21 Şubat 2009

Pertev Naili Boratav

74432_2

Pertev Naili Boratav (1907-1998)

Türkiye’nin önde gelen folklor ve halk edebiyatı araştırmacısı 1907’de Bulgaristan’da doğan Boratav lise öğrenimini Hilmi Ziya Ülken’den psikoloji ve sosyoloji, Hasan Âli Yücel’den de edebiyat dersleri aldığı İstanbul Lisesi’nde tamamladı. İlk folklor ve hlak edebiyatı araştırmalarını gene bu dönemde Hilmi Ziya Ülken’in önerisi ve yol göstericiliğinde, Mudurnu ve yöresinden yaptığı derlemelerle başladı. 1927’de girdiği Darülfünün Edebiyat Şubesi’nden, Köroğlu Destanı başlıklı teziyle 1930’da mezun oldu. Bu dönem içerisinde Pierre Lois’in Bilitis’in Şarkıları adlı kitabından yaptığı çeviriler Balıkesir’de Irmak dergisinde yayımlandı (1928). 1931-1932 yılları arasında, Türkiyat Enstitüsü’nde, hocası M. Fuad Köprülü’nün asistanlığını yaptı. Ancak I. Türk Tarih Kongresi’nde çıkan tartışmalar sonucunda görevine son verildi.

DTCF Olayları

Tasfiye hareketi DTCF dekanı Prof. Dr. Enver Ziya Karal'ın Milli Eğitim Bakanlığı'na 13 Aralık 1945'te yazdığı raporla başlar.Bu raporda Doçent Behice Boran, Doçent Pertev Naili Boratav ve Doçent Mediha Berkes'in "İstanbul'da yayınlanan ve siyasi görüşü ilmi düşünceyle uzlaşma kabul etmeyen" bir dergiye yazı vaadi verdiğini, bu durumun okuldaki eğitim-öğretim için sakınca barındırdığı beliritiliyordu.Bahsedilen dergi Zekeriya Sertel'in "Görüşler" isimli dergisiydi.

Bu rapordan önce de Yüksek Öğrenim Genel Müdürü N. Halil Onan, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'e yazdığı mektupta Boratav, Boran ve Niyazi-Mediha Berkes çiftinin görüşleri nedeniyle üniversitede kalmasının sakıncalı olduğunu belirtmişti.

Bu yazılardan sonra 15 Aralık 1945'te bahsedilen öğretim üyeleri aktif eğitimden çıkarıldı ve bakanlık emrine alındı.Bunun üzerine öğretim üyeleri Danıştay'a başvurdu; Danıştay'da 26 Mart 1946 günü oy birliği ile tasfiye kararını iptal etti.

Komünistlik ile suçlanan öğretim üyelerinin üniversiteye geri döndüğünü duyan milliyetçi görüşlü öğrenciler Milli Eğitim Bakanlığı'na başvurarak Behice Boran ve Pertev Boratav'ın üniversiteden çıkarılmasını istediler.Bununla da kalmayıp Boratav'ın o gün konferans vereceği salonu bastılar, burada eylem yapıp rektörün istifasını istediler; rektör Şevket Aziz Kansu'ya zorla istifa dilekçesi imzalattılar.

Rektör Kansu'yu polis ve jandarma fakülteyi abluka altına alarak odasından çıkartabildi; öğrenciler de fakülteden çıkıp halkevlerinin bulunduğu binayı kuşattılar ve solcu olarak tanınan Türkiye Gençler Derneği şubesine girerek büyük tahribat yarattılar.
Olaylardan sonra Boratav, Boran, Niyazi Berkes ve Muzaffer Şerif Başoğlu hakkında soruşturma açıldı.

Soruşturmalarda diğer öğretim üyelerinden milliyetçi öğrencilere kadar iki yüz tanığın ifadesi alındı. Boratav, Boran ve Berkes Ankara 4. Asliye Ceza Mahkemesi'nde yargılandılar.Yargılama sonucu Boratav aklandı ama Boran ve Berkes "görevi kötüye kullanmak" suçu ile cezalandırıldılar.Ama kısa bir süre sonra Yargıtay bu kararları bozdu.

Yargıtay'ın kararı bozması sonucu CHP hükümeti öğretim üyelerinden kurtulmak için onların kadrolarını kaldırmaya kara verdi. 5 Temmuz 1948 günü TBMM'de görüşülen tasarı gereği bu öğretim üyelerinin kadroları kaldırıldı.

1936’da Önasya dilleri üzerine öğrenim görmek için burslu olarak gittiği Almanya’da Yahudi aleyhtarlığı ve ırkçılıkla ters düştüğü için ihbar edildi ve yurda çağrıldı (1937). Bir yıl kadar Siyasal Bilgiler’de idare memuru ve kütüphaneci olarak görev yaptıktan sonra 1938’de DTCF’ne atandı.

Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciliği adlı teziyle 1941’de doçent, 1946’da profesor oldu. Bu arada ilk sayısı Ocak 1941’de yayınlanan ve 21.sayısndan itibaren imtiyaz sahibi olduğu Yurt ve Dünya dergisinde gerek siyasal tavrını, gerekse folklor ve halk edebiyatına bakışını belirleyen yazılar yayımladı. Bu yazılar aynı zamanda Türkiye’deki siyasal gelişmelere karşı belli bir tavrı yansıttığından tepki çekti. 1948’de, Behice Boran ve Niyazi Berkes’le birlikte açığa alınarak ders verdiği kürsü kapatıldı. Üniversite dışında kaldığı 1948’den itibaren, 1952’ye kadar ABD’nin Stanford Üniversitesi’ndeki Hoover Kütüphanesi’nin Türkiye Bölümü’nün kuruluşunu Türkiye’den yönetti. 1952’de Fransa’ya gitti ve 1972’ye kadar Centre national dela recherche scientifique’te uzman olarak çalıştı. 1976’ya kadar Ècole pratique des hautes études’de Türk fokloru seminerleri verdi. Sonraki yıllarda Centre national dela recherche scientifique’te fahri araştırma uzmanı olarak çalıştı,

Ècole des hautes études en sciences sociales’ te Osmanli arşiv belgeleri üzerine seminerler yönetti. Boratav’ın Türk folkloru ve halk edebiyatı üstüne olan çalışmaları incelendiğinde, konuya yaklaşımı bakımından, birçok yeniliğin öncüsü olduğu görülür. Köroğlu Destanı adlı çalışmasında uyguladığı karşılaştırmalı yöntem, dünya destan araştırmalarında bir aşamanın da işareti olmuştur. Doçentlik tezi olan Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciliği’nde ise Türk halk hikâyelerini doğuşundan yazılı ve basılı duruma gelinceye kadarki evreleri, hikâye kahramanları ve belli başlı motifler bağlamında ele alır; sosyal çevreyi de dikkatle alan yazınsal metin çözimlemeleri yapar.

Bunlardan başka “Türk Halkbilimi” başlığı altında topladığı 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı (1969) ve 100 Soruda Türk Folkloru (1973) adlı çalışmaları ilgi gören kitaplar arasında yer almuştır. Ünlü araştımacının kitap, makale, bildiri ve ders notları dışında Türk folklor ve halk edebiyatına bir başka katkısı da, 1927-97 yılları arasında oluşturduğu tahmin edilen “Boratav Arşivi” olmuştur. Bu arşiv, daha önce kamuoyuna yaptığı çağrı ve vasiyeti doğrultusunda dağılmış olduğu yerlerden orijinal ya da kopya olarak derlenip bir araya getirilmiş ve Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı’nın Bilgi-Belge Merkezi’nde koruma altına alınmıştır.

Türk halk edebiyatı araştırmaları öncüsü Pertev Naili Boratav 2000 masal, 40 halk hikâyesi, çocuk oyunları, türküler, tiyatrolar, şarkılar, fıkralar, şiirlerden meydana gelen zengin bir arşiv kurdu.

Eserleri

Köroğlu Destanı, 1931, 2003.
Folklor ve Edebiyat I, 1939, 1991.
Bey Böyrek Hikayesine Ait Metinler, 1939.
Halk Edebiyatı Dersleri, 1943, 2000.
İzahlı Halk Şiiri antolojisi, 1946, 2000.
Folklor ve Edebiyat II, 1954, 1991.
Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği,1946, 2002.
Typen Türkischer Volsmarchen, 1953.
Zaman Zaman İçinde, 1958, 1992.
Le Tekerleme, 1963, 2000.
Az Gittik , Uz Gittik, 1969, 1992.
100 Soruda Türk Folkloru, 1973, 2003.


Nasreddin Hoca, 1996.

Türk halkbiliminin duayenlerinden biri olan Pertev Naili Boratav'ın Nasreddin Hoca'sı, Türkiye'de 1996 yılından itibaren, konu üzerine yapılan tüm etkinliklere her yönüyle damgasını vuran ve bu etkinliklerde büyük tartışmalara yol açan bir eser oldu.

Türkiye'nin 1990'lı yılların ilk yarısından beri, önemli sanat, edebiyat ve bilim eserlerini basan-yayınlayan önde gelen, ciddi kurumlarından biri olan Yapı Kredi Yayınları (YKY) –ki YKY'nı Yapı Kredi Bankası finanse etmektedir– tarafından basılması ve yayınlanması-dağıtılması kararlaştırılan Boratav'ın Nasreddin Hoca'sı, öncelikle, basılmasına karşın daha dağıtıma çıkmadan, müstehcen bulunduğu için yayından kaldırılarak, Türkiye tarihinde, basıldığı yayınevi tarafından özel sansüre uğratılan bir eser olma niteliğini kazandı.

Nasrettin Hoca-00-Pertev Naili Boratav Nasrettin Hoca-00-Pertev Naili Boratav-arka

Daha sonra, bu olay üzerine, Edebiyatçılar Derneği'nin basımını ve yayınlanmasını-dağıtılmasını üstlendiği adı geçen eser, haziran 1996'da satışa sunulduğunda, genel anlamda içeriğiyle Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü'nün Ankara'da düzenlediği V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi'nin 25 Haziran 1996'da gürültülü bir şekilde açılmasına neden oldu.

Boratav'ın Fransa'da tamamladığı yaşamının en büyük eserinden söz eden, onun bulgularıyla görüşlerinden de yola çıkarak "Nasreddin Hoca Fıkralarının Tarih İçindeki Değişimi" başlıklı bir bildiri sunan, eski öğrencisi ve asistanı, o gün için Amerika Birleşik Devletleri Indiana Üniversitesi profesörlerinden İlhan Başgöz de Nasreddin Hoca'yı aşağıladığı, onu hırsız, müstehcen gösterdiği ve böylece Türkleri karaladığı, Türklüğü aşağıladığı, Türk kültürüne ihanet ettiği ileri sürülerek, onu idealize edenler ve tabulaştıranlar tarafından, art niyetli olduğu gerekçesiyle, bildirisi yarıda kesilip, kürsüden indirildi –ve böylece Nasreddin Hoca'nın namusu, ahlâkı korundu


Boratav'ın 42 yıllık çalışması sonucu 1996 yılında ortaya çıkan Nasreddin Hoca adlı 292 sayfalık eseri, iki kısımdan oluşuyor.

Eserin ilk kısmı Boratav'ın, 9 adet irili ufaklı Nasreddin Hoca üzerine 1950'li yıllardan beri değişik uluslararası sempozyum ve kongrelerde sunduğu, Türkçeye çevrilen bildirilerinin ve verdiği konferanslarının metinleriyle, kimi Türkçe yazdığı makalelerin biraraya getirildiği ve yeniden gözden geçirilerek eklemeler yapıldığı, bilimsel analizlerini içeriyor.

Eserin ikinci kısmı, 1480'de Ebu'l Hayr-i Rumî tarafından yazılan Saltuk-nâme'den başlayarak günümüze gelen değişik yazmalardan seçilen 594 Nasreddin Hoca fıkrasından ibaret.
Boratav'ın Nasreddin Hoca'ya 19. yüzyıldan önceki gerçek kişiliğini geri verdiği eser, sadece Anadolu kültür çevresinde değil, Osmanlı kültür çevresindeki Nasreddin Hoca geleneğinin oluşum, yayılma ve yaşatma, değişme süreçlerini kapsıyor. Ancak, eser herşeyden önce, Nasreddin Hoca'nın Anadolu Alevî-Bektaşî geleneği içerisindeki yerini saptaması açısından, son derece önemli.
Saltuk-nâme'den yola çıkarak, Hoca'nın tarihi kişiliğini, 1268/1269'da Akşehir'de öldüğü söylenilen Seyyid Mahmud Hayrânî'nin bir dervişi olarak belirleyen ve Anadolu Aleviliğinin Balkanlara yayılmasında etken olan Sarı-Saltuk'un da ayni şeyhin mürîdi olduğuna (S. 9-10) dikkat çeken Boratav, Nasreddin Hoca'nın kişiliğini, fıkralarındaki mistik yorumlarla açıklıyor.

Boratav'a göre, büyük gürültü koparan Hoca'nın cinsellik içeren fıkraları, Nasreddin Hoca'nın kişiliğinin bir türlü mistik yorumudur. Bu tür mistik yorumda îmân, amel ve ihlâs vardır. Gelenek, onun ölümünden çok sonra, ona doğa üstü güçlere sahip olma, karşısındakinin düşüncelerini keşfetme yeteneği gibi, "kişiliğinden tamamıyla farklı nitelikler yakıştırmıştır".
Boratav, eserinde değişik yörelerden çıkan ve zamanla anonimleşen fıkraların, yine zamanla Nasreddin Hoca'ya maledildiğini ve böylece birden fazla Nasreddin'in, Nasreddinlerin bulunduğunu da ortaya koyuyor.

Boratav'ın adı geçen eserle, o güne kadar konu üzerine yapılan çalışmalar dikkate alındığında, bilim dünyasına yaptığı en önemli katkılarından birisinin, Nasreddin Hoca'yı dogmatik bir Sünnî anlayışın dışına çıkararak onun "Bektaşî" tipi ile ortak paydalarını vurgulaması olduğu söylenebilir (S. 24-26).
Diğer bir anlatımla Boratav, Nasreddin Hoca'yı "molla" tipinin dışında, sofiliğin ve Bektaşîliğin genel özellikleriyle özdeşleştiriyor. Bu anlamda Nasreddin Hoca, yaygın geleneğin dışında Allah'a kafa tutan, onu sorgulayan, ona gerektiğinde yaptırımlar uygulayan bir "deli"dir. İşte, büyük ölçüde Boratav'ın ortaya koyduğu Nasreddin Hoca'nın bu özellikleri ve onları destekleyen saptamalarıyla bulguları, Türkiye'de gelenekselleşmiş bilim çevrelerini özellikle de Türk-İslâm Sentezi doğrultusundaki kimi ideologları tedirgin etmiş gözüküyor.

Boratav, Nasreddin Hoca fıkralarının içeriklerinde türlü etkenlerle "oynamalar" olduğunu ve onda "ideal bir tip arandığını" saptayarak, değişik zamanlarda ona yakışmadığı düşünülen unsurların değiştirildiğini, "din, ahlak ve töre" kurallarının "ideal tiplerine oturtulduğunu" ve böylece "ideal kültürde benimsenen her unsuru içeren bir şekilde" ortaya konulduğunu; ama aslında böyle olmadığını (S. 29-36), ileri sürüyor.

Boratav'a göre, halk geleneğindeki önyargıdan güç alan kimi araştırmacılar tarafından Nasreddin Hoca'nın saygın kişi sayılması, ona "soylu", ve "aydın" bir kimlik verilmesi ve bunların kanıtlanma çabaları; bu araştırıcılar tarafından ona yakışmayanların "sansür" edilmesi, ayıklanma çabaları boşuna (S. 35-36, 52).

Nasreddin Hoca'yı bir "halk bilgesi" ve "halk filozofu" (S. 10, 17, 26) olarak gören Boratav, bununla birlikte, onun "kusursuz bir halk bilgesi" olmadığının altını çiziyor. Bu bağlamda, Nasreddin Hoca'nın da herkes gibi budalalıkları, saçmalıkları vardır ve bunlardan arındırarak onu "temize çıkarmak istemek ve onda ‘ideal ve bir ilk-tip' aramak boş bir emek" (S. 52).
Boratav için, Nasreddin Hoca fıkraları büyük bir bölümüyle, "dil ve kültürleri farklı ulusların ortak malıdır" ve yalnız "Türk" ya da "Müslüman" topluluğuna mal edilebilecek tipten olanların dışında "universal bir nitelik kabul etmek gerekir. Bunlarda salt yerli ya da ulusal nitelikler aramak boşuna zahmettir; hangi memlekette, hangi dilde anlatılmış olurlarsa olsunlar, bunlar bütün insanlığın malı olmak niteliğindedir" (S. 86-88).

Türk-İslâm Sentezi ideologları'nın idealize edip tabulaştırdığı (ya da tabulaştırmaya çalıştığı) ve manipule ettiği Nasreddin Hoca kimliğini ve imgesini, allak bullak etmesi; ona gerçek kimliğini geri vermesi ya da Nasreddin Hoca'nın kimliğini ve imajını bilimsel bir zemine oturtması açısından, Türk-İslâm Sentezcileri tarafından art niyetli olması gerekçesiyle (!?) büyük bir hedef haline getirilmesine karşın, Boratav'ın eseri, Albert Wesselski'nin "Der Hodscha Nasreddin. Türkische, berberische, maltesische, kalabrische, kroatische, serbische und grechische Maerlein und Schwaenke" adını taşıyan Weimar'da Alexsander Dunker Verlag'ın 1911'de bastığı 2 ciltlik eserini, büyük ölçüde tamamlayan bir "opus magnum".

Pertev Naili Boratav: Nasreddin Hoca. Edebiyatçılar Derneği Yayınları: 8, Ankara 1996, 292 S., ISBN 975 7872-07-5

Nasrettin Hoca-15

594 Nasreddin Hoca fıkrası


19 Şubat 2009

Einstein'in Büyük Fikri


einsteinnbykfikrieinsteok0

Dünyayı evreni anlamak için mutlaka izleyin izletin, hepimizin okul hayatında gördüğü en sıkıcı denklemlerin gerçekte ne kadar keyif alabileceğiniz halde nasıl sunulduğunu görüp hayrete düşeceksiniz..Denklem lafına aldanıp pas geçmeyin derim, sürükleyici bir film tadında..


Fizikte devrim yaratacak nitelikteki İzafiyet Teorisi’nin öngördüğü sonuçlarla boğuşan Albert Einstein, bundan yaklaşık yüz yıl önce heyecan verici bir sonuca ulaştı: Teoriye göre kitle ve enerji aslında birdi ve aralarındaki ilişki E=mc2 denklemiyle açıklanabiliyordu.

E=mc2 Einstein’ın 1905’te yaptığı sıradışı buluşlardan sadece bir tanesiydi. Bunların arasında özel görelilik teorisinin tamamlanması, atomların var olduğunun ispatı ve ona Nobel ödülü kazandıracak çalışması olan ışığın doğasının açıklanması da vardı. Bu buluşların gerçekleşmesinin100. yılını anmak ve onurlandırmak için 2005 yılı, uluslararası fizik camiası tarafından “Dünya Fizik Yılı” ilan edildi.

E=mc2 Gerçekten Ne Anlama Geliyor?

Einstein’ın fikirleri içinde belki de en ünlüsü E=mc2. Fakat acaba kaç kişi bu denklemin gerçekten ne anlama geldiğini biliyor? Bu çarpıcı belgesel, bu aldatıcı biçimde basit görünen formülün nasıl ortaya çıktığını gözler önüne seriyor.Aynı zamanda Cambridge, Harvard, MIT ve New York Üniversiteleri gibi dünyanın önde gelen üniversitelerinden uzmanların konuyla ilgili görüşlerine de yer veren belgesel, Einstein’ndan önce yaşamış bilimadamlarını ve onların Einstein’ın ünlü denkleminin ortaya çıkmasını sağlayan fikir ve buluşlarını tek tek inceliyor ve E=mc2’nin aslında ne demek olduğunu daha iyi anlamamızı sağlıyor.

“Einstein’ın Büyük Fikri” pekçok hayranlık uyandırıcı karakterin hikayesini ekranlara taşıyor.


Bunların arasında:


Einstein: 1905’de 26 yaşında bir aile babası olan Einstein hiçbir geleceği olmayan bir İsviçre patent bürosunda çalışıyordu. Arta kalan zamanını ise fiziğe alışılmışın dışında yaklaşımlar getiren kuramlarını geliştirmeye harcıyordu.



Mileva Maric: Hem bir bilimadamı hem de bir anne olan Einstein’ın ilk karısı Mileva, eşinin takıntısı yüzünden oldukça ağır bir bedel ödedi.


Michael Faraday: Hayata fakir bir ciltçi olarak başlayan Faraday 19.yüzyılın en önemli bilimadamlarından biri haline gelecekti.Farklı kuvvetlerin nasıl birbirine dönüştürülebileceği üzerine çalışarak modern bilimin enerji kavramının temellerini attı.


Antoine -Laurent Lavoisier: Fransız Devrimi sırasında giyotinle infaz edilen fransız bir aristokrat ve amatör bilimadamı olan Lavoisier, madde nasıl bir fiziksel değişim geçirirse geçirsin toplam kütlesinin asla değişmeyeceğini kanıtlamıştı.


James Clerk Maxwell: 19. yüzyılın sonlarında bu genç İskoçyalı, ışığın son derece tuhaf bir özelliği olan elektro-manyetik bir dalga olduğunu ispat etti; ne kadar hızla yolculuk edilirse edilsin, ışık da saatte 670 milyon mil hızla aynı şekilde senden uzaklaşıyordu.


Emilie du Chatelet: Bir matematik dehası ve aynı zamanda fransız filozof Voltaire’in sevgilisi olan Emilie bilim dünyasında çok uzun zamandır tartışılan bir konuya açıklık getirdi; bir nesnenin toplam enerjisi hesap edilirken hızının karesinin alınması gerekiyordu.


Lise Meitner: Einstein ünlü denklemini ortaya attıktan sonra çalışmalara başlayan Lise, uranyum atomunun parçalanabileceğini kanıtladı ve Einstein’ın denkleminin de öngördüğü üzere, bunun sonucunda ufacık bir kütleden olağanüstü bir enerji açığa çıktığını ortaya koydu. Bu buluş atom bombasının temellerini atacaktı.

Einstein's Big Idea




09 Şubat 2009

Semih Balcıoğlu


semihbalcolu087qb1

Semih Balcıoğlu 1928 yılında İstanbul’da doğdu. Işık Lisesi ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde okudu. Akademinin grafik bölümünden mezun oldu (1951). İlk karikatürü Akbaba mizah dergisinde yayımlandı (1943). Birçok dergi ve gazetelerde çalıştı. Akbaba, Karikatür, Taş, Akşam, Vatan, Dünya, Tercüman, Hürriyet ve Yeni Yüzyıl bunların başlıcalarıdır.

Meslek yaşamında (yurtiçi ve dışı) 41 ödül kazandı. Gümüş Güvercin (Skopje), Altın Madalya (Pescara), Altın Palmiye ve Gümüş Hurma (Bordighera), Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü, Abdi İpekçi Barış ve Kardeşlik Ödülü, TÜYAP Onur Çizeri, Karikatür Vakfı Onur Ödülü bunlardan birkaçıdır. Balcıoğlu, Gabrovo Mizah Evi’nin yaptığı oylama sonucu dünyanın 106 çizerinden biri olarak kabul edildi.

İtalya’da Tolentino, Bulgaristan’da Gabrovo, İsviçre’de Basel, Polonya’da Varşova Karikatür Merkezleri’nde karikatürleri vardır. Ayrıca Almanya’da Willhelm-Bush karikatür Müzesi’nde yapıtları sergilenmiştir. Türkiye’de üç boyutlu karikatürü gerçekleştiren ilk sanatçıdır. Seramikle yaptığı karikatürler üç yıl arka arkaya İstanbul ve Ankara’da sergilendi (1964-65-66). Bugüne kadar, yedisi yurtdışında olmak üzere (Skopje 1972, Paris 1975, New Castle 1978, Frankfurt 1981, Melbourne, Sydney ve Canberra 1994) 71 kişisel sergi açtı. 28 karikatür kitabı yayımlanan Balcıoğlu’nun Güle Güle İstanbul adlı eseri, İtalya’nın Pescara kentinde yapılan karikatür kitapları yarışmasında birincilik ödülü kazandı.

1969 yılında iki arkadaşıyla Karikatürcüler Derneği’ni kurdu ve yedi dönem derneğin başkanlığını yaptı. 1996 yılında derneğin Onursal Başkanı oldu. 1973-1979 yılları arasında Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın Genel Başkanlığı’nda bulundu.1998 yılında Kültür Bakanlığı'nca verilen Devlet Sanatçısı ünvanını almıştır; 15 Ocak 2002'de Mimar Sinan Üniversitesi tarafından verilen onursal doktora ünvanını aldı. Basın Şeref Kartı sahibi, evli ve bir çocuk babası idi.

27 Ekim 2006'da vefat etti.

Karikatürlü Oyun Kağıtları-01 Karikatürlü Oyun Kağıtları-03


Ara Güler



Ermeni asıllı eczacı bir ailenin çocuğu olarak 1928'de İstanbul'da dünyaya geldi. Çocukken sinemadan çok etkilendi, Muhsin Ertuğrul'un yanında tiyatro ve oyunculuk eğitimi almaya başladı. 1950'de Yeni İstanbul gazetesinde gazeteciliğe başladı.

Daha sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne devam etti ancak fotoğrafçı ve gazeteci olmaya karar verdi. Fotoğraflarında Leica makinasını kullanmıştır. Türkiye'de yaratıcı fotoğrafçılığın uluslararası alanda ün kazanmış en önemli temsilcisidir.

aragulerportreta3
 aragule5 aragule4 

Gazetecilik yaşamına 1950'de Yeni İstanbul gazetesinde başladı. 1956'da Time-Life, 1958'de Paris Match ve Stern dergilerinin yakın doğu foto muhabirliğini üstlendi.

Aynı dönemde Magnum Ajansı'na katıldı. 1961'de İngiltere'de yayımlanan British Journal of Photography Year Book, onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımladı. 1962'de Almanya'da Master of Leica unvanını kazandı.

Dünyanın dört bir yanında yüzlerce sergi açtı. Bertrand Russell'dan Winston Churchill'e, Arnold Toynbee'den Picasso'ya, Salvador Dali'ye kadar birçok ünlü kişinin fotoğrafını çekti, onlarla röportajlar yaptı.

aragule1 aragule3

Ara Güler'in fotoğraflarının büyük bir bölümü Paris'te Ulusal Kitaplık'ta, ABD'de Nebraska Üniversitesi Sheldon Koleksiyonu'nda, ayrıca Boston,Chicago ve New York'ta özel koleksiyonlarda bulunmaktadır.

Bundan başka Almanya'da, Köln'de Ludwig Museum'da ve Das imaginärische Photo-Museum'da fotoğrafları sergilenmektedir.Ara Güler’in en son sergisi 77. yaşında “Ara’dan Yetmişyedi Yıl Geçti” ismi ile Fotografevi’nde açıldı.

aragule2


Söyledikleri:


“Ben yaşayan adamın fotoğrafını çekerim. Manzara çekmem, manzara fotoğraf değildir. Manzara, bir şeyin yeniden kaydıdır. Yenilik değildir. Bir insanın bir anının yakalanması o zaman değertaşır benim için. Ben insanlı yaşayan fotoğraf çeken adamım.Boşluk beni ilgilendirmiyor”


Fotoğraflarının Metroda sergilenmesi konusunda şöyle demiş: “Açılmış artık ne yapacaksınız, toplayalım mı? Sergi, sergi salonunda açılır” “Daha çok insanın görmesi benim için mühim bir şey değildir. Buradan insanlar işine gücüne gidiyor, benim yaptığım hiçbir şeyi de anlamıyor”


“Bugünkü yeni kuşak, eskiyi hiç bilmediği ve tahmin de edemediği için, İstanbul’u budur, böyledir, böyleydi sanıyor. Eski bir fotoğrafa bakınca da şaşıp kalıyor, “Bu da neresi?” diyor, çünkü çoğu yer artık eskisine benzemiyor, ya da hiç yok.

Kandilli’de güneşi perde perde batıran Yahya Kemal’i, “Rumelihisarı”nda oturup da gözleri kapalı İstanbul’u dinleyen Orhan Veli’yi bu değişen İstanbul’la birlikte unutmak gerek herhalde. İstanbullu olmak bir yaşam tarzıdır, çünkü İstanbul üç gerçek imparatorluğun merkezi ve potasıdır. Dünyanın başka hiçbir kentine benzemez. Ne yazık ki, gelecek kuşaklar bu yaşam tarzını hiçbir zaman tadamayacaklar.”


Dünyada herşey insanlar için yapılır, insan olmadığı zaman hayat olmaz, onun için benim fotoğraflarımda hep insan vardır. Ayasofya Camiinde bir şey çekerken benim için önemli olan önünden geçen insan yani hayattır...

Yayınlanan Kitapları :

Ara Güler Kitapları-1 Ara Güler Kitapları-2
Ara Güler Kitapları-3 Ara Güler Kitapları-4
Ara Güler Kitapları-5 Ara Güler Kitapları-6
Ara Güler Kitapları-7 Ara Güler Kitapları-8

Ara Güler Fotografları

Ara Güler Fotoğraflarının örneklerini buradan  indirebilirsiniz. Rar dosyasının içeriği aşağıdaki gibidir.

01-Ara Güler-Klasikler
02-Ara Güler-Röportajlar
03-Ara Güler-Portreler
04-Ara Güler-Magnum
05-Ara Güler-Otobiyografik

27 Ocak 2009

Remedios Varo

000remediosvaroxtn1

Remedios Varo (1908 - 1963)

İspanyol asıllı Meksikalı kadın sanatçı
en başarılı İspanyol sürrealist ressamlardan biri.
Sihirli, alternatif dünyalar yaratmasıyla haklı bir
saygıyı kazanmış, cüretkar bir kadın…

Remedios Varo-019 Remedios Varo-029

1908 yılında İspanya'da doğan Remedios Varo
küçük yaştan itibaren kendini resimle ifade
etmeye başladı.Sanatını dünyaya gösterme
azmindeki ressam, kısa zamanda şiir ve
hayalgücünden kendine özgü bir evren yarattı.
Varo'nun bir hidrolik mühendisi olan babası
ressamın sanatını en çok etkileyen kişidir.
Varo genç yaşta babasından mühendislik araçlarını
kullanmayı öğrendi. Düşgücünü bu araçlara yansıtan
ressamın birçok resmi o yıllarının bir yansımasıdır.
Sembolik figürler yalnızlığı ve kendini serbestçe ifade
etmesine izin verilmeyen ressamın asiliğini simgeler.

Remedios Varo-009 Remedios Varo-222

On beş yaşında, Varo Madrid'deki San Fernando
Akademisi'nde eğitime başladı. Akademinin sanatsal
atmosferi ressamın Sürrealist akımdan haberdar olmasını sağladı.
O dönemde çok moda olan sürrealizmden etkilenen Varo,
duygularını figürler ve semboller kullanarak ifade
etmek fikrini çok cazip buldu. Barselona'da Sürrealist
şair Benjamin Peret (4 Temmuz 1899 - 18 Eylül 1959)
ile tanışan ressam kısa süre sonra Peret ile evlendi.
Çift İspanya'yı saran iç savaştan kaçmak ve Paris'teki
daha avangard çevrenin parçası olmak amacıyla
Fransa'ya taşındı.

Remedios Varo-072 Remedios Varo-093

Asıl olan mutsuzluktur… başlangıçta mutsuzluk vardı.
Hep öyle olacak. Hep cehennem, hep anlamsızlık, hep cezalanma.
Ama bu yenilgi adam edecek gene bizi.
Yenilginin verdiği haysiyet.
Her şeyi bitmiş bir insanın bağımsızlığından daha kutsal,
daha insanca ne var? Bütün gecikmelerimiz direnmekten…

Remedios Varo-020 Remedios Varo-129

Varo da her gerçek sürrealist gibi sevgiyi paranormal,
tinsel bir bağ olarak kavrar.Gerçekliğin acımasızlığını,
'insan' denilen varlığın zaaflarını, suçlarını,
yıkma becerilerini iyi bilir.

Kötümserliğin ve de belki çileciliğin verdiği bir arınma,
aydınlanma halidir bu. Başka bir şeye olmasa da insana
ve onun düşlerine inanır; en ölümcül tabloda bile yaşamı,
belki de eski Ben'leri öldürerek yeniden bir doğumu vaat
olarak taşır. İşte tam da bu yüzden aynı anda kendinde,
iki kişi olabilecek aydınlanmanın dikenli yollarını,
cesurca, futursuzca adım atmaktan, acısıyla yüzleşmekten
çekinmez.Varo'nun ikiz tablosu, hala insana inanan
herkesin kulağına kırılmış, gizlenmişte olsa
bir umudu fısıldıyor..

61 Resim | 26 MB


07 Ocak 2009

Leonid Afremov

 BLUE_RHAPSODY_by_Leonidafremov

Leonid Afremov 1955 doğumlu yarı İsrailli, yarı Belaruslu ressam. Genellikle parlak renkli manzaralar resmediyor. Çalışırken tipik palet ve yağlı boya kullanıyor.

Halen hayatını İtalya'da sürdürüyor. Renkleri çok iyi kullanan ve tablolarından canlılık eksik olmayan sanatçı, canlılığın yanında ufak bir ayrıntıyla olsa da yalnızlığın hüznünü çalışmalarından eksik etmiyor ve ona ait tabloların hemen fark edilmesine sebebiyet veriyor.

MUSIC_FIGHT___Leonid_Afremov_by_Leonidafremov

Genellikle resim bıçağı kullandığı için de tablolarını uzaktan seçmek gayet kolay. Ve bu kendine has özelliği. Resimlerinde hayatın canlılığını renklerle tasvir ediyor, yalnızlığı, aşkı, hüzünü ve mutluluğu tablolarında bir arada yaşatıyor ve tablolarını görenlerde büyük hayranlık uyandırıyor

TOGETHER_IN_THE_STORM_by_Leonidafremov AUTUMN_PARK____Leonid_Afremov_by_Leonidafremov

Selected exhibitions

1977 Students' Anniversary, Vitebsk
1990 Soviet Artists' Union, Vitebsk
1989 Judaica Paintings, Moscow
1991 Amaliya Arbel Art Gallery, Rishon Lezion, Israel
1992 Judaica Paintings, Ramat Gan Museum
1994 Judaica Paintings, Tel Aviv Museum of Art, Tel Aviv
1997 Anniversary Exhibition, Ashdod Museum
1994 Lapid Art Gallery, Ashdod
1995 Dilon Art Gallery, Jaffa
1998 Opera House Art Gallery, Tel Aviv
1999 Ofir Art Gallery, Ramat Aviv, Tel Aviv

WARM_NIGHT_by_Leonidafremov TANGO___Leonid_Afremov_by_Leonidafremov

354 Resim | 38.8 MB

24 Kasım 2008

Ingeborg Bachmann



(d. Klagenfurt, 25 Haziran 1926 - ö. Roma, 17 Ekim 1973)

Ingeborg Bachmann 20. yüzyılın en önemli Avusturya'lı kadın yazarlarındandır. Avusturya’nın Klagenfurt kentinde doğdu.1945-1950 yılları arasında Innsbruck, Graz ve Viyana Üniversitelerinde felsefe, psikoloji ve Alman filolojisi okudu.

Çalışmalarında özellikle Heidegger ve Wittgenstein üzerinde yoğunlaştı. Heidegger’in varoluşçuluk felsefesi üzerine yazdığı tezle doktorasını verdi. İlk şiirleri 1948/49 yıllarında yayımlandı. 1959/60 yıllarında doçent unvanıyla Frankfurt Üniversitesi’nde şiir konulu dersler verdi.

1964’te Georg Büchner Ödülü’nü aldı.Aralarında Fransa, İngiltere, İtalya ve A.B.D.’nin de bulunduğu pek çok ülkeye yolculuk etti. 1965’ten itibaren Roma’da yaşamaya başladı. 1973’te çıktığı Polonya yolculuğunda Auschwitz ve Birkenau toplama kamplarını gördü. Aynı yıl Roma’daki evinde çıkan yangında ağır yaralanarak hayatını kaybetti.

Şiir 

-Ertelenmiş Zaman, Toplu Şiirler, YKY, 2004
-Büyük Ayı’ya Çağrı, Toplu Şiirler, YKY, 2004

Deneme 

-Frankfurt Dersleri, Bağlam Yay.1989

Öykü 

-Otuzuncu Yaş, YKY, 2004

Roman

-Malina, YKY, 2004

Oyun

-Radyo Oyunları, YKY, 2005.


Ingeborg Bachmann-Ağustosböcekleri 'den :

"Oyun, aslında şöyle: Yaşayacak seksen yılım var, ondan sonra ne olacağını bilmiyorum, Bildiğim tek şey,bu oyunun akışı boyunca bana karşı bir düzen hazırlanmış olduğu. Sonu beklemeye kim zorluyor beni? Bunca kurbanın arasında çözümler aramak içimden gelmiyor, kalan son gücümle ışıkları zamanından önce söndürmek ve perdeyi indirmek istiyorum, kalan son gücümle kendimi görünmez kılacağım. 

İnsanlar bir süre şöyle soracaklar: ne oldu? artık kendini göstermiyor mu? oysa her cuma size balık yemeğe gelirdi. Anna ondan bir mektup almış, bir adadaymış, yalnız yaşayabileceğini hiç ummamıştım, Onun kadar kendini beğenmiş,yükselme hırsıyla yanıp tutuşan, çok konuşan aslında hiçbir şey bilmeyen, savurgan bir insan.. 

Evet evet,biri çuval dolusu nitelik sayılıp dökülecek sizin için! çuvalın ağzı açılacak ve birkaç kez oraya buraya dökülecek sizin için! sonra bir köşeye atılacak. Bazen anılar karıştırıldığında, bu çuvala ayağı takılanlar olacak, 

Evet, aslında tuhaf bir insan, anlaşılır gibi değil. Kumda sonradan dalgaların silip süpüreceği bir iz bırakarak yürüyüp gitmiş biri, hakkında uzun süredir hiçbir şey duymadım, ya Anna' ya, gitti demek, öyle mi? Demek kendini beğenmekten başka bir işe yaramayan, hiçbir özelliği olmayan o inatçı, geveze insanla birlikte...

Kararlar aslında hiç belli edilmeksizin alınıyor..."

05 Ekim 2008

Feyyaz Kayacan


1919 İstanbul'da doğdu. 1993 Londra'da öldü.

Istanbul Saint Joseph Lisesi'ni bitirip, Paris'te ve İngiltere'de iktisat öğrenimi gören Feyyaz Kayacan, çok uzun yıllar Londra'da BBC'nin Türkçe yayın servisinde görev aldı.. Fransızca, İngilizce ve Türkçe öykü ve şiirler yazdı. 1992'de Modern Turkish Poetry antolojisini de İngilizce olarak yayımladı. İlk iki şiir kitabı Fransızca, üçüncüsü Kaşık Havası (Yeditepe Yayınları, İstanbul 1976) ve dördüncüsü Benim Örümceğim Başka (Tomruk Matbaası, İstanbul 1982) Türkçe ve beşinci şiir kitabı da İngilizce olarak çıktı. Daha çok öykü yazarı olarak bilinen Feyyaz Kayacan'ın bütün öyküleri Yapı Kredi Bankası Yayınlarında toplandı ve 1993 de ölümünden bir ay sonra yayımlandı

Feyyaz Kayacan (Fergar) Türkiye dışında "Fergar" soyadıyla tanındı ve Türkiye'ye hep turist olarak gidebildi.

Sait Faik sonrası öykücülüğümüzün en güçlü isimlerinden Feyyaz Kayacan, 1950’li yıllardan başlayarak ince zekâsı, dengeli ironisi, ifade özgünlüğü ile edebiyatımızda kendi özel yerini açmayı başarmıştı. Şiirde Can Yücel’in temsil ettiği cüretin öyküdeki karşılığı Feyyaz Kayacan’dı. 1993’te yitirdiğimiz bu usta, yapıtlarının kendisini gereğince tanıma olanağı bulamamış en genç kuşaklara ulaştığını ne yazık ki göremedi.

Feyyaz Kayacan, Türk edebiyatının şen kirpisi.


Kayacan'ın öyküleri için Selim İleri şunları söylemişti: "İroninin yanı sıra şiir, şiirin yanı sıra handiyse tozlanmış bir maziperestlik ve o maziperestlikle için için fokurdayarak alay eden bir yenilikçilik: Feyyaz Kayacan'ın öykülerini ille özetlemek gerekirse, akla ilk gelen bunlar..."

Ya da Feyyaz Kayacan'ın kendi sözleriyle: "Çocuktaki Bahçe iki yanlı bir roman. Bir yanı meddah, bir yanı Kafka. Bu iki öğe, durmadan yer değiştirmekte, birbirini etkilemekte."

Koca bir kuşağın es geçtiği, hakkı verilmemiş, kıymeti yeterince bilinmemiş yazardır. Türk Öykücülüğünün zirve noktalarından biridir. Nasıl olur da bu kadar görmezden gelinmiştir, üzerine bu kadar az yazılıp çizilmiştir, bu kadar kuytuda kalmıştır bunca zaman benim aklım ermez. Etrafta bir sürü zırva yazar birbirine tur üstüne tur bindirmeye çalışırken, o hepsinden önce finiş çizgisine kadar gelmiş, çizgiyi geçmeden yere çömelmiş, birkaç tek atmaktadır sanki etrafını güleryüzle selamlarken. Şişedeki Adam, Sığınak Hikayeleri, Cehennemde Bir Yusuf, Gibiciler, Hiçoğlu'nun Serüvenleri, Bir Deli Değilin Defterleri... hepsi de Türk öykücülüğünün ve Türkçenin damarlarını açan kitaplardır. Pek öyle herkese göre değildir Feyyaz Kayacan, özel bir okurdur onun istediği, upuzun çıkardığı diline sırtını dönüp gitmeyen okurdur.
....

Feyyaz Kayacan, yazı yazmaya şiirle başladı. İlk yapıtını İngiltere’de Fransızca yayımladı. İlginç bir serüven. “News Road 1943” adlı seçkide Fransızca ve İngilizce şiirleri yayımlandığı sırada bizim “ikinci yeniler” henüz ilkokul öğrencisi idiler. O ise, Paris’te “Les Quates Vents”, Londra’da “Poetry Folios”, “Free Unions”, “Poetry Quarterly”, “News from Nowhere” dergilerinde yapıtlarını yayımladı; gerçeküstü yazarların arasında bulunuyordu.

Feyyaz Kayacan’ın Türkiye’de ilk öykü betiği Yenilik Yayınları arasında çıktı. “Şişedeki Adam” (1958) ... İkinci yapıtı olan “Sığınak Hikayeleri” (1968) ini Yeditepe yayımladı. Her iki yapıtın öyküleri çok daha önce, Yenilik dergisinde yayımlanmış bulunuyordu.

Bedri Rahmi Eyüboğlu 1955’te Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdığı bir yazıda şöyle belirtmişti görüşlerini:
"Bir sığınakta ölüm korkusu karşısında yeşeren yaaşama sevincine, yaşama gücünün süt yeşili filizine ellerinizle dokunarak ... bu yazıyı okuyunuz. Bu yazıyı okurken yer yer ünlü lngiliz heykeltraşı Henry Moore’un, Londra sığınaklannda çizdiği desenleri hatırladım. Yazıyı ölçtüm, yazı bal gibi ağır basıyordu."

Vedat Günyol’da Yeni Ufuklar’da şöyle yazmıştı: Feyyaz Kayacan ölüm gerçeğinin derinliklerine inerken, insanların damdan düşercesine ölümlere götürülmediği, yaşamının bir suç, olmadığı günlere olan özlemini eşsiz bir ustalıkla veriyor."

01-Çocuktaki Bahce / Feyyaz Kayacan

-Eğ boynunu mağdur adam ;
yaktığına tap, taptığını yak..(Remy---Klovis'e)

-Birini bağrıma basarsam ; boğmak içindir... ( Racine )

-Adressizliktir ölüm...

-Sana gösterilen yolun en geçerli yol olduğu nerden biliniyor ? birisinin yolu , bir başkasının çıkmazıdır...

-Ey benim bilincimin pınarı, gök kokulu usum, gel birlikte düşleyelim, yarın denize indireceğimiz amaçları...

-Ağaca söyle gölgesini getirsin bana yolluk... (Oktay Rıfat)

-Tenimin içinde bir uzaklığım ben...

-Yok bir tek çocuk çiçekte gülen...

-Sen bana tanrıdan söz et dedim badem ağacına,
Tuttu badem çiçek verdi karşımda...

-Damakta serçe gibi seken bir şarap şimdi,
Ustamın üzüme attığı enfes düğüm... ( Cemal Süreya )

02-Bir Deli Değilin Defterleri / Feyyaz Kayacan

-İbrişim örülü bencilliğimi
büküp eğiren hep sözcüklermiş... ( Hilmi Yavuz )

-Dünyaya gündelik ödülüydü , pencereye sabah çıkması...

-Her gün yeni bir açlığı deneyen bir karnı...

-Vicdanazabı renginde ağır bir hava
başınızın üstünde zonklayıp durur...

-Uyanıyorum, bir düş daha eksilmiş kafamda...

-" Fransız ihtilalinde zulum altında inleyen halk eski rejim denilen krallık idaresini devirdiği zaman hınç duyguları dizginlenemez bir hal almış ve gelişigüzel bir idamcılık siyaseti uygulanmıştı, giyotinle kafaları kesilenler hakkında halk; şu adam şu aristokrat kısaltıldı ' diyormuş ... "

-arkadaşlıklar, yakınlıklar sıcağı sıcağına kurulur, en ufak bir gecikme yakınlığın bozulması, bir uçurumla yer değiştirmesiyle sonuçlanabilir, iletişimler, yakınlıklar,duygu köprüleri her zaman azınlıkta kalmışlardır, en geçerli meslek uçurum mimarlığıdır...

-delilik giderir deliliği, en sağlıklı yol akıl denilen bataklığı ufak tefek kaçıklıklarla kurutmaktır, delilik benim elimde kimi zaman mikroskop kimi zaman dürbün oluyor, deliyim; demekki görüyorum...

-ama boşluk bir yerde temizliktir,şu gördüğüm boş çerçeveler kadar özgürüm ben, iyi ki kağıt olarak gelmemeişim dünyaya, beni de sümüklü, yolculuğu olmayan, çoşkuların arsızlaştığı, haydutlaştığı bir şiire kapatırlardı, kağıdın suçu ne ki,alevin serinlikle eşanlam olduğu noktada başlar şiir, ben artık hiçbir şey okumuyorum,kitaplarımın hepsini dağıttım, savdım başımdan,kitap yerine kalem girmemiş defterler alıyorum, deste deste apak ve açık vermemiş kağıtlar alıyorum ve yalnızca bakıyorum onlara, kapalı gözlerimle , kendi bakışımdan bile koruyarak ve konuşmuyorum önlerinde susuyorum, konuşmak yazmak kadar işlek bir nankörlük oluyor bir yerde, susmak diye de bir uygarlık var, susmak bir başlangıç, bir doğurganlığın ilk yaratıcı sancısıdır..

-herkes, değişik kişileri kapsayan bir sözdür, ben artık kendi içimin, kendi uyanıklığımın yerlisi oldum, benim de bir egemenliğim var şimdi, ama bunu bir bayrak gibi budalaca başkaldırmaların direğine çekmiyorum..

-benim gerçekte tek pencerem yalnızlık...

-karımın gözleri , bana hergün kü bağlılığının yüzükleriyle doluydu, ben karıma giderken çiçek açmalı adımlarım, ve eksilsin istiyorum odamdan, doktorun getirdiği karımsız sabahlar..

03-Şişedeki Adam- Feyyaz Kayacan

-yalnızlığın en erkeksiz dönemeçleri..

-kışın siyahlarından artırdığı yeşili daha yeni yeni aralamaya başlayan bir ağacın gölgesinde dinleniyordu..

-herşeye yakındı ama hiçbir şeyle bir ilintisi yoktu, yeryüzüylebir türlü düğümlenemiyordu...

-memelerini erkeğin avuçlarına boşalttı..


04-Sığınak Hikayeleri -Feyyaz Kayacan

-toprak nedir diye sordu tohumlardan biri;

-toprak, içimizden gelen bir yerdi eskiden, güneşe başladığımız bir yerdi her sabah, geceler ağaçları, yamurlar çiçekleri ağırladıktan sonra..
ama harbe gitti toprak artık, ölüleri ağırlamaya..

-çocuk havadaki balonlardan birini istedi, annesi elini uzattı yetişemedi, avucu boş döndü,
"acelesi yok" dedi çocuk, "büyüyünce yetişirim ben ona "

-Mrs Valley tanrı çapında bir kadındı, dağdan taştan ve insanlardan yapılmıştı, güneşi ve yıldızları onun büyüttüğüne ilişkin söyleşiler dolaşıyordu masalların ve kuşların dilinde, kimce bina edildiği bilinmiyordu, çocuklara bakılırsa gökgürültüsünden doğmuşmuşda Mrs. Valley doğruluvermiş dosdoğru kendi elinden gelene kadar, en beklenmedik, en akla sığmadık, en tartılmadık ölçülerin gözbebeğinden...

-Vera düşünde eski zarı yeni baştan atıyor, evlenme dairesinde attığı zarı, zar gene dört ayak üstüne düşer gibi oldu, ama zar hileli idi, güdümlü idi, ne bilsin Vera, keramette payı yoktu ki, bilseydi sanki atmayacak mıydı zarı, düşünmek neye yarardı kaderin teferruatını, evrenine bir erkek dadanmıştı, erkek göklerden izinli inmişti, erkek bulut kokuyordu, yıldızlamasına geliyordu, gözleri mavi bakıyordu, erkeğin elleri sonsuzdu ürpertileri kışkırtınca, Vera'nın soluğunun can noktasında bir erkek vardı, kader diye onu benimsemişti, öte yanı teferruattı, alın yazısını yorgan gibi çekmemişlerdi üzerlerine, son dakkaya kadar duman attırmışlardı kaderlerin kalem efendisine, hallaç örneği, öte yanı teferruattı, toprak bir tene borçlanmıştı , o kadar...

-"günlerin uzayıp kısalması, denizin kıyıyı ezberlemesi, ölümün kanda kıvaa gelmesi, ömrün adaleye sinmesi, çiçeklerde renklenmesi,yemişlerde tatlanması gibi,

"kadın erkeği tamamlasın, erkeğin alnında dalgalansın, kadın erkeğin denizine dökülen ırmak olsun,denizin etinde filizlenen güneş olsun, balık olsun, gemi olsun,

"erkek karanlığı aralasın, kadını görmekiçin çırçıplak sağnağında, ve kıyıda dile gelsin şahmerdanları denizin, kadın erkeğin aklından geçtikçe kanından da geçsin, kulaklarında da çınlasın, kadın aklına gelince erkeğin, erkeğin sesinde uyansın kadın, erkekten kadına, kadından erkeğe helal olsun yıldızlar, kadın erkeğince aşırı, kalçalarında güneşin tadı,kalçalarına üşüşen esintilerin yuvarlak serinliği ve ağırlığı.."
ve bu türkü ile Freddie'de kaldı son sözü artırmanın...

-hiçbir erkek eskitemez beni ,ve salt onlar için eskitmeyeceğim, aşındırmayacağım kendimi, her günün dönemecinde beni bulsunlar,yoksun olmasınlar benden diye ,hibirine bağlanmadan, tümüne birden sedef sedef dağılarak sonra bellek gibi açılarak, kamaşarak sonra...

05-Cehennemde Bir Yusuf - Feyyaz Kayacan

-size geliyorum, sizde saat güneşin körüne bilmem kaç çıkmaz kala...

-burası Terzela, burada basamaklar bile çıkmazlardan oyulma..

-kaç yuvarlak, kaç sessizliktim ben orada..

-bütün kuyular sizin, elimizde olduktan sonra bu falın ipi..

-erkekler kadınlara sevilerini saplıyorlar...

- gölgenizin dolabını açsam şöyle bir

uzmanlıkarı dökülecek hep karanlıkların...

-son olarak bütün seslileri kovdunuz hecenizden, neydi sanki o sesliler asalakleyin dudaklarda, sesizlerin sırtında bir yükten başka neydi ki? şimdi ama şimdi bir tanrıyla bir solungaç yanyana gelmiyordu bir türlü bir bilmecenin tezgahında. şaşırmalara tutuldum ilkleri, bir adam gördüm, ağzı ardına dek açık, çığlıklar çıkarıyor sandım ne bileyim, söylediler sonradan, esniyormuş, ufak tefek yanılgılara uğradım böyle, doğaldı o da, en çok istediğim halk türküsüne dönen yalnızlığımı söylemek şimdi,
en çok istediğim şimdi
sığ geçinen suçlanırızda
körük gözüyle girmek çekingen cehenneme
ve en çok bu yüzden aramaya çıkıyorum seslileri...

06-Gibiciler - Feyyaz Kayacan

birinci iyilik uzmanı
-ne oldu, ne yaptık neydi gördüklerimiz

büyük yapraklı bir kekeme ağaç diktik bahçemize, doğa biziz dedik, gözümüze karışık elinizle bir pencerenin altını çizdik, bu çizgi çok uzun sürdü,

karşı evde bir kadın bir çocuğa yürümesini öğretiyordu, sonuç olarak, bir kuru gürültünün ustalığında...

-şöyle bir baksam kadınlara,geleceğin en büyük yalvaçları dolar kalçalarına, öyle bir katlara yükselmiştim işte, sonra işte sevgimi daha yaygın kılmalara dadandım, günleri öldürenlerle günlerin öldürdüğü kişileri düşündüm, işsizlere cennetin kıvaramadığı işler buldum, sözlüklerin burnundan, en güzel, insanı en omuzda taşır yasalar getirttim, insan haklarından bir çelengi elime geçirdiğim gibi çıkmazların taşını kırmaya gittim, aşırı gördüğüm vergileri en okkalı eşek arılarına ödettim, sonraları pırıl pırıl bir salgın haline sokacağım iyiliğimi..

ikinci iyilik uzmanı

-ardı arkası kesilmiyordu çocuklara hazırlanan kadınların, sevmem oysa kadınları, hepside anamın gömütlükte yatan kemiklerinin iliğinden çıkmışa benzemekte, beni amacımdan ayırmaya gelmişler galiba, oysa ben kendimi başkaları adına yakasında çiçek gibi taşıyanın biriyim, ben birazdan resmini çizerek aradığım odaya çekileceğim, arınacağım, yüce bir nedensizliğe bürüneceğim, öylece her davranışımla daha bir paklayacağım çevremi, ben şimdi bir büyük sabahın başaklarına hazırlanıyorum.

üçüncü iyilik uzmanı
-neydi demin yanımdan geçen, bir tören miydi, kim miydi yoksa, ben daha yeni dönmüştüm ölümüne çok gittiğim birisinin yanından, hava çok güzeldi, o da ölmesini bilen bir adamdı, onu bunca sevmemin nedenlerinden biri de bu değil mi, elimden gelse ölümünü alıp çerçeveleteceğim, oturma odamızın en ileri duvarına asacağım, önümde sürekli sağlam bir örnek olsun diye...

-bir din adamıyla birlikte çıktık son basamakları, kulağıma durmadan öteki dünyaları akıtıyordu, Tanrı seni bekliyor, kucağını senin için büyüttü buncadır, diyordu, bir tanıtma bir gezdirme uzmanının diliydi bu "solda gördüğünüz bilmem ne anıtı,birazdan sağa sapınca Birleşmiş Mutluluklar Sarayı çıkcak karşımıza, yarın sabahta Melekler Okuluna gideriz.." ben adamı dinlemiyordum, sehpaya götüren basamaklardan taze bir tahta kokusu yükseliyordu ben ona bakıyordum,birazdan bir çingenenin eliyle o bütün tekerlemeleri sileceğiz, birazdan ölümün dürüstlüğü başlayacak...

-"öyle bir şey olmaz, benim ki gizli bir dergi, ben onu kafamda yayınlıyorum.." aşk mektupları yazmaktan geri durmamak, en azından bunu yapıyorum, ve her mektubun sonuna şuna benzer eklentiler koyacağım:
"SESOĞLU bu mektubu içinden geldiği için yazdı,"
"SESOĞLU bu mektubu kendi sesinden başlayarak yazdı."
"SESOĞLU bu mektubu aktarma bir sesin pupasını yalayarak yazmadı."
"SESOĞLU bu mektubu yazarken sahibinin sesini dinleyen bir köpek değildi."
ve bunu yapamazsam HEYKEL desinler bana...

07-Hiçoğlunun Serüvenleri -Feyyaz Kayacan

-ölümde acemilik yok, daha ilk adımıyla kişi uzmanı oluyor soluksuzluğun...

-dilencinin sesinde sabah oldu, kalktım ekmeğin buyrultusuna, kaldırım sofrayı ağırladı, bir elinde mum yanıyordu, kızın ellerinden çeşmeyi içtim, çeşmenin elinden testiyi alıp suyun yolunu aradım, yolun elini öpüp alnımdaki ekmeğe götürdüm, sonra yerli yerine bıraktım sofrayı,ekmeği,çeşmeyi, testide çağlayan kızı...


08-Benim Örümceğim Başka - Feyyaz Kayacan

İSTEK
Sokağa çıkabilseydik
Ne güzel olurdu
Gözlerle başlatırcasına
Bir yere varmanın bütünlüğünü
Akşamı toplasaydık
Ne güzel olurdu
Bir sonuç olarak
Alın teri sağlamlığında
Mesele çıkartmadan
Şu kavunu kesebilseydik
Ne güzel olurdu
Yaşamaya elvermek
Ne güzel olurdu
Vaktimiz olsaydı
Bir çocuğun yeni doğan
Ekmek kokusuna


DÜŞ KALINTISI
Bir sabah uyanınca
Yarıda kalmış
bir at buldum başucumda
Belli ki yolum kesilmiş bir yerde
Dört nala bir çıkmazın
Kişnemeleri mi uğuldayacak
Dilimin dibinde hep?

OYUN
Kim hortlatmış sevgiliyi
Gül damağı rengine ?

Pıhtı mı ürperti mi
Seslenen ?

Baka baka
Bir çapaklanma göverecek
Dudak dediğimiz yerlerde.

KARŞI KARŞIYA
Sorularım var
Beni iyi bilen
Benim iyi bildiğim.
Geçinip gidiyoruz birlikte
Kitap okurken
Başımı ara sıra kaldırıp
Onlara bakıyorum.
Ben içimi dişlerken
Onlar da bana bakıyorlar
Başlarını ara sıra kaldırıp.

ALDANMA
Kalksana dedi rüzgâr
Ben güneşim

İyi tuttum kendimi
Az kalsın bir şiir yazacaktım
Oturup.


GÜLLÜ ATASÖZÜ DENEMESİ
Gül aksırır
Divan nezle olur.


SOYA ÇEKİM
İlkin
Önlerini iliklediler
Sonra
Parmakla gösterilen
Bir karanlığa katıldılar.


UYANIK
Bülbülzede koşuklarla
Siz
O gülü bana yutturmazsınız.

OKUMA DERSİ
Çok imparator bir sineğin
Saltanatıdır
Duvardaki o gezingen yazı.


09-Kaşık Havası / Feyyaz Kayacan

KAŞIK HAVASI
Şakaklarımızda şimdi
Kabak çekirdeği yemektedir
Damızlık sofralar.

Biz de gümüş kaşıklarla
Katran çorbasına gideceğiz birazdan.


SAPTAMALAR
1.
Hep bu çölü gütmekten
Beynimizin sulanmışlığı.
2.
Karanlığa asıyordu
Durmadan kulağını.
3.
Bir falın boncuklarında
Boğazını tıkayan bir geleceğe doğru
Ağlıyordu bir çocuk.
4.
Gelmedi daha
Yolculuklara üye olmak saati.


ESKİ MISIRLILARDAN
Parmaklarından başka
Ekmeği yoktur insanın.


AMAÇ
Gözümüzü elimizi takarak dişimize
Bir yola çıkmak istedikti
Önümüze ön
Pencerelere uğurlamalar kataraktan

Bir tutam otun gölgesi
Uzayacaktı omuzlarımızda
Bir damla kürekten söz edecektik
Yelkenlerin posası çıkmadan

Bahçeler ekmekti amacımız
En kapısız en elmasız
Duvarların köküne

Pencere taşımaktı amacımız ekmeklere
Mutlu kılmaktı
Bir iki masalı

Oldu mu bunlar oysa
Görkemden pireye dek
Girdi araya herşey
Kuleler barajlar teype alınmış kuklalar
Nuhun gemisine geç kalmış bir yalvaç
Bayrak fabrikaları damlalık bakışlar
Ülküleşmiş nasırlar borsa zürafaları
İzinli sokaklar alkış vergileri
Çok ciltli gömüt taşları ve ... kolaylıklar

Bakın hepsi yürürlükte bunların
İşlek çarşılarda naylon çıkmaz

Ve devrildi otun hecesi...

Güven Turan'ın 9 ekim 2006 tarihli yazısı

1950’li yılların başlarında, özellikle, Yeditepe, Yenilik, Ufuklar, Yeni Ufuklar, Seçilmiş Hikâyeler Dergisi gibi dergilerde yeni bir isim dikkat çeker. Bir yandan, gününün önde gelen İngiliz şairlerinin çok başarılı çevirilerinin altındadır bu imza, bir yandan da çok farklı bir yapısı, anlatımı ve dili olan “öykü”lerin: Feyyaz Kayacan. Feyyaz Kayacan’ın İngiltere’de yaşadığı ve çok uzun bir süredir de Türkiye’ye gelemediği bilinmektedir. 1957 yılında, Feyyaz Kayacan’ın Şişedeki Adam adlı “anlatı” kitabı yayımlanır... Yazarın ilk kitabı olarak ele alınır. Oysa, Şişedeki Adam’ın yazarı olan kişinin bu ne ilk kitabıdır, ne de Türkiye’de basılmış ilk kitabı. Taa 1935 yılında bir kitabı basılmıştır. O yıl hâlâ Saint Joseph Lisesi öğrencisi olan yazarın bu ilk kitabı, bir şiir kitabıdır. Tarihsiz olan, kapağında sadece “Basımevi ‘Foks’ Galata” yazan bu kitabın tam başlığı ise şudur: Les Gammes Insolites/ Poemes suivis de Destructions. Ve bir de ad vardır; şairin adı: Feyyaz Fergar. Kitabın basım tarihini Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi (YKY, 2001, İstanbul) “1938” olarak veriyor. Oysa, Feyyaz Kayacan’ın sağlında basılan A Talent for Shrouds (1991) başlıklı kitabının sonunda yayıncısıyla yaptığı konuşmada, ilk kitabının on altı yaşında basılmış olduğu belirtilir bu da, Feyyaz Kayacan 19 Aralık 1919 doğumlu olduğu için 1935’e denk gelir. Elbette bir Rimbaud ile karşı karşıya değiliz bu kitapta ama gene de yer yer şaşırtıcı canlılıkta imgelerle, özgün metaforlarla karşılaşırız. Sıradan bir on altı yaş kitabı değildir. Hatta, şiirlerin adları bile yaşına göre aşkın bir şiir zevki ve kültürü olduğunu belli ediyor. O tarihte, hadi diyelim Baudelaire bilinen bir addı ve pek çok Türk şairini de etkilemişti ama “Hymne à Kleist”, “Mallarmé”, “Rimbaud”, “Variations sur deux vers de Paul Valery”, “Faust” gibi şiirleri okuma düzeyinin sıradan bir okurun çok üstünde olduğunu göstermektedir. Başlıktaki “Destructions” bölümüyse tümüyle düzyazı şiirlerden oluşur. Bunlar Servet-i Fünun “mensur şiir”inin ötesinde, Baudelaire’den çok Rimbaud’ya yaklaşan düzyazı şiirlerdir.

Fayyaz Kayacan’ın ikinci kitabı da bir şiir kitabıdır: Gèstes à la Mer. Bu kitabı da 1943 yılında, Londra’da The Grey Wall Press tarafından yayımlanmıştır. (Yukarıda sözünü ettiğim ansiklopedide bu kitabın yayım tarihi 1939 olarak verilir ama benim elimdeki kitapta tarih açık açık belli: 1943.) İkinci Dünya Savaşı’nın en kanlı döneminde, İngiltere’de, hem de bir Türk’ün yazdığı Fransızca bir şiir kitabı! Bu, bugün için bile inanılmazdır! Kitabın bir de İngilizce önsözü vardır. Bu önsözde James Kirkup (uzun yıllar Japonya’da, Kyoto Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı hocalığı yapmış ve 1970’lerden başlayarak İngiliz şiirine Hayku’yu sokmuştur) şöyle der Feyyaz (Kayacan) Fergar için: “Fergar’ın Fransız dilini muhteşem ve son derece kişisel bir şekilde kullanması bize bugün acı bir erişilmezlık içinde olan sevgili bir ülkenin seslerini, yaşamını ve devinimini getirmektedir. Aragon kısa bir süre önce günümüz Fransızlarının ve Fransa’nın çağdaş görünümünü yoğun ve yalın bir şekilde sunmuştu; ne var ki onun yaygın politik göndermeleri ve zorlayıcı retoriği bu şiirlerde bulunmuyor. Fergar Fransız şiirinin özünü veriyor bize, şimdiye ve bütün zamanlara ait olan özelliğini, tartışmadan ve yorumlamadan.”

İlk kitaba göre bu kitaptaki şiirler bizim alışık olduğumuz, ironi ile humorun sarmalında gerçeküstücü bir imge dünyasını veren Feyyaz Kayacan diline çok daha yakındır. Fransızca da olsa, “Hiçoğlu” dilini bulmuş görünüyor. Kitabın yayımlanışında, hakkında çıkan olumsuz bir yazıya, İngiltere’deki Gerçeküstücüler karşı çıkıp Feyyaz Kayacan’a destek verip kitabı da övünce, “gerçeküstücü” diye anılır bir süre.

Başta da belirttiğim gibi, 1950’li yılların başlarında Yeditepe dergisine “Londra Mektubu” yazmaya başlar. Kendi deyimiyle elini alıştırınca da “Sığınak Hikâyeleri”ni yazmaya ve yayımlamaya başlar. Ve artık Feyyaz Fergar değil, Feyyaz Kayacan’dır. Üstelik İngiliz vatandaşlığına geçmiştir. Yukarıda sözünü ettiğim konuşmada, Türkçe yazmaya başlamasını bu uyruk değiştirmenin verdiği sarsıntıya bağlar Feyyaz Kayacan... İkinci kitabı, Sığınak Hikâyeleri (ki Şişedeki Adam’dan önce yazılmıştır) 1963 Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü’nü alır ve öykücü kimliği artık baskındır Türkiye’de.

1970’lerde Türkçe şiirler çıkmaya başlayınca, bir okur tepkisi yarattığını anımsıyorum. Önceki şiir serüveni bilinmediği için, bir öykücünün benzerlerine arada bir rastlanılan şiir yazma hevesi gibi görüldüğünü anımsıyorum... 1976’de basılan Kaşık Havası bile onun şiirdeki özgünlüğünün fark edilebilmesine olanak tanımamıştır. Oysa bu şiirlerde Feyyaz Kayacan öykülerdeki imge zenginliğini, özgün metafor kullanımını, ironi ve humorla harmanlanmış bakış açısını yoğunlaştırmaktadır. Gerçekten özgün ve sağlam şiirlerdir bunlar. Benim Örümceğim Başka (1982) bir önceki kitabındaki çizgiyi daha da olgunlaştırarak sürdürür.

Feyyaz Kayacan 1939’da İngiltere’ye gitmiş ve taa 1950’ler sonuna kadar da (hatta 1960’lara kadar belki) Türkiye’ye gelmemiştir. BBC Türkçe Yayın Servisi’nde çalışıyor oluşu nedeniyle Türkçeyle ilişkisini sürdürse de yaşam dili İngilizce olmuştur. İki kez evlenmiş, bir çok (!) çocuğu olmuştur ve ne karıları ne çocukları Türkçe konuşmuştur. (Sadece son çocuğu Miriam/Meryem’e tam Feyyaz Kayacan’a uyar bir davranışla Türkçe küfür etmeyi öğrettiğini eklemeliyim). Diyeceğim o ki, Feyyaz Kayacan, onca yıl İngilizce ile yaşamasına karşın, İngilizce yazmamıştır, taa 1980’lerin sonuna kadar. A Telent for Shrouds’daki, yayıncısıyla yaptığı söyleşide, İngilizce şiir yazmaya nasıl ve neden başladığını şöyle anlatıyor: “Birkaç yıl önce Daniella Hope beni Nottingham’da çıkan Zenos adlı dergi için küçük bir çağdaş Türk şiiri antolojisi yapmaya çağırdı. Birbirini izleyen iki sayıda yayımlanan kırk şiir çevirisi verdim. Bu arada da birkaç tane de İngilizce yazdığım kendi şiirlerimden verdim. Bana yazdığı mektupta ‘Senin zımbırtıları sevdim,’ diyordu. Şiir demiyordu, ‘senin zımbırtılar’ diyordu. Bu beni çok rahatlattı. Onunla buluştuğum zamanlar cebimde birkaç şiir bulundurur oldum, onu selamlamak için. İşte böyle başladı.” Bu sözlerde kesinlikle doğruluk payı olmakla birlikte Feyyaz Kayacan’ın o tanıyanların çok iyi bildiği hayata ironik bakışı da bulunuyor. Abartıyı severdi Feyyaz Kayacan. Kitabın önsözünü yazan William Oxley onu René Char’ı da iyi bilen, Robert Graves, Roy Campbell çizgisinde ama kendisine has bir dili olan çağdaş bir romantik olarak adlandırıyordu.

The Bright is Dark Enough, öldüğü sene, yani 1993’te basıldı. Bu kitabındaki şiirlerden büyükçe bir parçası, ölümünden hemen önce yazdığı şiirlerden oluşuyordu. Her zaman, en alaycı anında bile, en eleştirel olduğunda bile şen şatır bir yazar olan Feyyaz Kayacan bu şiirlerinde bir hayli karanlık bir ruh durumu sergilemektedir. Bu şiirler tam anlamıyla Feyyaz Kayacan’ın ya da Feyyaz Fergar’ın son verimidir.

Özetleyecek olursam: Fransızcası üzerine kesin bir şey söylemeye yetkin görmüyorum kendimi, Fransızcamın düzeyi nedeniyle ama Türkçe ve İngilizce şiirlerinde bu dillere kendi haklarını sonuna kadar verdiğini, dilleri zenginleştirdiğini, hatta bu dilleri ateşlediğini rahat rahat söyleyebilirim.

Related Posts with thumbnails