21 Kasım 2007

Turgay Fişekçi



Turgay Fişekçi 1956’da Balıkesir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini ayni kentte tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı. 1978’den bu yana çeşitli yayınevlerinde editör olarak çalışıyor. Sanat Emeği dergisinin yazı işleri yönetmeni oldu. Bir süre de YAZKO’da çalıştı. Adam Sanat Dergisi’nin sorumlu yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Halen “Sözcükler” adlı derginin sahibi ve yazı işleri sorumlusu olarak görev yapıyor.

İlk şiiri 1977’de yayımlandı. Sanat Emeği dergisinde yayınlanan şiirleriyle adını duyurdu. Genellikle kısa, yalın ve lirik şiirler yazdı. 1981’de ilk şiir kitabi Karda Işıltılar’la Akademi Kitabevi Şiir Ödülü’nü kazandı. Sonraki şiir kitapları : Kuşkuluyum Yaşadığımdan (1983), Yitik Bahar (1989), Dip Sevgi (1994), Sevgi Bağları (1998, Halkevleri şiir Birincilik Ödülü ve Behçet Necatigil Şiir Ödülü)

Çok sayıda şiiri bestelendi. Ayrıca şarkı sözleri de yazdı. 1990’da TRT tarafından pop müzik dalında yılın en basarili söz yazarı seçildi. 1992’de Çağdaş Türk Şiirinden Seçilmiş Umut Şiirleri, 1993’de Çağdaş Türk Şiirinden Seçilmiş Doğa Şiirleri adli antolojileri yayıma hazırladı.

Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı'nın genel sekreterliğini de yürüten sanatçı, 1996’dan bu yana Cumhuriyet gazetesinin kültür sanat sayfasında “Defne Gölgesi” isimli kösesinde yazıları yayımlanıyordu. Bu yazılardan 1996-1997 dönemine ait olanlar Ari Bakış (1998) adıyla kitaplaştı. Goethe, Brecht, Hans Magnus Enzensberger gibi Alman sairlerinden yaptığı çeviriler yayımlandı. Ocak 2013 de bu gazeteye gönderdiği şu açıklamayla ilişkisini kesti:

"Cumhuriyet gazetesi yönetimi, gazeteye sembolik telif ücretleriyle dışardan yazı yazan bütün yazarlarına gönderdiği, son derece küçümseyici, değerbilmez bir dille kaleme alınmış bir mektupla, yazarlarına bedelsiz yazı yazmayı kabul ettiklerine dair bir sözleşme göndermiş ve imzalamalarını istemiştir.

Yazarlarının yıllardır özveriyle gazeteye yaptıkları katkıyı küçümseyen, hiçe sayan, ister yazın ister yazmayın havasındaki tavır karşısında, değerbilmez bir yönetimle çalışamayacağıma karar vererek 17 yıldır hiç aksatmadan sürdürdüğüm yazılarıma son verdim."

Çağdaş Türk şiiri içinde özel bir yere sahip, yalın anlatımına karşın slogan kullanmaması günlük konuları işlemesi, temalarında dış dünyayla iç dünyasını ustaca birleştirmesi ve bu iç dünyasının kapılarını okurlara açabilmesi şiirinin başta gelen özelliği Turgay Fişekçi şiirinin. Temel konuları hayat ve doğa. Çoğu şiirlerinde bu iki temanın karışımını ve derin bir hüzünle islendiğini görürüz . Aziz Nesin, onun daha ilk kitabi yayımlandığında, kendisini Türk şiirinde uzun yıllardır rastlanmayan “hikmet söyleyen bilge sair” olarak tanımlamıştı.



Yapıtları:

Aşk Hep Yeni Başlar, Bertolt Brecht, (çeviri), Adam Yayınları,
Fotoğraflarla Nazım Hikmet, 2006, N. Hikmet Vakfı yay
Türk Yazınından Seçilmiş Umut Şiirleri, 1995, Adam Yayınları,
Körler Alfabesi, Hans Magnus Enzensberger, (çeviri) 2000, İmge Kitabevi
Kumral Gökkuşağı, 2002, Adam Yayınları
Sevdalara Doyulamadı, 2004, Dünya Yayıncılık,
Unutulmaz Bir Andı Görüp Geçtiğim, 2007, 2006 Yayınevi
İnsan Üstüne Sorular Yanıtlar, 2007, 2006 Yayınevi,
Hep Yanımda Kal, 2006, İnkılap Kitabevi
Yitik Bahar, 1989, Adam Yayınları
Dip Sevgi, 1994, Adam Yayınları
Arı Bakış, 1998, Adam Yayınları
Raylar Üzerinde Avrupa, 2001, Adam Yayınları
Ayçiçeği Özlemi, 2003, Adam Yayınları
Türk Yazınından Seçilmiş Doğa Şiirleri, 1993, Adam Yayınları
Sevgi Bağları, 1998, Adam Yayınları
Marienbad Ağıdı, J. W. von Goethe, (çeviri) 1997
Hep Seni Sevdim, 2009, roman, Sozcukler Yayinevi
Güzelle Büyü, 2013, şiir, Sözcükler Yayınevi
Ayrılık Sonu, 2013

Ödülleri:

1981 Akademi Kitabevi Şiir Ödülü
1990 TRT En Başarılı Söz Yazarı Ödülü
1998 Behçet Necatigil Şiir Ödülü
1998 Halkevleri Şiir Ödülü
2013 Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü





Bendeki Turgay Fişekçi


Gözyaşlarım akıp boğmadan bu şehri
işte yine gidiyorum
çınarlar ,
bir çifti bir şehre güzel demeye yeter
yine sana kalıyor
yanaklarında dört mevsim badem çiçekleri
başlasam sanki onlarda ağlayacak
binbeşyüz yıldır hala çocuk kale burçları
yine sana
okulunun duvarı sana kalıyor
oturup söyleşesin
gözlerinin parlaklığı
çevreni mutlu etsin diye alçacık örülmüş
fulya, çiğdem, nergis tüm aile
eskiden burda yaşarmış
ben,
hep yabancısı bu şehrin
sana doyasıya bakamadan gözlerim
işte yine gidiyorum
bin bir rüyanın oynaştığı çiniler
biri olsun gecelerimi paylaşmadan
gözyaşlarım akıp boğmadan bu şehri
işte yine gidiyorum
yine bana sensizlik kalıyor
yine sana sessizlik...



Sorma bana kimim
nerden geldim buraya
gözlerimdeki kırmızı bulutlar
hangi günlerden sorma.
elbet olmuştur geçmişte
açıklanamaz şeyler
bağlardan çaldığım üzümleri
yemişimdir yaslanıp mavi göğün göğsüne
sorma bana kimim
yaşım kaç , işim ne?
bana “seviyor musun?” de.
başka bir şey sorma...



Hayat kar altında kalan bir bahar
çiçekleri üzerinde ölüyor en bereketli ağaçlar
üretkenlik dört duvar arasında
kar yağıyor bahar dallarına
üç bin yıllık hayatın bilgesi
sevene acı veren bedeni bal ülke
ışıkların ardında solup gidiyor insanlar
kar yağıyor güneşli kirpiklerine
yalnız sevda ve kocalma hüznüydü isteği
karşında bir sigara içip ölebilirdik
ilk sen mi soldun böyle uzak toprağından
denizlerde yatanlar adları yitik
boyna dolanan kement, Magosa kalesi
hepsi sayılsa tümü bir tarih mi ?



Aşkın yerini aradık hayatta dönüp dolaşıp
oysa hayatın kendisiydi aşk
altına yatsam ağacının
gökler sevdiğimin gözleriyle dolar



Ölmemek,
bir insanın sevdiklerine verebileceği
                            tek armağan...




Kim bilebilir renklerin yaşını
asılı geleceğim
       belki turuncusunda...



Ne zaman yeni bir insan tanısam
gençte olsa, yaşlı da
yüreğinde sönmeyen bir yıldız vardır,
o ışığa aşık olurum ilk görüşte...



İnsan ne zaman insandır ?
En güçsüz yanlarını gizleyemediğinde...

İki insan arasında diyalog ne zaman kurulur ?
Bir insan en güçsüz yanlarını sergileyip
öteki de onu anladığında..

Bir insan ne zaman sevmeye başlar ?
Karşısındaki de onu sevmeye başlayınca..

Sevgi ne zaman biter?
Hiç bir zaman..

Peki insan ne zaman biter ?
Artık sevmeyince



Bir insana, ne zaman
tüm insanlarca değer verilir ?
Öldükten sonra
ama neden ?
çünkü yaşarken "değer" değil, insandır...



12 Kasım 2007

Zülfü Livaneli


Zülfü Livaneli, Türk özgün müzik sanatçısı, politikacı, yazar ve yönetmendir. Gerçek adı Ömer Zülfü Livanelioğlu’dur

20 Haziran 1946'da Konya-Ilgın’da doğmuştur. Ankara Maarif Koleji (TED) mezunudur. Kültür, sanat ve politika alanında Türkiye’nin önemli isimlerinden birisi olan sanatçı, sanat yaşamı boyunca 300’e yakın besteye ve 30 film müziğine imzasını attı.

Bugüne kadar üç uzun metrajlı film yönetti: "Yer Demir Gök Bakır", "Sis" ve "Şahmaran". Valencia Film Festivali'nde "Altın Palmiye" ve 1989'da Montpelier Film Festivali'nde "Altın Antigone" ödülüne layık görüldü. "Sis", "En iyi Avrupa Film Ödülü"ne aday gösterildi.

Livaneli Ülker Hanım'la evlidir ve bir kızı vardır, vejeteryandir.



1978-Arafatta Bir Çocuk-Can
1981-Geçmişten Geleceğe Türküler-Ararat
1990-Sis-Logos
1991-Orta Zekalılar Cenneti-Telos
1992-Diktatör ile Palyaço-Telos
1994-Sosyalizm Öldü mü-Telos
1996-Engereğin Gözündeki Kamaşma-Can
1998-Livaneli Besteleri-Boyut
2001-Bir Kedi, Bir Adam Bir Ölüm-Remzi
2002-Mutluluk-Remzi
2003-Gorbaçov'la Devrim Üstüne Konuşmalar-Remzi
2006-Leyla'nın Evi-Remzi
2007-Sevdalım Hayat-Remzi
2008-Son Ada-Remzi
2010-Sanat Uzun Hayat Kısa-Remzi
2011-Serenad-Doğan 
Kitap
2012-Harem
2013-Kardeşimin Hikayesi-Doğan Kitap
2015-Konstantiniyye Oteli
2016-Arkadaşıma Veda
2016-Gözüyle Kartal Avlayan Yazar Yaşar Kemal
2017-Elia ile Yolculuk
2017-Huzursuzluk
2024-Kaplanın Sırtında

albümleri




Engereğin Gözündeki Kamaşma

-6 dile çevrilen kitabın kapakları

     
 

kitaptan anekdotlar 

"gün kavuşurken köye bir adam geldi
peygamber olduğunu söyledi,
köylüler adama inanmadılar, "ispat et ! " dediler.
adam karşılarındaki eski suru gösterdi ve
"eğer bu duvar konuşur ve benim peygamber
olduğumu söylerse, inanır mısınız? " diye sordu :
köylüler; " El hak, inanırız." dediler..
adam duvara döndü ve ona elini uzatarak :
"konuş ya duvar ! diye buyurdu,
bunun üzerine duvar dile geldi ve şöyle dedi :
" bu adam peygamber değildir , sizi kandırıyor, peygamber değildir.."


"aslında ", diyordu "
varlık yokluktur, yokluk da varlık! "
hepsi gören göze bağlı..


"iktidar görkemi öyle bir şey ki,
bakışıyla her canlıyı kımıltısız hale getiren
bir engereğin bile gözünü kamaştırıyor.."


"tarih, insan gerçeğini anlamanın tek yoludur.. "
( ortega y gasset )


"galiba halkların kolektif bilinçaltı, düşündüğümüzden daha önemli; bunca sadrazamını idam etmiş bir imparatorluk, cumhuriyete dönüştüğünde hemen bir başbakan asıyor.."

(Livaneli bu kitapla "Balkan Edebiyat Ödülü" almıştır.)


diğer Livaneli yazıları 1 / 2

26 Ağustos 2007

Toygun Orbay



1956 yılında İstanbul’da doğdu. Ankara Fen Lisesi (1973) ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni (1979) bitirdi. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirürji (Beyin-Sinir Omurilik Cerrahisi) Anabilim Dalı’nda Profesör olarak sürdürdüğü görevinden 2007 yılında kendi isteği ile ayrıldı. Halen Ankara Güven Hastanesi Nöroşirürji Bölüm Başkanı olarak çalışmaktadır.

Bugüne dek on iki kişisel resim sergisi açmış olan Toygun Orbay’ın yazdığı “Mat”, “Yirmibironbeş Treni” ve “Şerefine İnsanoğlu” başlıklı tiyatro oyunları, Ankara, İstanbul ve İzmir Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenmiştir (2001-2002, 2004-2005 ve 2008-2009 sezonları). “Mat”, Amerika Birleşik Devletlerinde de sahneye konmuş (Loose Ends Ltd. Little Theater, Auburn, New York, 2004) ve satranç oyuncusunu canlandıran Marc Bruzee, New York Tiyatrolar Birliği’nin “Mükemmel Oyunculuk-2004” ödülünü kazanmıştır. Ayrıca, “Yirmibironbeş Treni” Girne’de (GİBETSU, 2007), “Şerefine İnsanoğlu” ise Lefkoşa (GİBETSU 2006) ve İstanbul’da (İstanbul Drama Topluluğu, 2009) tarafından sahnelenmiştir.



Zor bir meslektir, hekimlik. Hayatın üzücü yanlarıyla yüz yüze gelir doktorlarımız her zaman, derdine derman arayan birçok hasta, dizilir onların kapılarının önünde. Saatler süren ameliyatlar, aylarca süren tedavilerle geçer zamanları, kimi zaman hastasını şifaya kavuşturmanın mutluluğunu yaşayan doktorlar, kimi zaman da ölümlere, sakatlıklara tanık olurlar.

İşte, böyle anlarda bir çıkış yolu arayan doktorların hobisidir sanatla uğraşmak, sanatın içinde yer almak. tıp alanına sundukları yenilikler ve başarılı çalışmalarıyla gurur duyduğumuz Gazili hekimler arasında sanatla uğraşan birçok hekim yer alıyor, bu hekimlerimizden birisi de Prof. Dr. Toygun Orbay.

Gazi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olan Toygun Orbay,
aynı zamanda bir ressam ve oyun yazarı.






250 civarında resmi var, bugüne kadar sekiz resim sergisi açmış, resimlerinde insana ilişkin öğelere yer veriyor, resimde karışık bir teknik kullanıyor

.



Resim yapmanın bir yetenek işi olduğuna inanmıyor. Cumartesi geceleri resim yapıyor en büyük sorunu zamansızlık insanların resimleri hakkındaki olumlu veya olumsuz düşünceleri umursamıyor, bir tabloyu iki-üç haftada tamamlayabiliyor.





Tiyatro oyunları da yazıyor , ‘Mat’, '21.15 Treni’ ve ‘Şerefine İnsanoğlu’ adlı üç oyunu bulunuyor, tiyatro oyunu yazarlığına rastlantıyla başladı. Kendisini eğlendirmek için yazdığı oyun ‘Mat’ adlı oyun, İstanbul Devlet Tiyatrolarınca oynandı, daha sonra aynı oyun New York eyaletinde bir tiyatroda oynandı, hatta oynayan oyuncu New York Tiyatrolar Birliği’nin mükemmel oyunculuk ödülünü aldı.



ikinci yazdığı oyun ‘21.15 Treni’ ise Ankara Devlet
Tiyatroları’nda bir yıl boyunca oynandı.

üçüncü oyunu ‘Şerefine İnsanoğlu’ da Kıbrıs’ta
bir tiyatro tarafından oynandı.


web  sayfası

çalışmalarından örnekler

24 Temmuz 2007

Barış..



çocuğun gördüğü düştür barış,

annenin gördüğü düştür barış,
ağaçlar altında sevdalıların
sevda sözleridir
barış;
gözlerinin içinde uçsuz bucaksız
bir gülümseme elinde yemiş dolu
bir zembil ve alnında ter tomurcukları,
pencerede suyu soğutan
testideki damlalar gibi;
akşam üstü eve dönen babadır barış,
dünyanın yüzünde yara izleri kapanırken
ağaçlar diktiğimizde
havan mermilerinin kazdığı çukurlara;
yangının kavurduğu yüreklerde
ilk tomurcuklarını açarken umut
ve ölüler kanlarının boşa
gitmediğini bilerek
yana dönüp içerlemeksizin
uyuyabildiklerindedir
barış…
barış yemek kokusudur tüten,aksamlayın
arabanın yolda durmasının korkutmadığı,
kapı çalınmasının dost demek olduğu,
ve pencereyi saat başı
açmanın renklerinin
uzaktaki çanlarıyla
gözlerimizin bayram etmesini sağlayan
gökyüzü demek olduğu zamandır barış;
barış bir bardak sıcak süt
ve bir kitaptır,
uyanan çocuk önünde
başaklar birbirlerine eğilip
işte ışık ışık ışık
dedikleri
ve ufuk çemberi ışıkla
dolup taştığı zamandır
barış;
hapisaneler onarılıp
kitaplıklar yapıldığı zaman,
eşikten eşiğe bir türkü
yükseldiği zaman geceleyin,
cumartesi akşamları
mahalle berberinden çıkan
yeni tıraş olmuş
bir işçi gibi baharda
ay buluttan çıktığı
zamandır barış;
geçmiş gün yitirilmiş bir gün
olmadığı, sevinç yapraklarını
akşamın içine salan bir kök ve
kazanılmış bir gün hak edilen bir uyku
olduğu zaman acıyı kovmak için
zamanın dört bir bucağından
güneşin hemen ayaklarını bağladığını
duyduğun zamandır barış
barış ışınlar demetidir
yaz ovalarında iyilik
alfabesin tanın dizlerinde,
kardeşim dediğin
yarın kuracağız dediğin zaman
kuracağız dediğimizi kurunca
türkü çağırdığımız zamandır barış;
ölüm yüreklerde az yer kapladığı
ve güvenli parmaklarla
mutluluğu gösterdigi zaman bacalar;
ikindi vaktinin büyük karanfilini
ozan ve proleter aynı şekilde
kokladığı zamandır
barış;
insanların sıkışan elleridir barış,
dünyanın masasındaki ekmektir,
gülümsemesidir annenin
budur yalnızca
başka bir şey değildir barış
ve toprakta derin yarıklar açan sabahlar
tek bir sözcük yazarlar,
barış başka bir şey değil barış;
dizelerimin rayları üzerinde
buğday ve güller yüklenmiş
geleceğe doğru yol
alan bir trendir barış,
kardeşlerim barış içinde
derin derin soluk alıyor
tüm dünya bütün düşleriyle
verin ellerinizi kardeşlerim
işte budur barış…..


(yannis ritsos)

Rutkay Aziz'in Sesinden dinleyin


19 Temmuz 2007

Emi..




sıçarlar insanın ağzına
anasıyla babası
belki istemeden ama sıçarlar yinede
aktarırlar ona tüm kendi kusurlarını
ve salt onun için eklerler bir iki tane de
ama onlarında vaktiyle ağzına sıçmışlardı
eski moda şapka ve paltolar içinde budalalar
kuşaktan kuşağa geçer mutsuzluk
derinleşir bir kıta sahanlığı gibi
çık git elinden geldiğince çabuk
ve sakın ha sen yapma emi çocuk... 

(philip larkin-seçilmiş şiirler)


Michel Tournier-Anahtarlar ve Kilitler



Michel Tournier-Anahtarlar ve Kilitler

1924 doğumlu Fransız yazar. Büyülü gerçekçilik akımındandır.
Ülkemizde yayınlanan kitapları

-Müneccim Krallar
-Gilles ile Jeanne
-Meteorlar
-Kaynak ve Çalı ya da Eleazar
-Çalı Horozu
-Veda Yemeği
-Cuma ya da Pasifik Arafı
-Altın Damla
-Kızılağaçlar Kralı
-Kutsal Ruh
-Anahtarlar ve Kilitler Kısa Düz Yazılar
-Cuma ya da Yaban Yaşam



ve açlık vardır, ve çocuklar vardır,
benim Hindistan'da gördüğüm en güzel,
en çoşturucu , ağlanacak, haykırılacak
ölçüde çoşturucu şey, ne Akra'nın Tac Mahal'i,
ne Elephanta mağaraları ne de Benares'in
ölü yakım yerleriydi, hayır yolun darlığının
sollamamızı engellediği, haldur huldur,
şıngır mıngır ilerleyen eski bir sarnıç-kamyondu,
köyden köye sarsıla sarsıla gidiyor, görünüşe göre
önceden belirlenmiş noktalarda duruyordu,
çünkü bu noktalarda bekliyorlardı onu,
paçavralar içinde çocuk toplulukları
sarnıcın arkasında usluca toplanıyorlardı,
aşağı inen şöför koca bir musluğu çalıştırıyor,
musluk çocuğun uzattığı küçük kaseye
bir pirinç bulamacı boşaltıyor,
çocukta bulamacını alır almaz topraklarının
üstüne oturup esmer yüzünü kasesine daldırıyordu,



önce dünyaya bu besleyici-şöför rolünden
daha kıskanılır şey olmadığını düşündüm,
onun yazgısını şiddetle kıskandım,
ama belki de şu gizemlere ve canavarlara
doymuş Hintli havasının etkisiyle daha da
çoşku verici bir dönüşüm düşledim,
sarnıç-kamyonun kendisi olmak
ve hepside cömert mi cömert
yüz memeli kocaman dişi hayvan gibi
karnımı bu aç Hintli çocuklara sunmak,
çocuk yiyen dev'de zararsız bir sapkınlığın
etkisiyle çocukları yiyecek yerde,
kendini onlara yedirir...



seviyorum ve seviliyorum,
aynı kişi söz konusu olsa
mutluluğa ererdim!



bir gölün suyu
öylece kalırsa pis pis kokar,
akarsa duru kalır,
yolculuk eden insanda böyledir.



at, insandan gördüğü olağanüstü sevgiyi,
"ensoylu fethi", güzellik, duyarlılık ününü
sanmayın ki savaşlarımızda ve işlerimizlerde
oynadığı tarihsel role borçlu olsun,
hayır bunun tek nedeni at'ın- köpeğin,öküzün,
devenin hatta filin tersine-popoları
bulunan tek hayvan olmasıdır, bu ayrıcalık
ona benzersiz bir insanlık vermeye yeter.


komşuların bebeği topu topu bir haftalık,
durmadan ağlıyor gece gündüz,
karanlıkların en kara noktasında,
bu incecik yakınma hem bana dokunuyor
hem de beni yatıştırıyor,
sırtına varoluş yüklenmiş ,
hiçliğin karşı çıkışı bu.


insanlara göre rastlantısal olan şey ,
Tanrı'ya göre amaçtır.


hiçlik , ağacın taşıdığı gölgedir.


genç olmak, henüz hiç kimseyi yitirmemiş
olmaktır, ama daha sonra ölülerimiz bizi
kendileriyle sürükler, herbiri belleğimize
atılmış bir kayadır,
su yüzeyinde kalma çizgimizi yükseltir,
sonunda, su çizgisinde, yaşam çizgisinde
sürüklenip durur. canlılara ancak bu
dünyadan olduğumuza inandırmaya yetecek
bakışları ve sözleri sunarız.


yaşamın yolu doğudan batıya doğru gider,
çocuk , doğan güne sırtı dönük olarak yürür,
boyunun kısalığına rağmen uçsuz bucaksız
bir gölge gider önünden, geleceğidir bu onun,
aynı zamanda açık ve kapalı,
umutlarla tehditlerle dolu mağaradır
tam da "istekleri" denilen şeye boyun
eğerek oraya yönelir,
öğleyin güneş tam tepedeyken,
gölge ergin kişinin ayakları dibinde
silinmiştir, gelişmiş adam o anın
ivedi işlerine dalar, geleceği ne çeker
ne kaygılandırır onu, geçmişi yürüyüşünü
ağırlaştırmaz, daha yarın kaygısını
bilmediği gibi, ölmüş yılların özlemini de
bilemez,çağdaşı, dostu kardeşi şimdiki zamana
güvenir, ama güneş batıya doğru devrildikçe,
olgun insanın gölgesi kendininkine eklendiğinden,
ayaklarında gittikçe daha ağır bir anı yükü
sürükler, ayrıca geçmişi büyüdükçe daha ağır
ilerler, gittikçe küçülür, bir gün gelir
gölge öyle ağır çeker ki,
insanın durması gerekir,
o zaman silinip gider
tümüyle bir gölge olur
amansızca insanların eline
bırakılmış bir gölge...





gerçek şu ki geleceğin çiftleri tatilde-özellikle de
plajlarda-oluşmakta. aynı kentte-hatta aynı
semtte- oturan genç adamlar ve genç kızlar
on bir ay boyunca birbirlerinin ayrımına
varmadan karşılaşıyor, yan yana yürüyorlar.
hiç kuşkusuz kafaları bu işte değil
tarlalarda söyledikleri gibi “bakışmaları” için
plaj gerekir, böylece plaj uçsuz bucaksız bir
nişanlı panayırı olarak belirir.

ben bunları düşünürken, birkaç metre ötemde
söyleşi iyice kızışmıştı.topluluğun ortasında ,
anne, artık pek genç sayılmayacak, şimdiden
bayağı toplu bir kadın , en küçüğünü, belki
altı yaşında bir çocuğu dizlerine oturtmuş,
ona sessizce sarılıyordu.

ama çevrelerindeki gençler çoşku içinde bir
yerel “miss” seçmek üzere o akşam gazinoda
yapılacak bir güzellik yarışmasından söz
ediyorlardı. Kazanma şansı olan genç kızların
adları atılıyordu ortaya. Kızlar, utanmış ve
imrenmiş durumda, kendilerine güvenemiyor,
bu türlü gösterilere karşı yüzeyde kalan
bir ilgisizlik gösteriyorlar.

birden bir sessizlik oluyor,
sonra küçük oğlanın sesi duyuluyor:
“Anne, sen niye katılmıyorsun
güzellik yarışmasına?”
bir anlık şaşkınlık.
sonra delikanlıların kahkahalarının uğultusu.
bu oğlan alık ki alık!
düşünebiliyor musun annem
güzellik yarışmasına katılacak!

ama bütün bu gürültünün ortasında,
iki kişi var ki hiçbir şey söylemiyor.
gözlerini açabildiğince açıp tutkuyla
annesine bakan küçük oğlan.
bu kaba sevinç boşalmasından hiçbir şey,
hiç ama hiçbir şey anlamıyor.
gözlerini ne denli açarsa açsın,
gördüğü tartışmasız bir biçimde,
kadınların en güzeli.

ve artık pek genç olmayan,
şimdiden biraz toplamış anne,
küçük oğluna bakan.
hayır , küçük oğlunun gözlerinde
hayran hayran kendine bakan.
Plaj nişanlıları..

(michel tournier)
(anahtarlar ve kilitler)


15 Temmuz 2007

Oku-ma-yın..



Okumak, tiryakilik yaratmadıkça yararlıdır,
sorunsa sorun, bir aşamaya geldiğinde başlar
seksten, televizyondan uzak tutmasını, kabızlığa
ya da cinayet işleme eşiğine vardırmasını bilemem
ama, okumaya hayatında geniş ve süreğen bir yer
açan kişi, çoğu kez farkına varmaksızın kendisi
dış dünyadan yalıtmaya, içindeki öteki dünyaya
geçmeye, orada yaşamaya koyulur, birdenbire
gerçekleşmez o geçiş, zamanlar ister;
gelgelelim, ayırdına varıldığında geridönüş olanağı
pek kalmamıştır, görülür.

Geçişin uzunca bir zaman dilimine yayılmasını
sağlayan ana etmen, yolunu tuttuğunuz diyarda
benzerlerimizin olduğunu, çevremizden bir avuç
hısmınızın yolda size eşlik edeceğini bilmenizdir,
ne ki bu da bir aşama sorunudur :
geri dönüş şansınız kalmadığında, en az benzerleriniz
kadar yalnız olduğunuzu kavramakta gecikmezsiniz,
tiryaki okur, gün gelir benzerlerine benzemediğini anlar :
ben Quevedo'yla uğraşıyorum ,
o Milarupu'ya takmış: neyi, nasıl paylaşacağız?

Okumanın belirgin zararlarından bir başkasının,
çok okuyanların çoğunun an gelip yazmaya da
başlamalarında biçimlendiğini söyleyebiliriz,
onca kelime , cümle kafatasının içinde rahat duracak
değil ya, punduna getirip harekete geçeceklerdir,
gerçi hiç okumadıkları, hatta bununla övündükleri
halde yazar olanlar gelebilir akla ama, bizim ülkemize
özgü bir türdür bu, genelleme yapamayız.

Okumaktan kaynaklanan, oysa kimsenin kabule
yanaşmadığı bir zarar, okumanın anlaşılamamasına
bağlı olarak ortaya çıkar; her kafadan bir ses çıkar,
her yorum bir öncekini yalanlar, öylesine kaygan
bir zemin yaratır ki anlam, kitabın yazarı bile onun
üzerinde uzun boylu bir hakka sahip değildir.

(enis batur-pervasız / pertavsız)...

bu konuda Hollandalı çizer
Jost Warte'nin-Okumanın Zararları
adlı 12 kartpostaldan oluşan bir dizisine de bakabilirsiniz.
...

bütün zararlarına karşın okumayı bırakmayın siz dostlar:)

05 Temmuz 2007

Dil Yanlışlıkları



yaygın bir şekilde kullandığımız
dil yanlışlıkları:


- Ulusal Milli takımımız
- Haksız bir iftira
- Bir anda aniden ölüverdi
- Dışarı ihraç edilen mallar
- Çimlere ayak basmayınız
- Aşağı yuvarlandı
- Kötü bir felaketle karşı karşıyayız
- Yakalanarak tutuklandı
- Cansız bir kuş ölüsü
- Tesadüflerin getirdiği rastlantılar
- Kırmızı kan lekeleri
- İki yeni şube açılacak
- Sağ olarak kurtarıldı
- Başındaki önsözde anlattı
- İlk kez bir toplantıda tanıştık
- Tanınmış şöhretler katılacak
- Yaşça büyük bir ablam vardı
- Bildiğim kadarıyla
- Bu bayram bir erkek koç keseceğim kısmetse
- Kendimi intihar ederim bak

( Varlık Dergisi -1995 )


tufan..



"-iş ve aşk kısmında sizden beklediklerini bilmekten
daha hoş bir şey olamaz..."

"-eğer sen mutsuzsan, ona boyun eğsen bile,
bir dediğini iki etmezsen de sevdiğini mutlu edemezsin..."

"-erkek oyuncular sanıldığının aksine narindirler,
oyunculuk mesleği erkeklere göre değildir, çabuk
yorulurlar, bir erkek için bu küçültücü bir uğraştır.."




"-aşk gelip geçicidir, anne sevgisi dışında aşk hep
tutarsızdır ve geçerli nedenleri vardır, dostluk
ya vardır ya yoktur, dostluk size değdiği anda
kanatlanıp uçmanızı sağlar."

"-kalp atışlarımı unuttuğum gibi unutuyorum seni kimi
zaman..." (hemingway)


ve tufan konusunda en güzel inciyi
gene bizim can yücel söylemiş:

"benden önce de vardı benden sonra da tufan..."
Related Posts with thumbnails