06 Kasım 2009

Turhan Selçuk

İnsan Hakları-Turhan Selçuk-02 DSCF7078-2

"Turhan Selçuk, ince ve keskin bir zekayı, büyük bir kültür birikimini, son derece çarpıcı bir çizgi yeteneğini, gerçek bir yurtseverlik ve çağdaşlıkla yoğurmuş bir sanatçı.

Sadece genel anlamdaki insanı ve insanlığı irdelemekle yetinmeyen, Türk insanını ve Türkiye'yi de tüm bir insanlık tarihinin ve insanlık ailesinin içindeki yerine oturtan, güncel, tarihsel, toplumsal ve evrensel çelişkileri vurgulayan, hemen hemen bütün yapıtları klasikleşmiş bir sanatçı Turhan Selçuk…
(Emre Kongar)

00140696 3004pw

Turhan Selçuk 1922’de Milas’ta doğdu. İlk karikatürleri Adana’daki ortaöğrenimi sırasında aynı yerde çıkan Türk Sözü gazetesi ile İstanbul’da Kırmızı Beyaz ve Şut spor dergilerinde yayımlandı (1941). 1943’te Akbaba’nın kadrosuna girdi 1948’de Tasvir’de karikatürcü ve ressam olarak çalıştı; Refik Halit Karay’ın çıkardığı Aydede’nin baş çizeri oldu. Kardeşi İlhan Selçuk’la birlikte 41 Buçuk (1952) Dolmuş (1956) mizah dergilerini çıkardı.

1949’da dünyada Steinberg’in öncülüğüyle başlayan modern karikatür anlayışına yöneldi. Yeni İstanbul gazatesindeki yazılarında “grafik mizah”ın karikatürün evrensel anlatımı olduğunu savundu; çalışmalarını bu yönde sürdürmeye başladı. Yeni İstanbul Yeni Gazete Akşam Milliyet Cumhuriyet gazeteelerinde ve Akis Yön Devrim Toplum vb. dergilerde çizdi.

Yurt içinde ve dışında çeşitli ödüller aldı: Bordighera Altın Palmiye (1956) ve Gümüş Hurma (1962) İppocampo (1970) Vercelli (1975) Sedat Semavi Vakfı Görsel Sanatlar Ödülü (1984) Cumhurbaşkanlığı Büyük Sanat Ödülü (1997) vb. 1992’de Dışişleri Bakanlığı’nın önerisi üzerine hazırladğı “İnsan Hakları” konulu sergisi Avrupa Konseyi’nin önerisiyle ilk kez Strasbourg’da açıldı 1997’ye kadar Avrupa’nın çeşitli kentlerinde ve Güney Afrika’da dolaştı. “Barış ve Kitap” konulu karikatürü 1992’de Avrupa Konseyi’nin başlattığı kitap okuma kampanyası boyunca bütün afiş ve dokümanlarda logo olarak kullanıldı. Sanatçı çalışmalarını Turhan Selçuk Karikatür Albümü (1954) 140 Karikatür (1959) Turhan 62 (1962) Hiyeroglif (1964) Hal ve Gidiş Sıfır (1969) Söz Çizginin (1979) adlı albümlerinde topladı.

İnsan Hakları albümünden:

İnsan Hakları-Turhan Selçuk-01 İnsan Hakları-Turhan Selçuk-103

112 karikatür 44 MB

1957’de Milliyet’te çizmeye başladığı Abdülcanbaz dizisi büyük ilgi gördü. Tiyatroya ve sinemaya uyarlanan bu çizgi romanın bir deseni 1991’de PTT tarafından pul olarak basıldı. 1969’da iki arkadaşıyla Karikatürcüler Derneği’ni kuran Turhan Selçuk 1973’te Sanatçılar Birliği tarafından “Halkın Sanatçısı” 1983’te Gazeteciler Cemiyeti tarafından “Yılın Karikatürcüsü” seçildi.

İnsan Hakları-Turhan Selçuk-113 İnsan Hakları-Turhan Selçuk-106

Abdülcanbaz, 1957 yılında Turhan Selçuk tarafından Milliyet Gazetesi için çizilmeye başlanan çizgi roman ve çizgi romanın baş kahramanıdır. O yıllarda Milliyet gazetesinde yarım sayfalık yabancı bir çizgi roman vardır. Abdi İpekçi, Turhan Selçuk'tan ısrarla bu çizgi romanın yerlisini ister. Turhan Selçuk, mizah yazarı Aziz Nesin'den yardım ister. Aziz Nesin, hilekar ve düzenbaz bir turist rehberi tipi yaratır. Bu üçkağıtçı adama "Abdülcanbaz" adını takar.


Birinci öykünün yayını bitince, Aziz Nesin diziye devam etmek istemez. Turhan Selçuk, bunun üzerine Rıfat Ilgaz'dan yardım ister. Bir süre sonra Rıfat Ilgaz'dan gelen senaryolar da aksamaya başlayınca, Turhan Selçuk, diziyi kendisi yazmaya başlar. Bu, düzenbaz Abdülcanbaz tipinin değişmesine, yeniden yaratılmasına neden olur. Abdülcanbaz, düzenin düzensizliğine ve bu ortamdan doğan ahlaksız, namussuz, utanmaz, arlanmaz tiplere karşı savaşan bir semboldür artık.


Abdülcanbaz, yaratıldığı tarihsel dönemden de çıkarılır. Artık hikaye, Osmanlı döneminde, Kurtuluş Savaşı'nda, uzayda, Eski Mısır'da geçebilir. :"Ben Abdülcanbaz'ı kahramanlık ötesi kaba kuvvetten güç alan, yozlaşmış bir çizgi roman türünden ayırıp arıtmak istedim.


İnsan Hakları-Turhan Selçuk-112 İnsan Hakları-Turhan Selçuk-109

Bir roman ya da bir hikaye anlatımının sanat değerini katarak bunu grafik sanatın çizgi gücüyle de besleyerek kişiliğini bulması yolunda çalıştım." Milliyet Sanat, Aralık 1972 İçerikte bunlar olurken, Turhan Selçuk'un çizgi üslubunda da belirgin bir farklılaşma başlar. Çizgiler sadeleşir, grafik düzeyi artar. :"1950 sonrası, Saul Steinberg bir hamle yapmış, grafik mizahı Avrupa'dan Amerika'ya kadar götürmüştü. Avrupa'lı karikatürcüler, onun açtığı yoldan yeni mesafelere ulaşmaya çalışıyorlardı.

Bu yeni yolda kişiliğimi bulma çabasına yönelik çalışmalara başladım. Önceleri yuvarlak çizgilerle çalışıyordum. Sonra çizgilerimi köşeleştirdim. Daha sonra yuvarlak ve köşeli çizgileri birlikte kullanmaya başladım. Bir ara çok sert, çok düz çizgilerle çalıştım. Ama sadelikten hiç ayrılmadım." Adam Sanat, Aralık 1985 Abdülcanbaz, uzun yıllar Milliyet, Cumhuriyet, Akşam ve Yeni İstanbul gazetelerinde yer aldı. Yetmişli yıllarda Mehmet Benli, seksenli yıllarda da Milliyet Yayıncılık tarafından albüm olarak yayınlandı. Turhan Selçuk, 1987'de Abdülcanbaz'ı emekli etti. Ancak 1994 yılında, ısrarlar sonucu tekrar çizmeye başladı.

Abdülcanbaz Karakterleri

Abdülcanbaz
O her çağda halkın özlemini duyduğu, hayallerinde yaşattığı efsanevi bir tiptir. Bazen masal dünyalarında, bazen günümüzde sürdürür yasantısını, bazen de uzayı adımlar... Halkını seven her dürüst ve namuslu kişide az çok Abdülcanbaz'lık vardır. Dürüsttür, cesurdur, akıllı ve zekidir. Yakışıklıdır, çelikten kaslara sahiptir. Bu üstün niteliklerini daima iyinin, haklının, ezilenin yanında; sömürücülere, zalimlere, namussuzlara karşı kullanır. "Osmanlı tokadı" ile ün salmıştır.

Karanfil Hoca
Doğu'nun yetiştirdiği en büyük ilim adamıdır. İlmi Simya, İlmi Kimya ve keşif dünyasındaki yeri, İbni Sina, İbni Batura gibi doğulu ilim adamlarından çok daha önemlidir. Biraz sinirli ve mütecaviz olmasına rağmen iyi kalpli, dürüst, kiiilik sahibi bir adamdır. Minaretül Füze-tül Kamer, Sefine-i Hava, El Kabili Sevk-ül Karakuş, Vel Kebir-ül Köstebek gibi önemli buluşların sahibidir.

İnsan Hakları-Turhan Selçuk-110 İnsan Hakları-Turhan Selçuk-108

Tarzan
Tarsus'da doğmuştur. Saf ve temiz yürekli bir Anadolu çocuğudur. Heybetli bir yapısı, ilahi bir gücü vardır. Cesareti ile ün salmıştır.

Fettah
Abdülcanbaz'ın arkadaşlarındandır. Hoşsohbet, muzip, kolayca gönlünün kaptıran, başından büyük işlere girişen, sevimli bir adamdır.

Fayrabi
Pehlivani gözbağcılıkta üstüne yoktur. Hatta bu marifetleri sanat haline getiren tek adamdır denilebilir. Abdülcanbaz ile Isfahan'da tanışmış, bir daha ayrılmamışlar, arkadaşlıklarını, toz kondurmadan sürdürmüşlerdir.

İnsan Hakları-Turhan Selçuk-111 İnsan Hakları-Turhan Selçuk-107

Gözlüklü Sami Bey
Osmanlı sarayına mensub bir mirasyedi... Şeytani bir zekaya ve süngülü bir bastona sahiptir. İşrete, kadına düşkün, düzenbaz bir adamdır. Hazırlopçudur.

Sürmegöz İhsan Bey
Gözlüklü Sami'nin dostu ve dalkavuğudur. Çıkar ugruna yapmayacağı şey yoktur.

Abdülcanbaz 65

Abdülcanbaz-Bir Köpeğin Anıları-1-2-3
Abdülcanbaz-Kadın Nedir Senin Adın
Abdülcanbaz-Bayanlar ve Baylar-1-2-3
Abdülcanbaz-Cihanyandı Saliha
Abdülcanbaz-Allahabad Elması (pdf ve jpg)
Abdülcanbaz-Ramona-Karatecinin Aşkı
Abdülcanbaz-Küçük Şeytanlar

10 Albüm 584 MB

0135-011x 0135-023x 0135-038x

Karışık Turhan Selçuk Karikatürleri

69 Karikatür 2.7 MB

29 Ekim 2009

Andrei Tarkovsky

Solyaris2

Sinema, genellikle anlaşılması zor, yüksek bir yaratıcılık gerilimi içeren bir özgün sanat biçimidir. Bu, ben anlaşılmak istemiyorum demek değil, ama Spielberg gibi, örneğin genel kitle için bir film yapamam. Eğer yapabileceğimi keşfetseydim acı duyardım. Eğer genel bir izleyici kitlesine ulaşmak istiyorsanız, Star Wars ve Superman gibi, sanatla hiç ilgisi olmayan filmler yapmalısınız. Bununla halkın aptal olduğunu söylemek istemiyorum, ama onları memnun etmek için de kesinlikle böyle bir ıstıraba katlanamam. Sinema, insanlığa hiçbir şey öğretemez, çünkü insanlık, hiçbir şey öğrenemeyeceğini, son dört bin yılda yeteri kadar ispatlamıştır.”


autographed_lol tarkovskidirecting

Andrey Arsenyeviç Tarkovski : Rus film yönetmeni, yazar ve aktör. Sinema tarihinin önemli yönetmenlerinden biridir. Sergei Paradzhanov'la birlikte Glasnost öncesi kuşağın en iyi yönetmeni olarak kabul edilir.


4 Nisan 1932 tarihinde, şu anda Beyaz Rusya sınırları içindeki Ivanono'nun Zavraje bölgesinde doğdu. Sergei Eisenstein' den sonra ismi en çok duyulan Rus sinemacılardan biri olan Andrei Tarkovsky - Ünlü şair Arseniy Tarkovsky'nin oğlu - , VGIK Sovyet Film Okulu'na girmeden önce müzik ve Arapça eğitimi aldı. VGIK'te saygın yönetmen Mikhail Romm'un öğrencisi oldu. Romm öğrencilerini bireysel yeneteklerini geliştirmek yolunda teşvik eden bir entelektüeldi.

1b38b5934903095515224 AT

Tarkovsky sinema eğitimini Moskova'da Devlet Sinema Okulunda aldı. "Yol Silindiri ve Keman", 1960 yılında Sinema Okulu için yaptığı diploma filmi aynı zamanda ilk filmi ve tamamen Sovyet topraklarında geçen tek filmidir.


Tarkovsky uluslararası sinema arenasında, ilk uzun metrajlı yapımı olan Ivanovo Detstvo (İvan'ın Çocukluğu - 1962) ile dikkatleri üzerine çekti ve Venedik Film Festivali`nde büyük ödül kazandı.

Her ne kadar Tarkovsky'nin kendi mektuplarında, ya da yakın çevresinin tanıklığında Tarkovsky, Sovyet ideolojisinin bir "kurbanı" olarak görülse de, bu durumun Glasnost'un yarattığı politik atmosferle ilgisi olduğu da düşünülebilir.Sistem tarafından kendisine ayrıcalık verilmemişse de, Alexander Askodlov ya da Kira Muratova gibi filmleri yasaklanan yönetmenler gibi baskı görmemiş, ya da Sergei Parazdhanov gibi yargılanıp, hapsedilmemiştir. 1970'lerdeki işsizlik zamanında bile filmler planlamaya, senaryo yazmaya ve hatta 1977'de Hamlet'i sahneye koymaya fırsat bulmuştur.


Acinema187 Bcinema287

Son filmi Offret (Kurban - 1986)'in çekimlerini İsveç'te, Ingmar Bergman'ın ekibi ile tamamladı. Aynı sene Cannes Film Festivali'nde tam dört ödül alarak festivale damgasını vurdu. 28 Aralık 1986 tarihinde, Paris'te akciğer kanseri sebebiyle hayata veda etti.1990 yılında "sinema sanatına olağanüstü katkısı, evrensel insani değerleri ve hümanist düşünceleri olumlayan yenilikçi filmleri" nedeniyle Tarkovsky'ye Lenin Ödülü verildi.

stalkerfrenchB solaris02 rublov1 nostalghia_poster mirroritalianlarge

ivan02 Haas_1961 BERTtaszkient aop_iva ANDREI_20RUBLEV_20CZE_20R87

20091027210509 20091027210313 20091027210521 aop_iv2 aop_sac

Filmleri

1. 1986-Sacrificatio
2. 1983-Tempo di Viaggio
3. 1983-Nostalji-Nostalghia
4. 1979-Stalker
5. 1975-Zerkalo
6. 1972-Solyaris
7. 1969-Andrei Rublyov
8. 1962-Ivanovo Detstvo
9. 1960-Katok i Skripka
10. 1959-Segodnya Uvolneniya Ne Budet
11. 1958-Kontsentrat
12. 1958-Ubijtsi

Kitapları

20091027210206 975-6063-20-3

1. Mühürlenmiş Zaman
2. Zaman Zaman İçinde

Söyledikleri:

-İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir.

-Savaş kurban kahramanlar üretir. Savaşın kazananı olmaz. Bir savaşı kazandığımız anda onu aynı zamanda kaybederiz.

-İnsan sanat aracılığı ile umudunu dile getirir. Bu umudu dile getirmeyen, manevi temeli olmayan hiçbir şeyin sanatla ilgisi yoktur, bunlar ancak parlak birer entellektüel analiz olabilirler. Picasso’nun tüm eserleri bu entellektüel analiz üzerine kurulmuştur. Picasso dünyayı kendi analizi, kendi entellektüel yeniden yapılanması adına boyar. Adının tüm prestijine rağmen itiraf etmeliyim ki sanata hiçbir zaman ulaşamadığını düşünüyorum.

2489540490_31282330d2 f9d93dcc-616e-4576-adbc-11ce5f52c6ed-1023x975

-Eğer Batı toplumu benim fimlerimde Rus halkına yönelik mesajlar buluyorsa, bu iki halk arasında halledilecek bir problemdir. Benim problemim değil. Benim bir tek kaygım var; Çalışmak, sadece çalışmak…

-Eğer aşka sınır koyarsak insan tamamen şekilsiz bir hale gelir; aynı şekilde eğer manevi yaşama sınır koyarsak insan büyük bir sarsıntı geçirir. Bazıları bunu diğerlerinden daha güçlü hisseder; dünyayı aşk eksikliğinden kurtarmak için kendilerini tamamen bir başkasına adarlar. Bir kurban gibi. Bu aşka, içinde yaşadığımız dünya tarafından sınırlar konulduğunu gördüğü zaman insan acı çekmeye başlar…

-Nostalji bütün bir duygudur. Diğer bir değişle, kendi ülkemizde, yakınlarımızın yanında, mutlu bir aileye rağmen nostalji duyabiliriz. Çünkü ruhumuzun kısıtlandığını hisseder, onu istediğimiz gibi geliştiremeyeceğimizi anlarız. Nostalji, dünya önündeki bu güçsüzlüktür. Maneviyatını başkalarına iletememenin acısıdır..

dance_1 tarkovski

-Eğer Tanrı düşüncesi aşılırsa, insan hayvana döner. İnsanı hayvandan ayıran özellik, bağımlılık duygusu, kendini bağımlı hissetme özgürlüğüdür. Bu duygu maneviyat yoludur. İnsanın talihi, maneviyata giden bu yolu durmaksızın geliştirmesindedir. Bağımlılık insanın tek şansıdır. Zira yaratandaki bu niyet, bu mütevazi bilinç, bir üstün yaratığın yaratıcısı olmaktan başka bir şey değildir. Bu inanç, dünyayı kurtarabilme gücüne sahiptir…

-Sanat, yaradana benzediğimiz belirli bir andır. Bu yüzden yaradandan bağımsız bir sanata asla inanmadım. Tanrı'sız bir sanata inanmıyorum. Sanatın anlamı yakarmadır. Bu benim yakarışım. Eğer bu dua, bu yakarış, benim filmlerim insanları Tanrı'ya yöneltebilirse ne mutlu bana. Yaşamım esas anlamını bulacak: Hizmet etmek. Ama bunu asla başkalarına empoze etmeye kalkışmayacağım. Hizmet etmek fethetmek demek değildir. Sanat yalnızca bir hediye olduğu zaman "hizmet edebilir". Benim için ideal, bu "hediye" yi sürekli vermek olacak. Bu anlamda Bach, Tanrı'ya gerçekten sunulabilecek tek hediye…

-İç etki anlamında babamın üzerimde hayli tesirli olduğunu düşünmüyorum. Esas olarak her şeyi anneme borçluyum. Kendimi bulmamda bana yardım eden kişi annemdir. Benim için bütün dünya ile kurduğum ilişkinin ortasında annem var. Yazık ki hayattayken bunu akıl edemedim…

20091027210801 AT_with_Son

-Sovyet sinemacılar doğayı hiç hissedemediler, onu anlayamadılar. Tabiat onlarda yansımadı, onlar için bir anlam taşımadı. Dovzhenko sinematografik imgeleri çevreden, yeryüzünden, hayattan vs. ayırmayan tek yönetmendir…

-“Romantizm” lafını duyduğum vakit korku alır beni. Romantizm bir bakış açısını ifade etmenin yolu. Olaylarda, dünyada olan gerçeğin hakikatte olduğundan daha büyük bir hal içinde algılanma biçimi. Bana "Romantizm hayatın sanatçılar tarafından daha itibarlı kılınması, büyütülmesi, güzelleştirilmesi, daha soylu kılınmasına ilişkin bir formdur" derler. Ben de derim ki, hayat yeterince güzeldir, O'nda yeterince derinlik ve spiritüalite vardır, bir şey değiştirmeye gerek yok. Gerçeği daha çok güzelleştirmek yerine, Dikkat etmemiz gereken şey spritüel anlamda kendi varlığımızın gelişimidir. Ayrıca bu romantik giysinin insana karşı bir inanç beslemediğini de eklemeliyim…

-Sanatçı kendi benliğini sanat eserinde bir biçimde erittiğinde, bir iz bırakmadan ortadan kaybolduğunda, işte bu başlı başına inanılmaz bir şiir olur…

-Ortaçağ Japonya’sında shogun' ların veya feodal lordların saraylarında birçok ressam yaşardı. O zamanlar Japonya birçok bölgeye ayrılmıştı. Onlar şöhretlerinin doruklarına ulaşmış, mükemmel sanatçılardı. Onların çoğu bu zirveye erişir erişmez anîden uzaklaşıp ortadan kaybolurlardı. Sonra başka bir shogun’un sarayında farklı adlarla ve bütünüyle bilinmeyen kişiler olarak yeniden ortaya çıkarlardı. Bunlar bir saray ressamı olarak kariyerlerinin başından başlayarak tamamen başka bir üslûpta sanat eserleri yaratırlardı. Böyle bir inanma biçimi ile onların bir kısmı beş veya altı hayat yaşardı…

Andrej_och_Sven casele

-İnsan hayatının öyle yönleri vardır ki, bunlar ancak şiirsel araçların yardımıyla oldukları gibi yansıtılabilir. Buna rağmen film yönetmenleri sık sık şiirsel mantığın yerine kaba bir tutuculukla teknik yöntemleri kullanmakta ısrar ediyorlar. Bu filmlerde rüyalar somut bir yaşam fenomeninden modası geçmiş film hileleri karmaşasına dönüşüyor…

-Yaşam, varolmak için kendine koyduğu hedeflere uygun bir ruh geliştirmesi için insana tanınmış bir süreden başka bir şey değildir ve insan gelişimi gerçekleştirmek zorundadır…

-Sanıldığının aksine, sanatın işlevsel amacı, düşünmeyi teşvik etmek, bir düşünce iletmek ya da bir örnek oluşturmak değildir. Hayır, sanatın amacı, daha çok, insanı ölüme hazırlamak, onu iç dünyasının en gizli kösesinden vurmaktır…

dscf0079 dscf0081

-Önsezilere inanmam.
Batıl inançlara hiç güvencim yoktur.
İftiradan veya kinden kaçmam.
Dünyada ölüm yoktur.
Hepsi ölümsüz,
Her şey ölümsüzdür.

On yedide ölümden korkmam,
Yetmişimde de...
Sadece gerçek ve ışık var.
Bu dünyada ne ölüm ne de karanlık var.
En azından hepimiz kıyıya vardık,
Ve oltayı atan benim.
Ölümsüzlük balık sürüsüne geldiğinde.

("Ayna" filminden alınmıştır.)

Çiziktirdikleri:

plate_1 plate_2

Son söz:
Başının etrafında dolaşan...
Ve sen güldükçe berraklaşan...
O hafif şey havaymış…

Filmlerini indirin:

film şeridi 9.7 GB / 8 Film / 2 Belgesel

Film Afişlerini indirin:

Solaris_tr 116 Afiş / 9 MB

Fotoğraflarını indirin:

images 190 Fotograf / 48 MB


Tarkovsky ile ilgili çok güzel bir web sayfası:

Tarkovsky ile ilgili çok güzel bir web sayfası2:

28 Ekim 2009

Penceremde Sonbaharı Gördüm


alper38094_n alper3809456_n

“Gerçekten yılın 365 günü, aynı yerden baktığımda gördüğüm, topu topu bir pencere dolusu manzaraydı... Oysa milyonlarca renk tonu orada birbirine kaynaşıyordu. Göçmen kuşların kulaklarındaki rüzgârın hışırtısını, kanatlarındaki her bir tüyün çırpıntı seslerini duyabiliyordum..."

Pencerem, kuzeye bakar. Yaz gecelerinin bol yıldızlı gökyüzü, uykusuz gecelerimde beni oyalar. Yaz mevsiminde kuzey yarımküre gökleri, geceleyin bir başka güzeldir.

Çocukluğumdan aklımda kalan takımyıldız isimleri, böyle zamanlarda çıkıp geliveriyor belleğimin karanlık odalarından. Belki de bu yüzden, sıradan bir gecenin bir vaktinde çağrışımlar birbirini ateşliyor.

Milyonlarca yıldızdan, gözle seçilebilenlerden biri olan Kutup yıldızı, dünyamız için özel bir konuma sahip. Denizciler boşuna "Demirkazık" demiyorlar ona. Dünyamız dönerken, gökyüzünde gördüğümüz gök cisimleri yer değiştiriyormuş gibi görünürken bir tek o, hep aynı yerde duruyormuş gibi görünür.

Yıllar önce yaz gecelerinde bir çift çocuksu meraklı bakışla başımı gökyüzüne çevirip baktığımda, önce onu bulma telaşı olurdu içimde. Büyükayı (Ursa major) ve Küçükayı (Ursa minor) takımyıldızları, bana birer ayıdan çok her nedense bir tava ve sapı uzun bir cezve gibi görünürlerdi.

Karşılıklı duran tava ve cezveyi bulur, cezvenin uzun sapını izler ve en sonundaki 7. yıldızın kutup yıldızı olduğunu bilirdim. İçimi garip bir sevinç kaplardı.

Milyonlarca yıldızın içinden kutup yıldızını bulmak neden bu kadar önemliydi?

Belki de her şey değişirken bir tek onu, hep aynı yerde bulmak, bana garip bir güven duygusu veriyordu. Belki de o, bitmesini istemediğim çocukluğum, her akşam evde görmek istediğim ailem, aklım karıştığında emin olduğum tek şeydi.

Ama onun durağanlığı, benim hayatım için önemliydi ve gecelerime renk katıyordu.

Tekdüzelik ve monotonluk

Bazen kelimelere takılıp kalıyorum. Monoton, aynı tonda ses ya da renk anlamında olsa gerek. Örneğin hep kırmızı renk ya da do diyez sesi, monotonluktur. Bir anlamı da, hep kendisini tekrarlayan, sıkıcı bir döngü olsa gerek. Toplumsal yaşamda ise, yaşamını belli bir düzen ve sakinlik içinde yaşayan; yarınının bugünden bir farkı olmayan bir yaşam biçimi olarak tanımlayabiliriz.

Örneğin, geçenlerde bir televizyon programında izlediğim; hayatı boyunca tek işi sepet örmek olan, evi, atölyesi ve cami arasında hayatını geçiren yaşlı bir sepet ustasının tekdüze yaşamı gibi. Ya da, bir saatin tiktakları, akreple yelkovanın aynı yerlerde buluşmaları ve bunu yıllarca tekrarlamaları örneğinde olduğu gibi.

Oysa bize durağan, tekdüze gibi görünen her döngü, kendi içinde birçok farklı devinim içerir. Kutup yıldızı bir Demirkazık olarak bize hep aynı yerde görünse de, gerçekte dünya gezegeni, güneş sistemimiz, galaksimiz, akıl almaz bir hızla, spiral bir hareketle Vega yıldızına doğru yol almaktayız.

Kutup yıldızımız da kendi galaksi sistemi içinde yol almakta. Big Bang'den (Büyük Patlama) zamanımıza, evren genişlemekte, yıldızlar doğup ölmekte, kara delikler oluşmakta; kısacası evren yaşamakta.

Yine de biz insanoğlu, her nedense değişmeyen bir şeyi görme arzusu içindeyiz.

Sonbaharı gördüm

Takvimler sonbahar günlerini sayarken tekdüze bir gün daha geceden sıyrılıyordu. Yaz günlerinin ne zaman bittiğini, sonbaharın ne zaman yaprakları döktüğünü anlayamadan havalar serinleyiverdi. "Acaba şu meşhur yazdan kalma pastırma sıcaklarında son bir kez sırtımı ısıtabilecek miyim? " diye düşünürken, bu sabah penceremde sonbaharı gördüm.

Güneşin, artık nazlanarak pencereme vuran ışıkları henüz odamı aydınlatmamıştı. Bir pamuk atıcının yayından uçuşan pamuk beyazı bulutlar, güneşi rengârenk sevinçlerle karşılıyorlardı.

Her sabah gözlerimi açtığımda gördüğüm manzara, aslında penceremin pervazlarıyla sınırlı, hep aynı açıdan çekilmiş bir fotoğraftan farksızdı. Bu tekdüze sabahlarda aydınlanmış bir gökyüzü görmek bile günüme umut katıyordu. Oysa bu sabah farklı bir şey beni çekiyordu.

Tan vaktinde kızarmaya başlayan bulutlar bu kez bambaşka bir ressamın fırçasından çıkmış gibiydi. Çünkü sıradan bir günün bir sabah vakti, bir göçmen kuş sürüsü "V"şeklinde dizilmiş, güneşin doğduğu yöne doğru kanat çırpıyorlardı. En öndeki uzun boyunlu kuşun sabırla kanat çırpma çabası, neredeyse buradan anlaşılıyordu. İşte bu sıradışı manzara, sonbaharın görsel bir belgesi gibi karşımda duruyordu.

Sabah erkenden bir uçağa atlasam, Paris'te ünlü ressamların tablolarının satıldığı bir müzayedeye katılsam; bu denli eşsiz bir tablo bulabilir miydim?

Siz hiç "Bugün güneş çok kötü doğdu" diye söylenen birisini duydunuz mu? Ya da "Kahretsin! Bugün güneş çok çirkin battı!" diyen birisini gördünüz mü? Sanırım bütün bu gösteri, ruhumuzu okşamak için gereken bilgileri içeriyor. "Ben buradayım, gör beni" diyor kendi evrimsel diliyle. Daha da önemlisi, görenlerin ona kattığı değerle var oluyor.

Sıradan bir gündü, günlerden ne olduğunun hiçbir önemi yoktu. Gerçekte yılın üçyüzaltmışbeş günü, aynı yerden baktığımda gördüğüm, topu topu bir pencere dolusu manzaraydı. Monoton yaşamımın dört köşe penceresinden bakıyordum.

Oysa milyonlarca renk tonu orada birbirine kaynaşıyordu. Göçmen kuşların kulaklarındaki rüzgârın hışırtısını, kanatlarındaki her bir tüyün çırpıntı seslerini duyabiliyordum.

Önemsiz bir gündü. Penceremde sonbaharı gördüm.

Alper Kaya 24 Ekim 2009, Cumartesi

===============================

(*) Dr. Alper Kaya: 1961 doğumlu, emekli Göz Hastalıkları uzmanıdır. 1984 Dokuz Eylül Tıp Fakültesi mezunudur. 1993 Çukurova Üniversitesi Göz Hastalıkları bölümünden Göz Hastalıkları Uzmanı ünvanını almıştır.

20 yıldır ALS/MNH (Amiyotrofik Lateral Skleroz) hastalığı ile mücadele etmektedir. 5 yıldan beri Trakeotomi ve solunum cihazına bağlı olarak evde yoğun bakım ortamında yaşamaktadırlar. Özel bir bilgisayar yazılımı yardımıyla yazı yazabiliyor.

================================

kaynak : yazı şu sayfadan alınmıştır..

ALS Hastalığıyla ilgili bilgilenmek için..