14 Şubat 2021

Akira Kurosawa

Akira Kurosawa (1910-1998) Japon ve dünya sinemasının en büyük yönetmenlerinden biridir. 30 filmi ve 50 yıllık aktif yönetmenlik (1943-1993) yaşamında sayısız ödülün sahibidir. Kurosawa dünya sinemasına etkisi de olan, filmleri farklı ülkelerde yeniden yorumlanarak yapılan bir usta. Ülkesine Rashomon ve Dersu Uzala ile iki Oscar ödülü kazandırmasının yanında Venedik Film Festivali (Rashomon, 7 Samuray), Berlin Film Festivali (Gizli Kale) ve Cannes Film Festivali’nde Kagemusha ile en büyük ödüllere ulaşan bir sanatçı.

Akira Tokyo’da sekiz çocuklu bir ailede doğar. Genç yaştan resme yeteneği vardır. Ülkesinin deprem, savaş ve nükleer felaketlerini o da bir sanatçı duyarlılığı ile yaşar. Bütün erkek kardeşleri ölür. Babası okul müdürüdür ve oğlunu düzenli olarak sinemaya götürür. Ağabeyi sinemada çalışır ve bir sinema oyuncusuyla evlenir. Ortaokulu bitirdikten sonra, sessiz sinema döneminin film anlatıcılarından olan en küçük ağabeyinin yönlendirmesiyle sinemayla tanışır Kurosawa, ağabeyinin erken yaşta intiharıyla büyük bir sarsıntı yaşar. Bir süre sonra PCL yapım şirketinde yardımcı yönetmen olarak çalışmaya başlar.  Hidesuke Takizawa,  Kajiro  Yamamoto,  Mikio  Naruse  gibi  dönemin  tanınmış yönetmenlerinin  asistanlığını üstlenir. Rashamon’dan Kızıl Sakal’a kadar başarı ile geçen 1943-65 yıllan arasında tam 23 film üretir. Japon sinema sistemi ile ters düştüğü yıllarda bunalıma girerek intihar girişiminde bulunur. Yönetmen 1985 yılına ait Ran’a kadar maddi sıkıntılar çeker. Ancak son üç filmi çok kişisel projeler uluslararası destek ile çekilir. Yaptığı filmleri sinema okullarında öğrenci olarak izleyip feyz alan yeni Hollywood yönetmenleri Francis Ford Coppola, George Lucas, John Milius ve Martin Scorsese kişisel parasal destekleriyle ustanın film yapmasına katkıda bulunurlar.  


Türkçe Yayınlanan Onunla İlgili Kitaplar

-Deniz Egemen-Kurbağa Yağı Satıcısı
-Stephen Prince-Savaşçının Kamerası
-Aldo Tassone-Akira Kurosawa


Kurbağa Yağı Satıcısı

Savaş öncesinde, gezgin satıcılar ülkenin dört bir yanında dolaşıp bir şeyler satmaya çalışırlarken, özellikle yanık ve kesikleri iyileştirdiği sanılan iksiri elde etmek için geleneksel bir yöntem kullanırlardı.  Dört tane ön, altı tane de arka ayağı olan bir kurbağa, dört tarafı aynayla kaplı bir kutuya konurdu.  Değişik açılardan görüntüsünü izleyen kurbağa, hayretler içinde kalarak yağlı bir sıvı salgılardı. Bu sıvı toplanır, 3,721 gün bir söğüt dalıyla karıştırılarak yavaş yavaş kaynatılırdı. Sonuç, bu harika iksirdi. 

Kendimle ilgili bir şeyler yazma düşüncesi aynalı kutudaki kurbağayı hatırlattı bana. Görüntüme uzun yıllar boyu değişik açılardan bakıp beğendiklerimi ve beğenmediklerimi ayırmalıydım. On ayaklı bir kurbağa olmayabilirim ancak, aynada gördüklerim sanırım kurbağa gibi yağlı sıvıya benzer bir şeyler salgılatacak bana. 

Yaşadığım olaylar hiç farkına varmadan el birliğiyle bu yıl, yetmiş bir yaşımda zengin etti beni.  Geriye dönüp bütün bu geçen yıllara baktığımda, başımdan geçenler dışında yazacak bir şeyim olmadığını görüyorum. Daha önce birçok kişinin otobiyografimi yazması önerisine karşın, bu düşünceye hiç sıcak bakmamıştım. Bu büyük ölçüde, sadece benimle ilgili olayların yazılıp arkada bırakılacak kadar ilginç olmadığı düşüncesiydi. Daha da önemlisi, yazacağım şeylerin sadece sinemayla ilgili olacağına inanıyordum. Başka bir deyimle, 'ben'i  alın, 'sinema'yı çıkarın, sonuç 'sıfır'  olacaktı.  Sonunda itiraz etmekten vazgeçtim. 


Filmografi

 -1943-Sugata Sanshirô / Sanshiro Sugata
 -1944-Ichiban Utsukushiku / The Most Beautiful
 -1945-Zoku Sugata Sanshirô /Sanshiro Sugata-2
 -1945-Tora no o wo Fumu Otokotachi /The Men Who Tread on the Tiger's Tail
 -1946-Waga Seishun ni Kuinashi /No Regrets For Our Youth
 -1947-Subarashiki Nichiyôbi /One Wonderful Sunday
 -1948-Yoidore Tenshi /Drunken Angel
 -1949-Shizukanaru Kettô / The Quiet Duel
 -1949-Nora Inu / Stray Dog
 -1950-Rashômon/ Rashomon
 -1950-Shûbun / Scandal
 -1951-Hakuchi / The Idiot
 -1952-Ikiru / Living
 -1954-Shichinin No Samurai / Seven Samurai
 -1955-Ikimono no Kiroku / I Live in Fear
 -1957-Donzoko / The Lower Depths
 -1957-Kumonosu-Jô /Throne of Blood
 -1958-Kakushi-Toride No San-Akunin / The Hidden Fortress
 -1960-Warui Yatsu Hodo Yoku Nemuru /The Bad Sleep Well
 -1961-Yôjinbô/ The Bodyguard  
 -1962-Tsubaki Sanjûrô / Sanjuro
 -1963-Tengoku To Jigoku / High and Low
 -1965-Akahige / Red Beard
 -1970-Dodesukaden / Dodes'ka-den
 -1975-Dersu Uzala / Dersu Uzala
 -1980-Kagemusha / The Shadow Warrior
 -1985-Ran / Ran
 -1990-Yume / Dreams
 -1991-Hachi-gatsu no Kyôshikyoku / Rhapsody in August
 -1993-Maadadayo / Not Yet 

Kurosawa filmlerin kaynaklarını Batı edebiyatından alır. Sevdiği yazarların romanlarını uyarlar. Tolstoy’dan İvan İlyiç'in Ölümü uzun öyküsü İkiru olur. Dostoyevski Budala'sı The Idiot, Shakespeare’den Kral Lear Ran olurken Kanlı Taht yeni bir Macbeth uyarlamasıdır. Hamlet ise The Bad Sleep Well adıyla çağdaş Japon toplumunda geçen bir hikaye olur. Amerikan gangster yazının etkileri High and Low, Yojimbo ve Stray Dog’da görülür.

Yönetmenlik yaklaşımı ise eklektiktir. Filmlerin çoğu günümüz Japonya’sında geçer. Ancak Japon tarihinde geçen filmleri de vardır. Kurosawa filmlerinin düşünsel ve üretim aşamasında uzun süre uğraşır. Bazen iki filmi arasında yıllarca hazırlık süreci geçer. Çok kameralı çekimleri ile kurgu üzerine uğraşır. Filmlerinde sahneler arası geçiş efektleri efsanevi olarak Star Warsta da kullanılır. Kostümler otantiktir. Ekibi vardır Toshiro Mifune oynar. Kabuki ve Noh tiyatrosu ile Jidaigeki Japon dönem filmlerinin de etkileri görülür.

Dünya sinemasında etkisi açısından Rashamon çok bakışlı anlatım kendini günümüzde Lost ve Vantage Point gibi dizi ve filmlerde gösterir. Seven Samurai ise The Magnificent ve The Dirty Dozen. 1977 yapımı Star Wars'ta Gizli Kale’den esinlenilir. Kurosawa filminde saklanan prenses Princess Lea olurken 2 yardımcısı da iki robot olan G3PO ve R2D2 olur. Yine 1999 yapımı Star Wars: Phantom Manace'de olan prensesin yerine başka bir kızın geçmesi durumu George Lucas tarafından Kurosawa’dan alınmıştır. Sergio Leone A Fistful of Dollars filmini daha sonra gelen Waiter Hill'de sonra Last Man Standing filmini Jojimbodan esinlenerek yapar.

Kurosawa’nın filmleri siyah-beyaz ve renkli olmak üzere iki döneme ayrılır. Siyah beyaz filmlerindeki en ilginç örnekler İkiru, Seven Samurai, Sanjuro, Jojimbo, The Hidden Fortress. Siyah beyaz da gölgeler, beyaz ve siyahın zıt kutuplarda temsili vardır. Renkli dönemde ise kostüm renklerinin önemi görülür, özellikle kırmızı medeniyeti yeşil ise doğayı temsil eder. Renkler açısından Dersu Uzala, Kagemusha, Ran, Rhaposdy in August ve Dreams dikkati çeker. Kurosawa filmlerinde hareketli kamera kullanımı ve mizansende oyuncularında sürekli hareketine dayanır.


Sanshiro Sugata (1943): Kurosawa'nın ilk uzun metraj filmi acemi bir judo dövüşçüsünün yükselişini anlatıyor. Gayet yavan bir doğu dövüş sanatları melodramı. Kurosawa'ya yeni başlayan seyircinin ilk filmleri ile başlamaması tavsiyem.
 
The Most Beautiful (1944): Japonya'nın II. Dünya Savaşı'nı kaybettiği dönemde çekilen bu propaganda filmi, hassas optik cihazlar üreten bir fabrikada çalışan genç kadınların hikayesi. Neyse ki "kör vatanseverlik" ve "basmakalıp duygu sömürüsü" bu filmden sonra Kurosawa'yı tarif etmek için kullanılmıyor.

Sanshiro Sugata 2 (1945): Sanshiro Sugata adlı filmin devamı niteliğinde çekilmiş Zoku Sugata Sanshiro yani (Büyük Judo Efsanesi 2) Akira Kurosawa'nın pek çok filminin aksine sanatsal açıdan pek de beğenilmemiş hatta eleştirmenler tarafından en kötü Akira Kurosawa yapımı olarak nitelenmiş. Film Sanshiro adlı oldukça inatçı bir gencin şehre jujitsu öğrenmek için şehre gelmesi ile başlıyor. Okuldaki ilk gecesinde Yano adlı judo ustasını antrenman yaparken görünce judoya ilgi duymaya başlar ancak bunu için hem gücünü hem de kontrolünü dengelemesi ve bu sporun ruhani yönünü keşfetmesi gerekmektedir.

The Men Who Tread on The Tiger's Tail (1945): Usta'nın bir diğer kısa ve öz olduğu kadar yavan erken filmlerinden. Kurosawa’nın dördüncü filmi olmasına rağmen, Kaplanın Kuyruğu Üzerinde hikâye olarak Uzak Doğu sinemasının tarihsel anlamda ele aldığı en eski hikâyelerinden birini anlatır. Japonya’nın belki de altın çağını yaşadığı ve samuray sınıfının tarihin yapraklarında yeni boy göstermeye başladığı bir dönem olan Heian Dönemi’nin (794–1185) son demlerinde geçen öykümüz; gerek Noh gerekse Kabuki gibi kökleri eskilere dayanan tiyatro sahnelerine, Japon ressamlarına, şiirlerine -hatta günümüzde konsol oyunlarına bile- malzeme kaynağı olmuştur. ‘’Kurosawa ise filminin konusunu doğrudan doğruya çok saygın bir Kabuki oyunu olan Kanjincho’dan ve dolaylı olarak da bir Noh oyunu olan Ataka’dan almıştır.’’

No Regrets for Our Youth (1946): Bireyselci Kurosawa'dan beklenmedik derecede politik bir melodram. 1933 yılında bir üniversite profesörü sol görüşerlerinden dolayı hükümet tarafından görevinden alınır.Takikawa adı verilen bu olayı Akira Kurosawa sosyal yönü ağır basan bir masal olarak sinemaya yansıtır. Profesör Yagihara, düşünceleri yüzünden adeta fişlenmiştir ancak neşe dolu kızı Yukie durumun vehametinden bihaber tasasız hayatını sürdürmektedir. Sevgilisi aynı zamanda babasının öğrencisi Ryukichi Noge yazdıklarından dolayı tutuklanır ancak kısa süre sonra serbest bırakılır ve birlikte yaşamaya başlarlar ama bu sevinç uzun sürmez, Ryukichi Noge casuslukla suçlanır ve vatana ihanetten idam edilir.Bunun üzerine Yukie hem sevgilisinin küllerini götürmek hem de yaşadıklarından uzaklaşmak için sevgilisinin doğup büyüdüğü kasabaya gider.

One Wonderful Sunday (1947): II. Dünya Savaşı sonrası ekonomik bakımdan paramparça olmuş Japonya'da parasız bir çiftin beraber geçirdiği zorluklarla dolu bir Pazar gününü anlatan film, İtalyan neo-realizmini hatırlatan, basit olduğu kadar içten, harika bir yapım. Yönetmen, bu hikayenin yanı sıra savaşın Tokyo'da sebep olduğu yıkımları ve yaşanan zorlukları da görüntülemiş.

Drunken Angel (1948): Kurosawa'nın "ilk gerçek filmim" olarak andığı bu minik şaheser, aynı zamanda efsanevi yönetmenin aynı oranda efsanevi aktör Toshiro Mifune ile olan ilk çalışması olarak da tarihi bir öneme sahip. Mifune'nin canlandırdığı tüberküloz hastası gangster ile kendisinden nefret etmesine rağmen onu iyileştirmeye ant içmiş alkolik doktor (Kurosawa'nın bir diğer has oyuncusu Takashi Shimura) arasındaki sevgi/nefret ilişkisini inceliyor film. Akira Kurosawa'dan kalbimize dokunan bir dram filmi. Filmin hikayesi çok güzel olmakla birlikte yönetmenin çok sevdiği yağmur, ışık ve gölge oyunları, müzik, sahne ve mekan çeşitliliği bu filmde de mevcut. Kimseden korkmayan, bütün doktorlara ( çok içki içmesi hariç) örnek olabilecek doktor karakterine hayran olmamak mümkün değil. Akıcı bir film, her sahnesinde farklı bir çekicilik ve yenilik var. 

The Quiet Duel (1949): II.Dünya Savaşı sırasında, 1944 yılında, Dr. Kyoji Fujisaki bir ameliyat sırasında parmağını keser ve hastası Susumu Nakada'dan frengi mikrobu bulaşır. Tedavi olmak için gereken ilaçları bulamaz. Hastası Nakada'ya ilaç tedarik etmesini tavsiye eder. 1946 yılında, savaştan sonra, çok sevdiği ve 6 yıldır nişanlı olduğu Misao'dan ayrılır çünkü kadına gerçeği söylemez. Hastanede frengi tedavisi için Kioji'nin ilaç kullandığını gören hemşire Rui, bu durumu yanlış anlar çünkü bu hastalığın doktora nasıl bulaştığını anlayamaz. Gerçeği öğrenince doktorun güvendiği bir sırdaşı olur. 

Stray Dog (1949): Drunken Angel filmindeki çekirdek kadroyu görüyoruz burada da. Takashi Shimura ve Toshiro Mifune çok başarılı oynuyorlar rollerini. Toshiro Mifune, silahını kalabalık bir şehir otobüsünde çaldıran bir polis dedektifi olarak görülüyor. Silahını geri almak ve orada yaşananları gözler önüne sermek adına her şeyinden vazgeçip resmen bir köpek misali herkese, her şeye saldırı da bulunuyor haklı ve gerekçeli sebeplerine dayanarak..

Scandal (1950): Hakkında yayınladıkları yanlış haberler yüzünden dedikodu dergilerine dava açan bir ressamın (Mifune) etrafında oluşan yapım, Kurosawa'nın ortalama kalitede filmlerinden biri olmasına rağmen yönetmenin en Capravari filmi olarak biraz daha önem kazanıyor. Ichiro Aoye, genç bir ressamdır, ünlü bir şarkıcı olan Miyako Saijo ile bir tatil sırasında karşılaşır ve motorsikletiyle genç kadını gideceği yere götürür. İkisi de aynı otelde kalmaktadırlar. Skandallar konusunda uzmanlaşmış bir gazetenin fotoğrafçısı, Ichiro ve Miyako'nun fotoğrafını çeker. Manşetten yayınlanan bu haber mahkemelik olur.

Rashomon (1950): İlk defa sinemanın aslında ne kadar objektif bir sanat olabileceğini gösteren bu başyapıtta, sinema tarihinde daha önce görülmemiş bir biçimde aynı hikayeyi farklı karakterlerin açısından izliyoruz. Rashomon'un vizyona girişinden beri aralarında Courage Under Fire gibi örnekler de olmak üzere sürülerce film (çoğunlukla başarısızlıkla) onu taklit etmeye uğraştı. Ormanda tesadüf eseri bir adamın kanlar içerisindeki cesedi fark edilir. Adamın, olayın başka bir faili olan karısı da tecavüze uğramıştır. Bu olayın şahidi olan yalnızca üç kişi vardır... Bunlardan biri bir gezgindir, diğeri bir oduncudur, sonuncusu ise bir hayduttur. Artık geriye her birinin hikayesini ayrı ayrı dinlemek kalmıştır. Ancak tüm bu hikayeler birbiriyle çelişmekte ve olaya dair bulanık olmayan bilgiler verememektedirler. Aralarından birisi kesin olarak gerçeği anlatmamaktadır; ancak bu hangisidir? Akira Kurosawa'nın erken dönem başyapıtlarından biri olan Rashomon'u, büyük ustanın Yurttaş Kane'den etkilenerek çektiği rivayet edilmiştir; ancak Kurosawa filmi çektiği dönemde henüz Orson Welles'in başyapıtını izlememiştir.
 
The Idiot (1951): Fyodor Dostoyevski'nin 1869'da yazdığı aynı adlı romanından Japon yönetmen Akira Kurosawa tarafından uyarlanan bu filmin senaryosunu da Eijirô Hisaita'yla birlikte yazan Kurosawa aynı zamanda filmin kurgusunu da yapmıştı. Özgün ilk hali 265 dakikalık uzunlukta olan ve iki bölüm halinde gösterime verilmesi düşünülen film, stüdyo tarafından çok uzun bulunur ve yönetmenin tüm itirazlarına rağmen yeniden kurgulanması istenir. Stüdyo filmin yeni halini de uzun bulunup tekrar kısaltmak isteyince Kurosawa öfke içinde “Bari filmi uzunlamasına keselim olsun bitsin!” diyerek tepkisini belirtmiştir. Filmin bugün eldeki kopyaları 166 dakikadır ve 265 dakikalık orijinal versiyonu kayıptır. 2. Dünya Savaş’ının şokuyla sarsılmış olan eski asker, epilepsi hastası Kameda tedavi gördüğü hastaneden taburcu olduktan sonra Hokkaido’ya gelir ve aile dostlarının evine yerleşir. Kısa zamanda ilginç kişiliği ve sınır tanımaz merhameti ile kendini sevdiren Kameda savaşın acılarını üzerinde taşıyan bu insanlara yardım etmek için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Her ne kadar insanlar ona sırf bu yüzden “Budala” dese de…

Ikiru (1952): Bu dünyadaki yaşamımızın anlamını inceleyen belki de en içten film. Takashi Shimura, ölümcül kansere yakalandığını öğrendikten sonra kısa zamanda yaşamına bir anlam kazandırmaya uğraşan bürokrat rolünde sinema tarihinin en unutulmaz performanslarından birini yaratıyor. Özellikle sinemanın şiirselliğini sorgulayan seyircinin bir an önce izlemesi gereken, muhteşem bir yapım.

Seven Samurai (1954): Görsel ve hikaye anlatımı bakımından macera ve epik sinema üzerine olan etkileri sayesinde kesinlikle sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri. Usta Samurai Kambei’nin cesareti ve fedakarlığına şahit bir grup köylü ondan sürekli olarak haydutlardan köylerini korumasını isterler. Kambei bu isteği herhangi bir çıkarı olmamasına rağmen kabul eder ve ilk olarak kısa süre sonra müridi olan genç samurai Katsushiro’yu, ardından da güç kullanmaya meraklı bir samurai olarak görünen, fakat sonradan bir çiftçinin oğlu olduğu ortaya çıkan Kikuchiyo’yu yanına alır. Takımına dört yeni samurai daha ekleyerek köyü savunmaya girişen Kambei köylüler tarafından heyecanla karşılanır, herkesin sevgisini kazanır; bir süre sonra onlara kendilerini savunmayı öğretmeye başlar. Bu arada haydutlar köyün sınırlarında dolaşmakta ve yeni saldırıları için uygun bir zaman kollamaktadırlar. Akira Kurosawa’nın kariyerinin doruk noktası olarak görülen Yedi Samuray üç saati geçen uzunluğuna rağmen özellikle zamanında kaliteli örneklerine rastlamanın zor olduğu savaş ve 'aksiyon' sahneleri en dikkatsiz seyircinin bile ilgisini ayakta tutacak pek çok detay içerirken bir yandan da anlattığı hikayenin bütünlüğünden ve sinematografik kaliteden ödün vermeyen bir başyapıt. Ayrıca Amerikan western filmi "7 Silahşör" ve Yılmaz Güney'inde oynadığı Türk filmi "10 Korkusuz Adam" filmlerine esin kaynağı olmuştur.

I Live in Fear (1955): Hiroşima'ya atılan atom bombası sonrası korkuyla yaşayıp ailesini Brezilyaya göç etmeye ikna etmeye çalışan adamın öyküsü. Güçlü ve akılda kalan finali haricinde kolayca unutulabilecek bu dramaya en azından Mifune'nin ikinci bir atom bombası saldırısından korkan sonsuz derecede egzantrik yaşlı adam performansını görmek için bir göz atılabilir.


Throne of Blood (1957): Shakespeare'in Macbeth'inin bence en başarılı versiyonunda Kurosawa, mekanı İskoçya'dan samuray dönemi Japonya'ya aktarıyor ve başından sonuna kadar şefkatsiz ve karanlık bir trajedi yaratıyor. Kazanılmış bir savaş dönüşü iki büyük kumandan Taketoki Washizu (Toshirô Mifune) ve Yoshiteru Miki (Akira Kubo) Örümcek Ağı kalesine dönmektedirler. Kaleyi gizleyen ormandan geçerlerken iplik örmekte olan tuhaf, yaşlı birini görürler. Bu yaşlı kadın bir kehanette bulunur. Entrikalarla dolu bu son derece güçlü öykünün yanı sıra önermesi de çok ilginçtir: Kehanet kendiliğinden mi olmaktadır yoksa bunu öğrenip ona göre bir plan gibi uygulamaya koyan kahramanlar mı gerçekleştirmektedirler? Geleceği bilememek, zaman çizgisi üzerinde yol alırken sıçrayışlar yapamamak, bir denge unsuru olarak insanın ve bütün canlıların varoluşsal kaygılarını gidermesi bakımından gereklidir belki de. Aynı anı yaşarken, başımıza geleceklere aynı tepkileri vermek ve ona göre davranmak bakımından bu geleceği bilememezlik gerekli görülüyor. Kurosawa'nın karakterleri, bir Japon olmanın da verdiği ağırbaşlılıkla her türlü felaketi olgunlukla karşılıyorlar. Sanki başkalarının bilmediği sırlara vakıf olan bilgelerin sakinliği sarmış her birini.

The Lower Depths (1957): Maksim Gorki'nin oyunundan uyarlanan bu minimalist film, Tokyo'nun gecekondu mahallesinde yaşayan fakir kesiminin yaşamlarına ayna tutuyor. Genelde epik mekanları tercih eden Kurosawa'nın bütünü tek bir sette geçen hikaye ile kendini kısıtlayarak sonuçta yine başarılı bir yapım çıkarmasını izlemek ilginç bir deneyim. Dar alanlarda çalışmasını çok iyi bilen Kurosawa, neredeyse tamamı bir evin salon büyüklüğündeki mekanda geçen filmi dahiyane çekimlerle kotarıyor. Toshiro'nun ön plana çıkartılmadığı, hemen hemen her karakterin incelikle işlendiği, toplumcu gerçekçilerden Gorki'nin eserinin hakkının verildiği, iki saatlik süresinin göz açıp kapayıncaya kadar geçtiği Donzoko; diptekilerin, düşkünlerin alkolle, seksle, güvensizlikle yozlaşmış hayatlarına ayna tutuyor. Umudunu kaybetmeyenlerle, umudunu kaybedenlerin çekişmelerini, düşkünlerin birbirlerine karşı acımasızlıklarını, şefkatlerini, diptekilerin çelişik tutumlarını büyüleyici bir sadelikle bize aktarıyor.

The Hidden Fortress (1959): The Lower Depths ve Throne of Blood gibi kişisel ve karanlık filmlerden sonra Toho stüdyosunu mutlu etmek için bu sefer hafif ve eğlenceli bir macera çekmek istemiş Kurosawa. Gelmiş geçmiş en eğlenceli macera filmlerinden biri olan Hidden Fortress, aynı zamanda ilk Yıldız savaşlarının yaratımında George Lucas'a esin kaynağı olan film olarak ta biliniyor. 16. yüzyılda Prenses Yuki Akizuki düşman bölgelerinden geçmektedir. Krallığı tekrar inşa etmek için gerekli olan altınıyla birlikte karavanında yolculuk etmektedir. Ona bu yolculuğunda güvenilir bir asker olan General Rokurota Makabe eşlik etmektedir. Yolda iki tane serseriyle karşılaşırlar. Tahei ve Matakishi adlı bu serserilere kendilerinin düşman bölgesinden geçişlerinde yardım etmeleri karşılığında altın önerilir. Tahei ve Matakishi de bu teklifi kabul eder.

The Bad Sleep Well (1960): Kurosawa'nın o günlerde Japonya'yı silip süpüren devlet ve özel sektör içindeki bariz yozlaşmaya karşı bas bas bağırdığı güçlü bir drama. Filmin Hamlet'ten esinlenen, devlet tarafından ölüme sürüklenen babasının intikamını almak için ant içen trajik bir figürün (Bir kez daha Mifune) etrafında oluşan hikaye, ne yazık ki bizimki de dahil olmak üzere her ülke hakkında çekimi çekimine yeniden çevrilebilir. Kin dolu genç, babasının intiharının arkasında yatanları araştırmak için yozlaşmış bir fabrika yöneticisinin kızıyla evlenir. 

Yojimbo (1961): Tek başına modern western ve aksiyon sineması şablonunu yaratan, muazzam bir "samuray westerni". 19. yüzyıl Japonyasında Sanjura kendi halinde yaşayan bir samuraydır. Kırsal bir kasabaya gelen Sanjura, kasabanın iki grup haydut tarafından paylaşıldığını öğrenir. Daha sonra birtanesinde yeralır. Ancak gangasterlerden birinin oğlu olan Unosuke’nin gelmesiyle Sanjura’nın planlar karışır. Sanjura kaçırılmış bir kadını tekrar kocası ve oğluna kavuşturunca, Unosuke tarafından dövülür. Unosuke babasının karşıtı herkesi öldürmeye başlar. Bir hancının yardımıyla katliamdan kurtulan Sanjura bir tapınakta tedavisi sırasında Hancının kaçırıldığını duyar ve intikamını almak için kasabaya geri döner. Leone'nin yeniden çekimi Fistful of Dollars'da Clint Eastwood'un ikonik "isimsiz adam" karakterine de ilham kaynağı oluyor.

Sanjuro (1962): Yojimbo'nun başarısı sayesinde yoğun istek üzerine çekilen bu devam filmi, Yohimbo kadar ikonik olmasa da, gayet eğlenceli bir macera. Filmin zamanına göre şok edici derecede şiddet ve kan içeren muhteşem final çekimi için bile izlemeye değer. Yorgun samuray Sanjuro, amcası kaçırılan bir genç ile ona amcasını kurtarmakta yardım etmeye kararlı ancak tecrübesiz arkadaşlarına öğretmenlik yapar. Gençler başta Sanjuro'ya güvenmeseler de ondan başka çareleri olmadığının farkındadırlar. Zamanla Sanjuro liderlik ve dövüş yetenekleri ile her bir gencin birer samuray olmasına katkıda bulunur.

High and Low (1963): Eğer High and Low'un konusu ve hikayesini daha önce binlerce başka filmde izlemiş hissine kapılırsanız, bunun sebebi bu polis prosedürü şaheserinin gerçek anlamda neredeyse binlerce diğer filme ilham kaynağı olmasındandır. Oğlunun kaçırıldığını zanneden zengin bir adam (Mifune), yanlışlıkla şoförünün oğlunun kaçırıldığını öğrenir ve kendisini iflas ettirecek fidyeyi ödeyip ödememek arasında karar vermek zorunda kalır. Bir bakıma iki değişik film birden izliyoruz. İlk yarısında zengin adamın evinin içinde kalarak minimalist gerilim, ikinci yarıda ise polislerin fidyecilerin peşinden gittiği Law & Order tarzı bir prosedüre dönüşüyor.

Red Beard (1965): Kurosawa'nın Mifune ile çektiği son film, şefkatin önemi üzerine harika bir epik drama. E.R. ve Doktor House'dan on yıllar önce fakir hastalarını bedava kliniğinde beklenmedik yöntemlerle iyileştiren, katı olduğu kadar şefkat dolu Red Beard ile Mifune, son ikonik karakterine imza atıyor. Kanımca bütün tıp öğrencilerinin izlemesinin zorunlu kılınması gereken bir film.

Dodes'ka-den (1970): Kurosawa'nın intihar girişiminde bulunmadan önce çektiği son film "Dodes'Ka-Den" toplumun en alt sınıfına, varoşların dahi dışında, çöplerden-hurdalardan yapılmış evlerde yaşayanların gündelik yaşamlarına-karakterlerine eğiliyor. Toplumun en alt sınıfından yola çıkarak, ahlaka, topluma, kültürel değerlere ciddi göndermeler-eleştiriler yapmaktan da geri durmuyor. Aynı Dünya'da, aynı ülkede, aynı şehirde, hemen yanı başımızda yokluk içerisinde yaşayan insanların hayatlarını, ahlaki çöküntülerini, toplumsal değerlerin nasıl yıkılıp gittiğini; burjuvazinin suratına tokat gibi çarpıyor. Sıcacık evlerinin, sıcacık yataklarına kurularak, ahlaktan, yüksek toplumsal değerlerden, ulus bilincinden bahseden, kendini bilmez riyakarlara had-hudut bildiriyor, sarsıyor, kendine getiriyor. Kurosawa, ressamlık geçmişini sonuna kadar kullanıyor ve her renk dolu kare ile gerçek anlamda kadrajı boyuyor. Gevşek senaryo yapısı ve hayata olan trajikomik bakış açısı ile kanımca Kurosawa'nın en "Avrupai" filmi.

Dersu Uzala (1975): Rus ordusundan bir araştırmacı, uzaklardaki bir ormanda araştırma yaparken, doğanın dilinden anlayan, bilge Dersu Uzala ile karşılaşır. Bu karşılaşma, araştırmacıya doğanın ve dostluğun anlamını hatırlatır ve onu yeni bilgilerle donatır. Vladimir Arsenyev’in anılarından yola çıkılarak çekilen film, ünlü Japon yönetmene En Yabancı Film Oscar ödülü kazandırdı. Yapım yönetmenin en önemli çalışmaları arasında yer almakta, pek çok kaynakta sinema sanatının başyapıtları arasında gösterilmektedir. Dönemin Sovyet sinemasının olanakları filmin görkemli yapısının şekillenmesinde önemli rol oynadı. Sinema ustasının yaratıcılığı ise doruk noktasındaydı. Sinemayı seven herkesin izlemesi gereken bir 'temel eser'.

Kagemusha (1980): Efsanevi yönetmenin neredeyse 20 yıl sonra çektiği ilk samuray filmi, epik bir görsel şölen. Yavaş ilerleyen temposuna rağmen seyırciyi kadrajların güzelliği ile hipnotize eden bir samuray klasiği. 16. yüzyıl Japonya’sının parçalı bulutlu siyasi ikliminin ve köklü Japon geleneklerinin, bireyin iç dünyasına olan etkisinin muhteşem bir görsellikle sunulduğu filmdir Kagemusha. Kurosawa’nın yine rüyaları bolca kullandığı filmi, kostüm seçimleri, makyajları ve kullandığı uzun planlarla dönemin atmosferini yansıtmakta büyük başarı sağlıyor. Kagemusha, Kurosawa’nın “Ran” ve “Dreams” filmlerine görsellik ve anlatım dili için bir ön hazırlık mahiyetindedir. Lucas-Coppola ikilisi, bu filmi çekmek için kaynak sıkıntısı yaşayan Kurosawa’ya destek olmuşlardır.

Ran (1985): Shakespeare’in ünü oyunu Kral Lear’ın serbest bir Japon uyarlaması olan filmde başarılı hükümdarlık kariyeri an be an sarsılan bir babanın, çocukları tarafından uğradığı ihanet ve bu güç savaşlarının karakterlere verdiği ölümcül zararlar işlenir. Hidetora, krallığını üç oğlu arasında paylaştırmak istediğinde karşılaştığı şey hem bir babanın hem de bir hükümdarın hak etmediği tarzda bir netice olacaktır. Çocuklarından kendisine sadık kalmalarını bekleyen baba, beklemediği bir şekilde kendi çocuklarının acımasız yüzüne tanık olacaktır. 
Usta yönetmen Akira Kurosawa tarafından yönetilen Ran, İngiliz edebiyatının bu önemli eserinin temel karakteristiklerini Uzakdoğu kültürüyle birlikte başarılı bir şekilde yoğurmuştur. Orjinalindeki kız çocuklar erkek olarak değiştirilmiş ve Kral Lear karakteri de Lord Hidetora Ichimonji olarak karşımıza çıkıyor.

Dreams (1990): "Düşler" farklı hikayelerin anlatıldığı, birbirinden bağımsız sekiz kısa filmden oluşuyor. "Sunshine Through The Rain", ailesi tarafından dışarı çıkması yasaklanan bir çocuğun, toplum tarafından kutsal sayılan bir günde yaşadıklarını anlatıyor. "The Peach Orchard", insanoğlunun doğaya müdahelesinin yol açtığı sonuçları vurgularken, "The Blizzard"la bir dağda mahsur kalan insanların dramını perdeye yansıtıyor. "The Tunnel", ölümlerinden sorumlu olduğu ölü askerleri bir tünel çıkışında gören adamın dramını anlatıyor... "Crows", ünlü ressam Vincent Van Gogh'un yaşadığı bölgeye ve sanatına dair bir çalışma.. Güneşli bir yaz gününde yaşananları "Village of the Watermills" ile anlatan Kurosawa, son iki bölümde ("Mount Fuji in Red" ve "The Weeping Demon") nükleer tehlikenin insanlık üzerindeki etkilerini araştırıyor..

Rhapsody in August (1991): Amerika'nın, savaşa son vermek bahanesiyle Japonya'ya atom bombaları atmasının üzerinden 44 yıl geçmiştir. Küçük çocuklar, bu felaketin boyutlarından habersiz gizli gizli Amerikan hayranlığı beslerken, dehşeti yaşamış olanlar bile olanları unutmaya ve affetmeye kararlıdır. Çocukları ve torunları tarafından ziyaret edilen yaşlı bir kadının hikayesidir anlatılan. Kocasını Nagazaki'ye atılan bombaya kurban vermiştir. Torunlarına zaman zaman o günlerden bahseder. Sanki hem unutmak hem de anıları yaşatmak ister gibidir.

Madadayo (1993): Kurosawa'nın son filmi, ancak 80'li yaşlarına basmış, bu derecede sinema deneyimine sahip bir yönetmenin yaratabileceği derecede bilgelik ve yaşam dolu bir elveda mektubu. Emekliye ayrılan bir yönetmenin emeklilik sonrası öğrencileri ile olan ilişkisini betimleyen filmin duygu dolu final çekimi, bir bakıma Madadayo'nun Kurosawa'nın ölmeden önce çekeceği son film olacağını bildiğini gösteriyor.


"ben" daha başında pozitif bir değer ve anlam taşımayacak olursa,
ne özgürlük ne demokrasi hiç bir zaman var olmayacaktır...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts with thumbnails