07 Haziran 2019

Bent Hamer




















Bent Hamer, Norveç 1956 doğumlu, 
Yönetmen, Yazar ve Yapımcıdır.

Bent Hamer (Sandefjord) hukuk eğitimi aldı. 1986’da Stockholm Üniversitesi Film Kuramları ve Edebiyat eğitimini, Stockholm Filmskola’da da sinema yönetmenliği eğitimini tamamladı. Belgeseller ve kısa filmler yazdı ve yönetti. İlk filmi Eggs, 1995 Cannes Film Festivali'nde yönetmenlerin onbeş günü bölümünde gösterilmiştir. Aynı yıl Moskova Uluslararası Film Festivali'nde gösterildi ve en iyi film ödülünü kazandı. Yine aynı yıl Toronto Film Festivali'nde FIBRESCI ödülünü kazandı. 

2003 yapımı Kitchen Stories pek çok uluslararası festivalde Akademi Ödülüne en iyi yabancı dilde film dalında aday gösterilmiştir. 2004 yılında şair ve yazar Charles Bukowski'nin Factotum adlı romanını aynı adla sinemaya uyarlamak için Jim Stark ile birlikte senaryo haline getirmişlerdir, Christian Walker ile yapımını üstlenmiştir ve kendisi çekimini yapmaya başlamıştır. O’ Horten (2007) adlı filminin ilk gösterimi Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde yapıldı. Home for Christmas (2010) adlı filmi ilk kez Toronto’da gösterildi, San Sebastian’da En İyi Senaryo ödülü aldı.

Hamer, Oslo'daki Bulbul Film Birliği'nin kurucusudur (1994).














Bu yıl altıncı kez düzenlenen Boğaziçi Film Festivali’ne davet edilen ve ‘Onur Ödülü’ne layık görülen Bent Hamer ile Berrin Somay'ın yaptığı röportajdan: 

-Sinemaya ilgim sanırım büyükannemin anlattığı hikayelerle başladı. Edebiyata olan ilgim ve gözlem yeteneğim de beni bu yola soktu. Ama bir anda “ben sinemacı olmaya karar verdim” demedim, her şey kendiliğinden oldu. Film yapımcılığı benim için hiç bitmeyen bir yolculuk; devam eden ve gelişen bir süreç. Her şey bana ilham verebilir. Hayatımda şahit olduğum olaylar, gördüklerim, işittiklerim ve farklı kültürler bana esin kaynağı oluyor.

-Genellikle insanlar filmlerimin komik olduklarını düşünürler. Bu görüşü kabul etmiyorum. Evet, filmlerimde mizah var ama kesinlikle komedi değiller; daha çok evrensel olaylara odaklanıyorlar. İnsanların hayatlarına değinmeyi seviyorum. Senaryolarımda diyaloglardan mümkün olduğunca kaçınıyorum. İyi bir diyalog yazmak gerçekten zor. Ama bazı durumlarda yazmak durumunda kalıyorum elbette. 

-İlk filmimden önce çok sayıda kısa film yaptım. İki tiyatro oyunum vardı, yazılar yazmıştım ama küçük bir şehirde yaşıyordum ve tanıdığım çok fazla yönetmen yoktu. Dolayısıyla sinema belli bir yaştan sonra aklıma geldi. Büyüdüğüm şehirde kabareler çok popülerdi. Kabarede oynayan bir kişi yıllarca bu işe devam ederdi. Ben o zamanlar futbol oyuncuydum. Kabareden birisi işi bırakınca bana teklifte bulundular ama babam “Hayır sen futbol oyuncususun,” diyerek reddetti. Fakat sonra yaptım. Kabarenin içinde küçük bir filmin olması gerekiyordu ve sinemayla ilk orada tanıştım.

-İskandinavya 2000’lerde polisiye ve komedi dizilerle dikkat çekmeye başladı. Bunlar yeni yeni popüler olan modern yapımlar. Aslında film endüstrisi için önemli olduklarını düşünüyorum, bizlerin popüler ve komedi türünde işler de yapabildiğimizi anlatmaları açısından. Özellikle Lilyhammer oldukça komik bir yapım ve dünya çapında ilgi çekti. Dizinin açılış sekansında O’Horten filmimin tren sahnesini kullandılar. Öyle bir sahneyi çekmekte zorlandılar ve rica ettiler. Ben de kullanabileceklerini söyledim. Okkupert dizisinin yazarını ise küçüklüğünden beri tanıyorum, aynı şehirde büyüdük. Bu yapımlara ilgi duyuyorum ve başarılarının önemli olduğunu, bölgenin sanat ve film endüstrisine olumlu katkılar sağladıklarını düşünüyorum.

-Aslında Norveçli yönetmenlerin çektikleri reklamlar oldukça komik. İngiliz mizahı ile birlikte anılıyorlar ama bu “Muza basıp düştü, ha ha ha” şeklinde bir mizah değil. Kendini açıkça ortaya koymayan bir mizah. Bir ülke ya da ulusla ilgili genelleme yapmak ne kadar doğru bilmiyorum ama biz bu konuda Finlilerin bizden daha kötü olduklarını düşünüyoruz. Şöyle bir espri var: İki Finli karşılıklı oturup kendi ayak uçlarına bakıyorlarmış. Eğer biri gözlerini kendi ayak uçlarından karşısındakinin ayak ucuna çevirirse bu “belki” konuşmak istiyor anlamına gelirmiş. Ama o da “belki.” 

-İzleme konusu benim için önemli. Karakterlere bir şeyi izletmeyi, izledikçe kendilerini anlatmalarını seviyorum. Sonra onları belli durumlara sokup hikayeyi açmak benim sevdiğim bir yöntem. Böylesine utangaç, mütevazı karakterler yaratmamın sebebi Nordik melankolisi olarak da görülebilir ama bu aynı zamanda kişisel bir zevk. Gerçi ben de bir Nordikim.




















Yeni projesi The Middle Man 

Aslında bu hikayeyi Norveçli yazar Lars Saabye Christensen’in kitabının orta kısmından uyarladım. Küçük bir Amerikan kasabasında geçiyor. Bu kasabada iş ve endüstri yok, insanların geleceğe dair inançları yok; klasik bir Orta Amerikan kasabası. Trump gibi kişilere oy veren insanların aslında bir değişim aradıklarını, o kişiye değil de bir değişime oy verdiklerini düşünüyorum.


Yazar Amerika’da çok fazla bulunmuş ve kitabı Amerika’da gerçekten var olan bir kasabadan yola çıkarak yazmış. Amerika’da aslında fakirlik çok fazla. Üç iş birden yapan, iş için iki saat yol giden insanlar çok fazla. Bunu unutmak kolay oluyor çünkü çok agresif bir Amerika algımız var. Ama Amerika’nın böyle fakir bir kesimi de var. Bundan yola çıkarak reel bir film yapmaya çalışıyorum. Filmde üç kişi var: Şerif, Papaz ve Doktor. Bunlar bir komisyonlar ve kasabayı ellerinden geldiğince yönetiyorlar. Kasaba ise sürekli kazaların, ölümlerin olduğu bir yer. Suç işlenmese bile tren rayında yürürken ölenler oluyor. Dolayısıyla çok depresif bir kasaba aslında. Sonra bu komisyon ölümleri ve kazaları haber vermesi için bir “aracı” tutuyor. Ana karakterimiz de bu “aracı” kişi. Komik ama karanlık, yoğun kara mizah barındıran, günümüzde gerçekten var olan durumlarla ilgili bir film. Bugün Avrupa, İspanya ve İtalya’da da işsizlik oranları çok yüksek, siz de biliyorsunuzdur. Aynı zamanda umut da barındırıyor ve “Umut her zaman vardır” diyor. Kitabı başkası yazdığı için diyalogların çok iyi olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim.












Kısa Filmleri

1981-Rødvyn Aargang 81
1989-Longitude Latitude 
1990-Happy Hour
1990-Sunday Dinner
1992-Stone
1993-Applause
1995-Just for The Hell Of It 

Filmleri

1995-Eggs
1998-Water Easy Reach
2003-Kitchen Stories 
2005-Factotum
2008-O' Horten
2010-Home for Christmas
2014-1001 Gram


1001 Gram (2014) 

“Hayatın en ağır yükü, taşıyacak hiçbir şeyinin olmamasıdır”

Ağırlık ve ölçü sistemlerinde uzman Norveçli bir bilim kadınının hayatın ve aşkın ağırlığını bulmasının hikâyesi.

Hamer’in “alçak sesli” sinemasının ve bu sinemanın hafif acı ve alçak gönüllü mizahının tüm izlerini taşıyan çalışma, hiçbir anında sesini yükseltmemesi, diyalogları ekonomik olarak kullanması ve kadının uzmanı olduğu alanı onun hikâyesine akıllıca yerleştirmesi ile dikkat çekiyor.

Hamer’in biçimsel olarak da yalın ve hikâyesinin derdine çok uygun düşen bir mizansen anlayışına sahip olduğu filmin belki en önemli problemi yeterince bir şey olmaması (hatta ortalama bir seyirci için hiçbir şey olmaması) olarak gösterilebilir ama eylemselden çok düşünsel bir film bu ve bundan hoşlananlar için görülmesi gerekli bir çalışma.

Gerilim öğelerinin ilki tam da Hamer’den beklenecek biçimde mesafeli bir mizah ile anlatılan Norveç’in “Ulusal 1 Kiloluk”unun akıbeti ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelip kendi ülkelerinin standart bir kiloluklarını Fransa’da bir araya getiren bilim insanlarının yarattığı komik ve tuhaf durum. Yüksek iki binanın arasında ve yan yana iki insanın duramayacağı bir alanda sigara içenler, yağmurlu bir havada ellerindeki mavi şemsiyelerle ülkelerinin “kilo prototipleri”ni taşıyan bilimciler, kilitli kasalar altında tutulan uluslararası standart kilo ölçeğinin adeta bir kutsal emanet gibi ziyarete açılması, havaalanındaki arama sahnesi veya kadının boşandığı eşinin evdeki eşyaları birer birer alması gibi bölümler Hamer’i sevenler için hayli “eğlenceli” olabilecek anların sadece birkaç örneği.

Bir bilim adamının “Eskilerin dediği gibi, bir tane saati olan kişi zamanı bilebilir, iki saati olan asla bilemez” sözü üzerine düşünmemizi istiyor film adeta ve kendi tarafını da sanki iki saatli olmak olarak belirliyor: Değişim, farklılık ve heyecan orada çünkü.

Ağırlık ölçümü üzerine çalışırken, “bir hayatın ağırlığı nedir, ya da bir aşkın?” sorusu ile karşı karşıya kalan kadının insan ruhunun “gerçekten de” 21 gram olduğunu keşfettiği sahnedeki şaşkınlık ve mutluluğu için bile görmeye değen film açılıştaki gerilimini kapanıştaki dokunaklı havası ile değiştiren müziği ile de başarılı olan bir çalışma. Karakterleri ve hikâyesi ile mesafesini bir parça gereğinden fazla uzak tutmak ve bu nedenle de bir parça “hikâyesiz” görünmek gibi bir kusuru, hikâyenin kendisine baktığımızda pek de yeni bir şey anlatmamak gibi bir problemi ve öngörülebir bir finali olsa da tüm bunlar filmi görmeye engel olmamalı. Sonuçta öngörülebilir ama olmasını arzu edeceğiniz bir final ile bitiyor film ve siz de ana karakter gibi kendinizi iyi hissediyorsunuz ki bu da kusurlara takılmamak için yeterli bir neden kesinlikle.


Home for Christmas (2010) 

‘Noel filmleri' sinema sanatının popüler alt türlerinden biri olarak kabul edilebilir. Belki bugün Hollywood'un klasik çağındaki veya seksenli yıllardaki kadar popüler olmayabilir ama yine Aralık ayında Noel ruhuna sahip karlı ders filmleri karşımıza çıkabiliyor.

Noel zamanı batıda sadece sinemalarda değil, küçük ekranda da Noel filmlerinin klasikleşmiş örnekleri gösterilebiliyor. Hamer bu türe çok farklı bir şekilde yaklaşmış, gözümüze sokmadan küçük sevimli öykülerle..

Noel arifesinde küçük bir Norveç kasabasında, renkli Kuzey Işıkları’nın altında karların arasından eve dönmek için çabalayan insanları görürüz. Herkesin başka bir Noel hassasiyetiyle meşgul olduğu kasaba halkından çeşitli isimlerin (Doktor Knut, arkadaşı Paul, öğrenci Thomas, metres Karin, ayyaş Jordan) yolları mizah ve trajedi, şefkat ve çaresizlik, bağışlama ve umut, doğum ve ölümle dolu, birbiriyle iç içe geçen öykülerde kesişecektir.


O’ Horten (2007)

“Hayatta her şey geç oluyor gibi. Bu durumda aslında hiçbir şey geç olmuyor demektir”

Emekli olan bir tren makinistinin hayata karışma çabasının hikâyesi.

Norveç’ten yönetmen Bent Hamer’in yine küçük insanlara ve onların küçük hikâyelerine odaklanmış alçak gönüllü bir filmi. Hikâye boyunca karşımıza çıkan küçük tuhaflıklar da sıradan olaylar gibi sakin ve üzerinde durulmadan anlatılıyor ve yaşlı kahramanımızın yeni hayatını renklendiriyorlar.

Tanımadığı bir çocuğun uyuyana kadar başında beklemek zorunda kalması, topuklu kırmızı ayakkabı bölümü, havaalanında geçen tuhaf bölüm veya gözleri kapalı araba kullanan adam gibi gariplikler hafif komedi tonu taşıyan ve fantastik bir havadan çok sanki günlük normal tuhaflıkları gösterirmiş gibi bir atmosfer içinde anlatılan ilginç sahneler. Kahramanımız günlük hayatını sürdürürken, örneğin yemek yerken veya yolda yürüken, etrafında seyredeni güldürecek ve şaşırtacak küçük garip olaylar oluyor sürekli. Kırk yılı aşkın rutin iş hayatından sonra düştüğü boşluğa cevap olarak yönetmen hayatın eğlendiren, çekici ve garip küçük tuhaflıklarla dolu olduğunu ve bu küçük anlamsızlıklar bütünün hayatı anlamlı ve yaşamaya değer kıldığını söylüyor sanki kahramanımıza.

Bu tür filmlerde olduğu gibi oyunculuklar yine biz seyircilerin hayatındaki insanlar kadar doğal ve yalın. Başrol oyuncusu Baard Owe genellikle sessiz ve tepkisiz bir tavırla yaşayan ve sürekli bir değerlendirme içindeki kahramanı başarılı bir şekilde canlandırıyor. Bu oyunculuk üzerinden de yönetmen hikâyesini rahat, sakin ve sıcak bir biçimde aktarıyor. Annesine ve tüm kadın kayakla atlama sporcularına adadığı filmin sonlarında yaşlı adamın denediği kayakla atlamanın sonunda ne olduğunu belirsiz bırakıyor özellikle. Her ne kadar bu sahneden sonraki final sahneleri herhangi bir fantastik gelişme gibi değil de yine sıradan olaylar gibi aktarılsa da bu sahnelerde renklerin filmin bütünü ile kıyaslandığında daha sıcak tonlarda olması ve bu son karelerin filmin geneline göre daha olumlu bir hava taşıması bir soru işareti yaratıyor seyredende.

Gösterişli değil ama yalınlığı ile etkileyici olan kareleri, filme zaman zaman dinamizm katan sevimli müziği, sıradan tuhaflıkları ile ve karlı görüntülerinin aksine sıcak bir film. Demir yolu çalışanlarının işlerine olan aşklarını da karşımıza getirerek havaalanlarının soğukluğunu iyice vurgulayan ve insanların birbirlerine göstereceği ama göstermekten sakındığı incelikleri, ilgiyi ve özeni görünür kılan bu Bent Hamer çalışması sakin ve sıcak filmlerden hoşlananlar için.


Factotum (2005)

Factotum, özünde Bukowski'nin yirmili yaşlarında yaşadığı ve genellikle ucuz otellerde yaşam, üçüncü sınıf işlerde çalışma ve içki, kumar, kadınlarla olan ilişkilerini anlatan bir biyografi olarak da görülebilir. Pasaklı, günü gününe yaşıyan, içki yüzünden onlarca işten kovulan, evde ancak para verirse kalmasına izin vereceği bir babaya sahip, barda tanıştığı kadınlardan biri olan Jan'e (Lili Taylor) içki ısmarladıktan sonra Jan'in evine yerleşen birisi Henry Chinaski (Matt Dillon). Yaşamındaki kaosun içinde tek değişmeyen şey ise "her şey hakkında" yazma tutkusu.

Barbet Schroeder'in çektiği Bar Kelebeği (1987) adlı filmde bu filmin ilk versiyonu gibi diyebiliriz. Ama Hamer'inkine göre çok sıkıcı sayılabilir..

Factotum: Bir Bukowski kitabının adı. Sözlük anlamı ise bir çok işe girip çıkan, her türlü işte çalışan kişi demek.

Dadafon: Kirsten'in grubu. Norveçliler. "Slow Day" diye parçaları sırf bu film için Bukowski'nin bir şiirinden bestelendi.

Filmin konusu Bukowski'nin aşağıdaki kitaplarından senaryoya uyarlandı

-Günler Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali
-Bir Tek Ben miyim Böyle yaşayan
-Kimse Bilmez Ne Çektiğimi
-Kaptan Yemeğe Çıktı
-Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi
-Factotum


Kitchen Stories (2003)

“İsveçli bir ev kadını yemek pişirmek için mutfağında bir yılda İsveç’ten Kongo’ya kadar olan bir yolu yürüyor”

Bekâr erkeklerin yemek alışkanlıklarını gözlemek için girişilen bir deneyde gözleyen ile gözlenen arasında gelişen arkadaşlığın hikâyesi.

İkinci dünya savaşı sonrasında verimlilik artışı peşinde koşan Batı dünyasının vardığı uç noktalar ile dalgasını geçen bir film bu. İsveç’li kadınlardan sonra Norveç’li bekâr erkeklerin mutfak alışkanlıklarını keşfetmenin peşine düşen bilim adamlarının başarısızlığını oldukça keyifli, esprili ve sıcak bir havada anlatan film Bent Hamer’in insan ilişkileri ve günlük hayattaki ironi ve küçük sıradışılıkların peşine düşen tarzının bir örneği. “Eggs” filminde olduğu gibi çoğunlukla kapalı bir mekanda ve ağırlıklı olarak iki kişi arasında geçen film, bu tanımın akla getirebileceği sıkıcılık ve monotonluk kavramlarının tam aksine kendisini rahat seyrettiren ve çekici bir atmosfere sahip.

Başrol oyuncularının ancak böylesine “küçük” filmlerde görebileceğiniz türden yalın ve doğal oyunculuğu filme çok şey katıyor ve özellikle sonu ile gerçekten yüreklere dokunmasını sağlıyor filmin. Dilleri, sınırları birbirine karışmış iki ülkenin, İsveç ve Norveç’in farklı karakteristikleri üzerine gözlemleri de içeren film, yine karlar altında bir evin içinde geçen bir Bent Hamer çalışması. İnsan ilişkilerinin denetlenememezliği, kapitalizmin “verim” maskesi altında mekanikleştirdiği insanların kalıpları reddetmesi ve iki insan arasındaki arkadaşlık ilişkisi üzerine fısıltılı bir tonda çok şeyler söyleyen film bir başkasının hayatını devam ettiren karakteri ile gerçek bir dostluk ve süreklilik mesajı da veriyor.


Water Easy Reach (1998)

1998 tarihli ikinci filmi Güneşli Bir Gün adını taşıyor Hamer’in. lk kez sefere çıkan Norveçli denizci Almar’ın kendisi için manevi değeri olan kol saatini tamir ettirmek için karaya çıkıp küçük bir İspanyol kasabasını ziyaret etmesiyle gelişen olayları konu alır.

Almar kasaba da birbirinden ilginç tiplerle karşılaşacak ve saatinin bozulmasıyla bu kasabada da zamanın durduğu gibi tuhaf bir izlenime kapılacaktır. Her zamanki gibi filmin içinde insanın içini ısıtan muziplikler ve duygu hallerini göreceksiniz

Sonra çekeceği iki başarılı filmi yine yaşlıları konu alıyor. Zaten Hamer yaşlıların dünyasını bu kadar iyi anlamasının ardında büyükbabası, özellikle de büyükannesiyle çok fazla birlikte olduğunu söylüyor. Yumurtalar filminden önce uzun süre onların yanında kaldığını da ekliyor.


 Eggs (1995)

Bent Hamer’ın 39 yaşında çektiği ilk filmi

Aynı hayatları boyunca evde yaşamış iki yaşlı kardeşin mizah mayınlarıyla döşenmiş olsa da son derece gerçekçi hikayesini her yaştan izleyicinin yüreğine dokunacak şekilde anlatıyor Hamer. Moe ve Pa’nın kemikleşmiş gündelik hayat rutinleri, Pa’nın özürlü oğlunun gelmesiyle sekteye uğrar. Konrad’ın gariplikleri, Moe’nun kıskançlığıyla çarpışınca evde gergin bir ortam oluşur.

Küçük ve sakin dünyalarında sessizce yaşayan iki kardeşin, uzun süredir hiç değişmemişe benzeyen günlük rutinleri içinde akıp giden hayatlarını buna çok uygun bir sinema dili ile aktaran film hemen tamamı sabit kamera ile çekilen ve tıpkı resmettiği hayatlar gibi sürprizsiz sahneler içeriyor. Televizyon seyreder gibi radyo karşısına geçen, nefes almak kadar sıradanlaşmış alışkanlıkları olan kardeşler söz konusu burada; musluktan su içme, piyango bileti, hava durumunun takibi, karşılıklı birbirini teyit eden ama yeni bir şey söylemeyen cümleler, küçük şeyler üzerinden kurulan uzun ve sıradan diyaloglar. Kardeşlerden biri daha çocuksu, diğeri daha ciddi ama anlaşılan çok uzun bir süredir içinde bulundukları bu birlikteliğe inanılmaz bir uyum getirerek yaşıyorlar. Ta ki Conrad gelene kadar.

Bir bölümünde nerede ise hiç diyalog olmayan, zaman zaman araya giren ara yazıların hareket(!) kattığı film küçük esprili anları ile ilgiyi ayakta tutmayı başarıyor; aya inişi anlatan bir programın ses bandı ile tekerlekli sandalyedeki Konrad’ın arabadan indirilmesinin görüntülerinin eşleştirilmesi gibi. İki başrol oyuncusunun inandırıcılığın doruğunda gezinen oyunculukları ve baştaki ve sondaki çok kısa sahneler dışında hiç evin dışına çıkmamasına rağmen keyifli mizansenleri bulmayı başaran kamerası ile başarılı bir film. Elbette her ruha uygun bir film değil karşımızdaki ama “bir ortamda fazla olduğunu hissetmenin” hüznünü başarılı bir şekilde getiriyor karşımıza.

Filmin Türkçe altyazısı yok ne yazık ki..


12 Mayıs 2019

Ayşe Güren-Süreduran





















Ayşe Güren

1970’te Kayseri’de doğdu. Çocukluğunu İstanbul’da, zamanın işçi semti Ortaköy’de, Boğaz kıyısında geçirdi. Memleketin tüm renklerinin bir arada yaşadığı bu alçakgönüllü semtin sokaklarında özgürce geçirdiği çocukluğu, yazma sevgisinin temelini oluşturdu.

Çocukluk yıllarını uzatmanın yolunu, çocuk öyküleri yazmakta buldu. Çocuk kitaplarının dışında Süreduran isimli bir öykü kitabı var. Çalışmak Sağlığa Zararlıdır adlı incelemeyi ise Fransızcadan dilimize çevirdi. Bir tane de gene çocuklar için Dünya Gezgini Kuşlar adlı kitap çevirisi vardır..

Kitapları

-Kaptan Kazım’ın Sağ Yanağı-Can Çocuk Yayınları
-Şemsiyesine Saklanan Adam-Kuraldışı Yayınları 
-Uykusuz Ayılar Kahvesi-Kuraldışı Yayınları 
-Gökten Yağan İkizler Aşkına-Can Çocuk Yayınları
-Dinozor Kuşları-Can Çocuk Yayınları
-Dünya Gezgini Kuşlar-Fleur Daugey-Kuraldışı Yayınları-Çeviri
-Çalışmak Sağlığa Zararlıdır-Annie Thebaud-Mony-Ayrıntı Yayınları
-Süreduran Minik Öyküler-Çınar Yayınları




















Ayşe Güren-Süreduran Minik Öyküler
Çınar Yayınları / 2010 / 115 sayfa 

Çınar Yayınları tarafından yayımlanan ilk kitabı. Üç bölümden oluşan kitapta adı üstünde 77 minik öykü var. Hiç abartıya kaçmadan anlatılmış, canlı, vurucu öyküler...Kitaptan tadımlık alıntılar :

Filmciler Geldi

1
İçiyor mu baban, hadi söyle yavrucuğum, dedi filmci abla.
Güldüm. İçince çok tatlı oluyor, beni kucaklıyor, havada
döndürüyor, dedim. Stop, kestik, dediler. Annem indirdi
kafama bir tane.

2
Otur abilerin gibi annenin yanına, dedi. Oturmam, ben ona küsüm, 
daha demin vurdu bana, dedim. Otur yavrucuğum, dediler. 
Bak sana bisiklet alacağız. İstemem, bu bayırda
ne yapayım bisikleti ben, dedim. Annem elimi tutup öyle
bir çekti ki kolum kopacaktı.
Suratımı asıp oturdum, azıcık da ağladım.
En çok burasını çektiler.

3
Annem anlattı.
Adam dört aydır yok. İnşaata gitti sözde, 
ne ses var ne soluk. Beş çocuk, geçinemiyoruz. 
Büyükler su satıyor, selpak yatıyor ya, neye yetsin. 
Bu en küçük, çok yaramaz. 
Birkaç eve temizliğe gittim, ama bununla olmuyor. 
Burda bıraksam mahalleyi birbirine katıyor. Muhtacız. 
Allah razı olsun sizden, dedi. Ağladı.
Herkese ne istediğini sordular. Bana da sordular. 
Cip istiyorum, dedim, sizinkinden.
Stop, kestik, kestik, dediler.

4
Filmciler çıkarken annem dedi ki: 
Karşıki ev, bizden de kötü. 
Onların ikiz kızları var, felçli. 
Anneleri de şeker hastası.
Çalışan kimseleri yok evde. 
Bir de onlara gitseniz.
Ağlamaz onlar, öyle yatarlar, 
boşuna gitmeyin, stop, kestik,dedim...


Babamın Eski Yeni Karısı

Sevgili günlük,
Babamın en eski karısı, babamın en yakın arkadaşıyla evlenmiş; 
babam da kızmış. Kızınca yeni karısı babamla kavga etmiş; 
kavga edince babam başka kadına gitmiş. 
Şimdi bu kadın karısı olacakmış; 
hiç durmadan ağlıyor eski yeni karısı.

Sevgili günlük,
Peki, annem neden ağlıyor?

Sevgili günlük,
Babamın en yakın arkadaşı, annemin eski sevgilisiymiş.
Fulya Ablaya anlatıyor hep. Ama neden ağlıyor, anlamıyorum.

Sevgili günlük,

Ben anneannemle dedemi çok özledim.



Kovalar

Ayrılmamıza sebep olan şu kova. 
İşten gelip evi temizlediğim,
yorgunluktan koridorda bıraktığım kova. 
Oktay’ın kaldırıp banyoya götürmek yerine 
üstünden atlayıp durduğu kova. 
Arkadaşlarına onu denemek için mahsustan ortada
bıraktığımı söylediği kova. 
İçine arapsaçına dönen ilişkimizi,
bir türlü çözemediğimiz sorunlarımızı 
doldurduğumuz kova...

Şimdi düşünüyorum da o kova bir değil, 
iki taneydi aslında. 
Biri benim, biri Oktay’ın kovası.


Beyaz Sabun Kokan

Kalbim küt küt attı gene. 
Bu gece değilse yarın gece ben de...
Sadece çocuklarla olsak olmaz mı? 
İlla biri gerekiyorsa, yeni biri olmaz mı? 
Şöyle, efendi, kendi yağıyla kavrulan,
beyaz sabun kokan, 
bana, Şükran Hanımcığım, bu sabah
afiyettesiniz inşallah, diyecek biri, olmaz mı?

Ölümden korktuğum yok benim!

Maide Hanım dedi ki, 
herkes öte tarafta eşine varacakmış.


Anders Thomas Jensen





















1972 Frederiksværk doğumlu 
Danimarkalı senarist ve yönetmen.

İlk olarak Ademin Elmaları adlı filmini izleyip takibe aldığım bir yönetmendi. Etkisinde kaldığım, gülümsediğim ve damakta tad bırakan filmlerden biriydi.

Filmlerinin hepsinde yaşadığımız toplumun bizi ne hale getirebileceğinin örneklerini zeka dolu inceliklerle, mizahi bir şekilde, absürtlük dozunu çok iyi ayarlayarak sunan bir yönetmen..

Bütün filmlerinde, farklı dozlarda dinlerin o karanlık taraflarına eleştiri getirmiş ve genellikle hep aynı kişilerle çalışmıştır. Yönetmenlikten ziyade senaryo yazmayı daha çok sevmiştir. 5 tane yönetmenliğini yaptığı film varken 40 civarı senaryosunu başka yönetmenlerle paylaşmıştır. En fazla da Susanne Bier'le çalışmıştır.

Filmleri

1999-Valgaften
2000-Blinkende Lygter
2003-The Green Butchers
2005-Adams æbler
2015-Men & Chicken

Valgaften (1999)

Bütün çevresi ırkçı arkadaşlardan oluşan ve bu konuda arkadaşlarını düzeltmek için elinden geleni yapmaya çalışan Peter'in sonunda ırkçı diye hırpalanmasına kadar giden bir karamizah öyküsü..

Seçim gecesi oy kullanma süresinin bitmesine dakikalar kala oy kullanmayı unuttuğunu hatırlayan Peter'ın (Ulrich Thomsen) oy kullanmak adına çırpınışları anlatılır bu 11 dakikalık kısa filmde. Filmin ülkemiz adına enterasan 2 sahnesi bulunmakta. Peter oy kullanmaya yetişebilmek için bindiği taksilerden birinin şoförü Türktür ve arabada "kara üzüm habbesi" isimli güzide eser çalmaktadır. Filmin sonundaki yazılar akmaya başladığında ise Ankaralı Turgut'un sesi duyulur.

==========================================

Blinkende Lygter (2000)

Gangster filmi gibi başlayan ama izledikçe başka bir şeylerin anlatılmaya çalıştığını görerek sizi şaşırtan bir film..Komik sahneler eşlik ediyor şiddet sahnelerine..

Küçük çapta yasadışı işlerle uğraşan dört kişilik bir çetenin hikayesi anlatılıyor. Dörtlümüz çetebaşı Torkild (Søren Pilmark), kokain bağımlısı Peter (Ulrich Thomsen), silah ve şiddet düşkünü Arne (Mads Mikkelsen) ile sessiz sakin edilgen Stefan'dan (Nikolaj Lie Kaas) oluşur.

Torkild doğumgününde sevgilisinden ayrılmış, hayatla ilgili iç hesaplaşmalar içindedir. Aynı gece borçlu oldukları kendilerinden sadece bir adım daha büyük bir çete adına bir çanta çalarlar. Hırsızlık esnasında Peter vurulur. Çaldıkları çantanın içinde gayet hoş bir meblağ olduğunu görünce çantayı teslim etmek yerine Barcelona'ya kaçmaya karar verirler.

Daha Danimarka sınırlarını bile terkedemeden arabaları bozulur. Ormanda terkedilmiş izbe bir mekana sığınırlar. Kasabadan bir doktor getirirler. O arada şüphe çekmemek için karşılaştıkları herkese mekanı satın aldıklarını söylerler. Peter'ın iyileşmesini beklerken çetecik üyelerinin her biri çocukluğundan kalma defolarıyla yüzleşme imkanı bulur. Ve sığındıkları bu mekanda bir lokanta açma fikri oluşur..

==========================================

The Green Butchers (2003)

Sadece kendini düşünen, dış dünya ile geçimsiz, devamlı terleyen Svend (Mads Mikkelsen) ile ailesinin geçirdiği kaza sonrası iyice kabuğuna çekilip kendini dış dünyadan soyutlayan Bjarne'nin (Nikolaj Lie Kaas) hikayesi.

Muhteşem ikilimiz varlarını yoklarını birleştirip kendi kasap dükkanlarını açarlar. Gerçi açılış günü pek parlak geçmez ama umutlarını kaybetmezler. İlk günün gecesinde etleri sakladıkları buzluğun elektrik işlerini yapan adamı dolabın içinde unuturlar. Svend ertesi gün dükkana geldiğinde adamın cesedi ile karşılaşır.

Eski patronunun ziyareti ile iyice panikleyen Svend, eski patronunun düzenleyeceği parti için sipariş ettiği etlerin arasına elektrikçinin bir bacağından parçalar ekler. O parti sonrası ikilimizin ünü bütün kasabaya yayılır. Ama elektrikçinin vücudu birinci günden tükenmiştir. Yeni siparişler için yeni bir kaynak gerekmektedir.

==========================================

Adams æbler (2005)

Sanırım 10 tane film seç deseler ilk olarak aklıma geleceklerden birisi bu olurdu..Karamizahın tavan yaptığı insanı düşündüren güldüren duygulandıran bir film.. Elma teması diğer filmlerinde de var farklı şekillerde...Ve din eleştirisi..

Hapis cezası alan bir neo-nazi olan Adam (Ulrich Thomsen) cezasını kamu hizmeti yaparak çekecektir. Bu görev için de kırsalda ufak bir kasabanın kilisesine gönderilir. Kilisede kendisini tamamen dine vermiş ve buna körü körüne bağlı rahip Ivan'dan (Mads Mikkelsen) başka aynı Adam gibi kamu hizmeti için buraya gönderilmiş ama cezaları bittiği halde buradan ayrılmamış iki kişi daha vardır;

Kendine Robin Hood tadında bir misyon edinmiş, kafayı uluslararası bir şirketi yok etmeye takmış Khalid (Ali Kazim) ve alkol bağımlısı, kleptoman, eski tenis şampiyonu Gunnar (Nicolas Bro). Bu garip gruba daha sonra depresif ve dengesiz özellikleri ile öne çıkan Sarah da (Paprika Steen) dahil olur.

==========================================

Men & Chicken (2015)

Ademin elmalarından 10 yıl sonra çektiği son filmi. Sonuna kadar ilgiyle izleyip anlatmaya çalıştığı şeyi anlamaya uğraşıyorsunuz.. Yönetmeni tanımasanız filmi ilk dakikalarında izlemeyi bırakabilirsiniz, ama izledikçe hoşunuza gitmeye başlıyor..Film bittikten sonra da üzerine düşünmeye devam ediyorsunuz..

Birbirlerinin karakterleriyle hiç alakası olmayan, birbirlerinden farklı iki kardeş uzun yıllar sonra ailelerinin kim olduğunu öğrenmek ve onları bulmak için araştırmalara başlarlar. Bu araştırmalar sırasında ailelerine ilişkin sırlarla karşı karşıya kalırlar. Rastladıkları çarpıcı sırlar iki zıt kardeş ve etraflarındaki insanları ummadıkları şekilde etkileyecektir.




30 Nisan 2019

Eduardo Galeano-Yürüyen Kelimeler


Bir Bacağını Kaybeden Kuşun Hikayesi

Yavrular artık yumurtalarını kırmıştı ve başlarını yuvadan uzatarak
çığlıklar atıyorlardı. Tenquita onlara yiyecek bulmak için uçtu.
CoIchagua'da kıştı ve kar bir ayağını dondurdu. Kuş itiraz etti;

-Neden beni topal bıraktın.
Kar :
-Çünkü güneş beni eritiyor.
Tenquita güneşe yakındı,
Güneş :
-Çünkü bulut önümü kapıyor.
Bulut:
-Çünkü rüzgar beni sürüklüyor.
Rüzgâr :
-Çünkü duvar önümü kesiyor.
Duvar : 
-Çünkü fare beni kemiriyor.
Fare ;
-Çünkü kedi beni yiyor.
Kedi :
-Çünkü köpek beni kovalıyor.
Köpek :
-Çünkü sopa beni dövüyor.
Sopa :
-Çünkü ateş beni yakıyor.
Ateş :
-Çünkü su beni söndürüyor.
Su :
-Çünkü inek beni içiyor.
İnek :
-Çünkü bıçak beni kesiyor.
Bıçak :
-Çünkü insan beni biliyor.
Ve insan:
-Çünkü Tanrı beni yarattı.

Tenquita, düşe kalka ilerlerken, Tanrı'yı bulmak için söyledi şarkısını, Tanrı da onu dinledi, o zaman Tenquita Tanrı'ya, bacağını donduran karı eriten güneşin önünü kapatan bulutu sürükleyen rüzgarın önünü kesen duvarı kemiren fareyi yiyen kediyi kovalayan köpeği döven sopayı yakan ateşi söndüren suyu içen ineği kesen bıçağı bileyen insanı neden yarattığını sordu:

'Amaan Tenquita' dedi Tanrı, 
'beni yaratsın diye insanı yaratmak zorundayım ben...'

...

Belleğe Açılan Pencere

Başka bir denizin öte kıyısında, bir başka çömlekçi geçkin yaşlarında işten el çekiyor.

Gözleri buğulanıyor, elleri titriyor artık, veda vakti geliyor. O zaman başlangıç töreni gerçekleşiyor: Yaşlı çömlekçi genç çömlekçiye çıkardığı en iyi işi sunuyor. Kuzeydoğu Amerika yerlileri arasında, gelenek böyle emrediyor; giden sanatçı ustalık eserini başlayan sanatçıya teslim ediyor.

Ve genç çömlekçi bu mükemmel küpü izlemek ya da örnek almak için saklamıyor, onu yere vuruyor, bin parçaya ayırıyor; sonra parçaları toplayıp kendi kiline katıyor...

09 Nisan 2019

Alejandro Jodorowsky -Endless Poetry


Alejandro Jodorowsky (1929 Tocopilla, Şili) aktör, besteci, çizgi roman yazarı, prodüktör, psikoterapist, yönetmen.

Soğuk algınlığı bütün hızıyla devam ederken sırf kafam dağılsın diye bir film izlemek istedim. Yönetmenin daha önce bütün hayatı boyunca çekmek istediği ama türlü nedenlerden ötürü çekemediği bir film olan Jodorowsky's Dune 'ın hikayesini anlatan bir belgesel izlemiştim. Belgeseli de izlemenizi isterim, öyle büyük bir proje ki çekilse gerçekten nasıl bir şey olurdu, merak ediyor insan..Bu yüzden en son çektiği filmi izlemeye karar verdim..Uzun süredir bu kadar etkileyici bir film izlememiştim..Müzikler, görüntüler, içerdiği küçük mizahi sahneler..

Filmlerinin neredeyse hepsinin senaryosunu kendi yazıp kendi yönetmiştir ve de oynamıştır:=) Jodorowsky hayatı boyunca gerçek ve gerçeküstünü, bilinç ile bilinçaltını sürekli masaya yatırıp filmlerinde başarılı bir şekilde göstermeye çalışmıştır. Bu konuyla ilgili bir konuşması mevcuttur..



Bir söyleşisinde: 'Benim vatanım ayakkabılarımdır' diyerek insanın bağımsızlığını, özgürlüğünü ve insanın kendini keşfetme konusunda arayışının önemini ifade etmişti.

Filmografi

1957-La Cravate
1967-Fando y Lis
1970-El Topo
1973-The Holy Mountain
1980-Tusk
1989-Santa Sangre
1990-The Rainbow Thief
2013-The Dance of Reality
2013-Jodorowsky's Dune (belgesel)
2016-Poesía Sin Fin 

  


Yönetmen: Alejandro Jodorowsky
Senaryo: Alejandro Jodorowsky
Ülke: Şili, İngiltere, Fransa
Tür: Biyografi, Dram, Fantastik
Dil:İspanyolca, Fransızca, İngilizce
Müzik:Adan Jodorowsky
Diğer ismi: Endless Poetry

Oyuncular
Adan Jodorowsky, Brontis Jodorowsky, Leandro Taub, Pamela Flores,Alejandro Jodorowsky



Konu:
Biyografi, Drama, Fantastik türündeki bu sürprizlerle dolu rengarenk film, sürrealist akımı benimsemiş olan Şilili Sinemacı Alejandro Jodorowsky'nin şairlik yaptığı gençlik dönemini konu alıyor. Yer yer güldürüyor, bazen hüzünlendiriyor kimi zaman da yok artık dedirtiyor. Sanatçıların inişli çıkışlı ruh hallerini anlamamızı sağlıyor. Görsellik muhteşem. Çok emek harcandığı belli.


Baskıcı babasının tıp okuması için ısrar ettiği ama şair olmak için babasına karşı koyan Alejandro'nun, evini terk ederek döneminin genç sanatçılarıyla tanışması ve onlarla birlikte yaşadığı hayat masalsı çekimlerle anlatılmış. Görsel olarak son derece çarpıcı olan film çeşitli sürprizlere de sahip. Tam bir sanat filmi. Çok renkli ve hareketli. Ünlü sinemacı Alejandro Jodorowsky'nin gençlik yıllarının otobiyografisi. En güzeli ise Şilili yönetmenin gençliğini, oğlu Adan Jodorowsky'nin canlandırmış olması. Film bir anlamda yönetmenin, babasıyla helalleşmesine de değiniyor.

Filmde Alejandro J. de rol almış, gençlik haliyle konuştuğu sahneler çok hoştu. Az da olsa çıplaklık var ama rahatsız edici değil. (Fügen Atasoy)

web

filmi buradan indirip izleyebilirsiniz (altyazı içindedir-boyutu 3.24 GB)


29 Mart 2019

Stanislaw Lem




Stanislaw Lem (12 Eylül 1921-27 Mart 2006)
Bilim kurgu türünün en tanınmış yazarlarından, Solaris’in yaratıcısıdır.


1941 yılına kadar Lwow’da tıp öğrenimi gördü. II. Dünya Savaşı yıllarında otomobil tamirciliği, elektrik teknisyenliği ve kaynakçılık yaptı.

Lem, savaş döneminde Nazi kamplarında kaldı. 1946'da Krakow'a yerleşti ve tıp eğitimini tamamlayarak doktor oldu. Aynı yıllarda şiir yazmaya ve bilimsel yöntem üzerine kuramsal araştırmalara başladı. 1950’lerde bilim kurgu türüne yönelen Lem’in ilk kitabı ‘Kazanılan Zaman’ 1955’te yayımlandı. Bilim kurgu kitapları yazdığı ilk yıllarda modern bilimle hümanist ahlakı birleştirmeye çalıştı. Daha sonraları "Yıldız Günceleri-1957" gibi kitaplarıyla parodik metinler üretti.



Yazarın başyapıtı sayılan Solaris, Andrei Tarkovski tarafından 1972’de, Steven Soderbergh tarafından da 2002’de filme çekildi. ‘Solaris’te, iletişimin ne olduğunu sorgulayan Lem’in metinlerindeki ortak nokta “ironi” duygusu oldu.

Ursula K. Le Guin ve Philip K. Dick’le birlikte bilim kurgu edebiyatının “ciddiye alınmasını sağlayan” yazarlar arasında sayılan Stanislaw Lem, felsefeye ve dilbilime esin kaynağı olarak görülen metinler üretti.

Lem’in Lehçe yazdığı kitaplar 40’tan fazla dile çevrildi ve yaklaşık 27 milyon adet sattı. Türkçede eserleri İletişim Yayınları, Cem Yayınları ve Pinhan Yayıncılık tarafından yayımlanmaktadır.

Stanislaw Lem, 84 yaşında 27 Mart 2006'da Krakow'da öldü.

web sayfası



Yazının bundan sonrası Taylan Kara'nın Lem için yazdığı ve yaptığı yorumlardan oluşuyor

Yeni Başlayanlar için Lem

Bu liste tamamen kişisel bir listedir, bir başkası bu sıralamayı başka bir şekilde yapacaktır. Liste, 2013 yılı itibariyle Türkçede basılmış olan kitaplardan seçilmiştir.

Mutlaka Okunması Gerekenler
-Yıldız Güncesi
-Gelecekbilim Kongresi
-Solaris
-Küvette Bulunan Günce


Okunması Gerekenler
-Siberya
-İnsanın Bir Dakikası
-Soruşturma
-Yıldızlardan Dönüş
-Aden
-Dünyada Barış
-Hayali Büyüklük


Lem’in Türkçedeki diğer kitapları
-Yenilmez
-Fiyasko
-Ölümlü Makineler
-Dönüşüm Hastanesi
-Kör Talih
-Sahibinin Sesi
-Mükemmel Boşluk

S. Lem’in en başta gelen özelliği, bıkıp usanmadan, dönüp dolaşıp insanın evrendeki yerini işleyen öyküler anlatmasıdır. İnsanın kendisini her şeyin merkezine koyduğu o yaygın görüşü büyük bir acımasızlıkla yerden yere vurur. İnsanmerkezciliğin eleştirisi, birçok hikâyesinde ana ya da yan tema olarak kullanılan tipik bir Lem temasıdır.

O, insan uygarlığına hep dışarıdan bakar; milyarlarca insanın benimsediği en tartışılmaz “hakikatler” Lem’in baktığı mesafeden bakıldığında buharlaşır, en “nesnel” zannedilenlerin “öznel”, en “evrensel” zannedilenlerin aslında “yerel” olduğu anlaşılır.

Metinlerinde hemen daima, anlatılarının merkezinde olmayan bir ironi ve mizah vardır. Bu mizah, okuyucuyu kahkahalara boğmayı amaçlamaz -ama okuyucunun kahkahalara boğulması hiç de nadir bir durum değildir- ancak kahramanı gölgesi gibi sürekli takip eder ve genellikle de trajik olanın içindedir.

Lem, “büyük anlatı” iddiasıyla yola çıkmaz, “mükemmellik” onun en çok reddettiği şeydir. Hikâyelerinde büyük toplum projeleri ya da türlü mühendislikler, öngörülemeyen amaç dışı olaylara yol açar ve genellikle kötü sonuçlanır. Yıldız Güncesi’ndeki öykülerinin birinde güneşin oluşumu, buzul çağı ya da dünyanın iklimi, hep geçmişi düzeltmeye çalışan bir büyük projenin yol açtığı kazalar sonucu oluşmuştur.

Kitaplarında, yaşadığı zamanın çok ötesinde öngörüler vardır ve bunların bir kısmı on yıllar sonra gerçek olmuştur. Daha bilgisayarların gündelik hayata girmesinden yıllar önce 1964 yılında yazdığı kitapta “sanal gerçeklik gözlüğü” nü yazmış, “Phantomatik” kavramı ile sanal gerçekliği betimlemiştir. Henüz dar bir akademik çevre dışında kimseyi ilgilendirmezken bioteknolojiden, kuantum ışınlamadan, klonlamadan ya da “evrenin bir hiçlik dalgası olduğu” teorisinden bahsetmiştir.



1968’de yazdığı “Gelecekbilim Kongresi” kitabında psişik ilaçlarla sayesinde “kemokrasi” ile yönetilen bir toplum tasarlar. Bu kitapta, milyonlarca insanın izlediği popüler bir film olan “Matriks”ten tam 30 yıl önce “gerçek nedir?” sorusunu, bir bilgi felsefesi konusu olarak ele alır. Verdiği yanıtlar azdır, olanlar da karamsardır. Bakış açısına, ince mizahıyla bile dengelenemez bir karamsarlık hâkimdir. Bu onun dünyaya bakışındaki en temel unsurlardan biridir.

“Etik nedenlerden dolayı bir ateistim. Bir yaratıcıyı yaratısından tanıyacağınızı düşünüyorum. Dünya bana öyle acı verici bir şekilde birleştirilmiş gibi geliyor ki onun birisi tarafından kasıtlı bir şekilde yaratıldığını düşünmektense, herhangi biri tarafından yaratılmadığını düşünmeyi yeğlerim.” açıklaması ona aittir. İnsanın diğer memelilerden farkını “ahlaksızlık ve alçaklık sadece insana aittir.” diyerek açıklar. Bir söyleşide, insanlığın durumu ile ilgili bir soruya verdiği yanıt şudur:

"Olanaksız bir koşuşturmanın içinde yaşıyoruz. 50 katlı bir gökdelenin çatısından atlamış bir adam gibiyiz ve şu anda 30. katta birisi eğilip soruyor ona ‘nasıl gidiyor?’ düşen adam cevap verir ‘şimdilik her şey yolunda’. Bizi nasıl bir şeyin ele geçirdiğini kavrayamıyoruz. Yüksek teknolojilere sahip oldukça onların ilerleyişindeki hakimiyetimizi yitiriyoruz. "




Yıldız Güncesi kitabının 8. Yolculuğunda “birleşmiş gezegenler” kurulunda insan ırkı sınıflandırılırken şu tartışma yaşanır: Bir “garabet” (aberrantia) olan insan ırkı “kokuşmuş pelte” (monstroteratum furiosum” olarak mı adlandırılmalıdır yoksa “böcekgözlü sahtekar”(artefactum abhorrens) olarak mı?

Birçok romanının temel çelişkisi, kahramanın yabancısı olduğu bir çevreyle olan ilişkisidir. Bu açıdan bir yazara benzetilecekse en çok Kafka’ya benzer. Solaris’te kahraman, dilini anlayamadığı bir gezegene gider. “Yıldızlar’dan Dönüş” kitabının kahramanı, yaşadığı zamandan 200 yıl sonrasına, her şeyin “mükemmel” olduğu dünyaya döner. “Küvette Bulunan Günce” kitabının kahramanı labirente benzeyen bir binada olan biteni anlamaya çalışır.

Kafka’nın kahramanlarında çevreye bu yabancılık, bir gerilim unsurudur ve kahraman bu yabancılığı gidermeye çalışır. Oysa S. Lem’in kahramanlarında böyle bir çaba görülmez. Anlatıların sonunda bu yabancılık sorunu çözülmez de; genellikle evrenselleştirildiği ve bir insanlık durumu olarak ilan edildiği sezilir. S. Lem, o klasik şablona sokacak olursak az cevap verir, çok soru sorar; ama en çok bizim cevap diye bildiklerimizi yıkarak onların yerine kendi sorularını koyar.

Kitapları 27 milyon basılmış ve 40’tan fazla dile çevrilmiş olsa da Lem hep anlaşılmadığından şikâyetçi olmuştur. Bir konuşmasında: "Sanki yarım asır boyunca Çince konuşmuşum izlenimine kapılıyorum. Çünkü kimse bir şey anlamadı; okundu ve anlaşılamadığı için unutuldu." diyerek bunu dile getirmiştir.

Solaris onun, en çok tartışma yaratmış olan kitabıdır. Solaris romanının A.Tarkovski ve S. Soderbergh tarafından 1972 ve 2002 yıllarında çekilen iki ayrı versiyonu Lem’in “anlaşılmama” yahut “yanlış anlaşılma” yakınmasını doğrular nitelikteydi. Bu yönetmenlerin her biri önemli yönetmenler olsalar da çektikleri Solaris, S. Lem’in yazdığı Solaris değildi.

 

Tarkovski’nin S.Kubrick’in 1968 yılında çektiği “2001 Space Odyssey” filmine yanıt diye çektiği söylenen Solaris filmi, Solaris kitabından çok başka bir anlayışı işlemekteydi. O kadar ki “Lem’in Solaris kitabı, bu iki filmden hangisine daha yakındır?” diye sorulacak olursa cevap muhtemelen Tarkovski’nin Solaris filmi değil Kubrick’in 2001 filmi olacaktır.

S. Lem Solaris’i, “romanda yapmak istediğim şey, insanın var olduğunu anladığı, gücünün farkına vardığı fakat kendi insani konseptleri, düşünceleri ve imgelerine dönüştürmeyi başaramadığı bir varlıkla karşılaşmasını anlatmaktır” diye açıklamıştı.

Tarkovski’nin, S. Lem’in kitabından kendine özgü üslubuyla çektiği, uzun sekansları ve yoğun mistik göndermelerle dolu filmini S. Lem, bir “Suç ve Ceza” uyarlaması olarak yorumlar ve şöyle der: “Tarkovski ile ben aynı arabayı birbirine zıt yönlere çeken iki at gibiyiz.”



Soderbergh’in filmi ise Solaris’in bir anlamda “Hollywoodize” edilmiş halidir. Soderbergh’in film hakkında “aşkı biraz daha ön plana çıkardık” ifadesi üzerine, resmi internet sitesinde kendisinin “kesinlikle uzaydaki insanların erotik problemleriyle ilgili bir metin kurgulamadığını” söyleyip şunu eklemiştir: “Böyle bir amacım olsaydı kitabın ismi Solaris değil, “Uzayda Aşk” (Love in Outer Space) olurdu.”

02 Ağustos 2018

Cosmos: A SpaceTime Odyssey


Yönetmen: Brannon Braga, Ann Druyan, Bill Pope
Senaryo: Ann Druyan, Carl Sagan, Steven Soter
Ülke: ABD  
Süre: 557 dk
Tür: Belgesel
Dil: İngilizce
Müzik: Alan Silvestri
Anlatıcı : Astrofizikçi Neil deGrasse Tyson
Oyuncular: Eduardo Arrufat-Reboso
Stoney Emshwiller, Piotr Michael, Diego Romero

Belgesel serisi, 2014 yılında dünya genelinde National Geographic'in en çok izlenen serisi unvanını elde etmiş ve National Geographic ile Fox kanallarında toplam 135 milyon izleyiciye ulaşmıştı. Seri 171 ülkede 43 farklı dilde izleyicilerine sunuldu.


Günümüz teknolojisinin çok üzerinde bir uzay gemisi düşünün. Bu uzay gemisi en küçük atomun içine yolculuk yapabilecek kadar küçülebilen, bilinen evrenin tek kare fotoğrafını yakalayacak kadar büyüsün. Evrenin oluştuğu zamandan yok olacağı zamana kadar yolculuk yapabileceğiniz kadar yakıtınız da olsa, bilimi keşfetmek adına nerelere gider, kimlerle tanışırdınız? İşte bunun cevabını arıyor ve anlatmaya çalışıyor Cosmos.

Bunu anlatırken de Çin’den Maya Uygarlığı’na, Acem Toprakları’ndan Rönesans Avrupa’sına, Antik Yunan’dan Avustralya’ya kadar tüm Dünya’yı dolaşarak, merak eden ve araştıran bilim insanlarının hikayelerini de animasyonlar eşliğinde ele alıyor. Bu anlatı işini en ilgisiz ve bilgisiz insanın anlayacağı şekle sokarken, konuya hakim olanları da uzaklaştırmadan yapıyor.Dizinin başka bir artısı da köklerine sahip çıkması. Her fırsatta 1980’de yayınlanan Cosmos serisine, Carl Sagan‘a ve kitaplarına saygı duruşunu esirgemiyor.


Toplam 13 bölüm ( 557 dk ) sürecek olan serinin bölüm isimleri şu şekilde:

1. Bölüm: Standing Up In The Milky Way (Samanyoluna Bir Bakış)
2. Bölüm: Some Of The Things That Molecules Do (Yaşam Nehirleri)
3. Bölüm:When Knowledge Conquered Fear (Bilginin Gücü)
4. Bölüm: A Sky Full of Ghosts (Gökyüzü Hayaletleri)
5. Bölüm: Hiding in the Light (Aydınlıkta Saklanmak)
6. Bölüm: Deeper, Deeper, Deeper Still (Daha Derine)
7. Bölüm: The Clean Room (Temiz Oda)
8. Bölüm: Sisters Of The Sun (Güneşin Kardeşleri)
9. Bölüm: The Lost Worlds of Planet Earth (Kayıp Dünyalar)
10. Bölüm: The Electric Boy (Elektrik Çocuk)
11. Bölüm: The Immortals (Ölümsüzler)
12. Bölüm: The World Set Free (Özgür Dünya)
13. Bölüm: Unafraid of the Dark (Karanlıktan Korkmamak)

“Kozmos var olan, var olmuş veya var olacak her şeydir.” Carl Sagan

kendinize veya çocuklarınıza vereceğiniz en büyük hediye olacak bence. sadece 10 saatinizi alacak bütün seri..ama hayata bakışınız değişecek..
indirmeniz için netteki en kaliteli (1080 p)  ve boyutu en küçük (4.8 gb) linkleri ekliyorum..


01 Ağustos 2018

Inside Job


...
Yönetmen: Charles Ferguson
Senaryo: Charles Ferguson, Chad Beck, Adam Bolt
Müzik: Alex Heffes
Süre : 105 dk
Ülke :USA
Oyuncular : Matt Damon, William Ackman, Daniel Alpert,
Jonathan Alpert, Sigridur Benediktsdottir
...

Yönetmen Charles Ferguson, "İç İşler" ile, hâlâ dünyayı kasıp kavurmakta olan 2008 ekonomik krizinin perde arkasındaki akıl almaz gerçekleri ilk defa gözler önüne seren bir filme imza atıyor. Faturası 20 trilyon doları aşan kriz, milyonlarca insanı evsiz ve işsiz bırakarak mağdur etti. Film, derinlemesine araştırmaların yanı sıra finans dünyasının önemli isimleriyle, politikacılarla ve gazetecilerle yapılan dudak uçuklatıcı röportajlar üzerinden arsız bir endüstrinin gelişimini takip ediyor. Aynı zamanda da siyasetin, düzenlemelerin ve akademinin yozlaşmasıyla sonuçlanan yıkıcı ilişkiler ağını açığa çıkarıyor. Matt Damon tarafından seslendirilen film yalnızca ABD ile sınırlı kalmıyor, İzlanda, İngiltere, Fransa, Singapur ve Çin'e de giderek, her birimizin hayatını etkilemekte olan yoz ve açgözlü sistemin resmini bir bütün olarak çiziyor. Bu, olayları parça parça gazetelerde okumaktan çok farklı bir his; uyandırıyor, sarsıyor.

Bizim ekonomimize de not veren Merrill Lynch, batan şirketlerden Lehman Brothers, Standard & Poors gibi finans şirketlerinin ve kâh bunların başında, kâh Bush, Clinton ve Obama hükümetlerinde merkez bankası, hazine bakanlığı ve ekonomik danışmanlık görevi alan ve genelde değişmeyen insanların kurdukları saadet zinciri ile dünyayı nasıl krize sürükledikleri, insanları nasıl evlerinden, işlerinden ve aşlarından ettiklerini anlatan güzel bir belgesel...


27 Temmuz 2018

Bilge Kayabalığı-Şçedrin


Mihail Yevgrafoviç Saltıkov-Şçedrin (1826-1899)

Şçedrin soylu bir ailenin çocuğudur, 1826 yılında Tversk’in bir köyünde doğmuş, 1899’da Petersburg’da ölmüştür. Rusya’da köleliğin hüküm sürdüğü bir zamanda kölelere sahip bir ailede yetişti. Her ne kadar ailesinin köleleri olsa da Şçedrin köleliğe her zaman karşı oldu, kölelik kurumundan nefret etti. Ailesi tarafından küçük yaşta eğitim için Moskova’ya gönderildi. En iyi okullarda eğitim gördü. Liseyi bitirdikten sonra devlet hizmetine girdi.1862’de memurluktan ayrıldı ve kendini edebiyat çalışmalarına verdi. Rus edebiyatının en büyük yergi ustalarından biri olan Şçedrin, dünya edebiyatının en büyük romanlarından sayılan toprak sahibi köklü bir ailenin çöküşünü anlatan Golovlev Ailesi adlı romanını (1875-1880) yazdı. Büyüklere Masallar adlı romanıysa Şçedrin’in en popüler yapıtıdır.

Şçedrin’in masal türünü tercih etmesi, Çar’ın sansüründen kurtulmak içindi. Çocuklara anlatılan masallarda her zaman iyi olan kazanır, Büyüklere Masallar ise dönemin tam bir eleştirisidir ve acı gerçekler sergilenmektedir. Yazarın, toplum eleştirisi yaparken masallarını söylencelere, halk öykülerine, hayvanlar dünyasına, halktan insanların konuşmalarına dayandırması, herkesin anlayabileceği yalın bir dilde yazması onun geniş bir okur kitlesine sahip olmasını sağlamıştır.


Saltıkov-Şçedrin'in bütün masallarında iki güç belirir: emekçi halk ve onu sömürenler. Halk, iyi ve savunmasız bir hayvan maskesiyle görünür çoğu zaman (ve ayrıca, herhangi bir köylü, “mujik” olarak); sömürücüler ise, aralarında insanların da bulunduğu yırtıcı hayvanlar... Halktan itaat beklenir ve o da koşarak gider kurdun sofrasına meze olmaya. Onu kovuşturan savcının ise tek amacı vardır:insani her şeyini kaybedip sultanın divanına kabul edilmek. 

Saltıkov-Şçedrin'in masalları, kuşkusuz, ilkin zamanının aynasıdır. Ama sadece bu kadar mı? Boş konuşan valiler, vahşi toprak ağaları, aptal generaller, sorgusuz itaat eden “onurlu” tavşanlar, hayatı efendisinin emriyle boğazlanarak sona eren sadakat timsali köpekler, sözüm ona adalet dağıtan ama gözleri ve kulakları hakikate tıkalı savcılar, bütün ömrünü korku içinde karanlıkta geçiren “bilge” kayabalıkları, kendisini kurtarsın diye bir “Yiğit” bekleyen o ülke… Yerellik ve evrenselliğin Saltıkov-Şçedrin'de olduğu kadar iç içe geçtiği bir başka yazar daha bulmak çok güç.

Helikopter Yayınları 110 sayfa
Çev. Hazar Yalın

Kitaptan bir öykü:  YİĞİT

 Krallıklardan birinde bir Yiğit doğdu. Onu Baba Yaga  (Baba Yaga; Rus-folklorunda kötülük sembollerinden biri; ihtiyar bir kocakarı-cadı. Süpürgesinin üzerinde ve kazanın içinde uçarak gezer, çocukları kaçırır.) doğurdu, emzirdi, besledi, büyüttü ve nihayet boyu minare kadar olduğunda, kendisi çölün sakinliğine gitti, oğlanıysa kendi haline saldı: “Git, Yiğit, yiğitliklerini yap”

Tabii Yiğit ilkin ormana vardı; baktı ki, bir meşe ağacı; köklerine varıncaya kadar parçaladı onu. Baktı bir tane daha; bir yumrukta ikiye böldü onu da. Baktı ki bir üçüncü meşe, üzerinde de bir kovuk. Yiğit kovuğa girdi ve uykuya daldı.  

Orman ana onun horultularıyla inlemeye başladı; vahşi hayvanlar ormandan kaçtılar, uzun tüylü kuşlar uçup gittiler; ormanın ruhu bile öyle bir korktu ki, karısıyla çocukları da alıp kayboldu –işte böyle oldu.

Yiğit’in şanı bütün yeryüzüne yayıldı. Ondan taraf olanlar, başkasından taraf olanlar, dostlar ve de hasımlar şaşakaldılar ona: ondan taraf olanlar genelde korkuyorlardı, çünkü eğer korkmasalardı, böyle nasıl yaşarlardı ki? Ama her şeyin üzerinde, umutları vardı: Yiğit muhakkak ki, uyuyup daha da fazla güç toplamak için süzülmüştü o kovuğa: “Nasıl olsa uyanacak bizim Yiğit ve bütün dünyanın önünde ululayacak bizi.” Başkasından taraf olanlar kendi paylarına tedirgindiler. “Hele kulak ver, işitiyor musun nasıl bir inilti yeryüzünde; böyle bir Yiğit doğmadı hiç! Hele bir uyansa, nasıl bir ses verir kim bilir! ”

Ve herkes parmak uçlarında yürüyor, fısıldayarak tekrarlıyordu: “Uyu, Yiğit, uyul”

Ve böylece yüz yıl geçti, sonra iki yüz, üç yüz ve bir de bakmışlar ki: koca bir bin yıl. Ulita  (Hıristiyan mitolojisine göre Ulita ve dört yaşındaki oğlu Kuriagos Tarsus'a kaçmış, ancak burada Hıristiyan oldukları açığa çıkmıştı. Ulita'ya işkence edilirken oğlanı da Tarsus valisi alıkoydu. Ancak çocuk valinin yüzünü tırmaladı, o da çocuğu merdivenlerden fırlatıp öldürdü. Ulita buna üzülmek bir yana, oğlu şehit oldu diye sevindi. Vali, Ulita'nın uzuvlarının kancalarla koparılmasını, sonra da başının vurulmasını buyurdu. Cesedi oğluyla birlikte şehir dışında, suçluların cesetleri arasına atıldı, ama iki kız anne ve oğlun cesetlerini bulup yakınlara gömdüler. Burada, Ulita’nın uzun süren yolculuğuna atıf yapılıyor.)_gitmiş, gitmiş de sonunda gideceği yere varmıştı. Baştankara böbürlenmiş de böbürlenmişti, oysa aslında denizleri yakmış falan değildi. (Krilov'un (1769-1844) ünlü fablına gönderme. Ayrıca palavracılarla ilgili böyle bir Rus atasözü de vardır: “Baştankara hava attı, ama denizleri yakmadı.”)

Mujiği kaynattılar, kaynattılar da, peynir kokusu gene de gitmedi: ne de olsa mujik. (Bir başka Rus atasözüne gönderme: Mujiği (köylü) ne kadar kaynatırsan kaynat gene de peynir kokar.)

Her şeyi bir oraya koydular bir buraya, her şeyin köküne kibrit suyu döktüler, arkadaş arkadaşı soyup soğana çevirdi; ama ne fayda! Yiğit hep uyuyordu, görmeyen gözleriyle kovuktan doğruca güneşe bakıyordu da horultusu yüz mil öteyi bile inim inim inletiyordu.

Hasımları uzun uzun baktılar, uzun uzun düşündüler: “Bu kaderimiz olmalı, sadece kovuğunda uyuyor diye Yiğit'ten korkan bir ülke!”

Ancak düşündükçe akılları yavaş yavaş başlarına geliyordu: zalim belaların o ülkeye kaç kez gönderildiğini hatırlamaya başladılar, oysa Yiğit bir defa bile insanlarının imdadına gelmemişti. Yıllardan birinde ahali kendi arasında orman kanunu usulü kavgaya tutuşmuştu da, bir sürü insan boş yere helak olup gitmişti. İhtiyarlar bu sırada acıyla ağıt yaktılar, acıyla seslendiler: “Gel artık, Yiğit, şu kötü zamanlarımıza bir son ver!”  Yiğitse bunun yerine kovuğunda uyuyordu. Yıllardan birinde bütün tarlalar güneşin altında yanmıştı, doluyla da dövülmüştü: düşündüler ki Yiğit gelecek de, barışçıl insanları doyuracak; ama o bunun yerine kovuğunda uyuyordu. Yıllardan birinde de şehirler ve köyler yangınla yok olmuştu, insanların ne başını sokabileceği damları, ne elbiseleri, ne yiyecekleri kalmıştı; düşündüler ki: “Yiğit gelecek ve her şeyi düzeltecek” -ama o kovuğunda uyuyordu.

Diyeceğim o ki, koca bir bin yıl boyunca bu ülke her türden acılarla acı çekti, ama Yiğit bu toprakların neden acıyla inlediğini öğrenmek için ne bir kulak verdi, ne gözlerini açtı.

Peki ne işe yarar bu Yiğit dediğin?

Çok acılar çekti ve uzun zaman sebat gösterdi bu ülke ama büyük ve sarsılmaz inancını hep korudu. Ağladı ve inandı; içini çekti ve inandı. Gözyaşlarının ve acıların sebebi ortadan kalktığında Yiğit'in de o dakka yetişip onları kurtaracağına inandı. Ve öyle bir an geldi ki -ama bu herkesin beklediği an değildi bu. Hasımları ayağa kalktılar ve Yiğit'in kovuğunda uyuduğu o ülkeyi kuşattılar. Ve herkes doğruca Yiğit'e gitti. Birisi dikkatli mi dikkatli yanaştı kovuğa -kokuyordu; bir diğeri geldi -o da kokuyor dedi.

“Ah, Yiğit çürümüş sonunda!” diye seslendi hasımlar ve yürüdüler ülkeye.

Hasımlar zalim ve merhametsizdiler. Yiğit'in içlerine saldığı o eski ve gülünç korkuya duydukları nefretle, karşılarına çıkan her şeyi yaktılar ve yıktılar. Ahali tabanları yağladı, bu kargaşa dolu kötü zamanlar yüzünden hasımlarının önlerinde diz çöktüler -gidecek bir yerleri yoktu. Ve Yiğit'i hatırlayıverdiler ve tek bir ağızdan haykırdılar: “Yetiş artık, Yiğit, yetiş artık! ”

Böylece bir mucize oldu: Yiğit yerinden kıpırdamadı. Tıpkı bin yıl önce olduğu gibi başı hareketsizdi ve görmeyen gözlerle güneşe bakıyordu, bir zamanlar yeşil orman anayı tir tir titreten o kudretli ses de çıkmıyordu.

O anda bizim aptal İvanuşka, Yiğit'e yaklaştı, kovuğu yumruğuyla açtı iyicene; bir de baktı ki kurtlar çoktan yemişler boğazına kadar da, Yiğitten kala kala bir tek kafası kalmış.

Uyu, Yiğit, uyu!
1886

12 Şubat 2018

Tereyağı


1960' lı yıllardan beri Tereyağını ve Zeytinyağını değersiz, önemsiz hatta zararlıymış gibi gösteren emperyalist ülkelerin pazarlama taktikleri ne yazık ki hala etkisini sürdürebiliyor ülkemizde..Sıradan vatandaşı bırakın koca koca "teknik alacakaranlıklar" her gün medyada boy gösterip milletin gözünün içine bakıp yalanlarını serpiştirmekte, ve kendilerini bilimsel savlarla çürütecek kişilerin ortamında ise pişkince sırıtabilmektedirler.

Bu pompalanan değersiz bilgiler de ne yazık ki "doğru bir tur atıncaya kadar yalan dünyayı dolaşır.." hesabı ışık hızıyla yayılmakta ve rağbet görmektedir..Tereyağı konusunda da en bilinen yanlış hayvansal gıda olduğu bu yüzden de zararlı olduğu bilgisidir.. Bu konuda Yağ teknolojisi konusunda yıllarca dersler verip emekli olan sevgili Muammer Kayahan hocamızın herkesin anlayacağı şekilde çok basit bir dille kaleme aldığı ve bence bu konuda yazılmış en kısa ve açıklayıcı bu yazıyı paylaşmak istedim..Umarım bu tip yazılarda dünyayı dolaşmasa bile yalanı biraz olsun gölgeler..

( Bu arada Temmuz 2017 yılında Avrupa'da tereyağı stoklarının yüzde 99'unun eridiği ve önümüzdeki yıllarda bu konuda sıkıntı çekileceğiyle ilgili bir haber vardı..biz hala margarin yemeye devam edelim:=)


Hocamızın Tereyağı Yazısı

Belirli bir yaş sınırını aştıktan sonra, büyük ya da küçük dost grupları arasında yapılan söyleşilerde konu dönüp dolaşıp mutlaka sağlık durumuna gelmekte ve sohbet sağlık konusuna geldiğinde de, gruptaki en suskun kişiler bile hemen sohbete katılmaktadır. Yine izlediğim kadarıyla, özellikle kalp-damar sağlığı gündeme gelince, birinci derecede tüketilen yağların çeşit ve nitelikleri yanında, zeytinyağının çok faydalı olduğu ve tereyağının tüketilmemesi gerektiği konusunda görüş birliğine varılmaktadır. Bu kanıya ulaşılırken de, gerekçe olarak tereyağının katı yağ olduğu ve kalp damar hastalıklarını tetikleyen kolesterolü içerdiği öne sürülmektedir.

Bazı yetkili kişilerin zeytin hakkında yaptığı talihsiz açıklamaları nedeniyle zeytinyağı konusunda yayınladığım detaylı makalelerim nedeniyle bu konuya tekrar dönmeyeceğim, Ancak tereyağı konusundaki kimi ve pek dile getirilmeyen gerçekleri siz değerli okurlarla paylaşmayı da, bilimsel dürüstlük adına kaçınılmaz bir görev olarak kabul ediyorum. Bu kapsamda özellikle vurgulanması gereken birinci gerçek, yağ tüketimi olmaksızın yaşamın sürdürülmesinin mümkün olmadığıdır.

Diğer bir deyişle tereyağı doğada rastlanan doymuş, doymamış ve elzem yağ asitlerini, insan sağlığını tehdit etmeyecek çeşit ve miktarda içeren yegâne yağdır. Ancak çoğu kez düşülen bir yanılgı nedeniyle, hayvansal yağlar grubunda olduğu sanılmaktadır. Oysa sırf bu yanılgıyı önlemek için, tereyağı, beslenmeciler tarafından özellikle süt yağı olarak adlandırılmaktadır.

Aslında tereyağı hayvanların sütünden üretilirse de, yine hayvanlardan elde edilen doku ve organ yağlarının yağ asidi bileşimleri yanında, diğer özellikleri yönünden de hiçbir şekilde benzerlik göstermez. Her şeyden önce tereyağının erime noktası, normal oda sıcaklığında yumuşak bir kıvam gösterecek ve insan vücudun normal sıcaklığında tümüyle eriyecek şekilde düzenlenmiştir. Buna karşın kara hayvanlarının vücudunda depolanmış olan doku ve organ yağları, kesilmiş hayvanların bu kısımlarından yüksek sıcaklık derecelerinde (800– 1000C) eritilerek ve preslenerek elde edilmektedir. Dahası genel olarak piyasa talebine göre belirli sıcaklık derecelerinde eriyecek şekilde fraksiyonlar halinde ayrılarak, tüketim için hazırlanmaktadır.

Tereyağının kalp ve damar sağlığı yönünden tüketilmemesi gerektiği savunulan görüşlerde ileri sürülen en önemli ve yaygın gerekçe, tereyağındaki doymuş yağ asitleri ve kolesterolün zamanla kanda aterom plakçıklarına dönüşmesi ve bunların damar çeperlerine çökmesi sonucunda da, damar sertliğinin meydana gelmesi şeklinde açıklanmaktadır. Bu noktada yapılacak bilimsel açıklamalardan önce, en önemli bir hakikati tüm sayın okurlara hatırlatmak isterim. Dünya da en çelimsiz yaratığın insan yavrusu olduğunun ve doğumdan sonra en az altı ay süreyle sadece anne sütüyle beslenmesinin, bebeğin sağlıklı gelişimi açısından zorunlu olduğu konusunda, bütün pediatri uzmanlarının görüş birliği içinde olduklarının düşünülmesi gerekir. Yani doğada mutlak bir bakım gerektiren aciz insan yavrusunun hayata tutunabilmesi, sadece bu süreçte emdiği ana sütündeki diğer besin ögeleri yanında, süt yağı, ya da tereyağı ile mümkün olmaktadır.


Her şeyden önce tereyağını suçlamak üzere ileri sürülen kolesterol faktörü, bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Esasen vücuda alınan yağın sindirilip, ihtiyaca göre vücut tarafından kullanılabilmesi için mutlaka kolesterole ihtiyaç vardır ve miktarı yetersiz olması halinde kandaki miktarı 250 mg / lt kadar kolesterol vücudun feetback sistemi tarafından üretilmektedir. Kaldı ki kandaki kolesterol miktarı yalnızca tüketilen yağ miktar ve çeşidine bağlı olarak değişmemektedir. Bunun yanında insanın hareketsizliği, stresli olması, sigara kullanması, aşırı şişmanlığı (obezite) ve alkol alışkanlığı da, kandaki kolesterol düzeyinin yükselmesinde rol oynamaktadır. Bu arada beslenme uzmanlarının perhiz yönünden yaptıkları çok önemli bir uyarıyı da, özellikle sıkı uygulamalar yönünden unutmamak 
gerekmektedir. Zira uzmanların görüşlerine göre tüketilmemesi önerilen bir şeyi yiyememenin vücutta neden olduğu stres, arada bir yemenin yaratacağı tehlikeden daha fazla olabilmektedir.

Konu tereyağının içerdiği yağ asitleri açısından irdelendiğinde ise, hayvanın içinde bulunduğu döneme, tükettiği yem çeşidine ve genetik özellikleri yanında, incelenen yağ fraksiyonuna göre değişmekle birlikte, verilen çizelgede görüldüğü gibi, süt yağı dünyada hiçbir yağ çeşidine nasip olmayan bir yağ asidi çeşitliliğine sahiptir. Diğer bir ifade ile süt yağı, küçük, orta, uzun zincirli, yağ asitleri yanında, doymuş ve doymamış yapıdaki yağ asitlerini ve nihayet biyolojik aktivitesi yüksek esas ya da elzem yağ asitlerini de gereken miktarda içermektedir. Ancak kalp ve damar sağlığı açısından önemli risk faktörü olarak tanımlanan orta ve uzun zincirli doymuş yağ asitlerinin miktarları yüksek değildir. Buna karşın linoleik ve araşidonik gibi biyolojik aktivitesi yüksek olan elzem yağ asitlerini gereken oranda içermesi, vücutta doymuş asitlerden oluşan aterom plakçıklarının çökmesini önleyerek askıda tutan prostaglandinleri üretilebilmektedir. Bu nedenle kalp ve damar sağlığının koruması yönünden yarar sağlamaktadır. Hele yağda çözünen vitaminleri içermesiyle vücudun A, D ve E vitaminlerinde oluşan yetersizlik de giderilmiş olmaktadır.

Tüm değinilen bu özellikler dışında, anne sütünün başta bebeğin bağışıklık sistemini güçlendiren bileşikler yanında çok önemli diğer özelliklerini, süt teknolojisi uzmanlarına bırakıyorum. Bir yemeklik yağlar uzmanı olarak kaleme aldığım ve oldukça kısa tutmaya çalıştığım bu yazımda, yalnızca toplumu margarin tüketimine yöneltmek, dahası alıştırmak için yıllardır tereyağı aleyhine yapılan kasıtlı ya da haksız propaganda ve söylemlere açıklık getirilmesi amaçlanmıştır. 

Prof. Dr. Muammer Kayahan
(Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi)


Related Posts with thumbnails