07 Ekim 2016

Taylan Kara





















Tüyap fuarında görene kadar kitaplarının hepsini okuduğum Taylan Kara'nın-kitaplarında kendisiyle ilgili bir şey koymadığı için-kimliği hakkında benim de hiçbir fikrim yoktu. İnternet'te araştırma yaptığınızda ise kendisiyle ilgili çizilen bir sürü senaryo çıkıyordu karşınıza..İsminin takma olduğundan tutun, aslında falancanın / filancanın Taylan Kara ismiyle yazdığına kadar,  inzivada yaşayan 60 yaşlarında bir Felsefe profosöründen, aksakallı bir psikiyatrise kadar, türlü türlü versiyonlar.. Yazdığı şeylerle tanınmayı isteyecek kadar mütevazi bir tıp doktoruyla tanıştım oysa fuarda..3 saatlik bir sohbet ve sonrasında Yalçın Küçük'le birlikte Sadık Albayrak yönlendiriciliğinde yapılan  "Bir mücadele aracı olarak edebiyat" söyleşisini izledim..

Kara'nın bende bıraktığı etkiler ise şunlar oldu:

-Nurullaç Ataç'tan bu yana gördüğüm en sivri dilli (ama dersine iyi çalışmış ve çürütülmesi çok zor dayanaklarla hareket eden ve kesinlikle olayı kişiselleştirmeyen) mizahi yanı da güçlü bir eleştirmen kimliği..

-Edebiyat alanının çürümüşlüklerini-eserin önüne geçen dost-ahbap ilişkilerinin ipliğini pazara çıkarırken ki (bir tür Don Kişotluk yaparken) tek bırakılmışlığı ama bu konudaki azmi..

-Eleştirmen olarak değil de tamamen edebiyata yönelmiş bir Taylan Kara'nın ortaya koyacağı eserlerin ne kadar heyecan verici olacağına dair önsezim...

Kitapları

2015-Vasat Edebiyatı 101
2013-Vasatlığa Giriş Dersleri
2010-Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt
2008-Poe'nun Kuzgunu-Roman
2008-Cölanj-Roman



01-Vasat Edebiyatı 101
Hayal Yayınları-2015 /112 sayfa 

Vasat Edebiyatı, bir çürüme ve çürütme düzeneğidir. Vasat Edebiyatı, bir sürüleştirme ve ahmaklaştırma aracıdır. Ahmaklaştırdıkça ahmaklaşmakta, ahmaklaştıkça ahmaklaştırmaktadırlar. Nice şanlı isyanı tutuşturan, küçük bir tiksinme duygusunun kıvılcımı olmuştur. Bu kitap bir iğrenme çağrısıdır. (Tanıtım Bülteninden)

  

2013-Vasatlığa Giriş Dersleri
Hayal Yayınları-2013  / 120 sayfa

Bu kitap bir tahakküm aracıdır.
Bu kitap senin bilincine hitap etmektedir.
Bu kitap imgelerle değil olgularla, sanrılarla değil gerçeklerle ilgilenmektedir.
Gördüğün gibi bu kitap açıkça tepeden inmecidir.
Bu kitap, doğru yüzlere doğru fırlatılmış bol balgamlı bir tükürüktür.
Bu kitap ahlakına yönelik bir sabotaj denemesidir

Bu kitap "halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmekte"dir.
Bu kitap insan türünün kültürel genetiğine zorla girmeye çalışan bir mutasyondur.
Bu kitap bir çeşit asetondur; mantarlı tırnaklara sürülmüş ojeleri siler. (Tanıtım Bülteninden)


 

2008-Poe'nun Kuzgunu
Hayal Yayınları-2008 / 126 sayfa

Kâbil’in yediği halttan beri dünya üzerindeki her cinayeti bir karga izler; tarih ötesi bir gözlemcidir, bir tür cinayet nöbetçisi... Sana cinayetle ilgili tüyo vermez; “bıçağı şuraya sapla”, “kafasının şurasını parçala” demez; Kâbile’e yol gösterdiğinden beri her cinayetin bir nevi onur konuğudur.

Geçmişinin arkanda kalmış olması onun bittiği anlamına gelmez.



2008-Cölanj
Hayal Yayınları-2008 / 160 sayfa

"Taylan'la ilk kez 2003 yılında, ders verdiğim seminerde karşılaştık. Göze çarpan bir katılımcıydı: Keskin bir alaycılığın ardına gizlendiği, içine sığdıramadığı, neredeyse saldırgan bir enerjisi vardı.

(Bana kendiminkini planlama konusunda fikir vermesi için on ünlü yazarın mezarlarının fotoğraflarını gönderdiğini söylesem, belki durum daha iyi anlaşılır)

Bu durumun zekâsının habercisi olduğunu umarak neler yazacağını merakla beklemeye koyuldum.

Beni şaşırtmadı. Karşımda "tam bir ruhsal bir anarşist" vardı Çevresindeki, yaşamındaki gözlemlerden yola çıkarak ne kadar toplumsal, kişisel değer varsa hepsine saldırıyor, burjuva ahlakını ve küçük burjuvaları yeren gözlemler, sarsıcı cümleler, söz oyunları art arda sökün ediyordu.

Yer yer Celine, zaman zaman Kafka! Tabii buna Henry Miller'i de eklemek gerekiyor. Taylan Kara, edebiyatımızdaki mevcut eğilimlerden çok farklı bir yazar; sözcüğün tam anlamıyla yeni bir ses. Ancak Taylan'ı okumak; dikkat ve sabır gerektiriyor ve bence o, bunu hak eden bir yazar. Anlattıklarını daha büyük yapıya oturttuğuna romanlarının ses getireceğine eminim." Mehmet Eroğlu



 


2010-Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt
Hayal Yayınları-2010 / 88 sayfa

Bu kitap "aşırı iletisi" olan bir kitaptır. Bu işi, iletisini zaman zaman gözlere sokarcasına yapmaktadır. Bu kitap gevezeliğin bütün olanaklarını zorlayarak okuyanı söz ile eylem arasındaki pasaport kontrol noktasına götürmeyi amaçlamakta; bulunduğu söz dünyasının sislerinin arasından okuyucuya asıl olan hayatı işaret etmektedir. Bu kitap bir yığın süslü sözle, sıkıcı cümlelerle, onlarca sayfayla kısaca şunu söylemektedir:

"Ey okuyucu, bütün cüretini yalnız bilmeye harcama; bu iki yüzyıl önceki meseleydi."  Bu yüzyılda hâlâ cüret edecek bir enerjin kaldıysa biraz da "yapmaya cüret et".

















Bendeki Taylan Kara (altını çizdiğim satırlar)
Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabından...

Kitap 4 kısımdan oluşmaktadır :

-Devlet ve İhtilak 
-Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt 
-Dinle Küçük Adam 
-Burjuvazinin Gizemsiz lticiliği 

***Devlet ve İhtilak'tan..***

-Devlet, birçok şeyin aslının bilinmesini istemez, ancak bütün belgelerin aslını ister..

-Ortalama bir insanın beyni bir temizleme leğenidir, devlet orada elini yüzünü yıkar..


***Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt'ten..***

-Her insanın "öteki" ile ilişkisi, bir birliktelik değil en fazla bir tahammüldür. Ancak bu cümlenin yanlışı cehennemin sınırı hakkındaki saptamadan kaynaklanır. Cehennemin sınırı öyle uzaklardan, "öteki" nin başladığı yerden değil çok daha içeriden, kendi içinizden başlar...

-Öğrendiğinde unutmak isteyeceğin şeyleri bilmeye çalışma! Dünyanın en zor işi, öğrenmek değil unutmaktır...

...
Unutmanın hemen öncesindeki duraktır alışmak..
...

- Ölü israfı...
        Bir mezarlıkta gömülü olan her bir ölü için bir tören yapıldı, her bir ölü birileri tarafından gömüldü, her biri için en az birkaç kişi ağladı. Yapayalnız duran her bir mezar, onlarca insanın gözyaşının ya da dualarının izini de taşımakta..
       Dünyada toprağa yerleştirilmiş her bir mezar için toprağın üstüne terk edilmiş ne çok canlı var; bir ölüden değişik düzeylerde etkilenen onlarca insan..
      Bu ölülerin her biri, tek tek birer kadın tarafından aylarca karında taşındı, birçoğu için heyecan duyuldu, çoğu birer kadın tarafından haftalarca emzirildi, her biri giydirildi, büyütüldü. Şimdi toprakla kucaklamış kemikler tek tek büyüyüp uyadılar. artık hep aynı kalacak olan şu nihai tabloya ulaşabilmek için bu milyonlarca iskelet dünyada neler yaşadı. 
    Ne israf...Ne israf...


-Eylemsizlik ilkesi
        İnsan kulağı, kendisiyle aynı seviyede duranların seslerine tıkalıdır. Onun duyacağı sesler yukarıdan gelmelidir. Kazara duyduğu seslerin sahiplerini de mutlaka ya yukarı taşır yahut kendisi aşağıya iner, ona bir şey duyurmanın başka bir yolu yoktur...

        İnsan dünyayı yürüyerek bitiremez, yüzeyindeki insan için dünya sınırsızdır, kenarı yoktur. Neyse ki küre şeklinin sınırlılığı insan sağ duyusunun envanterine henüz işlenmemiştir; çıplak algı ve sağduyu için dünya, hala sınırsız ve çok büyüktür; insanın mutluluk çadırının kazıkları tam bu algının üzerine çakılmıştır...


-İnsan kazılarından elde edilen arkeolojik bulgular 
         İnsan olduğunuza bakmayın, milyonlarca yıl öncesinde tek hücreliyken kazanılan reflekslerle sürüyor hala yaşam; hemen hemen her şeyiniz şu iki ilkeyle açıklanabilir: 
- Acıdan kaç. 
- Yaşa. 


-Sözün ağız öncesi tarihi 
            Söz, insandan çıkar çıkmaz daha hedefine varamadan çarpıtılır, kısalır, hedefe ulaşsa bile yanlış anlaşılır. Bir insandan diğerine doğru gerçekleşen iletim, her aşamasında tuzaklarla doludur; bütün tehditleri aşıp iletimi tamamlasa bile tamamlandığı hedefte iletilmek istenenle iletilmiş olan çoğu kez örtüşmez. Söylenenler, sözün hep sahibinden çıktıktan sonraki patikasında olan tehlikelerdir; oysa ağızdan çıkanın bile beyindekilerIe aynı olduğunun garantisi yoktur. Sözün bir de ağızdan önceki tarihi vardır ki diğerleriyle karşılaştırıldığında belki de en büyük tahribat burada olur. Sözün miladı ağızdır; korsanlık, ağızdan sonrasını ilgilendirdiği kadar ağızdan öncesini de ilgilendirir...


      Sanat, insanoğlunun tehdidi altındadır. Her büyük sanat eseri, belli bir zaman sonra sıradanlaşır; şiirse kartpostallara iner, müzikse asansörlerde çalınır, resimse masaüstü öğesi olarak bilgisayarların fonunu oluşturur. İnsanoğlu deha ürünlerini gülünçleştirmede özel bir yetenek sahibidir...




















***Dinle Küçük Adam'dan...***

-Cici teyzenin ve güleryüzlü amcanın bilgisayarlı tomografi bulguları 

Sabahleyin yüzüne tebessümle "günaydın" diyen babacan amcaların, asansörde kenara geçip seni buyur eden cici teyzelerin, "günaydın" demeden ya da seni buyur etmeden önce ne büyük pisliklere bulaştığını, ne aşağılık işler yaptıklarını bilseydin herhalde ilk işin onların babacan ve sevimli yüzlerine kusmak olurdu.

İnsandaki babacanlığı ve ciciliği biraz kazımak ister misin? Babacan amca hiç tetik çekmediği için cinayet işlemediğini zanneder. Cici teyze muhtemelen kan görmeye hiç dayanamıyordur. Tam da bu nedenlerle cici teyze işkence için kan görmeye fazlasıyla dayanabilen işkenceciler tutar, onların maaşını ödemeyi bir vatandaşlık görevi sayar. Bir cinayet şebekesinin yönetim kurulunu seçen genel kurul üyeleridir onlar; işledikleri suç onlara sıçramaz, çünkü onlar hep taşeron kullanırlar. Cinayeti, onların yerine başkaları işler; iyi vatandaş ise kiralık katillerinin sigortalarını yatırır.

Cici teyze ve babacan amca her seçimde sabah erken kalkarak oylarını kullanmayı asla ihmal etmezler; oy verdiklerinin neden oldukları katliam, tecavüz ve her türlü suç, taşeronluğun doğası gereği babacan amcanın gülen yüzüne ya da cici teyzenin temiz ellerine sıçramaz. Onlar neden oldukları şeylerden asla haberdar olmazlar; ama bütün bu olanlara neden olanlar da tam olarak onlardır... Cinayetlerin en büyükleri babacan amcaların güleryüzlü, cici teyzelerin kibar kalabilmesi için işlenir. Tavuk kesilirken bakamayan amca, en kanlı katliamları coşkuyla alkışlar; işkencelerde kullanılan elektriğin faturasını cici teyze rahmetliden kalma emekli maaşından öder.

Yalanlar, en çok bu amca ve teyzeler içindir; otorite ile olan ilişkilerinde en çok yaptıkları da zaten "inanmak"tır. Bu "iyi vatandaş" huzuru, kan ve eskimiş cesetlerin üzerinde inşa edilmiştir; bedeli kan ve kemiktir. Bu sakin, bu huzurlu, bu cici yaşamın altında, milyonlarca kemik, etlerinden sıyrılmış kanları içinde yüzer. 

Cici teyze ve kibar amcanın her gün yumuşatıcı krem sürdükleri kutsal elleri, sırtlarında yükselen iktidarlardan aşağıya damlayan kanla kirlenmiştir, oysa onlar asansörde kibarlık yaptıkları ya da "günaydın" dedikleri için kendilerini iyi zannederler.

İsa'nın muhatapları için söylediği "içinizden en günahsız olan ilk taşı atsın" cümlesi artık anlamsızdır; cümle aşağı yukarı şöyle olmalıdır: "içinizden l00'den daha az insanın ölümüne neden olan, ilk taşı
atsın."

Bir lokantadaki garsonun kibar davranışı ile bir hastanede başı ağrıyan bir hastanın tedavi edilmesi, sokaktan geçen birinin nazikçe "günaydın" demesi ile bir mahkûma elektrik verilerek işkence yapılması aynı toplumun birbiriyle asla çelişmeyen görüntüleridir. Otorite, kendisine boyun eğenin günlük yaşam koşullarını ne kadar genişletiyorsa kendisine tehdit olarak kabul ettiklerine de o kadar insanlık dışı davranır "İyi vatandaş"ın başını okşayan el ile düşman saydıklarının makatına cop sokan el aynı eldir.

İnsanların çoğu çok "cici" ve oldukça "kibar"dır…


-Şen aile kerhanesi
         Çoğu evlilik, ayrılık halinde yaşanacaklardan sakınıldığı için sürer. Boşanma halinde olabilecek terördür, çoğu evliliğin "huzur"unun garantisi...


-Ayrı bir tür olarak ölüler
        Acı çeken insanın ilk yapmaya çalıştığı şey, acısını geçirmek değil ona başkalarını ortak etmektir. Acının kendisinden çok yalnızlık insanı rahatsız eder: hissettiği şeyi başkalarında da görmek insanda güven uyandırır. Sosyallik nedeniyle ya da bir paylaşım duygusuyla değil düpedüz bencil dürtülerle, acı yükünü ancak başkalarını acıtarak hafifletebilir...


-Nenni Gözlükçü
          Dünya, en güçlü olanın, tasarladığı gözlüğü müşterisine taktığı bir gözlükçü dükkanıdır. Belli başlı güçlülerin temsil edildiği beş on çeşit gözlükten, kendine uyanıyla dünyaya bakmaktır iyi vatandaşlık ... İnsanoğlu taktığı gözlüğünün derecesinden ve hatta varlığından habersizdir. Gözlükçülerin en büyük başarısı, milyonlarca insanı, aslında gözlük takmadıklarına inandırmalarıdır...


 ***Burjuvazinin Gizemsiz lticiliği'nden...***

-Alternatif küçük burjuva tekerlemeleri: Adagio 
      Küçük burjuva küçük burjuva ruhun nerede 
      Ruhum yok ruhum yok bunalırım gene de...


-Varoluşçunun cinsel hayatı
        Yıllardır hep seni gözleyen gözlerin varlığını bilerek davranmaya alışkın olan sen, şimdi bunu kırmaya çalışıyor, hiç kimsenin sana bakmadığı, bakanların umursamadığı, umursayanların ise umursamaktan hemen vazgeçtiklerini kavramaya çabalıyorsun. Yaptıklarının kimseyi ilgilendirmiyor oluşu, davranışlarına evrensel gerekçeler bulmayı zorunlu kılıyor. Dinlediğin müziğe rastlayıp "Aaaa" diye şaşıracak, okuduğun kitaplara bakıp "Vay be" diyecek hiç kimse yok çevrende; hiç ama hiç kimse...

          Dinlediğin müziğin niteliği, birçok konudaki detaylı bilgin, edebiyat zevkin vs, senin şu birçok insana göre oldukça basit sorununu çözmeye yetmiyor. Hiçbir kadın "Sartre'ı biliyor olmandan" dolayı seninle yatmıyor; ateşli bir seks için gereken en son şey Sartre... Hiç görmediysen bir bak bakalım Sartre'ın resmine, kalın gözlüklerinin ardındaki her biri başka bir tarafa bakan gözlerine... Yapabilsen, o Sartre'ı hiç duymamış Serdar Ortaç hayranı kadını becermek için ne yapmak gerekiyorsa yapar, Sartre'ı falan siktir ederdin ama bunu başaramadığın için odanda yalnızsın. "Sartresevmez-Serdarsever" kadın seni sallamadığı için sana kala kala Sartre okumak kalıyor. Hem artık 21.yüzyılda hiçbir kadın kendini Sartre biliyor diye birilerine becertmiyor. Bunlar geçmişe ait seksüel uyaranlar; bu zamanda hele hele yaşadığın yerde Sartre bilenlerin kaderidir otuz bir çekmek... 

dolandagel portfolio

Son olarak bu güzel kartları hazırlayan ve beni Taylan Kara'yla tanıştıran Sanem Uçar'ın sitesindeki Kara'yla ilgili olan kartları buraya alıyorum. Yaptığı diğer kartların tümüne de buradan bakabilirsiniz..



Taylan Kara'nın yazılarına aşağıdaki sitelerden erişebilirsiniz



25 Haziran 2016

Başka Dünyalar-Margaret Atwood


Margaret Eleanor Atwood 18 Kasım 1939 doğumlu Kanadalı yazar, şair, eleştirmen, denemeci. Yakın tarihin en saygı duyulan kurmaca yazarları arasında gösterilir. Arthur C.Clarke ve Prince of Asturias Edebiyat ödüllerini kazanmıştır. Aynı zamanda beş kez Booker Ödülleri listesinde yer almış, birini kazanmış (2000 yılı Booker Ödülü-Kör Suikastçi-The Blind Assassin) ve yedi kez The Governor General’in finalisti olmuş ve iki kez kazanmıştır. Daha çok roman yazarı olarak tanınmıştır. Aynı zamanda günümüze kadar 15 tane şiir kitabı yayınlanmıştır ve bu alanda da ödül sahibidir. Şiirlerini gençken ilgi duyduğu efsane ve peri masallarından esinlenerek yazmıştır. Atwood aynı zamanda Tamarack Review, Harper’s, CBC Anthology, Ms. Saturday Night, Playboy ve bunun gibi birçok dergide hikâyeler yazmıştır.

Ottawa, Ontario, Kanada’ da Margaret Dorothy ve Carl Edmund Atwood’un ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Annesi Margaret Dorothy diyetisyen ve beslenme uzmanı babası Carl Edmund ise entomologdur. Babasının orman entolojisi araştımaları nedeniyle çocukluğunun büyük bir kısmı Northern Quebec bolgesinin ağaçlık arazilerinde geçmiştir. 11 yaşına kadar tam zamanlı olarak okula gitmemiştir. Doymak nedir bilmeyen bir edebiyat okuyucusu olmuştur. En çok ilgi duydukları gizemli öykülerden oluşan Dell cep kitapları, Grimm’s Peri Masalı kitapları , Kanadalı hayvan hikâyelerini anlatan kitaplar ve komedi kitaplarıdır. Leaside’da Leaside High School’da okumuştur ve 1957'de mezun olmuştur.

Atwood yazmaya altı yaşında başlamıştır ve 16 yaşına geldiğinde profesyonel olarak yazmak istediğinin farkına varmıştır. 1957 yılında Toronto Üniversite’ne bağlı olan Victoria Üniversitesi’ne başlamıştır. Jay Macpherson ve Northrop Frye profesörleri arasındadır. 1961 yılında onur derecesiyle Sanat Bölümünden ve ikinci branş olarak da Psikoloji ve Fransızca bölümlerinden mezun olmuştur. 1961’in sonlarında özel basımı yapılan Double Persephone adlı şiir kitabına verilen E.J Pratt Madalyesi’ni kazandıktan hemen sonra Woodrow Wilson bursuyla Harvard’s Redcliffe College’ta öğrenimine devam etti. 1962 yılında Radcliffe’de master derecesi elde etti ve ilerleyen çalışmalarını Harvard Üniversitesi'nde iki yıl boyunca sürdürdü fakat eğitimi ‘The English Metaphysical Romance’ konulu tezinin tamamlamadığı için yarım kaldı. British Columbia Üniversitesi (1965), Sir George Williams Üniversitesi Montreal (1967-68), Alberta Üniversitesi (1969-79), York Üniversitesi Toronto (1971-72) ve NewYork Üniversitesi gibi tanınmış üniversiteler de ders vermiştir.

Başka Dünyalar-Margaret Atwood
Çeviren: Selin Siral
Kolektif Kitap 2014, 264 sayfa 

Margaret Atwood’un Başka Dünyalar’ı, yazarın bunca yıl yazdıklarının bir kısmının arkasında yatan nedenleri, düşünceleri, okumaları, deneyimleri aktaran bir kitap. Kendi deyişiyle, “Bir edebi tür veya türler ya da alt türlerle hem okur hem de yazar olarak hayatım boyunca sürdürdüğüm ilişkiyi keşfe çıktığım bir yolculuk”.

Kitapla aynı adı taşıyan ilk bölüm, yazarın bir çocuk olarak bilimkurgu ve süper kahramanlarla kurduğu ilişkiyi, bilimkurgunun öncülü kabul ettiği antik çağ mitolojisine duyduğu ilgiyi, farklı türlerdeki bu hikayelerin ortak paydalarını, Damızlık Kızın Öyküsü, Antilop ve Flurya ile Tufan Zamanı romanlarını ona yazdıran fikirlerin tohumlarının nasıl atıldığını anlatıyor. Özellikle kendisini üstopyaya (ütopya ve distopyanın bileşimi, yazarın kendi uydurduğu bir terim) çıkaran yolları anlattığı sayfalar, bu türün hem okuyucuları hem de yazarları için nasıl da değerli!

Kitabın, Başka Tasarılar başlıklı ikinci bölümü, Atwood’un yıllar içinde Huxley’den Orwell’a, Wells’ten Ishiguro’ya birçok yazarın bilimkurgu eserlerine dair yazdıklarını biraraya getiriyor.

Görünmez Adam, Harry Potter ve Neuromancer’ın, Batman’le Operadaki Hayalet’in, Binbir Gece Masalları ile Yüzüklerin Efendisi’nin ortak paydaları olduğu bilgisi bile insanı hem yeni hem tekrar okumalar konusunda heveslendiriyor. Çünkü bu defa Atwood’un gözlüğünü de takmış olarak yapılacak bu okumalar, biliyorsunuz. Hatta belki yeniden okunacak ilk yazar Atwood’un kendisi olacak.

Kitabın üçüncü bölümü Beş Hediye ise gerçekten de Atwood okurları için şahane bir hediye: yazarın beş, kısa bilimkurgu hikayesi! Soğukkanlı ne müthiş feminist bir öykü anlatamam! Dev böcek şeklindeki uzaylıların dünyayı ziyaret ettiği Soğukkanlı’dan sonra, uzaylılara etrafı gezdiren biz’lerin hikayelendiği Eve Dönüş’ü okumak Atwood’un her şeyi çözdüğüne dair tuhaf ve mutluluk verici bir hisle baş başa bırakıyor insanı.

Kitabın üçüncü bölümü Beş Hediye'den bir bölüm:

Kriyojenik: Bir Sempozyum

A. Altmış beş yaşıma geldiğimde kafamı kestirip dondurtacağım. Teknolojiyi geliştirdiler, şirketleri kurdular bile... Tek bir hücreden bedenimin geri kalanını klonlayabilir hale gelene kadar dondurulmuş vaziyette tutacaklar ve sonra kafamı çözdürüp o vücuda geri takacaklar. O zamana kadar çevre ve o tarz şeylerle ilgili sıkıntıların geride kalmış ve işlerin yoluna girmiş olacağını düşünüyorum. 
D. Biraz daha Pinot Grigio almaz mısın? Zeytin?
A. Teşekkürler. Tüm bedenini dondurtanlar da var ama benim maddi durumum şimdilik sadece kafaya yetiyor.
C. Arz ve talep meselesi var işin içinde tabii.
B. Sanırım bu işlemden zihninin sağ çıkacağını düşünüyorsun. Hafızan yerinde duracak mı?
A. Öyle olması gerekiyor. Bilgiler depolanıp daha sonra geri yüklenecek.
B. Zihin mi, beyin mi? İkisinin birbirinden bağımsız olduğunu düşünenler var. Mesela beynin gri renkli bir dondurma gibi olabilir ama zihnin...
C. Peki ya don yanığı meselesi ne olacak? Hiç donmuş göz gördün mü? Renkleri şey gibi oluyor...
D. Yeni bedeninin yaşı da altmış beş mi olacak?
E. Bu Şili Levreği pek lezizmiş.
B. Yemememiz gerek aslında. Soyları tükeniyor. Okyanus zemininde bildiğin kazı çalışması yapılıyor. Deniz tabanına koskoca bir golf sahası yapacaklarmış. 
D. Biliyorum, biliyorum ama bir an çıkmış aklımdan ve pişirmiş bulundum işte; o yüzden yesek daha iyi olacak.
B. Beden yirmi üç yaşında olsa daha iyi diyordum.
C. Ne yani, filinta gibi bir vücut üstünde kırış kırış bir surat mı olacak? Hiç sevimli değil.
D. Öyle bir şeyle yatağa girmek istemezdim şahsen.
A. Sen ortalarda olmayacaksın ki canımcım. Zaten estetik ameliyat yapacaklar. Harika görüneceğim. Ama o zamana kadar edindiğim erdemlere de sahip olacağım.
E. Fazla hayalperestsin! Her açıdan acayip bir şey bu!
A. Halk, yeni bilimsel fikirleri hep acayip bulmuştur.
E. Ben halk değilim! Hem paranı alıp kafanı birkaç yıl dondurucuda beklettikten sonra iflas ettik deyip fişi çekmeyecekleri ve kafanı çöpe atmayacakları ne malum? Aynen böyle yapacaklar!
A. Niye kabalaşıyorsun? Sürece inancım sonsuz benim.
C. Benim daha beter bir fikrim var! Kafanı çözdürüp bir monitöre bağlayacaklar ve en acı hatıralarını sırf ucuz eğlence olsun diye oynatacaklar. Tüm hayatını ikinci sınıf bir sirk ucubesi gibi geçireceksin!
E. Ya da doğal bir felaket olacak -deprem ya da korkunç bir fırtına-, elektrikler kesilecek ve kafan çürüyüp gidecek... Şu köle işçilerin zehir sıktığı yapay olarak olgunlaştırılmış üzümleri uzatır mısın lütfen? Ve evet biliyorum bunlardan almamalıydım ama yıkadım, merak etmeyin...
A. Bu aklıma gelmedi değil. Kabloları yerin altındaki sarsıntıya karşı korunaklı bir mağaraya uzanan güneş enerjisi panelleri olacak...
B. Bakın, şunu kabul edelim bir kere. Çevre kirliliği, yok olan ozon tabakası, genetiği değiştirilmiş organizmaların saldırıya geçmesi, buzulların erimesi, deniz seviyesindeki yükselme yüzünden tüm sahil düzlüklerini sel basması, medeniyeti silip süpüren vebalar... Yalnızca bir avuç insan hayatta kalacak, onlar da göçebe gruplar halinde dolaşan vahşi leş yiyicilere dönüşecek. Ölümcül güneş ışınlarından korunmak için gece yolculuk yapacaklar ve memeli hayvanların çoğu ortadan kalkmış olacağı için fare, hamamböceği ve birbirlerini yiyerek beslenecekler.
A. O süre zarfında ben uyuyor olacağım, unuttun mu?
B. Dur... Yeraltı mağarasına gelecekler. Artık muhafız da yok ve kapının menteşeleri paslanıp düşmüş. Göçebeler içeri girecek, dondurucuyu kırıp açacak ve ne görecekler?
D. Bir tekerlek peynir, yarım kereviz başı, son kullanma tarihi çoktan geçmiş yoğurdumsu bir şey... Kahve içelim mi? Bu gölgede yetiştiriliş kahve, o yüzden öyle ters ters bakmayın bana. Ah, evet bir de geçen yaz yakaladığın şu turna balığını bulacaklar hayatım. Tüm buzluğu kokuttu meret. Kendisiyle ilgili bir planın var mı?
B. Dalgayı bırak. Konumuz kafası. Dondurucuyu açıyorlar ve karşılarında...
C. Muhabbetin gittiği yeri anladım sanırım.
B. Karşılarında protein duruyor! Tencereyi getirin diyorlar. Ziyafet vakti!
A. Zavallı, hasta ve sakat bir insan müsveddesisin.
B. Sadece gerçekçiyim.
C. İkisi aynı şey.


19 Mayıs 2016

İnsanlığın Yeme Tarihi
















İnsanlığın Yeme Tarihi
Tom Standage / Maya Kitap
Çev. Gencer Çakır / 320 Sayfa

Besin, tarihte karın doyurmaktan çok daha fazlasını yapmıştır. İmparatorlukların kurulmasına yardım eden, sanayileşmeye katkı sağlayan, savaşların kaderini tayin eden ve bu sayede insanlığın gelişimine yön veren bir teknolojik araç olmuştur. Tom Standage, Çin’de M.Ö. 7500’de çiftçiliğin ortaya çıkışından, günümüzde yakıt üretimine kadar, toplumları şekillendir-mede ve dönüştürmede besinin oynadığı rolü gözler önüne seriyor. Bunu yaparken arkeoloji, antropoloji ve iktisat gibi alanlardan yararlanıyor. Toplumların dönüşümünde besinin oynadığı role dair göz kamaştırıcı bir tarih.

Tom Standage, The Economist dergisi bilim ve teknoloji muhabiridir. Yazıları Wired, Feed, Financial Times, Prospect, Guardian, Independent ve Daily Telegraph gibi birçok dergi ve gazetede yayınlanmıştır. İngiltere'de yaşamaktadır.

Mesleğimle ilgili olduğu için okumuştum, etkileyici bir kitap, okuduktan sonra marketten baharat alırken artık daha başka bir gözle bakacaksınız, ya da mısıra, patatese... Besinlerin tarihi bizim gelişmemizin de tarihi aynı zamanda..

Tuhaf bir şekilde hem sona gittiğimizi göstermesi bakımından hem de bütün olasılıkları düşünen aklı başında birilerinin olduğunu görmemizi sağladığı için kitaptan sadece son bölümü ekliyorum..















Her ziyafetin bir sonu vardır.
                       -Çin Atasözü

Kuzey Kutbu'ndan yedi yüz mil uzakta, kutup dairesinde yer alan ıssız bir adada, bir dağın yamacındaki karların içinden tuhaf bir beton yapı, çıkıntı yapmıştır. Bu yapının dış yüzeyinde yer alan bir aralıktan, yansıtıcı çelik ile aynalar ve prizmalar, yaz ayları boyunca etrafa kutup ışınları yansıtarak ışıl ışıl parlayan bu yapıyı adeta bir “mücevher”e dönüştürür. Kış aylarının karanlık günlerinde ise aynı yapı, iki yüz kadar fiber optikten yeşil, turkuaz ve ürpertici bir beyaz ışık saçarak yapının millerce öteden görünmesini sağlar. Yapının ağır çelik giriş kapılarının arkasında toprağın altındaki ana kayaya doğru' 125 metre uzanan betonarme bir tünel bulunur. Ayrıca diğer kapılar ve iki hava geçirmez odanın arkasında ise üç mahzen yer alır. Her mahzenin uzunluğu 27 metre, yüksekliği 6 metre, genişliği de 10 metredir. Bu mahzenlerde altınlar, sanat eserleri, gizli plan ve projeler ya da yüksek teknolojili silahlar değil, tüm bunlardan çok daha değerli olan bir şey, insan türünün belki de en büyük hazinesi denilebilecek bir şey depolanacaktır. Sayıları milyarlarla ölçülen tohumlar.


Kuzey Okyanusunda Norveç'in Spitsbergen adasında yer alan Svalbard Küresel Tohum Mahzeni, dünyanın en büyük ve en güvenli tohum depolama tesisidir. Tesisin içinde yer alan tohumlar, polietilen ve alüminyumdan yapılmış kurşuni renkte dört katlı zarflar içinde muhafaza edilir. Bu tohumlar, her tarafı sıkıca kapatılan kasalara konulmuş ve mahzenlerdeki raflara istiflenmiştir. Her zarfta ortalama beş yüz tohum bulunur ve bir mahzenin toplam kapasitesi 4,5 milyon zarftır. Diğer bir deyişle, bir mahzen iki milyardan fazla sayıda tohumu muhafaza edebilecek kapasiteye sahiptir. Bu, şu an var olan herhangi bir tohum bankasının sahip olduğu kapasitenin fersah fersah ötesinde bir kapasitedir. Tesisin ilk mahzeninin sadece yarı kapasitede olması bile Svalbard Küresel Tohum Mahzeni'ni dünyanın en büyük tohum bankasına dönüştürecektir.


                
Buradaki mahzenlerin özenli tasarımları ve konumlanışları, onları dünyanın en güvenli mahzenlerine dönüştürmektedir. Bugün dünya çapında yaklaşık 1.400 tohum bankası bulunmaktadır; ancak bu bankaların pek çoğu gerek savaşlara gerekse de doğal afetlere karşı ya korunaksızdır ya da yeterli mali kaynaklardan yoksun bırakılmıştır. Örneğin, 2001 yılında Taliban militanları Afganistan’da içerisinde eski ceviz, badem, şeftali ve diğer meyve ve yemiş tohumlarının yer aldığı bir tohum bankasını yerle bir etmişti. 2003 yılında, Amerika’nın Irak'ı işgali sırasında, Ebu Gureyb’de yer alan bir tohum bankası yağmacılar tarafından harap edilmiş ve nadir bulunan buğday, mercimek ve nohut türleri yok edilmişti. Filipinler'in ulusal tohum bankasında yer alan tohum türlerinin çoğu, 2006 yılında, ülkeyi etkisi altına alan tayfunda bankanın çamurlu su baskınına uğramasıyla birlikte yok olup gitmişti. 

Latin Amerika’da yer alan bir tohum bankası, soğutucuların bozulmasıyla birlikte hemen hemen tüm patates tohumlarını yitirmişti. Malavi'nin tohum bankası ise tahta bir kulübenin köşesinde bulunan bir dondurucudan ibarettir. Tohum bankalarının mali kaynaklardan yeterince faydalanamadığı da bir gerçektir. Örneğin, Kenya'nın tohum bankası, yöneticilerin elektrik faturasını ödeyememelerinden ötürü yok olmanın eşiğine gelmişti. Bütün ulusal tohum bankalarının yedeği olarak rol oynayacak Svalbard’daki tesis ise hem doğal, hem de insan kaynaklı riskleri en aza indirecek şekilde tasarlanmıştır. Ayrıca tesisin bütün giderleri, mahzenin inşaat masraflarını ödeyen Norveç devleti tarafından karşılanacaktır.

Svalbard'daki tesis, dünyanın en ıssız mekânlarından biri üzerine inşa edilmiş olmasının yanında çelik kapılar ve şifreli kilitler ile sıkı bir şekilde emniyet altına alınmıştır. Tesis, İsveç'ten video bağlantısı ile saniye saniye izlenmekte ve etrafa yerleştirilmiş hareket detektörleri ile korunmaktadır (Kutup ayıları civardaki “davetsiz misafirler” için oldukça caydırıcı bir işlev görür: Bölgedeki insanlara, dışarıda bir yerleşime yeltenecekleri her seferinde yanlarında etki gücü yüksek tüfek taşımaları salık verilir). Svalbard'daki mahzen, dağın içine inşa edildiği için hem jeolojik yönden sağlam bir konumdadır, hem de daha düşük bir zemin radyasyonuna maruz kalır. Tesis, deniz seviyesinden 130 metre yüksekte yer aldığı için gelecekte deniz seviyesinin yükselmesi gibi en kötümser tahminlerde bile hiçbir sorun yaşamayacaktır.


Mahzenin, bölgeden çıkarılan kömür ile desteklenen soğutucu sistemi, tohumları, -18 santigrat derecede (-0,3 fahrenhayt derecede) muhafaza eder. Soğutma sisteminde herhangi bir aksaklık yaşansa bile, donmuş toprağın altında yer alan mahzenin yeri, içerideki sıcaklığın -3,5 santigrat dereceyi (25,7 fahrenhayt dereceyi) asla geçemeyeceğinin adeta bir garantisidir. Bu, mahzenin iç sıcaklığının, tohumların hemen hemen tamamının yıllarca muhafaza edilmeye yetecek denli soğuk olduğu anlamına gelir. Soğutucunun normal çalışması sırasında, her numuneden alınacak birkaç tohumun zaman zaman toprağa ekilmesi gerekecektir; bu şekilde taze tohumların elde edilmesi söz konusu olacaktır (Marul tohumu gibi bazı tohumlar, sadece elli yıl boyunca saklanabilmektedir). Bu yöntem ile binlerce tohum türünün hiçbir kesintiye uğramadan süresiz olarak saklanabilmesi mümkün olacaktır.

Svalbard'daki mahzenin gayesi, insanlığın hem kısa vadede, hem de uzun vadede karşı karşıya kalacağı tehditlere karşı bir güvence oluşturmaktır. Kısa vadedeki tehdidin (iklim değişikliğinin küresel tarımın işleyişini aksatması), gıdanın insani gelişimin seyrini etkileyeceği bir aşamada gelecek olması muhtemel görünmektedir. Pek çok ülkede iklim değişikliği, 21. yüzyılın sonlarında yaşanacak en serin yılların, 20. yüzyılın en sıcak yıllarına kıyasla daha ılık olacağı anlamına gelmektedir. Bugünün ürün türlerinin geliştirildiği koşullar, artık geçerli olmayacaktır. Washington D.C.'deki Küresel Kalkınma Merkezinde küresel ısınmanın ekonomik etkileri üzerine Çalışmalar yürüten William Cline’a göre iklim değişikliği, eğer hiçbir önlem alınmazsa, gelişmekte olan ülkelerde 2080'li yıllar itibariyle tarımsal üretimin yüzde 10 ila 25 nispetinde düşmesine neden olacaktır. Bazı durumlarda ise bu etkinin çok daha dramatik bir boyutu meydana gelecektir. Örneğin, Hindistan’ın besin üretiminin yüzde 30 ila 40 nispetinde düşmesi ihtimal dâhilindedir. Ayrıca ortalama sıcaklıkları genellikle daha düşük olan bazı gelişmiş ülkelerdeki tarımsal üretimin, sıcaklığın artmasına paralel olarak yükseliş göstereceği tahmin edilmektedir. En kötü senaryo ise dünyada gıda savaşlarının yaşanacağı senaryodur, çünkü tarımsal üretimdeki küresel ölçekli değişim, geniş çapta kuraklık ve gıda kıtlıklarına yol açacak, bu da tarım arazileri ve su kaynaklarına erişim konusundaki çatışmaları körükleyecektir.


Çok daha iyimser bir senaryo ise tarımın iklim değişikliklerine ayak uydurabileceği senaryosudur. Ancak iklim değişikliği, insanlık sera gazı salınımını, 21. yüzyılda önemli ölçüde azaltmayı başarsa bile bir dereceye kadar kaçınılmazdır. Önceden verimli olan arazilerin tarım yapılamayacak derecede kuraklaşması ile birlikte eskiden soğuk ve nemli olan bölgelerin tarım için daha elverişli bir hale gelmesi, yeni özelliklere sahip tohum türlerini gerekli hale getirecektir. Bu noktada Svalbard'daki tohum mahzeni devreye girmektedir. Yeşil Devrim'in sonucunda yüksek verimli tohum türlerinin yayılması geleneksel türlerin pek çoğunun artık ekilmeyeceği ve yok olup gideceği anlamına geliyordu. Örneğin, 19. yüzyılda Amerika'da yetiştirilen 7.100 çeşit elmanın 6.800'ü bugün artık tükenmiş durumdadır. Küresel ölçekte Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'nün yaptığı hesaplamalara göre 20. yüzyılda ürün türlerinin yaklaşık yüzde 75'i ortadan kalkmıştır. Ayrıca her gün bir türün yok olması ile bu yok oluş süreci devam etmektedir. Elbette geleneksel türler, modern türlere kıyasla, genellikle, daha düşük bir verime sahiptir; ancak bu türlerin hepsi birden gelecekte kullanılmak üzere muhafaza edilmesi gereken kıymetli bir genetik kaynağı temsil etmektedir.

PI 178383 isimli buğday türünün durumunu göz önüne alalım. Amerikalı Botanikçi Jack Harlan, 1948 yılında Türkiye’ye ziyareti sırasında bu buğday türünden bir numune aldığında, bu türü, “tamamen işe yaramaz” bir buğday olduğu gerekçesiyle görmezden gelmişti. Bitkinin durumu soğuk kış aylarında kötüleşiyor, uzun ve zayıf bir sapa sahip olması da buğdayın kolayca yere eğilmesine neden oluyordu; dahası “yaprak pası” hastalığına karşı da oldukça dirençsizdi. Ancak 1963 yılında, bitki ıslahçılarının Amerikan buğdayını “sarı pas” denen bir başka buğday hastalığına karşı dirençli hale getirmek için araştırma yaptıkları bir sırada, işe yaramaz olduğu sanılan Türk buğdayının tam da bu iş için biçilmiş bir kaftan olduğu ortaya çıktı. Yapılan testler, Türk buğdayının dört farklı sarı pas hastalığının yanı sıra toplam kırk yedi çeşit buğday hastalığına karşı dirençli olduğunu ortaya koydu. Hemen ardından da Türk buğdayının Amerika’daki yerel buğday türleri ile melezlenmesi gerçekleştirildi. Bugün Pasifik Kuzeybatısında yetiştirilen buğdayın neredeyse tamamı köken olarak Türk buğdayına dayanmaktadır. Sonuç olarak, Harlan'ın genellikle bir eşeğin üzerinde sürdürdüğü tohum toplama gezilerinden paha biçilmez bir genetik materyal elde edilmişti. Özetle söylemek gerekirse, bugünden kuraklığa, hastalığa ya da haşerelere karşı dirençli olmaları noktasında gelecekte hangi türlerin işe yarar olacağını söylemek pek kolay değildir. Bu yüzden yapılacak en akıllıca iş, mümkün olan en fazla sayıda tohumu, olabildiğince güvenli bir ortamda muhafaza etmektir. Svalbard'daki tesis, bu amaca hizmet etmek amacıyla kurulmuştur.


Ayrıca bu tesis, daha uzun süreli bir tehdide karşı da bir sigorta işlevi görmektedir. Günün birinde bir nükleer savaş, dünyaya çarpacak bir asteroit ya da küresel ölçekli diğer felaketler, uygarlığının en temel düzeyinden, yani tarımdan başlamak suretiyle insanlığın kendi uygarlığını yeni baştan inşa etmesini zorunlu hale getirebilir. Bugün Svalbard'da depolanan tohumlardan bazısı, tesisin soğutma sistemi bozulsa bile bin yıl boyunca hayatta kalabilecektir. Örneğin, buğday tohumlarının 1.700 yıl, arpa tohumlarının 2.000 yıl, sorgum tohumlarının ise 20.000 yıl ömürleri vardır. Belki de bugünden yüzlerce yıl sonra gözü pek bir grup kâşif, günümüzden yaklaşık 10.000 yıl önce ilk kez Neolitik Çağ'da başlayan tarımsal süreci yeniden hayata geçirmek için gereken en kritik maddeleri gidip alma amacıyla Svalbard'ın yolunu tutacaktır.

Svalbard'daki tohum bankasının fütürist tasarımı ve ileri teknolojili donanımına rağmen bu tesisin temelinde Neolitik bir yankı bulunur: tohumları emin ellerde saklamak. İnsanların tahıl ürünlerine karşı ilk kez belirli bir ilgi göstermelerine yol açan ve gelecekte ortaya çıkması muhtemel gıda kıtlıklarına karşı tohumları sigorta işlevi görmesi amacıyla saklamak, bir yetenek işiydi. Bu yöntem, tahıl ürünlerinin tarımsal birer ürüne dönüştürülmesi, ekilip biçilmesi ve bu kitapta anlatılan diğer şeyler için bir başlangıç oluşturmuştur. Tarımın doğuşundan Yeşil Devrim'e dek besin, insanlık tarihinde hep temel bir unsur olagelmiştir. Ayrıca Svalbard'da depolanan tohumların ister kısa vadede işe yarar bir genetik kaynak olduğunun ortaya çıkmasında olsun, isterse de insan türünün büyük bir felaketin ardından yeniden ayakları üzerine doğrulmasını sağlamada olsun, besin, her zaman gelecekte insanlığın vazgeçilmez bir unsuru olmaya devam edecektir...



03 Mayıs 2016

Sam Kean-Kayıp Kaşık



Kayıp Kaşık-Sam Kean
Türkçesi: BahaOkar, BurçinDuan
Kolektif Kitap / 360 sayfa


Lise yıllarında nefret ettiğim Periyodik tabloya (ve onla ilgili konulara) 
yıllar sonra kutsal bir şeymiş gibi bakacağımı,cüzdanımda, telefonumda, 
masamda olacağını diyen kişiye deli gözüyle bakardım sanırım. 
Evren-Dünya-Yaşam ile kafamda kalan son puzzle parçasını da bu kitapla 
birleştirmiş oldum..Kitaptaki konular sıkıcı veya zor gelebilir, ama olan biten şeylerin hikaye kısımlarını da anlayamıyorsak vay halimize demekten başka bir şey gelmiyor aklıma...



I. Bölüm : Yerleşim: Sütun Sütun, Sıra Sıra
II. Bölüm : “Atomlar Yaparız, Atomlar Parçalarız”
III .Bölüm : Periyodik Karışıklık: Karmaşanın Doğuşu
IV. Bölüm : İnsan Karakterinin Elementleri
V. Bölüm : Bugünün Ve Yarının Element Bilimi

Giriş

Cıva ile edebiyat dersinde de karşılaştım. Bir zamanlar şapka üreticileri işlenmiş deriden kürkü ayırmak için parlak portakal renginde cıva kullanırlarmış ve buharlı kazanlarda tarama yapan şapkacılar, Alice Harikalar Diyarında’daki çılgın şapkacı gibi, yavaş yavaş önce saçlarını, ardından da akıllarını kaybederlermiş. Sonunda civanın ne kadar zehirli olduğunun farkına vardım. Dr. Rush’ın müshil haplarının bağırsakları nasıl iyi boşalttığı da böylece açıklanmış oluyordu. Vücut cıva da dahil, kendini zehirden ancak bu şekilde kurtarıyordu. Üstelik cıvayı solumak yutmaktan daha beterdi. Merkezi sinir sistemindeki “kabloları” aşındırıyor ve ileri aşamadaki Alzheimer gibi beyin hücrelerini kavurup oyuklar açıyordu.

Ancak cıvanın tehlikelerini öğrendikçe onun yok edici güzelliği beni daha da büyüledi. William Blake’in dizelerindeki gibi: “Kaplan, kaplan! Gecenin ormanlarında ışıltıyla yanan.” Yıllar geçtikçe annemle babam mutfaklarını yeniden dekore ettiler; ayıcıkla kupanın durduğu rafı indirdiler ve bütün ıvır zıvırı karton bir kutuya koyup kaldırdılar. Yakınlarda ziyaretlerine gittiğimde, yeşil etiketli şişeyi bulup çıkardım. İleri geri sallayarak, içindeki çember çizen ağırlığı hissettim. Kenarından baktığımda, gözlerim asıl yatağın kenarlarına sıçramış küçücük parçalara kilitlendi. Orada öylece duruyorlardı, su damlaları gibi parlak, sadece fantezilerinizde karşılaşacağınız kadar mükemmel. Çocukluğum boyunca, dökülen cıvayla heyecanlı bir arkadaşlığım olmuştu ama bu kez elimde tuttuğum küçük kürelerin korkutucu ahengini bildiğimden ürperdim.

Bu tek elementten tarih, etimoloji, simya, mitoloji, edebiyat, adli tıp ve psikoloji öğrenmiştim. Toparladığım element hikayeleri bunlardan ibaret değildi, özellikle de fakültede bilimsel çalışmalara daldıktan ve araştırmalarını küçük bilimsel muhabbetler için memnuniyetle bir kenara bırakabilen bazı profesörler keşfettikten sonra.

Yazmak için laboratuvardan kaçmayı dört gözle bekleyen bir fizik öğrencisi olarak, deneme yanılma deneylerine karşı hiçbir biçimde paylaşamadığım bir sevgi duyan, sınıfımdaki ciddi ve parlak genç bilimcilerin arasında kendimi hep berbat hissettim. Minnesota’da neredeyse hiçbir şey anlamadan geçirdiğim beş yılın sonunda okulu yüksek not ortalamasıyla bitirdim. Laboratuvarda yüzlerce saat harcamama, binlerce denklem ezberlememe, sürtünmesiz makaralar ve rampalarla ilgili on binlerce grafik çizmeme rağmen, temel eğitimimi profesörlerin anlattığı hikayelerden aldım. 



Bütün bu hikayeler içime işledi ve yakın zaman önce ailemin evinde yaptığım kahvaltının ardından, cıva üzerine kafa patlatarak geçirdiğim eski günlerimi hatırlarken, periyodik tablodaki her bir element hakkında gülünç, tuhaf veya tüyler ürpertici bir hikaye olduğunu fark ettim. Bu tablo aynı zamanda insanlığın en büyük entelektüel başarılarından biriydi. Hem bilimsel bir başarı hem de bir öykü kitabı olan periodik tablodan yola çıkarak, ben de elinizde tuttuğunuz bu kitabı, hikayeleri ve başarılan anlatmak için yazdım. Tıpkı aynı hikayeyi değişik katmanlar halinde anlatan bir anatomi ders kitabı gibi…

En basit katmanda, periyodik tablo evrendeki tüm farklı madde çeşitlerini listeler: gördüğümüz ve dokunduğumuz her şeyi meydana getiren yüzden fazla şahsiyet. Tablonun şekli bize aynı zamanda bu şahsiyetlerin kalabalıkta bir diğeriyle nasıl katıştığına dair bilimsel ipuçları da verir. Biraz daha karmaşık bir katmanda, periyodik tablo her çeşit atomun nereden geldiği ve hangi atomların başka atomlara parçalanabileceği ya da dönüşebileceği hakkında her türlü adli tıp bilgisini kodlar. Bu atomlar yaşayan canlılar gibi dinamik sistemlerde doğal olarak birleşirler ve periyodik tablo bunun nasıl olacağını öngörür. Hatta hangi koridorlardaki kötü huylu elementlerin canlılığı kötürüm bırakacağım ya da yok edeceğini de söyler.

Son olarak periyodik tablo antropolojik bir harikadır, insanoğlunun ve fiziksel dünyayla nasıl bir ilişki içinde olduğumuzun tüm muhteşem, kurnazca ve çirkin yönlerini yansıtan bir insan eseri, türümüzün yoğun ama küçük ve zarif bir alfabeyle yazılmış tarihçesidir. En temelden başlayarak ve aşama aşama daha karmaşık olanlara doğru ilerleyerek, bütün bu katmanların üzerinde çalışılmasını hak etmiştir.

Ve periyodik tablodaki hikayeler bizi eğlendirmenin ötesinde, onu anlamanın ders kitaplarında ve laboratuvar kitapçıklarında asla bulamayacağınız bir yolunu sunar. Periyodik tabloyu yeriz, onu soluruz; insanlar onun üzerine bahislere tutuşur ve büyük miktarlar kaybeder; felsefeciler onu bilimin anlamını irdelemek için kullanır; o insanları zehirler; savaşları peydahlar. En üst soldaki hidrojenle en alt sıra boyunca gizlenen insan yapımı imkansızlıklar arasındaki yolculukta kabarcıkları, bombaları, parayı, simyayı, politik oyunları, tarihi, zehiri, suçu ve aşkı bulursunuz. Hatta biraz da bilimi…



01- Coğrafya Kaderdir  

He / B / Sb / Tm / O / Ho

Rus-Kanadalı bir ekip 1937 yılında saf helyum kullanarak daha da etkileyici bir numara yaptı. -452 °F'ye soğutulduğunda helyum tam olarak sıfır viskozite ve akışkanlığa karşı sıfır dirençle, kusursuz akışkanlıkta bir süperakışkana dönüştü. Süperakışkan helyum yerçekimine meydan okur ve düz duvarda bile yukarı doğru akar...


Bütün kimyanın yarısının tek bir cümleyle anlatımı budur: Dış düzeyinde yeterli elektronları bulunmayan atomlar, doğru sayıya ulaşmak için savaşır, takas yapar, dilenir, ittifaklar yapıp bozar ya da her ne yapması gerekiyorsa onu yaparlar. İkinci element Helyum, yegane düzeyini doldurmak için gerekli elektron sayısına tam olarak sahiptir. Bu "kapalı" yapılanma helyuma muazzam bir bağımsızlık verir, çünkü tatmin olmak için başka atomlarla ilişkiye geçmeye, elektron paylaşmaya veya çalmaya ihtiyacı yoktur. Helyum kendi erotik tamamlayıcısını kendisinde bulmuştur...


Bir atom bir stadyum kadar büyütülecek olsa, proton dolu çekirdek 45 metrelik kenar çizgisi karşısında bir tenis topu büyüklüğünde olurdu. Elektronlar bu tenis topunun etrafında hızla görünüp kaybolan toplu iğne başları kadar görünürdü, ancak o kadar hızlı uçar ve insana o kadar çok çarparlardı ki katı bir duvar gibi sahaya girmeyi engellerIerdi. Sonuç olarak, atomlar birbirine dokunduğunda, metfun çekirdek ölü gibi yatar, esas iş sadece elektronlardadır...


Milattan önce altıncı yüzyılda Babil'in asma bahçelerini inşa ettiren büyük kral Nebukadnezar, sarayının duvarlarını sarıya boyatmak için zehirli antimon-kurşun karışımı kullanmıştı. Belki kafayı sıyırması, geceleyin çayırlarda uyuması ve öküzler gibi otlaması hiç de rastlantı değildi. Aynı tarihlerde Mısırlı kadınlar antimonun değişik bir türünü rastık olarak kullanıyorlar, bununla hem yüzlerini süslüyor, hem düşmanlarına nazar değdirecek büyülü güçler elde ediyorlardı. Sonraları ortaçağ rahipleri (lsaac Newton'dan bahsetmiyorum bile) antimonun cinsel özelliklerine kafayı taktılar ve bu yarı metal, yarı iletkenin ne biri ne de öbürü olduğuna, bir erdişi olduğuna kanaat getirdiler. Antimon hapları müshil olarak da nam saldı. Modern haplardan farklı olarak, antimon hapları ince bağırsakta çözülmüyordu ve bu haplar o kadar değerli görülüyordu ki insanlar onları geri almak ve yeniden kullanmak için dışkıları didikliyordu. Hatta bazı şanslı ailelerde bu haplar babadan oğula geçiyordu. Belki de bu nedenle antimon aslında toksik bir madde olmasına rağmen, ilaç olarak bir hayli iş çıkardı. Mozart muhtemelen yüksek ateşle baş etmek için bu haplardan çok fazla aldığı için öldü...



02-Benzer İkizler ve Karakoyun 

C / Si / Ge 

On dördüncü sütunda yer alan germanyum da periyodik tablonun kara koyunudur. Üzgün, şanssız bir element. SiIisyumu bilgisayarlarda, mikroçiplerde, otomobillerde ve hesap makinelerinde kullanırız. Silisyum yarı iletkenler sayesinde insanlar aya gitmiştir, internette gezinmiştir. Ama işler bundan altmış yıl önce farklı olsaydı, bugün hepimiz California'nın kuzeyindeki Germanyum Vadisi hakkında konuşuyor olabilirdik...


03-Periyodik Tablonun Galapagos'u.. 

As / Ga / Ce / Y / Yb / Er / Tb 

Ilık oda  sıcaklığında katı olmasına rağmen galyum 84 °F' de (yaklaşık 29°C) erir. Galyumu avucunuzun içinde tutarsanız (çünkü vücut sıcaklığınız 98°F'dir [yaklaşık 36.6°C]) eriyip çekirdekli, kalın bir yalancı civa birikintisine dönüşür. Dokunduğunuzda parmağınızı kemiğe kadar yakmayan birkaç sıvı metalden biridir. Sonuç olarak galyum, kimya erbapları arasında başlıca eşek şakalarından biri haline geldi. Bunsenbeki mizahından kesin bir basamak ileriydi. Galyum kolaylıkla şekillendirile bildiği ve alüminyuma benzediği için en çok tutulan şaka, galyum kaşıklar yapıp, çay fincanının yanına koymak ve çay kaşığı "yutarken" misafirlerin yüzündeki ürkütücü görüntüyü izlemekti..


04-Hepimiz yıldız parçalarıyız 

Fe / Ne / Pb / Ir / Re 

Bugün gökbilimciler Iityum ve demir arasındaki bütün elementleri gelişigüzel şekilde yıldız metalleri olarak bir grupta toplayabilmişlerdir. Eğer bir yıldızda demir bulmuşlarsa, ondan daha küçük şeyleri arama zahmetine bile katlanmazlar, çünkü demir varsa, periyodik tabloda onun bulunduğu yere kadar tüm elementlerin bulunduğunu güvenle varsayabilirsiniz...


Böylece 1984 yılında bazı paleontologlar dinozorların neslinin tükenmesinin daha büyük bir örüntünün parçası olduğunu tartışmaya başladı. Yaklaşık her yirmi altı milyon yılda bir, dünyada kitlesel olarak nesillerin tükendiği saptanmıştı. Dinozorların vadesinin dolduğu bir anda bir asteroitin düşmesi sadece bir tesadüf olabilir miydi?


Felsefeci-tarihçi Eric Scerri şöyle yazar: "Hidrojen ve helyum dışındaki tüm elementler evrenin sadece yüzde O,04'ünü oluşturur. Bu perspektifle bakıldığında, periyodik sistem önemsiz görünebilir. Ama bizim elementlerin göreli miktarlarının çok farklı olduğu dünya üzerinde yaşadığımız gerçeği ortada durmaktadır." Karbon, oksijen ve nitrojen gibi elementleri biçimlendiren nükleer ocaklar ve dünya gibi konuksever yerleri yaratacak süpernova patlamaları olmadan, yaşam asla oluşamazdı." Carl Sagan'ın sevecen bir şekilde söylediği gibi, "Hepimiz yıldız parçalarıyız"...


05-Savaş Zamanlarının Elementleri 

Br / Os / Cı / Mo / W / Sc / Ta / Nb 

Fritz Haber nitrojeni yüzlerce dereceye ısıtıyor, içine biraz hidrojen gazı enjekte ediyor, basıncı normal hava basıncının yüzlerce katına kadar yükseltiyor, önemli bir katalizör olarak biraz osmiyum ekliyor ve bildiğimiz hava, bütün suni gübrelerin öncülü oIan amonyağa (NH3) dönüşüyordu. Piyasadaki ucuz endüstriyel gübreler sayesinde çiftçiler artık kompost yığınlarına ya da tezeğe mahkum olmaktan kurtulmuştu. Birinci Dünya Savaşı çıktığında, Fritz Haber muhtemelen milyonlarca insanı Malthusçu bir kıtlıktan kurtarmıştı ve belki bugün hala 6,7 milyar insanın beslenmesinden dolayı ona teşekkür borçluyuz...


Çeliğe yapılan molibden katkısı demir atomlarının bu zaafını ortadan kaldırarak etrafa kaymalarını engeller. (Bunu ilk keşfedenler Almanlar değildi. On dördüncü yüzyılda Japonya'da bir kılıç yapım ustası çeliğe molibden katarak adanın en imrenilen, ağızları asla körelmeyen ve kırılmayan samuray kılıçları üretiyordu. Ama Japon usta sırrıyla birlikte ölünce bu bilgi de beş yüz yıl boyunca kayboldu.) İşte size en üstün teknolojinin her zaman yaygınlaşmadığını ve bazen kaybolup gittiğini gösteren bir örnek...


Portekiz diktatörü Antonio Salazar Almanya'ya kayda değer miktarda tungsten satmaya ancak 1941 yılında başladı. Tungsten bilinen en sert metallerdendir ve onun çeliğe katılması kusursuz matkap ve testere uçları yapmaya yarar. Ayrıca tungsten başlık takılmış en mütevazı boyutlardaki füzeler bile tankları alaşağı edebilirdi...


06-Tabloyu Tamamlayan Patlama ( Pm / Pu / Co )


07-Soğuk Savaşı Yay 

Bk / Cf / Md / No / Lr / F / Ni / Sg / Db / Bh / Hs / Ds / Cn 



08-Fizikten Biyolojiye ( Tc / Np / N )


Kimyasal elementlerin sınıflandırılması için geliştirilen periyodik tablo, akla kaçınılmaz olarak Dimitri Mendeleyev’i getiriyor. Mendeleyev, elementleri özelliklerine göre sıralayarak elde ettiği periyodik tablodan yola çıkarak o zamanlar henüz bilinmeyen bazı elementlerin bulunacağını ve onların bazı özeliklerini bile öngörmüştür; ki gerçekten de ilerleyen yıllarda Mendeleyev’in açtığı yolda ilerleyen bilim insanları bu tabloyu “tamamladılar.”

09-Zehirli Koridor: "Aah aah" 

Cd / Tl / Bi / Th / Am 

Nükleer teori, bizmutun yarı ömrünün yirmi milyar kere milyar yıl olduğunu söyler; yani evrenin yaşından çok daha fazladır. Evrenin yaşını kendisiyle çarparsanız, aynı rakama ulaşırsınız ve yine de herhangi bir bizmut atomunun yok oluşunu görme şansınız yüzde ellidir. Fransız deneyi az çok Godot'yu Beklerken'e benzese de, işe yaramıştı. Fransız bilimcileri yeterli miktarda bizmut toplamış ve birkaç çürüme olayına tanıklık edebilecek kadar sabırlı davranmıştı. Deney bizmutun kararlı atomların en ağırı olmak yerine, ortadan kalkacak son element olabilecek kadar uzun yaşayacağını kanıtlamıştı...


10-Sabaha Bir Şeyin Kalmaz 

Cu / V / Gd / Ag / S / Rh 

Elementlere dayalı bazı ilaçların geçmişi tahmin edilenden çok daha eskiye dayanır. İddialara göre Romalı memurlar sağlıklı bir hayat sürdürüyor, çünkü yemeklerini gümüş tabaklarda yiyorlardı. Her ne kadar madeni para vahşi hayatta kullanışlı olmasa da, Amerika'ya göç eden öncü aileler, el değmemiş bölgelerden yük arabalarıyla geçerken süt kavanozlarının içine en az birer gümüş paralık yatırım yapıyorlardı, ancak amaç paralarını emniyete almak değil, sütün bozulmasını engellemekti...


Mantar veya algler gibi belli bakteriler bakırdan yapılmış bir şeyin üzerinde hareket ederlerse, bakır atomlarını emerler ve metabolizmaları bozulur (insan hücreleri ise bakırdan etkilenmez). Mikroplar birkaç saatte boğularak ölür...


Kımıldayan küçük hücreler için benzer şekilde ölümcül olan başka bir element de otuz üç numaralı vanadyumdur. Erkekler üzerinde ilginç etkilere sahip olan vanadyum, şimdiye kadar bulunan en iyi sperm öldürücüdür. Sperm öldürücülerinin çoğu sperm hücrelerinin etrafındaki yağlı zarı çözer. Ne var ki bütün hücreler yağlı bir zarIa kaplı olduğundan, bunlar genellikle vajina duvarını da tahriş ederek kadınları maya enfeksiyonuna açık hale getirirler. Haliyle hiç hoş bir durum değil! Vanadyum ise dağınık bir çözünmeden kaçınır ve basitçe sperm kuyruğundaki krank milini çatlatır. Bu kuyruklar sonradan kopar ve spermi tek kürekli sandal gibi fıldır fıldır döndürür...


Gümüş de bakır gibi antiseptik özellikler taşır, ancak sindirildiğinde cildi maviye boyar. Hem de kalıcı olarak. Aslına bakarsanız durum kulağa geldiğinden daha kötüdür, çünkü gümüşlü cilde "mavi" demek basit kaçar. Bunu duyduğunuzda aklınıza eğlenceli bir elektrik mavisi gelebilir, ama gerçekte insanın teni soluk, grileşmiş bir zombi Şirin rengine dönüşür. Neyse ki arjiri adı verilen bu durum ölümcül değildir ve iç hasara yol açmaz. 1900'lerin başlarında frengisini tedavi etmek üzere aşırı dozda gümüş nitrat almış bir adam "Mavi Adam" adıyla gösteri bile yapmıştı... (bu arada tedavi işe yaramamıştı) 


Vücudunuzdaki her proteindeki her aminoasidin solak bir kıvrımı vardır. Aslında var olan her canlı formunda neredeyse her protein sadece solaktır. Eğer astrobiyologlar bir meteorun veya Jüpiter'in uydusunun üzerinde bir mikrop bulurlarsa deneyecekleri ilk şey proteinlerinin bakışımsızlığı olacaktır. Proteinler solaksa, mikrop muhtemelen dünyadan gelen bir kirlenmedir. Eğer değilse kesinlikle uzaylı yaşamı olacaktır...


Pasteur'un kuduzdan kurtardığı küçük çocuk sonradan Pasteur Enstitüsü'nde bekçi oldu. Trajik şekilde, 1940 yılında Alman askerleri Fransa'yı işgal ettiklerinde hala bekçiydi. Bir subay, Meister'den Pasteur'un kemiklerini görmek için mezarını açmasını isteyince, böyle bir şeye iştirak etmektense intihar etmeyi seçti...



11-Elementler Nasıl Aldatır? 

N / Ti / Be / K / Na / I 

1952 yılında İsveçli doktor Per-Ingvar Branemark kemik iliğinin yeni kan hücrelerini nasıl ürettiği üzerinde çalışıyordu. Sağlam bir mideye sahip olan Branemark bunu doğrudan izlemeye karar vererek, tavşanların kalça kemiklerinde delikler açtı ve bu delikleri güçlü ışık karşısında şeffaflaşan, yumurta kabuğu kalınlığında titanyum bir "pencere" ile kapladı. Gözlemleri tatmin ediciydi. Branemark pahalı titanyum ekranlarını daha fazla deneyde kullanmak amacıyla çıkarmaya karar verdi, ama ekranlar sanki damarına basmak ister gibi, yerlerinden kımıldamadılar bile. Pencereleri (ve zavallı tavşanları) gözden çıkardı, ama aynı şey sonraki deneylerde de tekrarlandı. Titanyumun her seferinde kalça kemiğini mengene gibi sardığını fark edince daha derin bir incelemeye girişti. Gördüğü şey genç kan hücrelerini izlemekten daha cazip gelmişti, çünkü protez alanında bir devrim yapmak üzereydi...


12-Politik Elementler 

Cm / Po / Lu / Hf / Pa / La / Mt 

Marie Curie'nin, bir metal olarak işe yaramayan polonyuma bu ismi vermekte aceleci davrandığını da söyleyebiliriz, çünkü çok çabuk parçalanan bu element, Polonya için pekala alaycı bir metafora dönüşebilirdi. Ayrıca Latincenin de ölmesiyle, akıllara Polonia'dan çok, Hamlet'in titrek budalası Polonius'u getirmekteydi. Oysa ikinci element radyum, yarı saydam yeşil bir ışık saçıyordu ve sonradan bütün dünyada tüketici ürünlerinde kullanılmıştı. Hatta insanlar sağlık içeceği olarak radyum kaplı çöleklerde demlenen Revigator adlı bir su bile içtiler. (Rakip şirket Radithor'da önceden süzülmüş radyum ve teryum suyunu şişeleyip satmıştır.) Yani radyum her konuda ağabeyini gölgede bırakmıştır. Radyum çılgınlığının en ünlü zayiatı, dört yıl boyunca her gün bir şişe Radithor radyumu içen çelik kralı Eben Byers'tir. Eben, bunun kendisine ölümsüzlük getireceğine ikna olmuştu. Sonunda eriyip gitti ve kanserden öldü...



13-Para gibi Elementler 

Zn / Au / Te / Eu / Aı

Isaac Newton analiz yasalarını ve muazzam yerçekimi teorisini türetmesinden çok sonra, 1600'lerin son birkaç yılında, İngiltere Kraliyet Darphanesi'nin başına geçti. Newton ellilerinin başlarındayken iyi maaşlı bir devlet görevi istemişti, fakat kendisine duyulan saygıdan dolayı çok paraya az iş gerektiren bir memuriyeti göze alamadı. O yıllarda kalpazanlık, özellikle de köşeleri tıraşlanarak madeni paraların "kırpılması" ve parçaların birlikte eritilerek yeni madeni paralar yapılması Londra'nın nispeten yoksul bölgelerine özgüydü, Büyük Newton ispiyoncular, ayak takımı, ayyaşlar ve hırsızlarla başını belaya soktu, fakat bundan kesinlikle zevk alıyordu. Sofu bir Hıristiyan olan Newton bu günahkarlar hakkında Eski Ahit'in gazabıyla, merhamet göstermeksizin kovuşturma açtı. Hatta adı çıkmış, güvenilmez bir kalpazan olan ve Newton'u yıllarca darphanede dolandırıcılık suçlamasıyla kışkırtan William Chaloner'i astırıp halkın önünde karnını deştirdi... 


Metale dayalı bir ekonominin çağdışı görünmesinin bir sebebi var. Metaller likit halde olmamalarına rağmen, metal pazarı en kararlı ve uzun süreli zenginlik kaynaklarından biridir. Altın veya gümüş olması da şart değil. Satın alınabilecek elementler arasında en değerlisi rodyumdur. (Bütün zamanların en iyi satan müzisyeni olarak ödüllendirmek amacıyla Guinness Rekorlar Kitabı'nın 1979' da Beatie Paul McCartney'e rodyumdan yapılma bir disk vermesinin nedeni budur.) Fakat başka kimse Amerikalı kimyager Charles Hall'un periyodik tablodaki bir elementten, alüminyumdan kazandığı kadar hızlı ve çok para kazanmamıştır...


14-Sanatsal EIementler  

Dy / Pr / Sr / Ru / Ra / Li 

Parker, farklı seçenekler bulması için Yale  Üniversitesi'nden bir metalürji uzmanını işe aldı. Bir yıl içinde şirket hurdadan hallice bir element olan rutenyumdan bir uç için yeni bir patent kayda geçirdi. 1944 yılında her "Parker 51" rutenyumla kaplanmaya başladı. Şimdi dürüst olmak gerekirse, Parker 51 üst düzey mühendisliğine rağmen, en temel görevi olan mürekkebi kağıda akıtmakta çoğu kalemle aşağı yukarı eşdeğerdi. Fakat bir tasarım ilahı olan Moholy Nagy'nin de tahmin ettiği gibi, moda ihtiyaca baskın çıkmıştı. Şirket reklamları, yeni ucu sayesinde Parker 51'in kalemlerin tanrısal katına ulaştığını söyledi ve insanlar bunu almak uğruna eski Parker modelIerini atmaya başladı. "Dünyanın en çok aranan kalemi" olan 51 bir statü sembolü haline geldi; en zarif bankacılar, borsacılar ve politikacılar, ondan başkasıyla çeklerini, faturalarını ve golf skor tablolarını imzalamaz oldu. General Dwight D. Eisenhower ve Douglas Mac-Arthur bile 1945 yılında Avrupa ve Pasifik'te İkinci Dünya Savaşı'nı sonlandıran anlaşmaları 51 ile imzaladılar. Böylesi bir tanıtımla ve savaş sonunda dünyayı tertemiz eden iyimserlik rüzgarı sayesinde, 1944 yılında 440 bin olan satışlar 1947'de 2,1 milyona; o zamanlar en ucuzu 12.50 dolar olan Parker 51'in fiyatı 50 dolara fırladı (bugünse 100 ile 400 dolar arasındadır). Yeniden doldurulabilir mürekkep haznesi ve uzun ömürlü rutenyum uç sayesinde kimsenin kalemi yenilemek zorunda kalmadığını düşünürsek, olağanüstü bir başarıydı bu...


Lityum vücudun iç saatini kontrol eden proteinleri düzenler. Bu saat garip bir şekilde beynin derinliklerinde, özel nöronlardaki DNA'da işlev görür. Özel proteinler her sabah insan DNA'sına yapışır ve belirli bir zaman sonra bozularak ayrılırlar. Güneş ışığı, proteinleri tekrar tekrar ilk haline döndürür, bu sayede çok daha uzun süre tutunurlar. Aslında proteinler sadece karanlık çöktükten sonra, yani beyin çıplak DNA'nın "farkına varıp' uyarıcı üretimini durdurduğunda dökülür. Bu süreç manik depresiflerde ters işler, çünkü proteinler güneş ışığı yokken de DNA'ya sıkı sıkıya bağlı kalırlar. Beyinleri döngüyü durdurması gerektiğini anlayamaz. Bu noktada lityum proteinlerin DNA'dan ayrılmasına yardım eder, bu sayede de insanlar yatışır. Güneş ışığının gün boyunca lityuma baskın olduğunu ve proteinleri ilk haline getirdiğini bilmek gerekir, lityum sadece gece güneş ışığı gittiği zaman DNA'nın serbest kalmasına yardım edebilir. Burada lityum "güneş ışığı karşıtı" olarak iş görür. Nörolojik açıdan güneş ışığının etkisini tersine çevirir ve bu şekilde günlük saati yeniden yirmi dört saate sıkıştırır. Hem manik coşkunun oluşmasını, hem de çöküşün depresyona dönüşmesini engeller... Şiirlerindeki bütün içten ve dokunaklı mısraları arasında Robert Lowell'ın yazdığı hiçbir şey, doktorlar lityum tedavisini başlattıktan sonra yayıncısı Robert Giroux' a yazdığı basit şikayet kadar ızdırap verici olmamıştır. "Bu korkunç bir şey Bob. Katlandığım her şeyin ve sebep olduğum bütün acıların, beynimde küçücük bir tuzun eksikliğinden kaynaklandığını düşünmek çok korkunç."  


15-Deliliğin Elementi 

Se / Mn / Pd / Ra / Rg 

Selenyum eser miktardayken bütün hayvanlarda temel besin maddelerinden biri olmasına rağmen (örneğin insanlarda, AIDS hastalarının kanında selenyum eksikliği doğrudan ölüm habercisidir), yüksek dozlarda zehirli bir maddedir. Kovboylar bunu iyi bilir. Eğer göz kulak olunmazsa, sığırlar bezelye ailesinden tatula olarak bilinen, bazı çeşitleri topraktan selenyum emen bir çayır bitkisini çok fazla yiyebilir. Tatula otunu hapur hupur yiyen sığır sendeleyip tökezlemeye başlar. Ateşi çıkar, acı ve iştahsızlık çeker. Ancak hayvanlar yine de kafalarının iyi olmasından zevk alır. Selenyumun onları delirttiğinin en güvenilir işareti, bu berbat yan etkilerine rağmen sığırların tatulaya bağımlı hale gelmeleri ve her şeyi bırakıp bunu yemeleridir. Bir çeşit hayvan uyuşturucusu gibi düşünebilirsiniz. Hatta kimi hayalperest tarihçiler Little Bighorn Savaşı'nda Custer'ın yenilgisini atlarının savaştan önce tatula yemiş olmasına bağlar. Kökeniyle uyumlu olarak, "selenyum" Yunanca "ay" anlamındaki selene'den gelir ve Latincede "ay" anlamındaki luna ifadesi ise "çılgınca" ve "çılgınlık" kelimeleriyle bağlantılıdır...


16-Kimyanın Yolu, Sıfırın Altına

Sn / Ar / Nd / Rb 

Kalayın alfa-beta geçişi tarih boyunca elverişli bir kimyasal günah keçisi olmuştur. St. Petersburg gibi kışları sert geçen birçok Avrupa ülkesinin yeni ve pahalı kilise orglarındaki kalay boruların, orgu çalan kişi daha tuşlara basar basmaz toza dönüşmesi üzerine efsaneleri vardır. (Gerçi bazı dindar vatandaşlar kalay yerine Şeytan'ı suçlamayı tercih eder.) Dünya tarihinden bir başka örnek daha verelim: 1812 kışında Napolyon aptal gibi Rusya'ya saldırdığında, adamlarının ceketindeki kalay kopçalar ayrılarak rüzgar her estiğinde Fransızların içliklerini ortaya çıkarmıştı. Scott'ın ekibinin karşılaştığı korkunç şartlar gibi, Fransız ordusu da Rusya'da uzun, zorlu koşullar yaşamıştı. Fakat elli numaralı elementin değişkenliği, büyük olasılıkla işleri daha da zorlaştırdı ve tarafsız kimya, tarafların yanlış kararlarından daha kolay suçlanacak bir bahane sundu...


17-Kabarcık Bilimi ( H / Ca / Rf / Rn / Zr / Xe )



18-Saçma Hassaslığın Araçları 

Pt / Kr / Cs / U / Sm / Cr / Fm / Mg 

Sezyum, atomik saatler için uygun bir zemberek sağlar, çünkü en dış kabuğunda bir elektronu vardır ve bunun yakınında sarınacağı başka hiçbir elektron yoktur. Sezyumun ağır, hantal atomları bunları aynı oranda tıngırdatan maser için şişman hedeflerdir. Yine de hantal sezyumda bile dış elektron hızlıdır. Saniyede birkaç düzine veya birkaç bin kez değil, her saniyede 9.192.631.770 ileri-geri hareketi yapar. Biliminsanları kendilerini 9.192.631.769'da kesmektense veya 9.192.631.771'e kadar bazı şeylerin sürüncemede kalmasını beklemektense bu biçimsiz sayıyı seçtiler, çünkü 1955 yılında bir saniye için ilk sezyum saatini üretmeden önceki en iyi tahminlerine uydu. Ne olursa olsun 9.192.631.770 artık sabitlendi. Dünyanın her yerine e-postayla gönderilebilir olma özelliği kazanan ilk temel birim tanımı oldu, hatta 1960 yılı sonrasında metrenin platin çubuktan bağımsızlaşmasına da katkıda bulundu. Bilim insanları astronomik saniyenin yerine sezyum standardını dünyanın resmi zaman ölçümü olarak benimsedi. Ne var ki sezyum standardı dünya çapında kesinliği ve doğruluğu garantiye alarak bilime yarar sağlarken, insanlık bir şeyler kaybetti. Antik Mısırlılar ve Babilliler'den de önce, insanoğlu zamanı takip etmek ve en önemli anlarını kaydetmek adına yıldızları ve mevsimleri kullanıyordu. Sezyum, göklerle olan bu bağlantıyı yok etti, sokak lambalarının takımyıldızları gizlemesi gibi sildi. İyi bir element olmasına rağmen, sezyum ayın veya güneşin şiirsel duygusundan yoksundur. Bununla birlikte, sezyuma geçişin lehindeki iddia, yani sezyum elektronlarının evrenin her köşesinde aynı frekansta titreşiyor olması nedeniyle evrensel olduğu artık pek güvenilir olmayabilir...


19-Periyodik Tablonun Üstü 

Fr / At / Es / Ac / In 

Bilindiği gibi evrendeki parçacıkların yüzde 90'ı hidrojen, diğer yüzde 10'Iuk kısmı ise helyumdur. Dünyanın altı milyon kere milyar kere milyarlarca kiloluk kütlesi de dahil diğer her şey, bir kozmik yuvarlama hatasıdır. Altı milyon kere milyar kere milyarlarca kilonun içinde en ender bulunan element astatinin toplam kütlesi sadece 28.35 gramdır..


Ev kedisine Felis catus diyen sistem, günümüzde yerini kademeli olarak kromozomal DNA barkodlarına bırakıyor. Yani güle güle bilinçli şempanze Homo sapiens, hoş geldin TCATCGGTCATIGG...


Bir gün uzaylılar dünyayı ziyarete gelirse, onlarla iletişim kurabileceğimizin bir garantisi yok, hatta muhtemelen "Dünyaca" konuşacakları bile şüpheli. Ses yerine feromonlar veya ışık sinyalleri kullanabilir ve karbondan bile yapılmamış olabilecekleri için etrafta bulunmaları diğer canlıları zehirleyebilirler. Ne yapıp edip akıllarına girmeyi becersek bile, aşk, tanrılar, saygı, aile, para, barış gibi bize ait ilgi alanları onlara anlamsız gelebilir. Onların önüne çıkartabileceğimiz ve kavramalarını sağlayacağımız şeyler, sadece pi gibi sayıIar ve periyodik tablodur...

Kitabın isminin nereden geldiğini merak edenler için de, 
“evde denemeyiniz” uyarısıyla:  



Bu arada tabloda varlığı bilinen ama elde edilmeyen 4 elementte bulundu ve isimlendirme aşamasına geldi..Bununla ilgili habere buradan ulaşabilirsiniz..
Related Posts with thumbnails