, bu kadar deyiveriyorlar. Tarih bilenler, toplumların başını peşini bilenler bunun sonunu görüp buraya kadar diyebiliyorlar, teslim oluyorlar. Dindar ve tasavvufa içli dışlı kimseler hemen her halde Allah’ın hükmüne teslimler. Hiçbir şey bilmeyenler mi isyan halinde? Benim bildiklerim ne? Faydasız ilim, bütünlüksüz ilim, yanlış yerden bilgilenme diye bir şeyler duyuyorum, her şeyi üzerime alınıyorum. Zaten dünyada üzerime alınmadığım bir şey olmadı şimdiye kadar. Ama bunları, bu ayıp ve yanlışları birer elbise gibi giyiyorum teke tek, her biri ile nasıl sakil ve hasta durduğumu görmeye çalışıyorum. Hastalıkların, marazların hep kalpte olduğunu söylüyor ve kalbi temizlemekten bahsediyorlar. Ben de kalbimi yokluyorum sık sık; hep ağrılı, vesveseli, gidip gelen buluyorum. “Huzursuz, hüsran duyan kalp,” diyorlar; “Benim, buradayım” diyemiyorum. “Allah korusun” diyorlar. Kendimi nereye saklayacağımı şaşırıyorum. Kalbin saklı olduğu yer iyi ki böyle derinde. Acaba beni görüyorlar mı? Acaba bu insanların hiç kalpleriyle işleri oldu mu, kalbin her an soyulmuş hissinde olması nasıl biliyorlar mı, herkesin kalbi bu kadar oynak mı, bu kadar hevesli ve bu kadar dar ve alıngan mı, bu kadar kendini bilmez mi, kalp şımarmak mı istiyor, yatışmak mı, bunu nasıl öğrenebilirim? Ben yatışmak istiyorum. Kendimi bildim bileli galiba şımarabilmek istedim, bu bana verilsin istedim. Öyle derin bir açlık ki mide kazınması gibi kalbimi kazıdı durdu. Başka şeye bakıp geri çekilemedim. Otuz sene kasap vitrini seyretmiş, lokma yiyememiş kedi gibi, otuz sene dünyayı seyrettim lokma yiyemeden, artık canım da bir şey istemiyor.


-Kırk dört yaşındayım. Yaşımdan utanıyorum, halbuki başımdan utanmam lazım. Ama o başımda olsa ben de herhalde yaşımda olurdum. Bu yüzden, sırf yaşımdan utanıyorum. Ağız dolusu kırk dört demek de doğrusu pek zor. Sanki yarısı ağzıma sığmıyor gibi geliyor; kırkı söyleyip bari dördünü tenzil edeyim diyorum ya öyle yapıyorum ya arkadan o kalan dört de sönük bir şekilde sürünerek de olsa gelip öbürünün kuyruğuna yapışıyor. Sanki nedir dört, neyin hesabını tutuyor da gelip ilişiveriyor, kendine de bir şey ister ya da bende bir şey yok der gibi hesabı kabartıp, yokun yanına ilişiyor. Genç olmak umurumda değil de yaşımın adamı olmadığımı sezmek beni perişan ediyor.


-Eskiden olduğu gibi sıcak bir ağustos günü akşamüstü, hafif bir cesaret için içeceğim bir iki bir şeyden sonra kendimi asacak halim yok artık, ya da kendimi bir yerden boşluğa bırakacak. Yok artık. Allah’tan bekliyorum. Kendimi zaten hayatta olduğum müddetçe öldürdüm; bedenimi de hallediversinler. Allah korusun, kendimi atamam artık. Yetmiş yedi yaşında intihar eden Zweig mı olayım? O işler yirmi-yirmi beş yaşın, bilemedin otuz yaşın işleri. Bu rezilliği çek çek, atla, olur şey değil. Adama demezler mi “Yahu ne atladın ben de tam sana geliyordum” diye.


-Talebe iken ezilirdim, hoca iken yine eziliyorum, aynı şekilde eziliyorum. Hocamdan utanırdım, talebemden utanıyorum. Şunu anladım, yemin ederim ki anladım, aklı başında insan ömrü boyunca hiçbir şekilde, hiçbir konuda ne talebe olmuştur ne hoca. Akıl, edep, kendine aitlik, başka sulara karışmama, olduğun hale benzeme ve o olma sadece bu şekilde insana geliyor. Hocasının da talebesinin de soyu kurumadıkça bu kuruluk yeşermez. Bakın bu kadar gübre, bu her yeri saran gübre, bir çiçek açtırmıyor.


-Her neslin başından geçen, ahmağının, akıllısının, incesinin, kalınının zamanın kendilerine ayrılan koridorundan geçtiği, her neslin köşesini döndüğü ama kendisini biricik sandığı şeyler. Gençlikte insanın içi bomboş olduğundan içine ne düşse büyük gürültü çıkarıyor elbet. Her şeyin iyi ya da kötü aksi pek büyük oluyor. Zaman geçince halbuki en güzel, en yüksek şeylere bile bir yerin kalmadığı, her türlü etkilenmenin vaktiyle tüketildiği ve şimdiden sonra olacak olanın ve biçimlendirecek olanın bu vaktiyle dolanlar olduğu anlaşılıyor...


-Eskinin ahmağı iri, açılmış gözlü olurdu, şimdininkiler kısık ve zekice gülümseyen. Zekice gülümseyecek kadar ahmak. Ne, fokstrot mu? Dağlara taşlara. Ne, tango mu? Efendim, taşra kökenlisiniz herhalde, böyle her naneyi bir şey saydığınıza göre. Borges tango için “Kerhane sürüngeni,” demiş. Dinince dinlensin, ne güzel demiş. Efendim, niye kalktınız? Bilsem, hiç bunları bilebilir miydim?


-Doğru denince benim aklıma şu yirmi santimlik cetveller gelir. Tüm doğrular bu yirmi santim ile ölçülebilir. Bu yirmi santime insanın her şeyi sığar. Karşınızdakine doğruyu söylediğiniz anda tüm hayat ve gerçekler, olduğunuz, ölçülebilir olur. Bunu yaşamanın asıl kötülüğü o cetveli elinden bir türlü bırakmayanlardır. Şu çevreden çıktığına göre görgü, nezaket bunların göstermelik değil aslının astarının olması; altı santimi geçmez. Şu okuldan çıktığına göre tahsil, terbiye; beş santimi geçmez. 


Ana baba bu ve buralı olduğuna göre görüp göreceği işitip hallendiği; altı santimi geçmez. Girip çıktığı, gidip gördüğü yerler, zaten nedir ki, iki defa Venedik, Floransa, Roma, bir defa Budapeşte, Prag (Viyana'yı tur şirketi son anda çıkarmış, programın on birinci sayfasının altında şirketin değişiklik yapabileceği incecik bir yazıyla yazıyormuş ama kimse görmemiş), dört santimi geçmez. Oturulan ev, terliğin astarı, buzdolabı ve içindeki ucu gittikçe sararan ve kıvrılan peynir, bu hepsi geriye doğru kıvrılan şeylerle aslında yedi santim olan da altı santimi geçmez...


-Şimdi, nereden, tam ne zaman başladığımı bilmiyorum. Çocukken, ilkokul ikinci sınıfta mesela boyum 1.27 idi ve bu boy elbet makbul bir boy değildi. Benden kısa ya bir kişi vardı ya yoktu, 1.44, 1 47 boylu oğlanlar daha revaçtaydı. Ne yapayım boyumu uzatamazdım ama dilimi uzatabilirdim. 1.40'ım diye. İnanırlar mıydı? En azından tartışmaya açılırdı, yan yana dururduk, kabarır, ayak ucumda yükselir 1.4O'lık performans gösterirdim. İşin tuhafı böylelikle herkes bir yana 1.27 olduğum benim hiç aklıma gelmez, bir derdi inkârla savuştururdum. Yüksek not mu makbul, notlarımı yükseltirdim, hem de hiç çalışmadan, hangi okul makbul, bakkaldaki amcaya orada okuduğumu söylerdim, hangi meslek itibarlı, işte o benim babamın mesleğiydi, nasıl anne güzeldi, o sarışın kadın benim annemdi, hangi şarkıyı benim bu saydıklarımın aslına sahip çocuk söylüyor, benim şarkım da oydu, Yeniköy Beylerbeyi'nden havalı mı, dedem oralı, çilek armuttan zarif mi, hep çilek yeriz, çilekler buzdolabında ayıklanmış mı durur, evet bizim evde de öyle, sarı kirazı bilir miyim, tabii tabii çok severiz... diye başladı; evet böyle başladı. Ben boylu boslu delikanlılığa, o okula, ayıklanmış çilek ve sarı kirazlara, babamın o mesleğine ve annemin sarışın başına hayrandım. Güzel olan onlardı, onlarsız hiçtim, neydim ki, onlarsız nasıl, neyle, aklım almıyor bir dakika ayakta duramazdım ki. Halbuki bunlarla ne rahat ne komplekssiz ne tatlıydım. Hem bunca şeye sahip hem de tatlıydım. Mesela bunların birine sahip olan, diyelim o okulda gerçekten okuyan ya da babası o itibarlı meslekten olan çocuk ne taşlaşmış ne kuru ne sevimsizdi, havasından yanına varılmıyordu. Demek ki aslı o kadar da güzel değildi. Olsam, ben de o olsam böyle tatlı olamazdım ki. Sarı kiraz belki benzimi de sarartır, annemin sarışınlığı babamı huzursuz eder, annem sarışınım diye patates bile kızartmazdı. O okulda okusam hayal kurmaya bu kadar vaktim olur muydu? Olmazdı. Ben hem o okulda okuyor hem de eve girmiyordum. Mutluluk buydu. Tamdım.



Kambur-İletişim Yayınları-92 Sayfa

" 1947 ye gelmişiz, sevinilecek tek yanı, bu yılda ölecek bir sürü insan olması..."


" önerdiği kitapları kimse okumuyordu ki, O da sonlarını öğrensin..."


" ..oysa içtenlik , gürültüden başka bir şey değildir, 
bazı şeyleri içten yaptığını söyleyen,
buna inandırmaya çalışan içi boş insanların, 
içtenliklerinin çıkan kof sesi kafa şişirmekten
başka bir işe yaramaz..."


" akıl hiçbir yer varmayınca
                    duvara yazı olur..."


" bir cümle söyleyebilmek için -o da çoğu kez yalan- koca kitaplar yazılıyordu, oysa en azından kapaklarına, " bu kitap bilmem kaçıncı sayfadaki o sarsakça cümleyi söyleyebilmek için yazılmıştır " diye bir not düşülebilirdi..."


" ...tüm sürprizlerin sizden çalınanlarla gerçekleştiğini ve yeni bir şey gibi sunulduğunu unutup..."


" burnum içinse 'burun' demek pek hafif kalır, BURRUNN demek 
( Şeddeli ) gerekir, baktıkça pes diyorum, Tanrı beni bu şekilde yaratıp dünyaya gönderiverdi ama, beni tekrar göreceğini düşünseydi burnumun dörtte üçünü geri alırdı, bu nedenle de karşısında daha fazla kalabilmek için en korkunç suçları işliyorum..."


"öğrenilen tüm gerçekler, başkalarına söylenen yalanlar sayesinde bulunur, oysa içtenlik kuru gürültüden başka bir şey değildir..."


" bildiği tüm renkler ; gri , koyu kahverengi ve sarıdan ibaretti 
( yenilginin tüm tonları...)


" herkesin doğumundan itibaren inşa etmeye çalıştığı bir bina vardır, yığarlar tuğlaları üst üste, yalan yanlış, eğri, farketmeksizin 
( düzgününü de pek görmedim) geri çekilip baktıklarında gurur duyarlar, işin en tuhafı herkes de hayrandır;  onun da oldu tabii, ama nereden bakarsa baksın beş-altı tuğladan fazlasını göremiyordu..."
 

" birine bir çocuğa ' ne akıllısın ! 'demek korkunç bir şey, insanı ömür billah sersem etmenin en etkin yolu, böylece rahat ve sıradan şeyler yapabilme şansı tümüyle elinden alınmış olur..."


" sanırım yaşayabilmenin bir yolu da kötü alışkanlık denip yaka silkilen şeylerden kendinize uygun olan birine saplanmak..."


" hani bazı filmlerde kadın oyuncu beyaz ipekli bir sabahlık giyer ve erkek yaklaşınca, o sabahlık sessizce görevini tamamlayıp usulca yere düşer ya; işte ben o kadın değil, o sabahlık olmak istiyorum..."


"bir günü daha bitirmenin sevincini, yarına başlıyor olmam yarıda bırakıyor..."


" bir şeylerin, insan soyunun devamı olmak, beni öyle sıkıyor ki..."


" işte beklenen gün- bugün doğdum- yarın ölmezsem, yaşamım boyunca yapacaklarımdan sorumlu değilim...



Topkapı Sarayı Saat Koleksiyonu / 136  sayfa

Dolmabahçe Sarayı’ndaki tamir edilen 74 adet mekanik saatin hepsi sergilenecek. Sarayın saat tamircisi Şule Gürbüz “Saat tamir olduğunda ‘Tamam, ben oldum’ diye kendi söyler” diyor. Saat aksırır, öksürür, şikayeti hiç bitmez

Türk saatçiliğinin en önemli ustalarından, ömrü boyunca sadece dokuz saat yapmış Ahmet Eflaki Dede’nin şaheseri...Es Seyid Süleyman Leziz’in, Nil sularının azalmasından ekim dikim vakitlerine, hayvanların kış uykusuna yatmasından kutsal günlere kadar pek çok bilgiyi de gösteren saati... Ünlü İngiliz usta George Pior’un Türk pazarı için yaptığı müzikli saati...Benzer pek çok örnek 18 ve 19’uncu yüzyıla tarihlenen bu saatlerin bugün çalışmalarını sağlayan iki isimden biri Şule Gürbüz.

II. Abdülhamid’in saatçisinin torunu ve bu geleneği bilen son isim olan Wolfgang Mayer’in Recep Gürgen’den bu mesleği öğrenen Şule Gürbüz, bugün Dolmabahçe Sarayı’nın tek saat ustası. Üstelik sadece orada değil, Türkiye’de de saray saatlerini tamir edebilen -Recep Gürgen’den sonra- tek isim. İstanbul Üniversitesi’ndeki sanat tarihi eğitiminin ardından Cambridge Üniversitesi’nde felsefe eğitimi alan Gürbüz’den hikayesini ve müzeyi dinledik.

-Sizi saat tamirciliğine iten neydi?

1997’de Dolmabahçe Sarayı’nda çalışmaya başladım. Saatlerin hepsinin bozuk olduğunu fark ettim. Saat tamiratıyla ilgili bir atölye yoktu. Wolfgang Mayer’in vefatından sonra Recep Gürgen gelip saatleri tamir etmeye devam etmiş ama kadrolu olarak değil. Ondan beni yetiştirmesini rica ettim.

Kendi kendimle olmayı, müstakil bir hayatımın olmasını isterim. Atölyede tek başıma kalsam istediğim hayatı inşa edebilir miyim diye düşündüm. Bir saat ustası olmayı, elimin ürettiğiyle yaşamayı kendi adıma şık ve güzel buldum. Onun dışında mesleğin tabii ki iş çok zor ve çileli yanları var.

-Neler bunlar?

Zanaat, sanat eseri oluşturmak gibi kendi kimliğinizin, isminizin ön planda olduğu bir şey değil. Yaptığınızı bir anlamda kendinizi örterek yapıyorsunuz. Bir eseri tamir ettiğimizde ona elimizin bile değdiğini belli etmemek bizim başarımız oluyor. Sabır ve dinginlik istiyor saatçilik. Ne kadar yüksek düşünceleriniz olsa da size sadece bir saatçi, tamirci gözüyle bakılmasına tahammül etmenizi gerekli kılıyor.

-Böyle bir eğitimin ardından neden bu meslek diyenler oluyor mu?

Bana bir tamirci için tahsilimin fazla ve gereksiz olduğunu söyleyenler oluyor. Ama aslında çokluklardan değil azlıklardan bahsedebilmemiz lazım. Başka yabancı diller, fizik ya da matematiği daha da iyi bilseydim daha iyi tamirci olurdum. Öte yandan bu işin kişiliğinize kattığı sizi başkalaştıran tatlılaştıran yanları da oluyor.

-Recep Gürgen ile ne kadar çalıştınız?

1997’den bu yana birlikte çalışıyoruz. Onun kalfasıyım. Saraylar restorasyon adına çalışması zor yerler. Siz çırak olarak işinizi saray objesi üzerinde öğrenemezsiniz. Ben de ustanın atölyesindeki bozuk, harap yüzlerce saatlerce saati elden geçirdim. Ustam yoksa saray saatlerine dokunamıyordum. Dört yılın sonunda saatlere dokunabilmeye başladım.

-Müze fikri nasıl oluştu?

Tamir ettiğimiz saatler elimizde birikti. Onları tekrar görünmez yerlere, kapalı odalara koymak istemedik. Açık odalarda bile çok obje olduğu için saatler fark edilemiyor bazen. Üç bölümden oluşan müzede 74 saat var. Birinci bölümde Fransız saatleri, ikincide 18. yy İngiliz saatleri, üçüncüde ise Osmanlı özellikle Mevlevi ustaların yaptığı saatler var.


-Bu saatleri ne kadarlık bir zamanda tamir ettiniz?

98’den beri tamir ettiğimiz saatler var. Mesela tek bir saatin tamiratı günde sekiz saat çalışarak sekiz ayda bitti. Saray saatlerini aynı hassasiyetle çalışır hale getirmek kolay değil. Elinizin hep mekanik saatin üstünde olması gerekir. Aksırır öksürür, şikayeti bitmez, merhametli bir ele her an muhtaçtır.

-Siz de vakti geldiğinde saat atölyesinde çırak yetiştirmeyi düşünüyor musunuz?

Olması gereken bir şey elbette. Bu iş hassas, ince, farklı özellikler de istiyor. Ustama getiriyorlar “Bu koca kafalı okumadı bari senin yanında çırak olsun” diye. Halbuki biz burada en nitelikli insana ihtiyaç duyuyoruz. Ama en nitelikli insan da tamirci olmak istemiyor.

-Müzede özellikle Mevlevi ustaların saatlerinin bulunduğundan bahsettiniz.

Mevlevihanelerde hücrenişin olmak için belli bir zanaatta uzmanlaşmak gerekiyor. Saatçilik hassas ve biraz batıdaki mistiklerin karşılığı olduğu için orada da Pascal, Spinoza gibi filozoflar nasıl bu işle ilgilenmişlerse bizde de Mevlevi ustalar saatçilik yapmışlar. Bizde zanaattan ziyade sanata yakın bir seviye olmuş saatler. Saatin bütün malzemelerini tek tek kendileri yapmışlar, dışının süslemesini bile. Batılı uzmanların hayretlerini uyandıran saatler bunlar. Bu ustayı kim yetiştirmiş diye sorduklarında kendi kendine dediğimizde inanamıyorlar. Batılı usta aldığı geleneğin devamı bir şey yapıyor; İngiliz saati, şu üslupta diyorsunuz baktığınızda. Bizimkilerin yaptığı saatlerin ise dünyada başka örneği yok.  (kaynak-sabah ülkesi)


 

Çoşkuyla Ölmek -İletişim Yayınları-191 Sayfa

“Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı’nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve ‘Neyse rüyaymış,’ demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlâka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık.” (Tanıtım Yazısı)



Ne Yaştadır Ne Başta Akıl Yoktur -Mitos Yayınları-75 Sayfa
(Baskısı Yoktur)

Saçmayı bir teknik olarak kullanan edebiyat yapıtlarının temelde gösterdiği, ölümün yaşam ile içiçeliğidir.
Burada gülme (Nietzsche'nin deyimiyle "altın kahkaha"), ölüm karşısında çaresizliğe bir çözüm olarak da görülebilir: Gülünçlüğünü bürünen ölüm, ürkünçlüğünü yitirir - ölüme gülen insan, yaşamın anlamını koruyordur. Burada gülme, ölümcül acısıyla yaşamın bilincine vardıran 'traji-komik'tir - gene Nietzsche'yle birlikte söylersek, "uçurumun kıyısında dans"tır.
Şule Gürbüz'ün Akıl Yoktur'u uyandırdığı "kahkaha"sıyla, "uçurum"a işaret eden bir yapıt. (Oruç Aruoba)



Ağrıyınca Kar Yağıyor -Mitos Yayınları-71 Sayfa
(Baskısı Yoktur)

Ağrıyınca kar yağıyor bu seziş saatine parmaklıklar sessiz ve ıslakken tüm solgunluklar uzaktı oyunların sonuna zaman yaratılmışı kullanan saklı gözlerinden biriyle yol aralarına gizlenmişi düşürüyor yavaştan. Bu nehir sürükleyişiyle ve o ince ıslaklıkla yaşama rengarenk karartılardan ve bir sonbahar ölüsünden tırmana tırmana yüzleri yüzlere gizleyip bir bakıvermekti uzaktan soluk soluğa kapanan gölgelerin aralanmadan yığılan yankısında içten içe - bir denize kırılıverdi gözlerimde. Geldiğim yer yürürdü ve artık pek dönmeyen göktendi kayıklara çözülüverdiğim külrengi sabahları ertelenen düş gezilerinde ağlarken yaz sonları bahçelerden bahçelere sessizlik bırakan bakışın başlayıp tükeniverdiği bir ağaç kabuğunda ismini bulmaktı kendi yazdığın ve durmadan şaşırmaktı yakarışların her türlü ellerinde bir duygu gibi değişmiyor anlamsızlığı. Herşeyin aranmasında ben bulunmaktım ama bir telaştan gizlenmiştim de korkulu bir yağmur sonrası geçemiyordum birinden diğerine. Tüm şapkaların altındaki iç çekişler biraz yaşanıyorsam şimdiki bir düşten yana eğilmiş kaskatı bakan ölülerden biriydim penceremden. (Kitabın Girişinden)

Yağmurun Gölgesi

Yağmurun gölgesi izleniyor karanlıkta
değiştiriyor kendini olmayacak bir şey
unutturup aslını zor olan istiyor
yaşamayı değil yaşamı duyurup da.

Bir göz açıp kapama süresince
o fener gibi yanıp sönen
kendini hiç böyle görmemiş
alçalıp yükselen doğuşu gecelerin
acıyı sonbahar kenarına itmiş


Öyle miymiş? -İletişim Yayınları-198 Sayfa

'Ne güzeldir kış akşamı geceye dönerken köprünün oradan uzanan ızgara balık kokusunda bilmediğin bir sebeple sarsılmak ve isabet etmiş bir geçmiş acı ile topallayarak duvara tutunmak...'

kitapla ilgili görüşlerini anlattığı söyleşisi


26 Ocak 2020

Jeremy Clapin-2019-I Lost My Body

Jeremy Clapin-2019-I Lost My Body

Yönetmen: Jérémy Clapin
Senaryo: Jérémy Clapin, Guillaume Laurant
Ülke: Fransa  
Tür: Animasyon, Dram, Fantastik, Romantik
Dil: Fransızca, İngilizce
Müzik:Dan Levy
Diğer ismi : J'ai perdu mon corps

Oyuncular
Hakim Faris, Victoire Du Bois, Patrick d'Assumçao
Alfonso Arfi, Hichem Mesbah

Özet
Paris’teki bir laboratuvarda bedeninden ayrılmış bir el, onu bekleyen mutsuz gelecekten kaçarak ait olduğu vücudu bulmak üzere yola çıkar. Kent boyunca gerçekleştirdiği tehlikelerle dolu kaçışında el, pizza kuryesi Naoufel’e kavuşmak için güvercinler ve sıçanlarla mücadele eder. Kopuk elin vücuttan nasıl ayrıldığına dair cevaplar, muhtemelen onun Naoufel'e ve Naoufel’in kütüphane çalışanı Gabrielle’e karşı duyduğu sevgiye dair anılarında gizlidir. Bu arayış belki de üçünü tekrar bir araya getirecek duygusal bir zemin sağlayacaktır. Amelie’nin senaristi Guillaume Laurant’ın “Happy Hand” adlı romanından uyarlandı. 

filmi indirin   altyazısı için

gelecekte sanırım filmlerin hepsi animasyon olacak..sonuçta anlatım olanakları, teknik ve görsel zorluklardaki üstünlüğü kıyaslanamayacak ölçüde üstünlük arzediyor...sadece bırakacağı duygusal yük konusunda kuşkularım vardı ama bu filmde bunun da hiçbir şekilde sorun olmayacağını gördüm...çok başarılı bir film...


18 Ocak 2020

Norman Lock-Boğuntulu Masallar



1950 doğumlu Amerikalı öykü, roman ve oyun yazarı.
Norman Lock daha çok, çeşitli ülkelerde sahnelenen tiyatro oyunlarıyla tanınıyor. The House of Correction 1996 Edinburgh Tiyatro Festivali’nde en iyi oyun seçildi; radyo oyunlarıysa Alman WDR ve NDR kanallarında yayınlandı. Lock’un senaryosunu yazdığı The Body Shop adlı film, Amerikan Film Enstitüsü tarafından çekildi. Öyküleri çeşitli dergilerde yayımlanıyor. Lock 1979’da, The Paris Review’un verdiği Aga Khan öykü ödülünü kazandı. 1990-2001 yılları arasında bir devlet hapishanesinde yazı dersleri verdi; halen bir reklam ajansının yaratıcı direktörlüğünü yapıyor. Norman Lock, eşi Helen ve iki çocuklarıyla Philadelphia’da yaşıyor.

Türkçedeki Kitapları
-Göçmenler / Joseph Cornell'in Operaları
-Boğuntulu Masallar

Diğer kitaplarından bazıları:

-The King of Sweden 
-Love Among the Particles 
-Shadowplay
-Land of the Snowman





















Boğuntulu Masallar

Aykırı, kısa, kirli hikayeler…Boğuntulu Masallar’da; sular altında şehirler, odalarda yağan yağmurlar, yataklarda beliren okyanuslar, aynalarda kaybolan yüzler, saçlarıyla boğulan kadınlar kendilerini gösterirken aslında hepimizin içindeki karanlığı görünür kılıyorlar. Bu aykırı, kısa ve kirli hikayelerin içimizdeki o habis, kötücül düş gücünü aynaya taşımaktan başka derdi yok.

Norman Lock da, elinizdeki kitaba Grim Tales adını verirken, kuşkusuz, apaçık bir sözcük oyunuyla, Grimm Kardeşler’e gönderme yapıyor. Ama Lock’un bu kitaptaki öykücükleri, başka bir deyişle “en aza indirgenmiş” anlatıları, Grimm Kardeşler’in geleneksel kaynaklara dayalı masallarının tersine, günümüzün bilebildiğimiz dünyasına, bilebildiğimiz dünyanın olağan, durağan sınırlarına bir “müdahale”, dahası bir “saldırı” niteliği taşıyor. – Celâl Üster

67 sayfa çev. Celal Üster
Notos Kitap 2013


benim çizdiklerim:

-Kuruyup dökülmüş her yaprağın altında, eşleşmeyi bekleyen bir dünya...


-Yanında getirdiği kapıyı dağın yamacına dayadı. Sonra içeri girip kapıyı kapattı. Daha sonra ona ne olduğunu kimse bilmiyor, çünkü kapı yalnızca onun içindi. Sonradan, çığlığını duyduklarında, artık yapılacak bir şey kalmamıştı...


-Evin içinde bütün gün yağmur yağdı. Kapı kilitli değildi; dışarıda güneş parlıyordu. Ama onlar içeride kalmayı yeğledi. Öylece, şemsiyelerini açtılar, bir süre sonra da boğuldular...


-Çukur doldu, dedi adam. Öteki adam, ellerindeki kanı silerken, yanıtladı: Bir çukur daha kaz...


-Tarih bir ses çıkaracak olsaydı, bir çığlık, bir inilti, bir haykırış, bir bağırtı, bir böğürtü, bir homurtu, bir haykırış olurdu bu. Neyse ki, tarih konuşamaz -ağzına tıka basa ölüler, küller, çamur, kan, kemikler, ölüler tıkıştırılmıştır...


-Sis, her sabah, yerden bitercesine belirirdi. Güneş sisi kaldıracak kadar yükseldiğinde, her zaman yeni tehlikeler ortaya çıkardı. Bir seferinde, öğle güneşinde parıldayan bir bıçak tarlası. Bir başka sefer, diplerinde çocukların yitip gittiği derin kuyular. Bu yakınlarda da, bakanların kendilerini başkalarının gördüğü gibi gördükleri ve yok oldukları aynalar...


-Sabah gazetede, kendi ölüm haberini, bir tekne kazasında öldüğünü okudu. O gün bir tekne aldı, nehre açıldı. Tekne alabora oldu, adam boğuldu. Hayatı boyunca her okuduğuna inanmış bir adamdı...


-Çocuk, o kış sabahı karda dışarıya çıktı, döndüğünde elinde bir kartopu vardı. Eldivensiz elleriyle kartopunu sımsıkı sıkıştırmış, özenle yuvarlayıp cam gibi yapmıştı. Hava buz gibiydi, kardan ürpertici  bir soğuk yayılıyordu. Kar rüzgârla savrularak, yerde yılan gibi kıvrılıyordu. Evin içinde bile insanın iliklerine işliyordu soğuk. Kartopunu üst kata çıkardı, komodinin üstünde duran, kenarları çobanpüskülü yaprakları ve ağaççilekleriyle bezeli minik tabağın üstüne bıraktı.
        Nedendir bilinmez, kartopu uzun dondurucu kış boyunca, dahası bütün bir bahar hiç erimeden öylece kaldı. Temmuzla birlikte ev hamam gibi olduğunda, çocuğun odasını hoş bir serinlik kapladı. Annesi, sıcak öğleden sonraları ve akşamları, rüzgâr çıkıp da sıcağı üfürüp götürünceye kadar, çocuğun tavan arasındaki odasında oturmayı yeğliyordu. Minik tabağın üstünde yitik bir billur küre gibi duran kartopu artık herkesin aklından çıkmıştı. Ailede artık çoktandır hiç kimsenin kartopunun erimemesi konusunda ortaya yeni görüşler attığı yoktu.
       Ağustosta çocuğun babası eve geldi - geçen sonbahar birlikte kaçtığı kadın “canına tak ettirmişti”.  Şimdi çocuk oturmuş, babasının yukarıya çıkmasını, tedirginken hep yaptığı gibi şapkasını ellerinde çevirerek ne diyecekse demesini bekliyordu. Adam oğlunun kapısını-bir kez vurup içeriye girdi. Odanın donduruculuğuyla ilgili bir şey söyleyecekti ki (yazın bu en yakıcı günlerinde camlar buzlanmıştı), daha ağzını açamadan düşüp ölüverdi. 
       Buzlar birkaç dakikada eriyiverdi...


-İnsanın aklını yitirmesi feci bir şeydir; ama onu başka birinde yeniden bulmak -işte, onu, aklını kaçırarak ölüme gönderen felaket buydu...


-Kadın, ateşle oynuyorsun, diye uyardı. Ama adam durmadı- elleri kadının bluzunun içinde tütmeye başladığında bile...


-Meleğin, dünyaya geldiğinde yaptığı ilk iş, bir çilingirin yardımıyla kanatlarını çıkarmak olmuştu, ikinci yaptığı, bir uçağa binip göğe yükselmek oldu, üçüncü yaptığı ise, sıradan bir kadın olmasına karşın “melek” dediği bir kadınla evlenmek. Kadın öldüğünde, melek kanatlarını depodan çıkardı, onları temizletti, yağlattı ve bir saat ustasına karmaşık düzeneklerindeki yakutları yeniden yerine koydurttu. Sonra da bir erkeğin yaşamını yaşamış olmanın doygunluğuyla geldiği yere döndü...


-Güneşin doğmadığı ilk sabah pek aldırış etmediler. Kafalarında başka şeyler vardı. İş, para ya da aşk. İkinci sabah yine karanlığa uyandıklarında, çoğu kaygılarını dile getirmeden edemedi-karılarına ya da kocalarına, otobüste yanlarında oturan kadına ya da adama. (Çocuklar gün ışığını özlemiş görünmüyordu. Ne de olsa kıştı ve kış karanlık olurdu.)
       Üçüncü sabah, odayı karanlıkta bulacakları korkusuyla gözlerini usulca araladılar. Karanlıktı. Dışarıda, sokak lambaları hâlâ yanıyordu; Pencereleri doğuya bakanlar, damların yukarısında göğün aydınlandığını görme umuduyla pencerelere koştu. Ne ki, gecelerin en karanlığı hüküm sürüyordu. Pencerelerinin önünden ayrılırken, her biri bunun ne anlama geldiğini düşünüyordu.
      Dördüncü gece kimse uyumadı, Sokakta dikilip, kendi aralarında konuşarak bekleştiler. Evlerin ve binaların ışıkları karanlıkta çok daha parlak görünüyordu. Güneş doğmadı. Beşinci gece, panjurları örttüler, perdeleri kapattılar ve pencerelerinin önünden çekildiler. Odaların ışıklarını açık bıraktılar.
      Sabahleyin güneş doğdu doğmasına; ama onu görebilecek kimse kalmamıştı, hiçbiri yaşamıyordu...


-Dönüşüm...

Bir tepeciğe dönüştü, küçük hayvanlar içinde oyuklar açabilsin ve uzun kış boyunca kemiklerini kemirebilsin diye..

O ki başkalarını zerre kadar umursamamıştı, bir eve dönüştü, artık insanlara -onların sevinçlerine, üzüntülerine - hiçbir zaman sırt çeviremesin diye..

O ki yaşamında bir kez bile hiçbir şey karşısında duygulanmamıştı, bir tarlaya dönüştü, tırmık yüreğini paralayabilsin diye...

Bir nehre dönüştü, kayalara çarpıp parçalansın, kırılıp kıvrılsın ve azaplar içinde sonsuza dek hep böyle sürüp gitsin diye...

Bir hayvana dönüştü, sonunda insanların nasıl davrandığını anlayabilsin diye...

O ki çocuklardan her zaman nefret etmişti, bir eve dönüştü, bir gün çocuklar içeri girip evi ateşe verebilsinler diye...

O ki onca kadının kalbini kırmış bir gönül avcısıydı, bir döşeğe dönüştü, geceler boyunca bir kadının altında dindirilmez bir tutkuyla yanıp tutuşarak yatsın diye...

Toprağa dönüştü, kendini gömebilsin diye; sonra da yağmura dönüştü, ağlayabilsin diye; başka kim gözyaşı dökerdi ki onun için?

Bir kitaba dönüştü, içinde yitip gitsin diye...




















Göçmenler / Joseph Cornell'in Operaları

Kitap ilginç bir şekilde ters-düz basılmış, yani bir yüzünde göçmenler, yan sayfasında ise ters olarak basılmış Joseph Cornell'in Operaları var..

Göçmenlerden...

-Kazlar-der göçmenler (gıpta ederek)- göçmekten gocunmaz. İki yurt arasında her ikisinde de rahat ederek gidip gelirler. Her iki ülkenin insanları, soya tarlalarında ya da göl kıyısında mutlu mesut öttüklerini görünce onları kendi ülkelerinin kazı sayar...


-"Seks;" dedi yakışıklı göçmen, 'bizim için fakir bir yaşam sürmenin ve sonunda da ölmek sorunda olmanın tesellisidir.'  "Okumak, " dedi utangaç arkadaşı, 'bizim için tek bir ömrü olmanın tesellisidir.' "İçmek," dedim ikisine de kadehimi kaldırarak, 'benim için yatacak bir kadının olmayışının ve kitaplara ilgi duymayışın tesellisidir.' Yalan söylüyordum: aslında ilgi duyarım kitaplara. Ama zekice bir laf etme fırsatına hiçbir zaman dayanamamışımdır. Ne var ki anlamadılar. Zeki olduğumu değil, acınacak halde olduğumu düşündüler..

23 Eylül 2019

Azra Erhat


"Parlak ayın çevresinde sayısız yıldız
Rüzgarsızken duru gökyüzü
Nasıl yanarsa ışıl ışıl
Bütün doruklar, sivri kayalar ve çayırlar
Nasıl serilirse göz önüne
Gökler yırtılıp da açılır
Tekmil yıldızlar görünür 
Ferahlar yüreği çobanın... "

Endymion efsanesi Homeros'un bu birkaç dizesinden doğmuş gibidir. Ama bu efsanenin asıl kahramanı eski adıyla Latmos, bugün Beşparmak diye anılan dağdır. Beşparmak Dağının eteğinde Menderes Irmağı kendi ovasınca akarak bin bir dolanışla gümüşten aylar çizer. Koca ırmak Bafa Gölüne ve batıda Adalar Denizine pırıl pırıl boşanır. Geceleri Bafa Gölü tepsi dolusu gümüştür. 

Beşparmaklar'ın heybeti insan hayalini uzak geçmişlere, kıtaları sarsıp dağları birbirinin üzerine yığan büyük yer sarsıntıları çağına götürür. Beş doruğunu bir elin beş parmağı gibi göğe uzatan bu dağa bakarken o depremlerin gürleyişini duyar gibi olur insan. Ama ay ışığı bu dağların sertliğini şeker gibi eritir ve çatık kaşlarını çözer. O zaman insan bir dünya manzarası değil, yeryüzüne paldır küldür yıkılmış bir cennet görmüş gibi olur. 

Beşparmak Dağı'nın rüzgârı denizcileri boğmaz, ormanları söküp yamyassı etmez. O rüzgâr yel değirmenlerine üfleyince, en ağır taşları topaç gibi döndürür ve toz haline gelmiş ay ışığı gibi unlar öğütür. 

Beşparmak'ın suları sanki daha güzel hoplamak için en dik uçurumları seçerler, avuç avuç elmasları, pırlantaları sağa sola saçarlar. Denize kavuşmak aşkıyla kendilerini kayadan kayaya atan bu sular bağırlarını parça parça ederler, birbiri ardınca köpük tabanları gürleterek Büyük Menderes'e kavuşurlar. Irmağın kıyısında şafak renkli zakkum çiçekleri altın şamdanlar gibi dikilir. 

Beşparmaklar'da ağaçlar sert ve çıkıntılı kayaları avuç gibi kavrarlar. Bazıları uçurumun dibine bakmak için yarlardan eğilirler, başları yokuş aşağı inen atlılar gibi dimdik arkaya irkilirler. Pınarın tatlı suyunu içmek için kıyısına üşüşürler, çimenlerde halka olup yellerle hora teperler, sonra meralara gelip dinlenirler; kalkarlar geçit resmi yapıyorlarmış gibi Beşparmaklar'ın keskin doruklarından dizi dizi göklere doğru çıkarlar. Ağaç kalabalığının ne olduğunu asıl burada görmeli. Burası bir dal ve yaprak mahşeridir. 

Beşparmaklar'ın üstünde zikzaklayan şimşekler gelin telleri gibi çakar, bulut bulut yağmurlar boşanır, sonra da çevre çevre gök kuşakları salınır. 

Endymion efsanesi işte bu dekor içinde doğdu. Endymion, Beşparmak Dağı’nda sürülerini otlatan bir çobanmış. Kavalından başka bir varlığı olmayan yoksul bir çoban. Gündüz kayadan kayaya hoplayan boynuzlu, sakallı kara keçilerini gözler, yamacın misk kokulu kekiklerini yiyen sürünün titrek meleyişlerine kulak kabartırdı. Kavalı Endymion'un biricik dostu, sırdaşıydı. Dağlarda yapayalnız yaşamanın verdiği hürlük, açıklık duygusunu da kalabalık şehirlerde oturan hemcinslerine özlemini de hep bu kavala söylerdi. Kaval sanki onu biran dinler, sonra boğuk veya tiz, gülen veya ağlayan seslerle duygularını dile getirir, uzak doruklara kadar ulaştırırdı. Endymion'un kavalı yalnız çobanın sevincini, özlemini söylemekle kalmaz, kara dorukların, yeşil çimenlerin, bulut bulut yapraklarıyla sağa sola serpilmiş ağaçların, cıvıl cıvıl akan suların da seslerini duyururdu. 

Bu ıssız dağlarda Endymion'u ne gündüz kavalını üflerken, ne gece taze çayırın üstüne uzanıp sere serpe uyurken kimsecikler görmezdi. Yalnız, ay ışığı görürdü onun gürbüz bedenini, erkekçe güzelliğini. Ay tanrıçası Selene, Endymion'a baka baka, gönül vermişti ona. Her gece üzerine eğilir, gümüş ışığıyla onu sarıp bütün gövdesini içine alırdı. 

Sevişmeleri sabaha kadar süren ışıklı bir uykuda uzun, aralıksız, durgun bir birleşme idi. Endymion her gece serin çayırın üstüne yatınca kollarını sevgilisine açardı. 

Selene de gökte ne zaman doğarsa, nerede doğarsa, hemen çobanına koşar, gövdesini ışınlarıyla sarar, öperdi. 

Ne var ki, Selene bazı gece daha çok, bazı gece daha az kalırdı sevgilisinin yanında. Ayın Endymion'la hiç birleşemediği karanlık geceler de vardı. Onlar Beşparmaklar’ın dorukları gibi kara, korkulu bir bekleyiş içinde geçerdi. Ama bu bekleyiş uzun sürmez, ilk ay gökte gözüktü mü, Endymion'la Selene gene kavuşurlar, denizden yeni çıkmış balıklar kadar serin, diri, parıltılı gövdelerini birbirlerine değdirirlerdi. Her buluşmada ilk defa buluşuyormuş gibi olurlar, hiç tatmadıkları bir tadı dudaklarında eme eme doyamazlardı. Her öpüşte gövdeleri daha da aydınlanır, tepeden tırnağa nur kesilirdi. Endymion'la Selene için sevgi, ışığın ta kendisiydi. 

Ölümsüz tanrılar kimi zaman kıskanır insanların mutluluğunu. Sevgiyle insanların bir çeşit ölümsüzlüğe ermelerini, tanrılara denk gelmelerini istemezler de ondan. Ama tanrıların tanrısı Zeus, Selene ile Endymion'un bu hep yenilenen bitimsiz sevgilerinden hoşlanmış, Beşparmak Dağları’nın yoksul çobanına bir armağan vermeyi kurmuş. Dile benden ne dilersen, demiş ona. Endymion'da ne dilesin, ölümsüz bir uykuda uyumayı dilemiş. 

O gün bugün Beşparmak dorukları ay ışığında karlı gibi ağarır. Ulu çamları uyuyan ve ışıklı düşler gören insanlara benzer. Nerden geldiği belirsiz bir esintiyle yaprakları ürperir, fısıldaşır zaman zaman.  Ay ışığı göklere parmak uzatan doruklardan aşağı su şırıltısı gibi şarıl şarıl akar. Yamaçlarda çobanların yaktığı ateşler mavi mavi tellenen ince dumanlar salar. Endymion’un kavalı yankılanır kayadan kayaya. Hep aynı sestir o, dağların ıssızlığını, insanların özlemini söyler. Ayın çevresinde yıldızlar kıpırdaşır. Gökler sanki yırtılmış, açılmıştır. Beşparmaklar'ın çobanı Endymion'un ışıklı, ölümsüz mutluluğunu gözümüzle görebiliriz…

(Azra Erhat-Mavi Anadolu")


Azra Erhat
Yazar, Çevirmen

• İstanbul'da 6 Haziran 1915 tarihinde doğdu. Babası tütüncüydü. Annesiyle romantik mektuplaşmalar yoluyla evlenmişlerdi.
• Dedesi, ninesi ve teyzesiyle bir arada yaşıyorlardı. Evlerini İngilizler işgal edip yerleşince, 1922 sonbaharında ailece İzmir'e göçtüler.
•1923 yılında Cumhuriyet'in ilanının coşkusunu İzmir'de yaşadı.
•1925 yılında, babası Viyana’da iş bulunca oraya gitti.
•1927 yılında, Belçika'ya geçtiler.
•1932 yılında, babasını yitirdi.
•Liseyi bitirmesine bir yıl kaldığı için ailesi İstanbul'a döndü kendisi  Brüksel'de kaldı.
•1934 yılında, İstanbul Üniversitesi, Roman Filolojisi Bölümü’ne girdi. Kaydını  yaptırırken kendisine yardımcı olan kişi Orhan Veli'ydi.
•Prof. Leo Spitzer'in öğrencisi  oldu. Asistanı  Sabahattin  Eyüboğlu ile tanıştı.
•Öğretmeni  Prof. Leo Spitzer onu Ankara'da Klasik Filoloji okutan Prof. Georg Ronde ile  tanıştırdı.
•Prof. Ronde  onu DTCF’ye çevirmen olarak aldı.
•1936  yılında, Latince “Grammer”i çevirdi.
•Ankara'ya taşındı.
•1937 yılında, II.Türk Tarih  Kongresi’ne katıldı. Atatürk'ün  gözlerine  vuruldu.
•1941 yılında, Sophokles'den  “Elektra”yı çevirdi.
•1944  yılında, Platon'un “Devlet” adlı yapıtının üçüncü  bölümünü  çevirdi.
•Orhan Veli  ile birlikte Moliere'nin “Versailles Tuluatı” adlı oyununu Türkçeleştirdi.
•1947 yılında, Aristophanes'in “Barış” adlı yapıtını Türkçe’ye kazandırdı.
•Üniversite'de başlatılan kıyımın ilk kurbanı oldu. Doçentliğe yükseldiği üniversiteden Macar biriyle evlendiği bahanesiyle uzaklaştırıldı. Onun ardından Amerikalı bir kadın ile evlendiği gerekçesiyle Sosyolog Muzaffer Şerif'i üniversiteden attılar. Muzaffer  Şerif  ülkesine küserek ABD'ye yerleşirken Azra Erhat İstanbul'a döndü.
•1949 yılında, Ayşe Nur takma adıyla, Yeni İstanbul, Vatan gazetelerinde çalıştı.
•Sabahattin Eyüboğlu ve Halikarnas Balıkçısı ile yaşamını adadığı “Mavi Yolculuk” gezilerini başlattı.
•1950 yılında, BM Uluslararası Çalışma Bürosu’nda iş bulup çalışmaya  başladı.
•1953  yılında, Ayşe Nur takma adıyla günümüzün de çok beğenilen yapıtlarından olan Saint-Exupery'in "Küçük Prens"ini Türk okurlarıyla buluşturdu.
•1954 yılında, "Sophokles'in Hayatı, Sanatı ve Eserleri", A Gabriel'in "Türkiye, Tarih ve Sanat Memleketi" adlı çalışmasını, Colette'in "Dişi  Kedi" yapıtını Türkçeye çevirdi.
•1955 yılında Colette'in "Cicim" yapıtını Türkçe’ye çevirdi.
•1958 yılında,"Aristophanes" adlı özgün çalışması yayımlandı.
•Sevgi, aşk  konusunda baş kaynaklardan biri olan Platon'un "Şölen" adlı yapıtını Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte Türkçeleştirdi.
•Çevirisi ve şiirsel uyarlaması 8 yıl süren Anadolu kültürünün en eski destanı olan "İlyada" destanını şair  A.Kadir Meriçboyu ile birlikte çevirmeye başladı.
•A.Kadir Meriçboyu ile birlikte Habib Edip Törehan Bilim Ödülü’nü aldı.
•1960 yılında, "Mavi Anadolu" adlı yapıtını yayımlattı.
•1961 yılında, Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü’nü A.Kadir Meriçboyu ile  birlikte  kazandı.
•1962 yılında, "Mavi Yolculuk" günlerini kitaplaştırdı.
•1965 yılında, Vedat Günyol, Sabahattin  Eyüboğlu ile ortaklaşa J. Bruller'in "İnsanlar ve İnsanlar" adlı yapıtını Türkçeleştirdi.
•1966 yılında, "Küçük Prens"in ardından Saint-Exupery'in "Güney Postası" yapıtını Türk okuruna sundu.
•Sabahattin Eyüboğlu'yla birlikte Aristophanes'in "Kuşlar", "Kadınlar Savaşı" adlı yapıtlarını Türkçeye aktardı.
•1968 yılında, Van Gogh'un kardeşine duygu dolu mektupları  "Theo'ya Mektuplar" adlı yapıtı dilimize kazandırdı.
"İşte İnsan Ecce Homo" çalışması yayımlandı.
•1970  yılında, yıllarını verdiği yüzlerce yıl sonra doğduğu topraklarda  konuşturduğu İzmirli ozan Homeros’un "Odysseia" destanını A. Kadir Meriçboyu  ile çevirdi.
•1971 yılında, 12 Mart'ta Türk hümanizminin öncüleri Vedat Günyol, Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte tutuklandı. Yargılanıp aklandı.
•Yeğeni  "Gülleyla'ya Mektuplar"ı kaleme aldı  (2002'de  ancak  yayımlanabildi).
•1972 yılında, Anadolu antik kültürleriyle köprünün kurulmasında önemli bir yeri olan "Mitoloji Sözlüğü"nü hazırlayıp sundu.
•1973 yılında, can yoldaşı Sabahattin Eyüboğlu'nun ölümüyle yarım kalan F. Rabelais'in "Gargantua" adlı yapıtını Vedat Günyol'la tamamlayıp yayımlattı.
•1974 yılında, Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte hazırladığı "Yunus Emre" adlı çalışmayı yayımladı.
•Yüreğini paylaştığı diğer dostu Halikarnas Balıkçısı'nı "Mektuplarıyla Halikarnas Balıkçısı" adlı kitapta anlattı.
•1976 yılında, çocuklar için Homeros'tan derlediği  "Gül  ile Söyleşiler" çıktı.
•Türk Tarih Kurumu Yayınları arasında  Sabahattin  Eyüboğlu ile birlikte hazırladığı "Hesiodos, Eseri ve Kaynakları" basıldı.
•Sabahattin Eyüboğlu  ile  birlikte  derledikleri  "Pir  Sultan Abdal" adlı yapıt çıktı.
•1977 yılında, Cengiz Bektaş ile birlikte "Sapho Üzerine Konuşmalar-Şiirlerinin Çevirileri" adlı ortak çalışma yayımlandı.
•1978 yılında, yazılarını bir araya getirerek "Sevgi  Yönetimi"adlı kitabını okuruna sundu.
•1979 yılında, "Karya'dan Pamfilya'ya Mavi Yolculuk" yapıtı çıktı.
•1980 yılında, Sabahattin Eyüboğlu'nun “Bütün Yazıları'nın birinci cildini  "Mavi-I, Söz Sanatı Üzerine Denemeler, Eleştiriler" yayımladı.
•1981 yılında, "Mavi-II, Görsel Sanatlar Üzerine Denemeler ve Eleştiriler" adı altında yayımını  sağladı.
•1981 yılında, çocuklara yönelik Anadolu Kültürünün kendi öz kültürümüz olduğunu gösteren "Troya Masalları" adlı derlemesi çıktı.
•1982 yılında, “Mayıs Ölümün Pençesinde Vasiyeti”ni dostu Süha Umur'a yazdırdı.
•1982 yılının Eylül ayında gözlerini geride tamamlayamadığı çalışmaları bırakarak yumdu.
•1983 yılında Bodrum ve Ören'de adına Kültür Sanat Şenliği düzenlendi.
•Vasiyeti Milliyet Sanat dergisinde yayımlandı.
•YAZKO, adına Çeviri Ödülü koydu. Bir süre sonra hepsi unutuldu.
•1996 yılında, "En Hakiki Mürşit" kitabı çıktı.
•2002 yılının Haziran ayında Atatürk sevgisinin ürünü "Gülleyla'ya Anılar" adlı  yapıtı  Can  Yayınlarınca yayımlandı.


Çocukken adını hep duyduğu yaşamında görünmez, içgüdüsel yol göstericisi olan Atatürk'ü Ankara  Dil  Tarih  Coğrafya  Fakültesinde,  öğrencilik yıllarındayken görebilmişti ilk kez. Yazı geçirmek için  İstanbul'a  gelmişti.  Dolmabahçe Sarayı’nda ikinci Türk Tarih Kongresi toplanıyordu. "Atatürk  geliyor!"  haberi  bir alev gibi sıçramıştı,  sıradan sıraya.

Sonra  bir  hışırtı,  sert  adımlar, birçok  insan  ve  başlarında  bir adam.  İşte  o  büyük  an  gelmişti. "Bir  adam mı,  hayır,  kollarını,  bacaklarını,  bedenini  göremedim, yalnız  iki  göz  gördüm.  Bizi  gördü mü?  Belki  gördü,  belki  görmedi, ama  biz  gördük,  ben  baktım  ve gördüm,  bütün  benliğimle  baktım ve  gördükçe göreceğim  o  gözleri, ömrüm  oldukça  yeni  yeni  anlamlar  çıkaracağım  o  bakışlardan.  O gün  yirmi  yaşında  toy  bir  kızdım, ama o bir tek bakış uzun bir yolun ucundaki  ereği  aydınlatan  bir  ışık çizgisi oldu  bana"  diyordu bu  tarihi  karşılaşma  için Azra Erhat.

Bundan  sonraki  yaşamında  nasıl  bir  yol  izleyeceği  bir anda  netleşmişti.  Atatürk  ona  sanki  sihirli  bir  değnekle  dokunmuş her şey  yerli  yerine  oturmuştu. "Atatürk'ün gözleri ne renkti?" diye düşündü; "Renklerin hepsiydi, mavi,  yeşil, boz,  ak ve çelik  ışınlar  saçıyordu.  Hem  sert, hem  yumuşak, hem, nasıl diyeyim, bulanıktı bu bakış. Böyle  göz,  böyle  bakış  görmedim ömrümde,  anlamını  yorumlamaya ömrümün  yetmeyeceğini  de  bilirim, ama o göz bana bir bilinç  açısı  açtı, gün  geçtikçe  ne demek  istediğini daha  iyi  anlıyorum ve  anlayacağım, çünkü  o  kılavuz bakışın  uyarısına kulak vermekten  vazgeçmeyeceğim hiçbir zaman."

İstanbul'da  Şişli'de  üç  katlı  büyük ve kalabalık bir evde geçti çocukluğu.  Annesi  ve  babası  Selanikliydi.  Türkçe,  Rumca  ve  Fransızca  olmak üzere,  üç dil  konuşulurdu bu evde. Çocukluk  yılları  İstanbul'un işgal  günlerinde,  korku  ve güvensizliğin  hakim  olduğu  bir ortamda geçiyordu.

Akile,  Ehat,  Azra  ve  Fazıl,  bu dört  kardeş  arasında  tuhaf bir ikilik  sezerdi  küçük  Azra.  “Bizler akıllı,  onlar  güzeldi.  Çirkin  olduğumu  çocukluğum  boyunca  hep duydum.  ‘Akile güzel,  Azra  çirkin, ama  akıllı’  deyip  dururlardı.  Ben de  eziklikle  üstünlük  karışımı  bir duygu  duyardım ablama karşı"  diyerek anıyordu o günlerini. 

Evde  bir  telaş  başlamıştı.  İzmir'e  taşınma  söylentileri  dolaşıyordu  ortalıkta.  Son  zamanlarda daha bir sessiz ve durgun olan babasının  işleri  iyi  gitmiyordu  İstanbul’da.  "Çocukluğumda mutlu olamadığım  şehir"  diye  andığı  İstanbul'dan,  mutlu  olacağı  kente,  İzmir'e taşındılar.


İstanbul da  kapalı  ev  ortamının  sıkıntılı  boğuk  havasının tersine,  İzmir'de  günlük güneşlikti her şey.  Evlerinin birkaç adım ötesinde,  o  güne  dek  hiç  görmediği, ona  göre  sihirli  bir dünya  olan  sinema ile tanışmıştı. 

Karanlık  salona  gidip,  piyano eşliğinde  seyrettiği  “Atlantis”  filmi, birkaç Şarlo oyunu, tüm iç dünyasını  değiştirmeye,  gözlerini  unutulmaz imgelerle doldurmaya başlamıştı.  Bir  de  gramofon  vardı  evde. Şarkılar,  tangolar,  valsler  evin havasını  değiştiriyor,  ablasının komşu  kızlarla  yaptığı  dansları  bir kenardan izleyerek, “Acaba bir gün ben  de  dans  edebilecek  miyim?” diye hayaller kuruyordu. 

Bir gün İtalyan bir piyano hocası  çıkageldi.  Dört  beş  tuşa  bile uzanamayan minik  elleriyle,  notaları,  gamları  öğrenmeye  başladı. Hocası Signor Alfonso'nun gözüne girmeyi  başarmıştı.  "Corriere dei  Piccoli"  adında  bir  de  çocuk gazetesine abone  olmuştu.  Bu  gazetedeki  öykülerin  kahramanları çok  geçmeden,  uykularına  girmeye  başlamış,  hayal  dünyasını zenginleştirmişti. 

Evde  konuşulan  dillere,  hocaları, gazeteleri sayesinde,  İtalyanca da  eklenmişti.  İtalyanca  ve  Fransızca'nın ayrı ayrı diller olduğunun ayrımına varmadan, sanki konuşulan  her dili  anlıyordu.  İzmir'in  güneşli, sıcak, canlı havasında günler eğlenceli  geçiyordu.  Böylesi  günlerin birinde önemli  bir olay oldu. 29  Ekim de  Cumhuriyet  ilan  edilmişti.  “Kemal  Paşa,  Gazi  Mustafa Kemal! Yaşa!  Bin yaşa”  sesleri çınlıyordu  her yanda.

Cumhuriyet'in henüz ne olduğunu  bilmiyordu  küçük Azra. Gazi'nin  resimleri  gelmiş,  babasının yazıhanesine asılmıştı.  Üzerinde Atatürk'ün  kalpaklı  bir portresi bulunan,  küçük bakır bir plaka da Azra'ya verilmişti. 

Babası  bir  gün  Viyana'ya  gidiyoruz  haberiyle  çıkageldi. Ailede Viyana'ya  gitmek  bir  gelenekti. Kalbinde küçük bir kusurla doğan Azra'yı,  bebekliğinde  Viyana'ya götürerek,  Cottage  Sanatoryumu’na  yatırmışlardı.  "Çirkinliğim yetmiyormuş gibi, bu kalp sakatlığı  ayrıca  beynimi  kurcalardı. Koşmak  ip  atlamak,  fazla  yorulmak bana yasaktı,  daha kötüsü evlenemeyeceğini,  çocuğumun olamayacağı söylentileri  fısıltı  olarak  dolaşırdı büyükler arasında" diye yazacaktı Azra  Erhat o günleri.

Büyük  gösterişli  mağazaları,  caddeleri,  Gotik  kiliseleri,  fıskiyelerin  bulunduğu  parklarıyla  Viyana  karşısındaydı  ve yeni bir  dünyanın  kapılarını  aralıyordu.  "Çocukluğumdan  beri  her gördüğümü çabucak kapma, ortama  kolayca  uyma  yeteneğim  vardır"  diyen  Azra  Erhat  iki  üç  ay içinde  okuma  yazmayı  öğrenivermişti.  İlk  kez  okula  gitmiş,  gotik harflerle  hatıra  defteri  tutmaya başlamıştı.  Evlerindeki  dillere  bir de  Almanca  eklenmişti.  İki  üç  ay gibi  kısa  bir  sürede  bu  dili  öğrenerek,  günlüklerini  Almanca  yazdı o günden sonra. 


Çok  geçmeden,  Fraulein  Frida Nowi  adında,  bir matmazel  görgü eğitimi  vermek  üzere  eve  geldi. “Nowilein”  onlara,  yemekte Mathilde'nin  uzattığı servis tabaklarından en kötü  parçaları  almayı,  ağır ağır  yemek  yiyip,  tabaklarındaki yemeği  son  kırıntısına  dek  bitirmeyi, sofrada hiç konuşmadan büyükleri  dinlemeyi,  lafa  karışmayıp ancak  sorulan  sorulara  yanıt  vermeyi öğretmişti.  Öksürmek,  aksırmak,  esnemek  yasaktı.  

Azra  Erhat'ın  tüm  yaşamında  Nowilein'ın etkisi  sürecekti  ve  onu  anımsarken  şunları söyleyecekti: "Nowilein'dan öğrendiğim ahlak bugün de uyguladığım  ahlaktır.  Başkasını saymak,  sevmek,  kendinden önce başkasını  düşünmek,  almaktan çok  vermeyi  önemsemek,  gönül kırmamak,  cömert davranmak, kendi  çıkarım  ön plana almamak.  Nowilein'in  bir üstünlüğü  de, bu kurallara hiçbir din kaygısını karıştırmaması, bize hiçbir din ya da inanç  aşılamaya kalkmamasıydı."

Nowilein  ile  birlikte  her pazar öğleden  sonra,  Viyana'nın en büyük belediye  tiyatrosu  olan Burgtheater'daki  çocuk  piyeslerini  izlemeye gidiyordu.  “Tiyatro'nun  herhangi bir  eğlence,  gelişigüzel bir oyun sergileme  yeri  değil  de, insanlığın  çok  ciddi,  çok  önemli bir  törenin  kutlandığı  yer  olduğunu orada öğrendim"  diyordu.

Babasının  bulunduğu  iş kötüye gidiyordu.  Yeni işini Belçika'da sürdürecekti. Viyana'dan ayrılma  zamanı  gelmişti.  Aile  toplanıp  trenle  Belçika'ya  doğru  yola çıktığında  Azra  Erhat  için  kendi deyimiyle  "kültüre  açılış"  yolculuğu  başlamış oluyordu.

İlkokulun  son  sınıfında,  sınıfın en  iyi,  en  başarılı  öğrencilerinin klasik  liseyi  seçmedeki  kararlılıkları, Azra Erhat’ı da etkilemiş, seçimini  klasik  liseden  yana  yapmıştı. Babası:  "A  kızım,  senin  memleketinde Latince ve Yunanca’yı ne yapacaksın?  Dil öğren, bir mesleğe hazırlan daha iyi"  dese de, kızını seçiminde  özgür bıraktı. Böylelikle eski iki  katlı lise binasına  yazılmaya  gitti. Ama hiç de  kolay değildi  bu  kuraldışı  çekimler,  kipler, zamanlardan oluşan Latince’yi  öğrenmek. Pişman olmuştu ama rezil olmak  istemiyordu.  Öğrenecekti, sökecekti bu belalı dili başka yolu yoktu. Ama başarmıştı. Aşkla  başarmıştı. Marie-Anne Cosyn adında zayıf, ince, sivri burunlu, kocaman gözlüklü, yaşı  belirsiz,  solgun, kuru bir kadıncağız olarak tanımladığı Latince  öğretmenine âşık olmuştu.

"Cos'a  kendini  beğendirmek için  yalnız  iyi  bir  öğrenci  olmak yetmez"  diyordu Azra Erhat "Dünyanın  bütün  güzelliklerine  açılmak,  kitaptan,  müzikten,  resimden,  heykelden  anlamak  gerekirdi. Ona ulaşmak için okul dışındaki bütün yaşamımızı üstün bir düzeye çıkarmaya çalışırdık.

Tiyatro,  bale,  opera, bütün  sanatların  kapısını  Cos  açmıştır  bize.  Şimdi  düşünüyorum da,  dördüncü  yüzyıl  Atinası’nda Sokrates'e de aynı  biçimde bağlıydı  gibime  geliyor  öğrencileri.  Daha  da  ileri  giderek  diyebilirim  ki, hümanizmin her  görüldüğü,  her çiçek  açıp  filizlendiği  yerde  iyilik ve  güzellik  aşamasını  simgeleyen bir  kılavuza  bağlanmakla,  onun yolunda  yürümekle  varılır,  varılmıştır  bir  düzeye.  Öyle  güzel  bir sevgiydi  ki  bu  Latince'nin  de,  Yunanca'nın  da,  şiir,  sanat ve  edebiyatın da  sırlarını  açtı bana."

Azra  Erhat  Yunanca'yı  ilk  öğrendiği günleri anlatırken;  "Xenophon'un  Anadolu'daki  bir  askersel serüveni anlatan  ‘Anabasis’  (Onbinlerin  Yürüyüşü)  dil  ve  biçim bakımından  epey  sade  olduğundan Yunanca öğreniminde ilk okunan metindir. O zamanlar ben nerde,  Anadolu  nerde?  İstanbul’dan olduğumu  bilir,  bununla  da  övünürdüm, ama Xenohon'un anlattığı o  zorlu  seferin  bugünkü  Türkiye'den, yani benim ülkemden geçtiğinin ayrımında  bile  değildim. Yanarım,  Anadolu'nun  bilincine bunca geç vardığıma, Türkiye diye bir  kavram  olsaydı  kafamda,  bugün  okuduğumuz  metinler  benim için  canlanırdı.  Latince  çocuk oyuncağı kalıyordu Yunanca karşısında, grameri belalı,  çekimleri daha  da  kuralsız  ve  çetrefil,  yazını öyle zengin, öyle çok yönlü  ki, insan  bir yandan  bu  dile  vuruluyor, öte  yandan  bunca  çabaya  karşın bir  sonuç  alamayacağına  kanaat getiriyor. Elimde sözlükler koca koca,  karıştırıp duruyor,  birkaç satırlık  bir  metni  çözmek  için  akla karayı seçiyordum" diyordu. 


Lisede  ezberciliğe  yer  vermeyen  öğretim  sayesinde  kültürünü sağlam temeller üzerine oturtmuştu.  "Lisede  hep  duyduğum ve  gönülden  benimsediğim bir tümce de şu idi" diyordu. "Kültür insanda her şeyi  unuttuktan  sonra  kalan şeydir. İlk gününden bize bilgi değil  de  kültür  aşılamayı  amaç  gütmüştür öğretmenimiz.  İşte Brüksel Lisesi'ndeki mutluluğumun  asıl nedeni  bu.  Batılı  kafanın üstünlüğünü  burada  görürüm  ben.  On dört  yıl  çevirisine  uğraştığım  Homeros  destanlarının  on  dört  dizesini ezbere okuyamam."

Brüksel'deki lise  eğitimi babasının  beklenmedik  ölümüyle kesintiye uğradı.  Ailenin İstanbul'a dönmesi  gerekiyordu.  Azra  Erhat'ın  yarım  kalan  eğitimi  ne  olacaktı?  Lisedeki  klasik  eğitimi  kendisi seçmişti ve bu konuda aileden hiçbir  destek  görmemişti.  Yoluna devam  etmeliydi.  Annesi  ve  kardeşleri  İstanbul’da  kaldı.  Kendisi de  Brüksel'e  giderek,  "Eğitimimi borçlu  olduğum  iki  aile  var"  diye sözünü ettiği Menkesler ve evlerinde  kaldığı  Kesseler kardeşlerin desteği  ile  yarım  kalan  eğitimini tamamladı.

Yıl  sonu  geldiğinde  liseyi  en üstün  başarıyla  tamamlamıştı.  Belediye  meclisi  salonunda,  kalabalık bir topluluğun önünde,  alkışlar arasında diplomasını aldı.  İçindeki ağlamaklı  duyguyla, ömrünün  bir bölümünü  bitirdiğini  ve  bilmediği yeni bir yaşama doğru yola çıktığını düşünüyordu.

"Benim  tek  dileğim  sevmek  ve sevilmekti,  o  tadı  da tatmıştım  çocukluğumdan  beri,  ama  insan  olmak,  güzel,  yetkin  bir  insan  olmak,  işte  bu  ülküye  erişmekten uzaktım  daha"  diye yazıyordu  yeğeni Gülleyla'ya,  yıllar sonra  o  günleri. Gülleyla  aracılığı  ile Türk  gençliğine  yazıyordu. 

"Davranışlarım  kafamın  buyruğuna  uymuyordu. Bir  duyguya  kapıldım  mı,  dümdüz  gidiyordum  uçuruma doğru.  Kaç kez düştüm  de  çıktım  uçurumların  içinden! Şimdi şimdi kendimi yönetmeyi  başarıyorum,  Gülleyla,  o  ne rahatlıktır, ne mutluluktur  bir  bilsen!  Ellisinden  sonra  insan duruluyor,  saydam  bir  su  gibi  temiz ve  durgun  olmaya,  tepkilerini değil  de  etkilerini  dile  getirmeye alışıyor? İnsan mutluluğu nedir,  ne değildir  biliyorum  artık.  Mutluluğunu  insan kendi yapar,  bunu  anladım. Asıl mutluluk da başkalarını mutlu  etmektir.  Ona  çalıştın,  hele başardın mı, senden güçlü, senden mutlu insan yoktur"  diyordu olgunlaşan düşünceleriyle.

Brüksel kültüre açılıştı onun için,  artık lise bitmiş ve bilime  açılmanın  zamanı  gelmişti. 1934 yılında  İstanbul'a  döndüğünde  ilk  işi  üniversiteye  yazılmak  oldu.  Edebiyat Fakültesi yazan  kapıdan  ürkek,  utangaç  adımlarla  girerken  henüz  19 yaşındaydı. Kayıt odasına  giderek,  diplomalarını gösterdi.  Uzun  yıllar  Türkçe'den uzak kalışı, konuşmasını güçleştiriyordu.  Bozuk  Türkçe’siyle  yazılmak  istediğini  söyledi.  "Nasıl  söylemiş  olacağım  ki  biraz  ötede  duran  uzun boylu,  yüzü  pütür pütür bir  genç  alaycı  bakışlarla  süzdü beni.  Memurun  sorularına  doğru dürüst  yanıt  veremediğimi  görünce,  yanıma  gelip  kayıt  işinde  yardımcı oldu bana. Meğer şair Orhan Veli  imiş!  Kalem  memuru  sormuş: "Liseyi nerede okudunuz?" Ben de: "Beljika'da"  demişim.  Orhan  Veli sonraları bana  “‘L'Azros’  adını  takmıştı" diyordu Azra Erhat, nasıl kayıt olduğunu anlatırken. O günden sonra  ‘L'Azros’ adı  Orhan  Veli'nin bir anısı olarak sürüp gitti."

Üniversitelere o yıllarda Alman üniversitelerinin bütün otoriteleri  toplanmıştı.  Leo  Spitzer de seçkin  profesörlerden biriydi. Geldiği  Marburg  Üniversitesi’nden  tüm  asistanlarını,  doçentlerini  ve  yardımcılarının  hepsini getirmişti.  Profesörler Yunanca  ve Latince bilen Azra  Erhat'ı  paylaşamıyorlardı. Ama o kararını vermiş, Spitzer'in  kürsü  başkanı  olduğu Roman  Filolojisine  yazılmıştı.  Latince-Yunanca  bilmesi  Arkeoloji bölümü  başkanı  Prof.  Helmut Bossert'in  de  dikkatini  çekmiş, "Latince-Yunanca  bilginizden  çok daha  verimli  bir  yolda  faydalanmak  elinizde"  diyerek  arkeolog olması  yönünde  ikna  etmeye  çalışmıştı.  Azra  Erhat  bir  türlü  karar verememişti.  Spitzer araya girerek Bossert'e,  "Benim  en  iyi  öğrencimi  alamazsınız"  diyerek  duruma el koymuştu.  Bu yerinde bir karar olmuştu  çünkü  Azra  Erhat  Spitzer'in  öğrencisi  olmaktan  hiçbir zaman  pişmanlık  duymayacağını kısa  zamanda  anlayacaktı.  Spitzer Batı üniversitelerindeki havayı  estiren,  öğrenci-öğretmen  birliğini sağlamayı  canla  başla  başaran  bir profesördü.  Bu  grubun  içinde Fransa'dan  yeni  dönen  ve  Spitzer'le  birlikte  çalışan  Sabahattin Eyüboğlu  da vardı. 

Azra  Erhat  ömrü  boyunca  hep sevip  saydığı,  ayrıcalıklı  bir  yeri olan  Sebahattin  Eyüboğlu’yla  bu yıllarda  tanıştı;  ömürleri  boyunca da uyum ve sevgi içinde çalıştılar.


Spitzer’in  evinde,  perşembe akşamları  düzenli  olarak  yapılan toplantılarda,  araştırmalar,  İspanyolca  seminerleri,  piyes,  şiir,  düzyazı  tanıtımları  ve  yorumları  yapılır, bunlar karşılıklı olarak tartışılırdı.  Spitzer bunun dışında eğlenceleri  de  esirgemez,  evinde  yaptığı büyük  toplantılara,  İstanbul'un  en seçkin  sanat,  müzik,  edebiyat adamlarını  çağırırdı.

1936  Temmuzu’nda  Spitzer Wahington'dan,  Johns  Hopkins Üniversitesi’nden  davet  almış  ve bu görevi kabul etmişti.  Bu haber bölümde  büyük  üzüntüyle  karşılanmıştı.  Azra  Erhat  Spitzer'in  yerinin  doldurulamayacağına  inanıyor,  kendi yaşamına  da  nasıl  bir yön  vereceğini  bilemiyordu.  Spitzer  gitmeden  bu  duruma  da  bir çözüm  bulmuştu. En gözde öğrencisini, hem Almanca, hem  Latince-Yunanca  bilen  bir  asistan aramakta  olan  Prof.  Rodhe  ile  tanıştırarak  şöyle  demişti:  "İşte  benim  Latince-Yunanca  bilen  tek öğrencim,  alın  işte Azra'yı size veriyorum,  aradığınız  asistan  odur, alın götürün  Ankara'ya!" 

Her şey iyi hoştu. Ama nasıl kabul ettirecekti ailesine? Tartışmalar,  uzun  konuşmalar sonunda karar verildi. 31  Ağustos 1936 akşamı Toros  Ekspresi’ne binerek, annesiyle birlikte yeni bir geleceğe yüreğini sonuna  dek açtı. 

İşi  100  lira  maaşla  Dil  Tarih Coğrafya  Fakültesi  Klasik  Filoloji Bölümü’nde  çevirmenlikti.  Ama görünen  manzara  böyle  değildi, yapılacak  çok  şey  vardı.  Profesöre yardım edecek kimse olmadığı için  her  iş  Azra  Erhat'a düşüyordu.  Kitaplığın oluşturulması,  daktilo,  sekreter,  çevirmen,  asistan hepsi  onda  toplanıyordu.  Almanca metinleri  Türkçe'ye  çevirmek hepsinden  zordu.  Verilen  metinlerin  Almanca’sını  çok  iyi  anlıyor, ancak  Türkçe’si yetersiz  geliyordu  çevirmek  için.  Bununla  ilgili bir  anısında,  "Bir  derste,  profesör geyikten  söz  edecek  oldu,  Almanca’sını  söyledi,  bense  unutmuşum Türkçe adını,  ne geyik  gelir  aklıma,  ne karaca,  ne  yapayım,  iki elimde  alnımın  sağından  ve  solundan  iki boynuz  uzattım  ‘şöyle bir  hayvan’  dedim.  Sınıfta  bir  kahkahadır koptu"  diyordu.  Ama zamanla  bu  zorlukları aşmış  ve  Türkçe  çevirilerden  büyük  bir  zevk duymaya  başlamıştı.

1940 'lı  yıllarda dünya  klasiklerinin  dilimize  çevrilmesi  bir  kültür  politikası  olarak  benimsendi.  Bu  politika için  "Çok  canlı,  inançlı, ülkücü  bir  hareket" diyen  Azra  Erhat,  Sabahattin  Eyüboğlu,  Nurullah  Ataç, Orhan  Veli' lerin bulunduğu  aydınlarla birlikte, genç Cumhuriyet kuşaklarının  büyümesi  gelişmesi, Batı  kültürünü  tanımaları  için, canla  başla  çalıştı. 

"Atatürk  Türkiye'si  gür  bir  ağaç gibi  büyüyor,  dal  budak  salıyordu" diyordu Azra Erhat. O da Atatürk'ün tanımladığı  bağımsız  ve  özgür  kadınlardan biriydi ve gür bir ağaç gibi büyüyor, dal budak salıyordu.

Kariyerinde  ilerleyerek,  bulunduğu  üniversitede  doçent  oldu.  Ama  iki  yıl  sonra  her şey  birdenbire  kesilerek,  üniversiteden bir grup arkadaşıyla birlikte uzaklaştırıldılar.  1947'de  evlenip 1948'de  boşandığı  eşinin  Macar olması,  bu  olaya  gerekçe  olarak gösterildi.  Üretkenliğine  İstanbul ve  Vatan  gazetelerindeki  yazılarıyla  devam etti.  Uzun  yıllar Uluslararası  Çalışma  Bürosu  Kütüphanesi’nde  çalıştı.

12 Mart döneminde, Sabahattin Eyüboğlu,  Vedat  Günyol,  Magdi Rufer,  Yaşar Kemal'in  eşi Tilda  ile birlikte  tutuklanıp,  4 ay  süreyle çeriye  alınmalarını  şöyle  değerlendiriyordu:  "Suç işlemek  şöyle dursun  56 yıllık ömrümü,  insanlık ve  özellikle  Türkiye  diye,  yalnız içinde  doğdum  için  değil,  bütün bilincim  ve  sevgimle,  kendime yurt,  biricik  vatan  olarak  seçtiğim bir  ülkenin  kültür  hizmetine  vermiştim.  Bunca çabanın tutuklulukla  sonuçlanması  ben yaşta  bir kadını kırabilir,  yıkabilirdi.” 

Kendini  bir  tutuklu  gibi düşünmeden,  Gülleyla'ya  anıları yazdı.  Gülleyla'ya  özgürlüğü  tanımlarken:  "Tutukluluk  gerçekte çok önemli bir şey değildir, özgürlük  görece  bir  kavramdır,  onu  oldum  olası  bilmişimdir.  Salt  özgürlük diye bir şey yoktur,  insan onurunu  az  çok  zedeleyen özgürsüzlüklerin  dereceleri  vardır.  İnsan dış  özgürlükten  yoksun  kalınca, yani  haklı  haksız  bir  suçlamaya uğrayıp  da  içeri  tıkılınca,  hani  o yüzme  gücünü  kazanmak  için  bir ölüm kalım savaşına girişir.  Çünkü insan  onurunu  korumak  baş  koşuldur,  onsuz yaşanmaz"  diyordu.

Homeros'un İlyada ve  Odysseia ile Herodot'u çevirmeyi bir borç ve  sorumluluk  olarak  görüyordu. Bu  başyapıtları  ne  yapıp  edip Türkçe'ye kazandırmak gerekiyordu.  Bir  program  hazırlayarak,  Sabahattin Eyüboğlu’na gitti. “Hangisini  önce  çevireyim?”  diye  sordu. O da “İlyada'dan başla" dedi. Ama nasıl  çevirecekti,  hepsi  şiirdi  bunların.  Sabahattin  Eyüboğlu  bir şair bulmasını  önerdi.  O  sıralarda Mevlana  çevirisini yapmış  olan A. Kadir’le  tanışarak,  önerisini  ona iletti.  On beş  yıla  yakın  sürecek olan  çeviriler  için  girişimlere  başladılar.  

A. Kadir  o  günleri  şöyle anlatıyordu:  "Beni  Homeros'un  o güzelim  havasına  Azra  soktu. Onun  sayesinde  İlyada  çevirisine aşk  ile,  şevk  ile  sarıldım.  Azra'nın derin bilgisi ve sınırsız enerjisi  bana hep güven ve güç verdi. Yoksa ben  o  on beş  yıla  yakın  çalışmayı göze  alamazdım  kolay  kolay... Çok uzun  süren  çalışmamızın  sonunda ben Azra'da  şu  üstünlükleri  gördüm:  Engin  bir  hümanist kültür,  hep  soran  araştırıcı  bir kafa  yapısı  ve  imrenilecek  bir  alçak gönüllülük."  İlyada'nın  birinci  bölümü  "Habib  Edib  Törehan  Bilim Ödülü’nü",  ikinci  bölümü  de  "TDK Çeviri  Ödülü’nü"  getirdi.

Ona göre,  Akdeniz  çevresi  ve efsaneler topluluğu vardı.  Bu efsanelerin  Yunanistan  ve  Roma'ya mal  edilmesinin  nedeni,  Yunanistan  ve  Roma  uyruklu  yazarların kalemiyle,  Yunanca  ve  Latince olarak  yazılmasından  kaynaklanmaktadır.  Oysa  bu  efsanelerin  çıkış  yeri  ne  Yunanistan'dır,  ne  de İtalya,  Anadolu'dur,  Girit'tir,  Mezopotamya'dır,  Fenike,  Mısır'dır, ya da  bütün  bu  yerlerdeki  sözlü geleneklerin karışımından  meydana gelmiş bir bütündür.


Bu  düşünceden  hareketle  hazırladı  Mitoloji  Sözlüğü’nü.  "Batı kaynaklı bir tek mitoloji  kitabını  çevirmektense,  kendi olanaklarımızla,  kendi  yazılı  kaynaklarımızdan  faydalanarak  özgün bir deneme yapmayı yeğ gördük"  diyordu  bu  kitap  için ve  şöyle  devam  ediyordu:  "Esin kaynağım  sevgili  ustam  ve  dostum  Halikarnas  Balıkçısı’dır.  Yurdumuzun eşsiz değerlerine saygıyı  ve  sevgiyi  o  aşıladı  bana...  Bu kitap  Homeros'la  doludur,  nasıl olmasın ki Batı uygarlığının ilk ve en  büyük  ozanı  yurttaşımız Homeros  burcu  burcu  Anadolu kokar."

Vasiyetinde  hep  üç  isim  beraber  gitsin"  diyordu.  "Sakın  beni Balıkçıdan  ve  Sabahattinden  ayırmayın.  Sabahattin  Eyüboğlu  benim  için  hem  bir  baba,  hem  bir kardeş  hem  bir  dosttu.  Balıkçı  da öyle.  Balıkçı  beni  yetiştirdi.  Ben balıkçının  çocuğuyum."  Bu  gönül bağının sonsuza dek sürmesini  istiyordu.  Onlara  göre  "Yunan  mucizesi yüzyıllardan bu yana Batı biliminin  sandığı  ya  da  savunduğu gibi  Yunanistan'dan  doğmuş  değildir,  Yunan mucizesi diye birşey yoktur,  Ege mucizesi vardır.  Felsefe  burada doğmuş  gelişmiştir ve o Hellenistan'a göçtüğü  zaman  arılığını ve  yararlılığını  yitirmiştir.”  Bu  düşüncelerini hayata  geçirmeyi hedefleyen  "Mavi Yolculuk" adı  altında kültür  etkinliklerini  gerçekleştirdiler.  Tüm yurdun,  güzelliklerini,  doğasını, tarihini tanıtmak, canlı canlı ortaya koymak  amacıyla  yapılan  Mavi Yolculuk’un  ilk  fikir  temellerini Halikarnas  Balıkçısı  atmış,  Sabahattin Eyüboğlu'da isim babalığını yaparak, yıllarca uygulamış, yürütmüş, yaymıştı.

Balıkçının  ve  Sabahattin Eyüboğlu'nun  ölümünden  sonra ömrü  yettiğince  onları  yaşatmaya çalıştı.  Balıkçı  1957'den başlayarak ölümüne  dek  birçok  mektup  yazmıştı  kendisine.  Azra  Erhat'a  bir vasiyet bırakmış, ölümünden sonra mektuplarını  yayımlamasını  istemişti.  Azra  Erhat  tüm  mektupları derlemiş,  mektuplarıyla  çıkarmıştı Balıkçı’yı okuyucusunun karşısına. Sabahattin Eyüboğlu'nun yazılarını da büyük  bir  titizlikle  derleyerek, “Söz  Sanatları  Üzerine Denemeler ve  Eleştiriler”  ve  “Görsel  Sanatlar” başlıkları altında topladığı iki ciltlik kitabı hazırlayarak yayımladı.

Azra Erhat kurtuluşu olmayan  bir  hastalığa yakalanmıştı. (Kansere yakalandı. Londra'da tedavi gördü, ama sonuçsuz kaldı. 6 Eylül 1982'de 67 yaşındayken İstanbul’da vefat etti. İstanbul-Üsküdar Bülbüldere Mezarlığına defnedildi. Azra Erhat’ın vasiyeti üzerine; mezar taşında Füreya Koral ’nın yaptığı bir kuş vardır. 2016 yılında Erhat'ın mezar taşındaki kuş saldıra uğramıştır.) Bunu biliyordu. Ama yapmayı düşündüğü  hazırlık aşamasında çalışmaları vardı. Arkadaşı  Süha Umur'u  çağırıp  "Vasiyetimi  yazdıracağım  sana"  dedi.  İki  gün  boyunca  yazdırdı.  Noter  istememişti dostlar arasında bir vasiyetti bu. O güne  kadarki  tüm  birikimi  olan kültürel  mirasını  bırakacağı  kişileri  belirlemiş,  yarım  kalan  çalışmaları  ölüm  döşeğinde  bile  düşünerek,  arkadaşları  arasında  görev dağılımı yapmıştı.

"Asıl büyük çalışmam 'Osmanlı  Münevverinden  Türk Aydınına' adlı  kitaptır" diyordu. Fakat kitap henüz kaleme alınmamıştı. Ama yıllardır kafasında yazdığını  söylüyordu. Üç  bölümde düşündüğü  kitabı  için  notlar  tutmuş, dosyalamıştı. Vasiyetinde bu kitabı  için şöyle  diyordu:  "Kitabın kaynağında Atatürk'e olan sevgim yatar.  Atatürk ile aramda ta çocukluğumdan  başlayıp  hapishane aylarında ve sorgularım sırasında, başka  türlü  bir  ilişki  kurulmuştur. Bu  sevgiye  Sabahattin  Eyüboğlu'da eklenmiştir.  (Atatürk'ü İlyada kahramanlarından Hektor'a benzetmesinin bir dönem sebep olduğu tartışmalarla da gündeme gelmiştir.)

Bu  iki  insan adeta bir  bütün  olarak  benim  içimde yaşar.  Bu  çalışmayı Türk  aydınını anlamak  için  yapmaya  çalıştım. Asıl  amacım  Sabahattin Eyüboğlu’na  varmak  olduğunu  ve  kanımca Cumhuriyet  aydınını,  günahı  sevabı  ile  en  iyi simgeleyen  kişi  olduğuna inandığım için onu bu incelemenin sonunda anlamak,  incelemek  ve  elden  geldiğince  insan  ve sanatçı  olarak  eleştirmektir.  (Eleştirme  sözü bizde,  kınama,  tenkit  etme anlamına  geliyor,  oysa tam tersini istiyorum.)"  Vasiyetinde  adını  verdiği arkadaşları  tarafından  bu kitabın,  imece yoluyla tamamlanmasını istiyordu.

Ölüme giderken ardında  yarım  iş  bırakmak istemiyordu.  Yirmi  yaşında genç bir  kızken Atatürk'ün  gözlerini  görmüş ve  vurulmuştu.  Atatürk ona  öyle  bilinç  açısı  açmıştı ki, bu  bilinçle soluksuz  çalıştı.  Genç  Cumhuriyetimizin  gelişip  büyümesinde  bayrağı  en  önde  taşıyan örnek  bir  insan  ve  aydın  olarak, hiçbir  zaman  göremeyeceği  gençlere, Atatürk'ten aldığı bilinci en iyi  biçimde taşıdı...

Songul Saydam /Taha Toros Arşivi



Related Posts with thumbnails