03 Mayıs 2016

Sam Kean-Kayıp Kaşık



Sam Kean Güney Dakota, Sioux Falls'da doğdu, yıllarca kırık termometrelerden cıva toplayarak geçirdi,Minnesota Üniversitesinde Kimya ve İngiliz Edebiyatı okudu ve daha sonra kütüphanecilik dalında master yaptı ve şimdi Washington DC'de yazıyor. Öyküleri En İyi Amerikan Bilim ve Doğa Yazarlığı, New York, The Atlantic, The New York Times Dergisi'nde yer aldı.

Kitapları

2011-Kayıp Kaşık/ The Disappearing Spoon (2010)
2014-Bitmeyen Keşif DNA/The Violinist's Thumb(2012)
2016-İnsan Beyninin Gizemi /The Tale of the Dueling Neurosurgeons(2014)

Türkçede yayınlamayan kitapları

2017-Caesar's Last Breath
2019-The Bastard Brigade


Kayıp Kaşık-Sam Kean
Türkçesi: BahaOkar, BurçinDuan
Kolektif Kitap / 360 sayfa


Lise yıllarında nefret ettiğim Periyodik tabloya (ve onla ilgili konulara) 
yıllar sonra kutsal bir şeymiş gibi bakacağımı,cüzdanımda, telefonumda, 
masamda olacağını diyen kişiye deli gözüyle bakardım sanırım. 
Evren-Dünya-Yaşam ile kafamda kalan son puzzle parçasını da bu kitapla 
birleştirmiş oldum..Kitaptaki konular sıkıcı veya zor gelebilir, ama olan biten şeylerin hikaye kısımlarını da anlayamıyorsak vay halimize demekten başka bir şey gelmiyor aklıma...



I. Bölüm : Yerleşim: Sütun Sütun, Sıra Sıra
II. Bölüm : “Atomlar Yaparız, Atomlar Parçalarız”
III .Bölüm : Periyodik Karışıklık: Karmaşanın Doğuşu
IV. Bölüm : İnsan Karakterinin Elementleri
V. Bölüm : Bugünün Ve Yarının Element Bilimi

Giriş

Cıva ile edebiyat dersinde de karşılaştım. Bir zamanlar şapka üreticileri işlenmiş deriden kürkü ayırmak için parlak portakal renginde cıva kullanırlarmış ve buharlı kazanlarda tarama yapan şapkacılar, Alice Harikalar Diyarında’daki çılgın şapkacı gibi, yavaş yavaş önce saçlarını, ardından da akıllarını kaybederlermiş. Sonunda civanın ne kadar zehirli olduğunun farkına vardım. Dr. Rush’ın müshil haplarının bağırsakları nasıl iyi boşalttığı da böylece açıklanmış oluyordu. Vücut cıva da dahil, kendini zehirden ancak bu şekilde kurtarıyordu. Üstelik cıvayı solumak yutmaktan daha beterdi. Merkezi sinir sistemindeki “kabloları” aşındırıyor ve ileri aşamadaki Alzheimer gibi beyin hücrelerini kavurup oyuklar açıyordu.

Ancak cıvanın tehlikelerini öğrendikçe onun yok edici güzelliği beni daha da büyüledi. William Blake’in dizelerindeki gibi: “Kaplan, kaplan! Gecenin ormanlarında ışıltıyla yanan.” Yıllar geçtikçe annemle babam mutfaklarını yeniden dekore ettiler; ayıcıkla kupanın durduğu rafı indirdiler ve bütün ıvır zıvırı karton bir kutuya koyup kaldırdılar. Yakınlarda ziyaretlerine gittiğimde, yeşil etiketli şişeyi bulup çıkardım. İleri geri sallayarak, içindeki çember çizen ağırlığı hissettim. Kenarından baktığımda, gözlerim asıl yatağın kenarlarına sıçramış küçücük parçalara kilitlendi. Orada öylece duruyorlardı, su damlaları gibi parlak, sadece fantezilerinizde karşılaşacağınız kadar mükemmel. Çocukluğum boyunca, dökülen cıvayla heyecanlı bir arkadaşlığım olmuştu ama bu kez elimde tuttuğum küçük kürelerin korkutucu ahengini bildiğimden ürperdim.

Bu tek elementten tarih, etimoloji, simya, mitoloji, edebiyat, adli tıp ve psikoloji öğrenmiştim. Toparladığım element hikayeleri bunlardan ibaret değildi, özellikle de fakültede bilimsel çalışmalara daldıktan ve araştırmalarını küçük bilimsel muhabbetler için memnuniyetle bir kenara bırakabilen bazı profesörler keşfettikten sonra.

Yazmak için laboratuvardan kaçmayı dört gözle bekleyen bir fizik öğrencisi olarak, deneme yanılma deneylerine karşı hiçbir biçimde paylaşamadığım bir sevgi duyan, sınıfımdaki ciddi ve parlak genç bilimcilerin arasında kendimi hep berbat hissettim. Minnesota’da neredeyse hiçbir şey anlamadan geçirdiğim beş yılın sonunda okulu yüksek not ortalamasıyla bitirdim. Laboratuvarda yüzlerce saat harcamama, binlerce denklem ezberlememe, sürtünmesiz makaralar ve rampalarla ilgili on binlerce grafik çizmeme rağmen, temel eğitimimi profesörlerin anlattığı hikayelerden aldım. 



Bütün bu hikayeler içime işledi ve yakın zaman önce ailemin evinde yaptığım kahvaltının ardından, cıva üzerine kafa patlatarak geçirdiğim eski günlerimi hatırlarken, periyodik tablodaki her bir element hakkında gülünç, tuhaf veya tüyler ürpertici bir hikaye olduğunu fark ettim. Bu tablo aynı zamanda insanlığın en büyük entelektüel başarılarından biriydi. Hem bilimsel bir başarı hem de bir öykü kitabı olan periodik tablodan yola çıkarak, ben de elinizde tuttuğunuz bu kitabı, hikayeleri ve başarılan anlatmak için yazdım. Tıpkı aynı hikayeyi değişik katmanlar halinde anlatan bir anatomi ders kitabı gibi…

En basit katmanda, periyodik tablo evrendeki tüm farklı madde çeşitlerini listeler: gördüğümüz ve dokunduğumuz her şeyi meydana getiren yüzden fazla şahsiyet. Tablonun şekli bize aynı zamanda bu şahsiyetlerin kalabalıkta bir diğeriyle nasıl katıştığına dair bilimsel ipuçları da verir. Biraz daha karmaşık bir katmanda, periyodik tablo her çeşit atomun nereden geldiği ve hangi atomların başka atomlara parçalanabileceği ya da dönüşebileceği hakkında her türlü adli tıp bilgisini kodlar. Bu atomlar yaşayan canlılar gibi dinamik sistemlerde doğal olarak birleşirler ve periyodik tablo bunun nasıl olacağını öngörür. Hatta hangi koridorlardaki kötü huylu elementlerin canlılığı kötürüm bırakacağım ya da yok edeceğini de söyler.

Son olarak periyodik tablo antropolojik bir harikadır, insanoğlunun ve fiziksel dünyayla nasıl bir ilişki içinde olduğumuzun tüm muhteşem, kurnazca ve çirkin yönlerini yansıtan bir insan eseri, türümüzün yoğun ama küçük ve zarif bir alfabeyle yazılmış tarihçesidir. En temelden başlayarak ve aşama aşama daha karmaşık olanlara doğru ilerleyerek, bütün bu katmanların üzerinde çalışılmasını hak etmiştir.

Ve periyodik tablodaki hikayeler bizi eğlendirmenin ötesinde, onu anlamanın ders kitaplarında ve laboratuvar kitapçıklarında asla bulamayacağınız bir yolunu sunar. Periyodik tabloyu yeriz, onu soluruz; insanlar onun üzerine bahislere tutuşur ve büyük miktarlar kaybeder; felsefeciler onu bilimin anlamını irdelemek için kullanır; o insanları zehirler; savaşları peydahlar. En üst soldaki hidrojenle en alt sıra boyunca gizlenen insan yapımı imkansızlıklar arasındaki yolculukta kabarcıkları, bombaları, parayı, simyayı, politik oyunları, tarihi, zehiri, suçu ve aşkı bulursunuz. Hatta biraz da bilimi…



01- Coğrafya Kaderdir  

He / B / Sb / Tm / O / Ho

Rus-Kanadalı bir ekip 1937 yılında saf helyum kullanarak daha da etkileyici bir numara yaptı. -452 °F'ye soğutulduğunda helyum tam olarak sıfır viskozite ve akışkanlığa karşı sıfır dirençle, kusursuz akışkanlıkta bir süperakışkana dönüştü. Süperakışkan helyum yerçekimine meydan okur ve düz duvarda bile yukarı doğru akar...


Bütün kimyanın yarısının tek bir cümleyle anlatımı budur: Dış düzeyinde yeterli elektronları bulunmayan atomlar, doğru sayıya ulaşmak için savaşır, takas yapar, dilenir, ittifaklar yapıp bozar ya da her ne yapması gerekiyorsa onu yaparlar. İkinci element Helyum, yegane düzeyini doldurmak için gerekli elektron sayısına tam olarak sahiptir. Bu "kapalı" yapılanma helyuma muazzam bir bağımsızlık verir, çünkü tatmin olmak için başka atomlarla ilişkiye geçmeye, elektron paylaşmaya veya çalmaya ihtiyacı yoktur. Helyum kendi erotik tamamlayıcısını kendisinde bulmuştur...


Bir atom bir stadyum kadar büyütülecek olsa, proton dolu çekirdek 45 metrelik kenar çizgisi karşısında bir tenis topu büyüklüğünde olurdu. Elektronlar bu tenis topunun etrafında hızla görünüp kaybolan toplu iğne başları kadar görünürdü, ancak o kadar hızlı uçar ve insana o kadar çok çarparlardı ki katı bir duvar gibi sahaya girmeyi engellerIerdi. Sonuç olarak, atomlar birbirine dokunduğunda, metfun çekirdek ölü gibi yatar, esas iş sadece elektronlardadır...


Milattan önce altıncı yüzyılda Babil'in asma bahçelerini inşa ettiren büyük kral Nebukadnezar, sarayının duvarlarını sarıya boyatmak için zehirli antimon-kurşun karışımı kullanmıştı. Belki kafayı sıyırması, geceleyin çayırlarda uyuması ve öküzler gibi otlaması hiç de rastlantı değildi. Aynı tarihlerde Mısırlı kadınlar antimonun değişik bir türünü rastık olarak kullanıyorlar, bununla hem yüzlerini süslüyor, hem düşmanlarına nazar değdirecek büyülü güçler elde ediyorlardı. Sonraları ortaçağ rahipleri (lsaac Newton'dan bahsetmiyorum bile) antimonun cinsel özelliklerine kafayı taktılar ve bu yarı metal, yarı iletkenin ne biri ne de öbürü olduğuna, bir erdişi olduğuna kanaat getirdiler. Antimon hapları müshil olarak da nam saldı. Modern haplardan farklı olarak, antimon hapları ince bağırsakta çözülmüyordu ve bu haplar o kadar değerli görülüyordu ki insanlar onları geri almak ve yeniden kullanmak için dışkıları didikliyordu. Hatta bazı şanslı ailelerde bu haplar babadan oğula geçiyordu. Belki de bu nedenle antimon aslında toksik bir madde olmasına rağmen, ilaç olarak bir hayli iş çıkardı. Mozart muhtemelen yüksek ateşle baş etmek için bu haplardan çok fazla aldığı için öldü...



02-Benzer İkizler ve Karakoyun 

C / Si / Ge 

On dördüncü sütunda yer alan germanyum da periyodik tablonun kara koyunudur. Üzgün, şanssız bir element. SiIisyumu bilgisayarlarda, mikroçiplerde, otomobillerde ve hesap makinelerinde kullanırız. Silisyum yarı iletkenler sayesinde insanlar aya gitmiştir, internette gezinmiştir. Ama işler bundan altmış yıl önce farklı olsaydı, bugün hepimiz California'nın kuzeyindeki Germanyum Vadisi hakkında konuşuyor olabilirdik...


03-Periyodik Tablonun Galapagos'u.. 

As / Ga / Ce / Y / Yb / Er / Tb 

Ilık oda  sıcaklığında katı olmasına rağmen galyum 84 °F' de (yaklaşık 29°C) erir. Galyumu avucunuzun içinde tutarsanız (çünkü vücut sıcaklığınız 98°F'dir [yaklaşık 36.6°C]) eriyip çekirdekli, kalın bir yalancı civa birikintisine dönüşür. Dokunduğunuzda parmağınızı kemiğe kadar yakmayan birkaç sıvı metalden biridir. Sonuç olarak galyum, kimya erbapları arasında başlıca eşek şakalarından biri haline geldi. Bunsenbeki mizahından kesin bir basamak ileriydi. Galyum kolaylıkla şekillendirile bildiği ve alüminyuma benzediği için en çok tutulan şaka, galyum kaşıklar yapıp, çay fincanının yanına koymak ve çay kaşığı "yutarken" misafirlerin yüzündeki ürkütücü görüntüyü izlemekti..


04-Hepimiz yıldız parçalarıyız 

Fe / Ne / Pb / Ir / Re 

Bugün gökbilimciler Iityum ve demir arasındaki bütün elementleri gelişigüzel şekilde yıldız metalleri olarak bir grupta toplayabilmişlerdir. Eğer bir yıldızda demir bulmuşlarsa, ondan daha küçük şeyleri arama zahmetine bile katlanmazlar, çünkü demir varsa, periyodik tabloda onun bulunduğu yere kadar tüm elementlerin bulunduğunu güvenle varsayabilirsiniz...


Böylece 1984 yılında bazı paleontologlar dinozorların neslinin tükenmesinin daha büyük bir örüntünün parçası olduğunu tartışmaya başladı. Yaklaşık her yirmi altı milyon yılda bir, dünyada kitlesel olarak nesillerin tükendiği saptanmıştı. Dinozorların vadesinin dolduğu bir anda bir asteroitin düşmesi sadece bir tesadüf olabilir miydi?


Felsefeci-tarihçi Eric Scerri şöyle yazar: "Hidrojen ve helyum dışındaki tüm elementler evrenin sadece yüzde O,04'ünü oluşturur. Bu perspektifle bakıldığında, periyodik sistem önemsiz görünebilir. Ama bizim elementlerin göreli miktarlarının çok farklı olduğu dünya üzerinde yaşadığımız gerçeği ortada durmaktadır." Karbon, oksijen ve nitrojen gibi elementleri biçimlendiren nükleer ocaklar ve dünya gibi konuksever yerleri yaratacak süpernova patlamaları olmadan, yaşam asla oluşamazdı." Carl Sagan'ın sevecen bir şekilde söylediği gibi, "Hepimiz yıldız parçalarıyız"...


05-Savaş Zamanlarının Elementleri 

Br / Os / Cı / Mo / W / Sc / Ta / Nb 

Fritz Haber nitrojeni yüzlerce dereceye ısıtıyor, içine biraz hidrojen gazı enjekte ediyor, basıncı normal hava basıncının yüzlerce katına kadar yükseltiyor, önemli bir katalizör olarak biraz osmiyum ekliyor ve bildiğimiz hava, bütün suni gübrelerin öncülü oIan amonyağa (NH3) dönüşüyordu. Piyasadaki ucuz endüstriyel gübreler sayesinde çiftçiler artık kompost yığınlarına ya da tezeğe mahkum olmaktan kurtulmuştu. Birinci Dünya Savaşı çıktığında, Fritz Haber muhtemelen milyonlarca insanı Malthusçu bir kıtlıktan kurtarmıştı ve belki bugün hala 6,7 milyar insanın beslenmesinden dolayı ona teşekkür borçluyuz...


Çeliğe yapılan molibden katkısı demir atomlarının bu zaafını ortadan kaldırarak etrafa kaymalarını engeller. (Bunu ilk keşfedenler Almanlar değildi. On dördüncü yüzyılda Japonya'da bir kılıç yapım ustası çeliğe molibden katarak adanın en imrenilen, ağızları asla körelmeyen ve kırılmayan samuray kılıçları üretiyordu. Ama Japon usta sırrıyla birlikte ölünce bu bilgi de beş yüz yıl boyunca kayboldu.) İşte size en üstün teknolojinin her zaman yaygınlaşmadığını ve bazen kaybolup gittiğini gösteren bir örnek...


Portekiz diktatörü Antonio Salazar Almanya'ya kayda değer miktarda tungsten satmaya ancak 1941 yılında başladı. Tungsten bilinen en sert metallerdendir ve onun çeliğe katılması kusursuz matkap ve testere uçları yapmaya yarar. Ayrıca tungsten başlık takılmış en mütevazı boyutlardaki füzeler bile tankları alaşağı edebilirdi...


06-Tabloyu Tamamlayan Patlama ( Pm / Pu / Co )


07-Soğuk Savaşı Yay 

Bk / Cf / Md / No / Lr / F / Ni / Sg / Db / Bh / Hs / Ds / Cn 



08-Fizikten Biyolojiye ( Tc / Np / N )


Kimyasal elementlerin sınıflandırılması için geliştirilen periyodik tablo, akla kaçınılmaz olarak Dimitri Mendeleyev’i getiriyor. Mendeleyev, elementleri özelliklerine göre sıralayarak elde ettiği periyodik tablodan yola çıkarak o zamanlar henüz bilinmeyen bazı elementlerin bulunacağını ve onların bazı özeliklerini bile öngörmüştür; ki gerçekten de ilerleyen yıllarda Mendeleyev’in açtığı yolda ilerleyen bilim insanları bu tabloyu “tamamladılar.”

09-Zehirli Koridor: "Aah aah" 

Cd / Tl / Bi / Th / Am 

Nükleer teori, bizmutun yarı ömrünün yirmi milyar kere milyar yıl olduğunu söyler; yani evrenin yaşından çok daha fazladır. Evrenin yaşını kendisiyle çarparsanız, aynı rakama ulaşırsınız ve yine de herhangi bir bizmut atomunun yok oluşunu görme şansınız yüzde ellidir. Fransız deneyi az çok Godot'yu Beklerken'e benzese de, işe yaramıştı. Fransız bilimcileri yeterli miktarda bizmut toplamış ve birkaç çürüme olayına tanıklık edebilecek kadar sabırlı davranmıştı. Deney bizmutun kararlı atomların en ağırı olmak yerine, ortadan kalkacak son element olabilecek kadar uzun yaşayacağını kanıtlamıştı...


10-Sabaha Bir Şeyin Kalmaz 

Cu / V / Gd / Ag / S / Rh 

Elementlere dayalı bazı ilaçların geçmişi tahmin edilenden çok daha eskiye dayanır. İddialara göre Romalı memurlar sağlıklı bir hayat sürdürüyor, çünkü yemeklerini gümüş tabaklarda yiyorlardı. Her ne kadar madeni para vahşi hayatta kullanışlı olmasa da, Amerika'ya göç eden öncü aileler, el değmemiş bölgelerden yük arabalarıyla geçerken süt kavanozlarının içine en az birer gümüş paralık yatırım yapıyorlardı, ancak amaç paralarını emniyete almak değil, sütün bozulmasını engellemekti...


Mantar veya algler gibi belli bakteriler bakırdan yapılmış bir şeyin üzerinde hareket ederlerse, bakır atomlarını emerler ve metabolizmaları bozulur (insan hücreleri ise bakırdan etkilenmez). Mikroplar birkaç saatte boğularak ölür...


Kımıldayan küçük hücreler için benzer şekilde ölümcül olan başka bir element de otuz üç numaralı vanadyumdur. Erkekler üzerinde ilginç etkilere sahip olan vanadyum, şimdiye kadar bulunan en iyi sperm öldürücüdür. Sperm öldürücülerinin çoğu sperm hücrelerinin etrafındaki yağlı zarı çözer. Ne var ki bütün hücreler yağlı bir zarIa kaplı olduğundan, bunlar genellikle vajina duvarını da tahriş ederek kadınları maya enfeksiyonuna açık hale getirirler. Haliyle hiç hoş bir durum değil! Vanadyum ise dağınık bir çözünmeden kaçınır ve basitçe sperm kuyruğundaki krank milini çatlatır. Bu kuyruklar sonradan kopar ve spermi tek kürekli sandal gibi fıldır fıldır döndürür...


Gümüş de bakır gibi antiseptik özellikler taşır, ancak sindirildiğinde cildi maviye boyar. Hem de kalıcı olarak. Aslına bakarsanız durum kulağa geldiğinden daha kötüdür, çünkü gümüşlü cilde "mavi" demek basit kaçar. Bunu duyduğunuzda aklınıza eğlenceli bir elektrik mavisi gelebilir, ama gerçekte insanın teni soluk, grileşmiş bir zombi Şirin rengine dönüşür. Neyse ki arjiri adı verilen bu durum ölümcül değildir ve iç hasara yol açmaz. 1900'lerin başlarında frengisini tedavi etmek üzere aşırı dozda gümüş nitrat almış bir adam "Mavi Adam" adıyla gösteri bile yapmıştı... (bu arada tedavi işe yaramamıştı) 


Vücudunuzdaki her proteindeki her aminoasidin solak bir kıvrımı vardır. Aslında var olan her canlı formunda neredeyse her protein sadece solaktır. Eğer astrobiyologlar bir meteorun veya Jüpiter'in uydusunun üzerinde bir mikrop bulurlarsa deneyecekleri ilk şey proteinlerinin bakışımsızlığı olacaktır. Proteinler solaksa, mikrop muhtemelen dünyadan gelen bir kirlenmedir. Eğer değilse kesinlikle uzaylı yaşamı olacaktır...


Pasteur'un kuduzdan kurtardığı küçük çocuk sonradan Pasteur Enstitüsü'nde bekçi oldu. Trajik şekilde, 1940 yılında Alman askerleri Fransa'yı işgal ettiklerinde hala bekçiydi. Bir subay, Meister'den Pasteur'un kemiklerini görmek için mezarını açmasını isteyince, böyle bir şeye iştirak etmektense intihar etmeyi seçti...



11-Elementler Nasıl Aldatır? 

N / Ti / Be / K / Na / I 

1952 yılında İsveçli doktor Per-Ingvar Branemark kemik iliğinin yeni kan hücrelerini nasıl ürettiği üzerinde çalışıyordu. Sağlam bir mideye sahip olan Branemark bunu doğrudan izlemeye karar vererek, tavşanların kalça kemiklerinde delikler açtı ve bu delikleri güçlü ışık karşısında şeffaflaşan, yumurta kabuğu kalınlığında titanyum bir "pencere" ile kapladı. Gözlemleri tatmin ediciydi. Branemark pahalı titanyum ekranlarını daha fazla deneyde kullanmak amacıyla çıkarmaya karar verdi, ama ekranlar sanki damarına basmak ister gibi, yerlerinden kımıldamadılar bile. Pencereleri (ve zavallı tavşanları) gözden çıkardı, ama aynı şey sonraki deneylerde de tekrarlandı. Titanyumun her seferinde kalça kemiğini mengene gibi sardığını fark edince daha derin bir incelemeye girişti. Gördüğü şey genç kan hücrelerini izlemekten daha cazip gelmişti, çünkü protez alanında bir devrim yapmak üzereydi...


12-Politik Elementler 

Cm / Po / Lu / Hf / Pa / La / Mt 

Marie Curie'nin, bir metal olarak işe yaramayan polonyuma bu ismi vermekte aceleci davrandığını da söyleyebiliriz, çünkü çok çabuk parçalanan bu element, Polonya için pekala alaycı bir metafora dönüşebilirdi. Ayrıca Latincenin de ölmesiyle, akıllara Polonia'dan çok, Hamlet'in titrek budalası Polonius'u getirmekteydi. Oysa ikinci element radyum, yarı saydam yeşil bir ışık saçıyordu ve sonradan bütün dünyada tüketici ürünlerinde kullanılmıştı. Hatta insanlar sağlık içeceği olarak radyum kaplı çöleklerde demlenen Revigator adlı bir su bile içtiler. (Rakip şirket Radithor'da önceden süzülmüş radyum ve teryum suyunu şişeleyip satmıştır.) Yani radyum her konuda ağabeyini gölgede bırakmıştır. Radyum çılgınlığının en ünlü zayiatı, dört yıl boyunca her gün bir şişe Radithor radyumu içen çelik kralı Eben Byers'tir. Eben, bunun kendisine ölümsüzlük getireceğine ikna olmuştu. Sonunda eriyip gitti ve kanserden öldü...



13-Para gibi Elementler 

Zn / Au / Te / Eu / Aı

Isaac Newton analiz yasalarını ve muazzam yerçekimi teorisini türetmesinden çok sonra, 1600'lerin son birkaç yılında, İngiltere Kraliyet Darphanesi'nin başına geçti. Newton ellilerinin başlarındayken iyi maaşlı bir devlet görevi istemişti, fakat kendisine duyulan saygıdan dolayı çok paraya az iş gerektiren bir memuriyeti göze alamadı. O yıllarda kalpazanlık, özellikle de köşeleri tıraşlanarak madeni paraların "kırpılması" ve parçaların birlikte eritilerek yeni madeni paralar yapılması Londra'nın nispeten yoksul bölgelerine özgüydü, Büyük Newton ispiyoncular, ayak takımı, ayyaşlar ve hırsızlarla başını belaya soktu, fakat bundan kesinlikle zevk alıyordu. Sofu bir Hıristiyan olan Newton bu günahkarlar hakkında Eski Ahit'in gazabıyla, merhamet göstermeksizin kovuşturma açtı. Hatta adı çıkmış, güvenilmez bir kalpazan olan ve Newton'u yıllarca darphanede dolandırıcılık suçlamasıyla kışkırtan William Chaloner'i astırıp halkın önünde karnını deştirdi... 


Metale dayalı bir ekonominin çağdışı görünmesinin bir sebebi var. Metaller likit halde olmamalarına rağmen, metal pazarı en kararlı ve uzun süreli zenginlik kaynaklarından biridir. Altın veya gümüş olması da şart değil. Satın alınabilecek elementler arasında en değerlisi rodyumdur. (Bütün zamanların en iyi satan müzisyeni olarak ödüllendirmek amacıyla Guinness Rekorlar Kitabı'nın 1979' da Beatie Paul McCartney'e rodyumdan yapılma bir disk vermesinin nedeni budur.) Fakat başka kimse Amerikalı kimyager Charles Hall'un periyodik tablodaki bir elementten, alüminyumdan kazandığı kadar hızlı ve çok para kazanmamıştır...


14-Sanatsal EIementler  

Dy / Pr / Sr / Ru / Ra / Li 

Parker, farklı seçenekler bulması için Yale  Üniversitesi'nden bir metalürji uzmanını işe aldı. Bir yıl içinde şirket hurdadan hallice bir element olan rutenyumdan bir uç için yeni bir patent kayda geçirdi. 1944 yılında her "Parker 51" rutenyumla kaplanmaya başladı. Şimdi dürüst olmak gerekirse, Parker 51 üst düzey mühendisliğine rağmen, en temel görevi olan mürekkebi kağıda akıtmakta çoğu kalemle aşağı yukarı eşdeğerdi. Fakat bir tasarım ilahı olan Moholy Nagy'nin de tahmin ettiği gibi, moda ihtiyaca baskın çıkmıştı. Şirket reklamları, yeni ucu sayesinde Parker 51'in kalemlerin tanrısal katına ulaştığını söyledi ve insanlar bunu almak uğruna eski Parker modelIerini atmaya başladı. "Dünyanın en çok aranan kalemi" olan 51 bir statü sembolü haline geldi; en zarif bankacılar, borsacılar ve politikacılar, ondan başkasıyla çeklerini, faturalarını ve golf skor tablolarını imzalamaz oldu. General Dwight D. Eisenhower ve Douglas Mac-Arthur bile 1945 yılında Avrupa ve Pasifik'te İkinci Dünya Savaşı'nı sonlandıran anlaşmaları 51 ile imzaladılar. Böylesi bir tanıtımla ve savaş sonunda dünyayı tertemiz eden iyimserlik rüzgarı sayesinde, 1944 yılında 440 bin olan satışlar 1947'de 2,1 milyona; o zamanlar en ucuzu 12.50 dolar olan Parker 51'in fiyatı 50 dolara fırladı (bugünse 100 ile 400 dolar arasındadır). Yeniden doldurulabilir mürekkep haznesi ve uzun ömürlü rutenyum uç sayesinde kimsenin kalemi yenilemek zorunda kalmadığını düşünürsek, olağanüstü bir başarıydı bu...


Lityum vücudun iç saatini kontrol eden proteinleri düzenler. Bu saat garip bir şekilde beynin derinliklerinde, özel nöronlardaki DNA'da işlev görür. Özel proteinler her sabah insan DNA'sına yapışır ve belirli bir zaman sonra bozularak ayrılırlar. Güneş ışığı, proteinleri tekrar tekrar ilk haline döndürür, bu sayede çok daha uzun süre tutunurlar. Aslında proteinler sadece karanlık çöktükten sonra, yani beyin çıplak DNA'nın "farkına varıp' uyarıcı üretimini durdurduğunda dökülür. Bu süreç manik depresiflerde ters işler, çünkü proteinler güneş ışığı yokken de DNA'ya sıkı sıkıya bağlı kalırlar. Beyinleri döngüyü durdurması gerektiğini anlayamaz. Bu noktada lityum proteinlerin DNA'dan ayrılmasına yardım eder, bu sayede de insanlar yatışır. Güneş ışığının gün boyunca lityuma baskın olduğunu ve proteinleri ilk haline getirdiğini bilmek gerekir, lityum sadece gece güneş ışığı gittiği zaman DNA'nın serbest kalmasına yardım edebilir. Burada lityum "güneş ışığı karşıtı" olarak iş görür. Nörolojik açıdan güneş ışığının etkisini tersine çevirir ve bu şekilde günlük saati yeniden yirmi dört saate sıkıştırır. Hem manik coşkunun oluşmasını, hem de çöküşün depresyona dönüşmesini engeller... Şiirlerindeki bütün içten ve dokunaklı mısraları arasında Robert Lowell'ın yazdığı hiçbir şey, doktorlar lityum tedavisini başlattıktan sonra yayıncısı Robert Giroux' a yazdığı basit şikayet kadar ızdırap verici olmamıştır. "Bu korkunç bir şey Bob. Katlandığım her şeyin ve sebep olduğum bütün acıların, beynimde küçücük bir tuzun eksikliğinden kaynaklandığını düşünmek çok korkunç."  


15-Deliliğin Elementi 

Se / Mn / Pd / Ra / Rg 

Selenyum eser miktardayken bütün hayvanlarda temel besin maddelerinden biri olmasına rağmen (örneğin insanlarda, AIDS hastalarının kanında selenyum eksikliği doğrudan ölüm habercisidir), yüksek dozlarda zehirli bir maddedir. Kovboylar bunu iyi bilir. Eğer göz kulak olunmazsa, sığırlar bezelye ailesinden tatula olarak bilinen, bazı çeşitleri topraktan selenyum emen bir çayır bitkisini çok fazla yiyebilir. Tatula otunu hapur hupur yiyen sığır sendeleyip tökezlemeye başlar. Ateşi çıkar, acı ve iştahsızlık çeker. Ancak hayvanlar yine de kafalarının iyi olmasından zevk alır. Selenyumun onları delirttiğinin en güvenilir işareti, bu berbat yan etkilerine rağmen sığırların tatulaya bağımlı hale gelmeleri ve her şeyi bırakıp bunu yemeleridir. Bir çeşit hayvan uyuşturucusu gibi düşünebilirsiniz. Hatta kimi hayalperest tarihçiler Little Bighorn Savaşı'nda Custer'ın yenilgisini atlarının savaştan önce tatula yemiş olmasına bağlar. Kökeniyle uyumlu olarak, "selenyum" Yunanca "ay" anlamındaki selene'den gelir ve Latincede "ay" anlamındaki luna ifadesi ise "çılgınca" ve "çılgınlık" kelimeleriyle bağlantılıdır...


16-Kimyanın Yolu, Sıfırın Altına

Sn / Ar / Nd / Rb 

Kalayın alfa-beta geçişi tarih boyunca elverişli bir kimyasal günah keçisi olmuştur. St. Petersburg gibi kışları sert geçen birçok Avrupa ülkesinin yeni ve pahalı kilise orglarındaki kalay boruların, orgu çalan kişi daha tuşlara basar basmaz toza dönüşmesi üzerine efsaneleri vardır. (Gerçi bazı dindar vatandaşlar kalay yerine Şeytan'ı suçlamayı tercih eder.) Dünya tarihinden bir başka örnek daha verelim: 1812 kışında Napolyon aptal gibi Rusya'ya saldırdığında, adamlarının ceketindeki kalay kopçalar ayrılarak rüzgar her estiğinde Fransızların içliklerini ortaya çıkarmıştı. Scott'ın ekibinin karşılaştığı korkunç şartlar gibi, Fransız ordusu da Rusya'da uzun, zorlu koşullar yaşamıştı. Fakat elli numaralı elementin değişkenliği, büyük olasılıkla işleri daha da zorlaştırdı ve tarafsız kimya, tarafların yanlış kararlarından daha kolay suçlanacak bir bahane sundu...


17-Kabarcık Bilimi ( H / Ca / Rf / Rn / Zr / Xe )



18-Saçma Hassaslığın Araçları 

Pt / Kr / Cs / U / Sm / Cr / Fm / Mg 

Sezyum, atomik saatler için uygun bir zemberek sağlar, çünkü en dış kabuğunda bir elektronu vardır ve bunun yakınında sarınacağı başka hiçbir elektron yoktur. Sezyumun ağır, hantal atomları bunları aynı oranda tıngırdatan maser için şişman hedeflerdir. Yine de hantal sezyumda bile dış elektron hızlıdır. Saniyede birkaç düzine veya birkaç bin kez değil, her saniyede 9.192.631.770 ileri-geri hareketi yapar. Biliminsanları kendilerini 9.192.631.769'da kesmektense veya 9.192.631.771'e kadar bazı şeylerin sürüncemede kalmasını beklemektense bu biçimsiz sayıyı seçtiler, çünkü 1955 yılında bir saniye için ilk sezyum saatini üretmeden önceki en iyi tahminlerine uydu. Ne olursa olsun 9.192.631.770 artık sabitlendi. Dünyanın her yerine e-postayla gönderilebilir olma özelliği kazanan ilk temel birim tanımı oldu, hatta 1960 yılı sonrasında metrenin platin çubuktan bağımsızlaşmasına da katkıda bulundu. Bilim insanları astronomik saniyenin yerine sezyum standardını dünyanın resmi zaman ölçümü olarak benimsedi. Ne var ki sezyum standardı dünya çapında kesinliği ve doğruluğu garantiye alarak bilime yarar sağlarken, insanlık bir şeyler kaybetti. Antik Mısırlılar ve Babilliler'den de önce, insanoğlu zamanı takip etmek ve en önemli anlarını kaydetmek adına yıldızları ve mevsimleri kullanıyordu. Sezyum, göklerle olan bu bağlantıyı yok etti, sokak lambalarının takımyıldızları gizlemesi gibi sildi. İyi bir element olmasına rağmen, sezyum ayın veya güneşin şiirsel duygusundan yoksundur. Bununla birlikte, sezyuma geçişin lehindeki iddia, yani sezyum elektronlarının evrenin her köşesinde aynı frekansta titreşiyor olması nedeniyle evrensel olduğu artık pek güvenilir olmayabilir...


19-Periyodik Tablonun Üstü 

Fr / At / Es / Ac / In 

Bilindiği gibi evrendeki parçacıkların yüzde 90'ı hidrojen, diğer yüzde 10'Iuk kısmı ise helyumdur. Dünyanın altı milyon kere milyar kere milyarlarca kiloluk kütlesi de dahil diğer her şey, bir kozmik yuvarlama hatasıdır. Altı milyon kere milyar kere milyarlarca kilonun içinde en ender bulunan element astatinin toplam kütlesi sadece 28.35 gramdır..


Ev kedisine Felis catus diyen sistem, günümüzde yerini kademeli olarak kromozomal DNA barkodlarına bırakıyor. Yani güle güle bilinçli şempanze Homo sapiens, hoş geldin TCATCGGTCATIGG...


Bir gün uzaylılar dünyayı ziyarete gelirse, onlarla iletişim kurabileceğimizin bir garantisi yok, hatta muhtemelen "Dünyaca" konuşacakları bile şüpheli. Ses yerine feromonlar veya ışık sinyalleri kullanabilir ve karbondan bile yapılmamış olabilecekleri için etrafta bulunmaları diğer canlıları zehirleyebilirler. Ne yapıp edip akıllarına girmeyi becersek bile, aşk, tanrılar, saygı, aile, para, barış gibi bize ait ilgi alanları onlara anlamsız gelebilir. Onların önüne çıkartabileceğimiz ve kavramalarını sağlayacağımız şeyler, sadece pi gibi sayıIar ve periyodik tablodur...

Kitabın isminin nereden geldiğini merak edenler için de, 
“evde denemeyiniz” uyarısıyla:  



Bu arada tabloda varlığı bilinen ama elde edilmeyen 4 elementte bulundu ve isimlendirme aşamasına geldi..Bununla ilgili habere buradan ulaşabilirsiniz..

web sayfası

16 Mart 2016

Birkaç güzel albüm..


bu günü  güzelleştirecek
birkaç albüm eklemenin iyi olacağını düşündüm..

01-Renaud García-Fons

-Dorantes & Renaud Garcia Fons-2015-Paseo a Dos
-Renaud García-Fons-2016-Le Pacte Sacré
-Renaud García-Fons-Naturally

Sanatçının 3 albüm çalışmasını aynı yere topladım. Fons'un Dorantes'le yaptığı albüm komple dinlenecek bir albüm, 2016 yılı albümü ise bir soundtrack albümü, dikkat çekici parçalar var, üçüncüsü ise bir albüm değil benim Fons'un değişik çalışmalarını topladığım bir derleme..Alışık olduğumuz değil, değişik tarzdaki çalışmalardan oluşuyor..

02-Adam Hurst-2016-To A Darkening Sky

Hurst'un albümü diğer albümlerini bilenler için çok bir değişiklik içermiyor, sanırım o da artık kendini tekrarlamaya başladı.. Ama gene de yeni albümünü görmenin heyecan verdiği isimlerden...

03-Trygve Seim & Andreas Utnem-2010-Purcor

Kuzey cazının eşsiz melodileri var albümde..Norveç'li Trygve Seim saksafonunu bize daha yakın gelebilecek bir tonda çalıyor..Akılda kalacak albümlerden..

04-Jazz At Berlin Philharmonic-V-2016-Lost Hero-Tears for Esbjorn

Albümdeki isimler göz kamaştırıyor, (Iiro Rantala, Viktoria Tolstoy, Ulf Wakenius, Lars Danielsson, Morten Lund) hemen kaliteli bir albüm hissi oluşuyor ve dinlediğinizde de yanılmadığınızı görüyorsunuz, parçaların tamamı çok güzel kesinlikle tekrar tekrar dinleyebileceğiniz bir albüm..


07 Mart 2016

The New Yorker


The New Yorker, ABD'de, röportajların, yorumların, eleştirilerin, denemelerin, kurmaca yazınların, hicivlerin, karikatürlerin ve şiirin içinde bulunduğu bir dergidir. Haftalık olarak 1925'te Amerikalı gazeteci Harold Ross'un kuruculuğunda yayın hayatına başlamış dergi günümüzde yılda 47 kez çıkmaktadır. Rea Irvin, Dorothy Parker, Garrett Price, Peter Arno, Ilonka Karasz, Ralph Barton, Alexander Woollcott, Julian De Miskey, H.O.Hofman, Ring Lardner ve Robert Benchley gibi isimler dergiye erken dönemlerinde katkı sağlayanlar arasındadır. Rea Irvin'in çizdiği kapaklar gerçekten çok dikkat çekici geldi bana...

Yayın içeriği çoğunlukla New York'un kültürüne yönelik olsa da New York'un dışında da büyük bir okuyucu kitlesine sahiptir. Dergi resimli ve belirli bir konuyla alakalı kapaklarıyla olduğu kadar popüler kültüre yönelik yorumlarıyla, yayınladığı kısa hikayelerle ve edebi eleştirilerle tanınmaktadır. Dergi 1984'te Samuel Irving Newhouse tarafından satın alınmış ve Advance Publications medya grubunun bünyesine dahil edilmiştir.

bu güzel koleksiyonun olduğu sayfa
Şubat 1925-Aralık 1947 tarihleri arasında çıkan bu 22 yıllık arşivde yaklaşık 1200 adet kapak bulunmaktadır. Hepsini PC'nize indirmek için tıklayın...



04 Mart 2016

Birhan Keskin




















Kargo

Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. 
Lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok 
burada dursun. 

Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem 
zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun! 

Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır 
okşar, biri alnından öper. Az unutursun. 

Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim 
kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun. 

Buraya küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve
çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın. 

Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak, 
o inat neyse sen osun. 

Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa 
nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, 
aklında bulunsun.

Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, 
ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun. 

Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak: sen şahane bir 
okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N' olcak ki, 
bırak patronlar seni kovsun! 

Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça, 
(bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun. 

Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki 
çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat 
midene dostluk olsun. 

Şuraya Youtube 'dan müzikler. Bach dinle filan, koydum. Ama 
müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun. 

Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına 
yandığım, kırkına birden deva olsun...

Birhan Keskin- 2016-Fakir Kene
Metis Yayıncılık-80 sayfa


"Birhan Keskin “Fakir Kene” kitabıyla bize bir “kargo” yollamış, ben bir okur olarak kargoyu teslim aldım ve güç buldum. Kargodan “ısınmam için küçük güneşler” çıktı, “bir inanç bir inat” çıktı, “uzak olan ama belki de dokunabileceğim umutlu günler” çıktı, “tabiat, ağaçlar, güzel çaylar” çıktı. Siz de Birhan Keskin’in okuruna gönderdiği kargoyu teslim alın, belki karanlık günlerde ve soğuk akşamlarda ısınmak için ihtiyacınız olur."
(Emek Erez)
















Birhan Keskin
Kırklareli-1963 Türk şair, yazar

1986 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nü bitirdi. İlk şiirini 1984 yılında yayımladı. 1995-98 yılları arasında arkadaşlarıyla birlikte Göçebe dergisini çıkardı. Çeşitli yayın kuruluşlarında editör olarak çalıştı. 

Eserleri

1991-Delilirikler-İskenderiye Kütüphanesi
1994-Bakarsın Üzgün Dönerim-Era
1996-Cinayet Kışı + İki Mektup-Göçebe Şiir Kitapları
1999-Yirmi Lak Tablet + Yolcunun Siyah Bavulu-YKY
2002-Yeryüzü Halleri-YKY
2005-Kim Bağışlayacak Beni-Metis (1991-2002-Beş kitap birarada)
2005-Ba-Metis
2006-Y’ol-Metis
2010-Soğuk Kazı-Metis 
2016-Fakir Kene-Metis

Keskin'in "Ba" kitabı Altın Portakal şiir ödülünü alarak, Gülten Akın'ın ardından bu ödülü kazanan ikinci kadın şair oldu. Sema Kaygusuz'un "Karaduygun" adlı öykü kitabında, Türk edebiyatında ilk kez, bir şair kitabın kahramanı oldu...

29 Şubat 2016

Zeynep Uzunbay



“Kadınlar coşkulu, sitemli, çocuksu sesleriyle anlatıyorlar, adamlar da onlara “SAÇMALAMA!” diyordu.” 

....şeklinde bir epigrafla açılıyor roman...

Yokuş Aşağı Portakallar, dilsiz bırakılmış kadınların, gerçeğin hemen kıyısında gördükleri düşleri anlatıyor. Çaresizliği huylarıymış gibi taşıyan bu kadınlar, belleklerini yitirmemek için kendi kendileriyle konuşuyorlar. İç seslere saklanan, saklandıkça ağırlaşan her sır, günü geldiğinde dilden dökülecektir; tıpkı yokuş aşağı yuvarlanışı engellenemez portakallar gibi… Yaşamak, ayakta kalmak, hatta delirmek bile bir zaferdir artık. (Tanıtım Bülteninden)

Evrensel Basım Yayın
168 sayfa-2015



1961'de Karaözü kasabasında doğdu. O yıllarda Sivas'a bağlı olan Karaözü, daha sonra Kayseri ilinin Sarıoğlan ilçesine bağlandı. İlkokulu, ortaokulu ve Sağlık Meslek Lisesi'ni Kayseri'de okudu. Turhal ve Tokat'ta iki yıl hemşirelik yaptı. 1985'te Ankara'da Gazi Eğitim Fakültesi Edebiyat Bölümü'nü bitirdi. Çeşitli okullarda edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra, 2006 yılında emekli oldu. İzmir'de yaşamaktadır.

Uzunbay şiirlerinin yanı sıra, şiir yazıları, şiir çözümlemeleri de yazmaktadır. Şiirleri İtalyanca ve İngilizce'ye çevrilmiştir.

Yapıtları

Şiir

1995-Sabahçı Su Kıyıları
1998-Yaşamaşk
2003-Kim'e
2006-Yara Falı
2010-Geri Dönüşüm


Çocuk Öykü

2010-Aklımın Çiçekleri
2011-Kedi Merdiveni


Roman-İnceleme

2010-Acı Bir Kuş
2011-Aydınlığım Deliyim Rüzgarlıyım-İnceleme
2015-Yokuş Aşağı Portakallar
2019-Kamçılanma Mesafesi
2019-Çoğunluk Dersleri




Kitap hakkında uzun uzun değerlendirmeler yazmaktansa kısa bir alıntı her şeyi anlatır diye düşündüm:

"Annem türkü öğretirdi bana. Ondan öğrendiğim türküleri, ondan daha güzel söylermişim, kulağım da sesim de harikaymış, öyle derdi. Büyüyünce bunun doğru olduğunu anladım. Meğer bildiğin berbatmış annemin sesi! Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar türküsünü söylediğinde nasıl da dokunurdu içime, birlikte söyleyelim derdim, söylerdik, yine söyleyelim derdim, yine yine yine...

Bu türküyü söyleyen, söylemeye çalışan çocuklar gördüm sonra. Çocuk bunu neden sevsin diye düşündüm, bulamadım, ezgisinde bir şey, bir kolaylık mı var acaba? Bak, sana başka bir türkü öğreteceğim, o da çok güzel demişti:


Yumurtanın kulpu yok
Gözlerimde uyku yok
Sür gemici gemiyi
Hiç kimseden korkum yok!

Sevmiştim. Hem komik hem de cesur bulmuştum türküyü. “Çocukluğumda, sabahları radyoyla uyanırdık, bu türkü çok çıkardı, oradan kalmış aklımda,” demişti. İlkokulda derse girerken, hep bu türkü gelirmiş aklına, içinden söylermiş:

“Hiç kimseden korkum yok! Hiç kimseden korkum yok! Korkuyordum da ondan," demişti. Çünkü asker babasının arkasından o şehir bu şehir gezerlermiş, nerdeyse her ders yılına başka bir okulda başlarmış. Yumurtanın kulpundan sonraki birkaç yıl, her okul girişinde içimden bu türküyü söyledim. Böylece iki kere korkmamış oluyordum.

Ara tatile az kaldı. Doğum günümde İzmir'de olacağım. Karlı dağların arasından yağmurlara doğru akıp gideceğim. Annem, kirpiklerini kırpıştıra kırpıştıra, “Kitabın neresine geldin bakalım?" diye sorar muhakkak. Ohooo, daha yeni başladım anne, derim ben de. Okuduğum kadarını; Narin'i, İpek'i, Kezzi`yi, Hasan’ı anlatırım. Derim ki, Hasan kekeme. Bir gün çocuklar, Hasan çok güzel türkü söylüyor örtmenim, dediler. Söylemek ister misin Hasan, dememe kalmadı, Hasan başladı bile türküye. Ben de anneme söylerim.

Allı turnam yoldan geçmiş yorulmuş
Vay gidi babo babo vay
Şahin vurmuş kanatları kırılmış
Vay gidi babo babo vay yanıma vurma
Le vay diley diley, ah le diley diley

“Hasan Yalınkaya'dan biliyor musun?” derim. O, “Nerden bileceğim' demeden, ben “nerden bileceksin," der, devam ederim: o günden sonra, her gün derse Hasan'ın türküleriyle başladık, Öyle ki, artık başımı çevirip bakmam, elini kulağına atıp başlamasına yetiyor, türküsünü bitirir bitirmez de yeniden o utangaç küçük oğlan oluveriyor. Biraz yüreklensin diye, sen olmasan biz derse nasıl başlayacağız Hasan, dedim bir gün, Gülücükleri ağzında sımsıkı kapalı, kucağındaki ellerine bakıyor, kaldırmıyor başını.

Sonra bir gün gelmedi Hasan. Çocuklar suçiçeği çıkardığını söylediler. Türküyü ben söyleyeyim mi örtmenim, dedi Ali Osman. Ali Osman, Maraş’tan bir haber geldi, dedi, kapı çaldı. Gel demeden girmiyorlar ki anne, öğretemedim. Gelen Hasan’la annesi... Ama neden getirdiniz çocuğu, dedim arkasını getiremedim. "Türküsünü söylesin, götüreceğim” dedi annesi. Hasan yerine geçti, elini kulağına attı:

Seher vakti evinize vardım varmaz olayıdım
Geçiyordum bağınızdan geçtim geçmez olayıdım
Yalancısın inanamam gayrı sana güvenemem
Yalancısın yalancısın yalancısın dost

Aptalım ben, aptalım işte! Hasan, dersi Ali Osman'la başlattığım için bana yalancısın diyordu. Kendimi affettirmem, Ali Osman’ı da harcamamam lazım, Düşünelim bakalım. Hasan'a bir bağlama almalı. Öbür çocuklar üzülür, çok kıskanırlar. Yalınkaya'ya, Hasan’ın evine gideyim ben, geçmiş olsuna… Annesiyle konuşurum, o almış gibi yaparız. Hem Gülendam anayı da görürüm. Narin ne durumda acaba? Türkü de yakmıyor kaç gündür. Türkü dinlemediğim, hatta türkü dinlemeyi bayağı bulduğum bir dönem oldu. Korkunç Ne Yani Dönemi! Büyüyorsun da ondan demişti annem, insan türküleri bir çocukken bir de yaşlandığında severmiş. Ben de yaşlanmaya başladım demek ki...



Eduardo Galeano ve Gülten Akın sevgisine Uzunbay'da da rastlamak çok hoş duygular bıraktı bende.. 

( Komşu yayınlarından çıkan "Aydınlığım Deliyim Rüzgarlıyım" adlı kitabında Gülten Akın'ın ilk kitabından son kitabına kadar, hem insanın mahrem tarihini, hem de o tarihin can bulduğu toplumsal tarihi izlediğini söylemiş..)

Necati Eker'in Uzunbay'la yaptığı röportajını da buraya almak istiyorum. (Cumhuriyet kitapta yayınlandı bu röportaj)

“Bir çocuk oyununun içindeyiz. Anneme sarılmak istiyorum, ama portakal yuvarlağının içinde kalan kollarımız yüzünden sarılamıyoruz. Birbirimize değdikçe yuvarlanıp uzaklaşıyoruz.”

Yokuş Aşağı Portakallar; Zeynep Uzunbay’ın 2015 Ekim’inde yayımlanan ikinci romanı. Bu vesileyle şiir yazmaya nasıl başladığını, roman yazım sürecini, şiir yazmayı neden bıraktığını ve Yokuş Aşağı Portakallar’ı konuştuk.

“Yaşanmışlıktan Çok Algının Otobiyografisi”

Yayımlanan eserlerin kronolojisine baktığımızda, ilk şiir kitabı “Sabahçı Su Kıyıları” 1995 yılında, ilk roman “Acı Bir Kuş” ise 2010 yılında yayımlanmış görünüyor. Yazmaya şiirle mi başladın yoksa başka metinler de deniyor muydun?

İlkokul öğretmenim, tahtaya yazdığı kısa bir şiirle başlatırdı dersi. Ben de benzerlerini yazmaya çalışırdım. Sen kendi duygularını yazmalısın demişti. Deniz’in gazetelerde çıkan fotoğraflarını kesip biriktiriyordum. O yakalanmasın, ölmesin istiyordum. Bu benim duygum muydu? Evet, bu senin duygun demişti öğretmenim. Liseyi bitirinceye kadar defterler dolusu duygu birikti. Kimse görmesin diye tandırda yaktım onları. Fakülte yıllarında da yazar atardım bir kenara. Şiir, benim yazdığımdan başka bir şeymiş gibi gelirdi bana. 94’e kadar ikna edemedim kendimi.

Yaşama, tecrübe etme, biriktirme süreçlerini saymazsak; ilk cümleyi yazdığın andan, romanın yayımlandığı ana kadar geçen süre ne kadar?

Acı Bir Kuş dört, Yokuş Aşağı Portakallar üç yıl.

Belli bir yazma disiplinin var mı?

Her iki romanda da 4.30-5.00 gibi kalktım. Çay kahve kahvaltı dahil 10.00’a kadar çalıştım.

Para kazanmak için yapılan mesleklerin, yazmak üzerine etkileri senin açından bakıldığında nasıl(dı)? Emekli olmak yazma serüvenini değiştirdi mi?

Çalışırken 4.30-7.00 arası yazardım, emekli olunca bu 10.00’a kadar uzadı.

Neden hep sabah?

Çalıştığım yıllarda, gün işle, akşam çocuklarla doluyordu. İşi gücü, çocukların bakımını aksatmadan çalışabildiğim bu zaman dilimi, sonradan alışkanlığa dönüştü.

Yazmaya başlamadan önce kurgu kafanda biter mi, yoksa finale varıncaya kadar kahramanların başına gelenler sana da sürpriz mi olur?

Her iki romanda da, öncelikle yazmayı planladığım yılları, kullanmayacaksam bile o yılların konuyla ilgili olabilecek olaylarını, karakterlerin adlarını, yaşlarını, özelliklerini, neler yaşayacaklarını, ne olacaklarını büyük boy kareli defterime yazdım. Aralara girebilmem için boş sayfalar da vardı. İşin en kaygan, zor dönemi o defterin oluşma süreciydi bence. Gerisi zaman, sabır… Sürpriz olan kahramanların başına gelecek olanlar değil, başlarına geleni nasıl yaşayacaklarıydı. İnsanı yazmaya bağlayan da bu bence.

Romanlarında otobiyografik ögeler ne kadar yer tutar?

Yaşadığım, duyduğum, okuduğum, hissettiğim, anladığım şeyler, hangi karaktere yakışıyorsa ona gitti. Yazma halinin marifeti bunlar. Yazan insan kendisiyle yetinemez, yetmez de zaten. Başka dertler, çareler icat eder. Yaşanmışlıktan çok algının otobiyografisi diyelim.

“Şiiri bıraktım, çünkü şiiri kurduğum duygudan uzaklaştım.”


Araştırdığım zaman pek çok ödülün sahibi olduğunu görüyorum. Edebiyat yarışmaları/ödülleri hakkında ne düşünüyorsun? Senin kazandığın ödüller ne çeşit ödüller; bir yarışmaya katılarak aldığın ödüller mi, yoksa layık olduğun düşünüldüğü için sana verilen mi?

Çok ödüllü biri sayılmam. İlki ve ikincisi kitaplaşmanın en kestirme yoluydu. Üçüncüye, sıkıntılı zamanlardı, kızımın diş teli parasını kazanmak için son gün katıldım. Hâlâ pırıl pırıl seyrediyorum kızımın ağzında. Bir de şiiri bıraktıktan sonra, Boğaziçi haiku yarışmasına, tam olarak haiku formunda olmayan bir şiirle katıldım. Bir tür vedaydı, çünkü rumuzum Jisei’ydi: Ölmeden önce yazılan son haiku…

Yokuş Aşağı Portakallar’da Handan’ın şiirle ciddi bir hesaplaşması var, şiir yazmayı bıraktığını söylüyor. Şiir yazmayı sen de bıraktın mı? Şiir konusunda Handan’a ne derece katılıyorsun?

Şiir yazdığım sürece, her şiirde kendimle hesaplaştım, belki de çok hırpaladım kendimi. Şiir çözümlemeleri, şiiri düşünen yazılar yazdım. Toplansa birkaç kitabı doldurur bunlar. İnsan, şiirle ilgili bugün başka yarın başka şeyler düşünebilir. Bu nedenle, Handan’a katılıp katılmamam söz konusu değil. O, romanın kurgusu içinde, dile getiremediği gerçekleri imgelerle sarıp sarmaladığı için yorgun ve öfkeli. Ama insan şiirle açık ettiklerine olan ilgisini de yitirebilir zamanla. Şiiri bıraktım, çünkü şiiri kurduğum duygudan uzaklaştım. Büyük konuşmamak lazım, belki bir gün yine yazarım. Yazmazsam da ne şiirden bir şey eksilir ne benden. Ayrıca, beş kitap hiç de az değildir; söyleyeceğini söylemiştir, tükenmiştir, baskısı yoktur.

“…tanımadığım, sadece karşılaştığım kadınları bile, hikâyenin yedinci kadını olarak hayal ettim.”


Son romanda abartılı bir melodram var. Kahramanlarına bu kadar yüklenmenin sebebi nedir?

Kitaptaki zaman, çoğunlukla kadınların kendi kendileriyle baş başa kaldıkları geceler. Narin, “Gece de olmasa benim bir aklım yok. Herkes uyuyunca öbür Narin gelip giriyor içime. Her şeyi sırayla, sırasını şaştıysa dönüp en baştan yaşıyor,” der. Çocukken, gündüz yaptıklarımızı gece hatırlar korkardık. Gece her duyguyu şiddetlendirir. Belki bundan.

“Kadınlar coşkulu, sitemli, çocuksu sesleriyle anlatıyorlar, adamlar da onlara “SAÇMALAMA!” diyordu.” şeklinde bir epigrafla açılıyor roman. Benim gördüğüm ise romanda erkeklerin “saçmalama!” diyecek kadar bile söz sahibi olmadıkları. Neden bu epigraf?

Romandaki altı kadını yazarken, tanımadığım, sadece karşılaştığım kadınları bile, hikâyenin yedinci kadını olarak hayal ettim. Neden bilmiyorum. Yürürken, otobüste dolmuşta, trende onları dinledim. Bir gün, Karşıyaka sahilinde hızlı hızlı yürürken, peş peşe üç çiftin yanından geçtim. Kadınlar anlatıyor, adamlar “Saçmalama yaa, saçmalama bee, saçmalama aşkım,” diyorlardı. Bu kadarı tesadüf olamazdı. O epigraf yedinci kadın(lar) için.

Romanda sesini en çok duyduğumuz erkek Kemal. Onu da kadınların aktardığı kadarıyla biliyoruz. Yaşadıklarını, duygularını bir de Kemal’in kendi ağzından anlatmayı hiç düşündün mü?

Düşündüm. Çünkü Kemal, romandaki öbür erkeklerden farklı, o da bir öteki ve hayatı zor. Kadınlar tarafından aktarılmış görünse de; İpek’le konuşmaları, duymasak bile annesinin kulağına fısıldadıkları, telefona düşen mesajlarıyla duygularını bizzat Kemal’den öğreniyoruz.

Yokuş Aşağı Portakallar’ın içinde kendini en yakın hissettiğin karakter hangisi?

Bir ayırım yapamıyorum, hepsi benden doğdu. Zorlarsam “Sınıf” derim.

Romanda rüyalar gerçeği imliyor. Senin rüyalarla aran nasıl? Rüyaların sesini ne kadar dinliyorsun?

Çocukluğumda gördüğüm bazı rüyaları bile unutmamışım. Rüyaların senaristi, oyuncusu, yönetmeni biziz, fazladan anlam yüklemeye gerek yok. Yazarken, bir dil ve duygu aktarımı olanağı olarak, gördüğüm rüyalardan yararlandım tabii, ama romandakileri gündüz gözüyle yazdım.


Uzunbay'ın bazı anekdotsal yazılarını buradan indirebilirsiniz...


04 Şubat 2016

Iakovos Kolanian


1960 yılında Yunanistan'ın Pire kentinde doğdu. Atina Ulusal Konservatuvarını bitirdi. Oscar Ghilia ve Leo Brouwer gibi isimlerle çalıştı. Avrupa , Asya , Kuzey Amerika ve Latin Amerika gibi ülkeleri dolaşarak klasik gitar repertuvarını oluşturdu. Viyana, Milano, Atina, İsrail, Kıbrıs ve Erivan gibi yerlerde senfoni orkestraları, oda müziği toplulukları ve bireysel olarak uluslararası festivallerde yer aldı.

albümleri

2010-Plays Mikis Theodorakis-Epitaph & Romancero Gitano
2006-Bohemio: Guitar Masterworks of Agustin Barrios
2004-Shoror: Armenian Folk Music for Guitar
2003-Bach Lute Suites for Guitar
1991-Tjeknavorian's Concerto for Guitar



Iakovos Kolanian-2004-Shoror

01. Garoun a (Komitas)
02. Noubar Noubar (Folk)
03. Nazeli Bar (Folk)
04. Yaman Yar (Folk)
05. Sareri Hovin Mernem (Folk)
06. Yarimo (Altoonian)
07. Osanna (Folk)
08. Sourch Bar (Folk)
09. Zankezouri (Folk)
10. Kakavig (Folk, Komitas)
11. Manoushaki (Komitas)
12. Vagharshapati (Komitas)
13. Ounapi (Komitas)
14. Marali (Komitas)
15. Shoushiki (Komitas)
16. Hed Ou Arach (Komitas)
17. Shoror (Komitas)



album için..



27 Ocak 2016

Barış Bıçakçı



Barış Bıçakçı son kitabında minimalist bir yaklaşımla öyküler yazmaya girişmiş, Kitap, Barış Bıçakçı'nın en kötü kitabı bence..Değişik bir şey denemiş ama olmamış sanki..Öyküleri; hem her biri bağımsız bir öykü olacak hem de bir bütünlük arzedecek şekilde kurgulamış gibi ama bundan çok uzak..Beğendiğim bir öyküsünü kitaptan bağımsız tek başına bir öyküymüş gibi olduğunu düşünüp buraya alıyorum:

Sessiz Telefonlar

Rıfat'a sessiz telefonlar geliyor.

Bir öğleden sonra telefon çalıyor, Rıfat ahizeyi kaldırdığında, belli belirsiz bir uğultudan başka bir şey duyamıyor. “Efendim?” diyor Rıfat, “Buyurun? Alo?” Cevap alamıyor, sevgilisi arayıp sessiz kalmış olabilir, diye heyecanlanıyor. Ama sonra arayanın trene binerken pabuçlarını çıkaran küçük kız olduğunu anlayıveriyor, hani şu Afyon Garı'ndaki.

Başka bir gün Rıfat tam evden çıkacakken telefon çalıyor. Yine ses yok. Bu kez arayan Ahmet Abi'ye uzaktan uzaktan domates peynir kesen kadın. “Alo, buyurun?” diyor Rıfat. Ses yok!

Arkadaşlarını yemeğe çağırdığı bir akşam, telefon çalıyor. Arkadaşları masada gürültüyle konuşmayı sürdürürken Rıfat, telefonun diğer ucunda anasız bir tayın akşamın dinginliğini otladığını duyuyor, coşkun ve hüzünlü. Yine de âdet yerini bulsun diye “Alol Alo!” diye sesleniyor. Arkadaşları susup ona bakıyor, “Kapattı” diyor Rıfat, nasıl açıklayacak, “Yanlış numara herhalde.”

Ertesi günü Rıfat telefon bekleyerek geçiriyor ama kimse aramıyor. Sonraki günler de arayan olmuyor. Neden bekliyorum ki, diye soruyor kendi kendine Rıfat. Telefonu alıyor, rastgele bir numara çeviriyor. Telefon çalıyor, açılıyor, Rıfat susuyor..

“Efendim?” diyor telefonun diğer ucundaki ses, “Kimsiniz?” diye soruyor. Cevap alamıyor ama hemen anlıyor arayanın beylik yıldızlarıyla kadifeden yastığında yatmaktansa gölün sularına dökülen gece olduğunu, çünkü edebiyat eleştirmenlerinin hep belirttiği gibi, hiçbir şey söylemeye çalışmamaktan doğuyor şiir...

Barış Bıçakçı-Seyrek Yağmur
2016-İletişim Yayıncılık, 100 sayfa

21 Ocak 2016

Hannah Arendt


Margarethe von Trotta-2012-Hannah Arendt

Yönetmen: Margarethe von Trotta
Senaryo: Pam Katz, Margarethe von Trotta
Görüntü Yönetmeni: Caroline Champetier
Müzik: André Mergenthaler
Tür: Biyografi
Ülke: Almanya, Israil, Lüksemburg, Fransa
Süre: 113 Dk.
Oyuncular: Barbara Sukowa, Janet McTeer, Julia Jentsch, Axel Milberg, Timothy Lone, Megan Gay, Nicholas Woodeson, Tom Leick, Ulrich Noethen, Nilton Martins

IMDB / Download

Dâhi, düşünür, sert ve ateşli, sigaraları uç uca ekleyen, "Kötülüğün Sıradanlığı"nı keşfiyle dünyayı sarsan bir kadın... Hannah Arendt, Nazi Adolf Eichmann´ın Kudüs´teki mahkemesine katıldıktan sonra, Holokos´u daha önce kimsenin yapmadığı şekilde yazma cesaretini gösterir. Çalışması, anında bir skandala yol açar, ama rakipleri ve arkadaşları tarafından saldırıya uğrasa da sarsılmaz. "Düşünen bir kadının filmini" yaptığını belirten Alman yönetmen Margarethe Von Trotta, Arendt´i gözlemci ve yazar olarak, 1961-1964 yıllarında Eichmann hakkındaki çalışmasına verilen tepkilere direnirken resmediyor...

Kimdir Hannah Arendt

 "1962'nin güneşli Mart sabahlarından birinde Hannah Arendt'i taşıyan bir taksi Central Park'a doğru hızlanırken bir kamyonla çarpıştı. Gözlerini ambulansta açan Arendt kollarını ve bacaklarını hareket ettirdi, gözlerini yuvarladı, tarihleri, şiir mısralarını ve telefon numaralarını sayarak hafızasını test etti. Daha sonra yakın arkadaşı Mary McCarthy'ye olayı şöyle aktarmıştır: "Kısa bir süreliğine yaşam ya da ölüm kararının bana bağlı olduğunu düşündüm." "Ölümün korkunç olmadığını düşünse de" aynı zamanda "hayatın epey güzel olduğunu ve sevdiğini" düşünmüştü. (alıntı: Eugene McCarraher)


Hannah Arendt (1906-1975) Alman siyaset bilimcidir. Çoğu kişi tarafından felsefeci olarak da bilinmekle birlikte, kendisi felsefenin "bireyin kendisi"ne dair sorunlarla uğraştığını söyleyerek bu sıfatı reddetmiştir. Siyaset bilimci olarak tanımlanmayı istemesinin sebebi çalışmalarının "tekil olarak insana değil, dünyada yaşayan ve dünyayı kaplayan insanlığa" odaklanmış olmasıdır.

Arendt, o zamanlar bağımsız bir şehir olan Aşağı Saksonya'nın Linden şehrinde (şimdiki Hanover'in bir parçası), seküler bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve Königsberg (hayranı olduğu Immanuel Kant'ın şehri, bugünkü adı ile Kaliningrad) ile Berlin'de büyüdü.

 

Martin Heidegger ile birlikte Marburg Üniversitesinde felsefe çalışan Arendt'in onunla uzun, fırtınalı romantik bir ilişkisi oldu. Bu ilişki, Heidegger'in Nazi sempatisi yüzünden zaman zaman eleştirilmiştir. Heidegger'den ayrıldığı dönemlerden birinde Heidelberg'e taşındı ve orada varoluşçu felsefeci Karl Jaspers'in danışmanlığında Aziz Augustinus'un düşüncesinde aşk kavramı üstüne bir tez yazmaya başladı.

Arendt'in tez çalışması 1929 yılında yayınlandı ancak 1933 yılında Yahudi olduğu gerekçesi ile gerekli hocalık niteliklerine sahip olmadığı belirtilerek Alman üniversitelerinde ders vermesi engellendi. Bunun üzerine Paris'e kaçan Arendt orada edebi eleştirmen ve Marxist gizemci Walter Benjamin ile tanışıp onunla dost oldu. Fransa'da kaldığı süre boyunca Yahudi göçmenlere yardım ve destek sağlamaya çalıştı.


Ancak Fransa'nın II. Dünya Savaşı sırasında savaş ilan etmesi ve Alman askeri kuvvetlerinin Fransa'nın bazı bölgelerini işgal etmesi sonucunda Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesinden ötürü Fransa'dan da kaçmak zorunda kaldı. 1940 yılında Alman şair ve felsefeci Heinrich Blücher ile evlendi. 1941 yılında kocası ve annesi ile birlikte, ona ve yaklaşık 2500 Yahudi göçmene yasadışı vize veren Amerikalı diplomat Hiram Bingham'ın yardımı ile ABD'ye kaçan Arendt, New York'taki Alman-Yahudi topluluğun aktif bir üyesi oldu ve haftalık Aufbau için yazılar yazdı.

II. Dünya Savaşı bittikten sonra Heidegger ile ilişkisini sürdürdü ve Almanya'nın Nazilerden arındırılması etkinliklerinde onun lehinde tanıklık etti. 1950 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin doğal vatandaşı ve 1959'da da Princeton Üniversitesi'ndeki ilk tam kadrolu kadın profesör oldu.

1975 yılında, 69 yaşında hayata gözlerini yumduğunda Annandale-on-Hudson, New York'ta kocasının uzun süre ders vermiş olduğu Bard Koleji'nin mezarlığına gömüldü.















Eserleri 

1929-Der Liebesbegriff bei Augustin
1951-Totaliterizmin Kökenleri
1958-Rahel Varnhagen: Bir Yahudi Kadının Hayatı
1958-İnsanlık Durumu
1961-Geçmişle Gelecek Arasında
1963-On Revolution
1963-Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil
1968-Men in Dark Times
1969-Crises of the Republic
1978-The Jew as Pariah
1978-Life of the Mind
















Bazı Sözleri

"Dünün üzüntüleri ve yarının endişeleriyle donatılmış bir kalpten, bugün için bir şey bekleme..."


"Düşünmeyen insanlar uyurgezerlere benzer..."


"Eğer düşündüğüm her şeyi aklımda tutabilecek kadar güçlü bir hafızam olsaydı, bana öyle geliyor ki hiçbir şey yazmazdım... Benim için önemli olan düşünme sürecinin kendisi..."


"Herhangi birini yok saymak, onu kendi varlığından kuşku duymaya yöneltir..."


"İnsan zorunluluğa neden maruz kaldığını bilemediği takdirde, özgür olamaz ve kendisini zorunluluktan kurtarmaya çalışması da onu hiçbir zaman özgür kılmaz..."


"Şiddet araçlarının teknik gelişimi artık öyle bir noktaya geldi ki, hiçbir siyasal amaç, insan aklının sınırları içinde, bu araçların yıkıcı potansiyeline denk değildir; ne de silahlı çatışmalarda bu araçların kullanılmasını haklı kılabilir..."

16 Ocak 2016

Jonas Knutsson & Johan Norberg




















Johan Norberg

1959 Lycksele Güney Lapland-İsveç doğumlu gitarist, besteci, prodüktör ve yazar. İskandinavya'nın en iyi akustik gitar çalan gitarcılarından biridir. İki tane solo albüm yaptıktan sonra o da meslektaşı Knutsson gibi hem kendi ülkesi hemde diğer ülkelerin caz ve folk sanatçılarıyla ortak çalışmalara imza attı.

Jonas Knutsson 

1965 Umea-İsveç doğumlu, soprano, alto ve bariton saksofoncu, besteci ve eğitimci. 70’li yılların sonunda Danimarka’da yaşayan Amerikalı saksafoncu Sahib Shibab ile birlikte okuyan ve daha sonra Hintli tabla ustası Fazal Querishi, Amerikalı basçı Tom Kennedy ve fusion grubu Cabazz Ve Mynta ile çalışan Knutsson kısa bir süre sonra şarkıcı Lena Willemark’la tanışıp İsveç folk müziği hakkında bilgi edinip bu türe merak saldı. Johan Söderquist, multi-enstrumantalist Ale Möller ve perküsyonist Bengt Berger ile “Enteli” adlı bir grup kuran Knutsson, müziğinde dört farklı saksafon kullanarak kendini geliştirdi. İsveç caz müzik camiasının en ünlü piyanistlerinden Anders Persson, Kanadalı double bass sanatçısı Sebastian Dube ve Meksikalı perküskyonist Rafael Huizar Sida, Türkiye'den Fuat Talay ve İsveçli gitarist Johan Norberg’le bir araya gelerek kuzey cazını dünyanın değişik yerlerindeki ülkelerin folk müziğiyle harmanlayarak ortaya çok güzel müziklerin çıkmasını sağladı.

Eski yıllardan beri müzisyenler kendi kültürel altyapılarının ötesinde tınılar ve stillere bağlandıklarında genellikle bu Jazz ve world müzik adına güçlendirici bir unsur olmuştur. Ancak bazı projeler için de otantiklik en çok ihtiyaç duyulan şeydir, tıpkı Knutsson-Norberg ikilisi ve onların Kuzey İsveç'e, oranın folk müziğine ve Sami kültürüne saygı duruşu niteliğindeki müzikleri gibi. Bunu saksafoncu Jonas Knutsson ve gitarist Johan Norberg kadar iyi yapabilen yoktur. İkili dostça ve işitsel olarak çocukluk anılarını, Kuzeye özgü duygu ve düşüncelerin çerçevesinde kişisel tecrübeleriyle aktardıkları bir ortaklık yürütüyorlar.

 

İkili birlikte 3 albüm çalışması yaptılar

-2004-Norrland
-2005-Cow Cow Norrland-II
-2008-Skaren Norrland-III



Jonas Knutsson : Saxophone
Johan Norberg : Acoustic guitar, kantele

Her 3 albümün de tamamı baştan sona keyifle dinlenecek niteliktedir...


ACT albüm kapakları

Eskiden beri albüm/kitap vb. alırken bazı kapaklar çok ilgimi çekerdi ve hakkında hiçbir şey bilmesem bile o albümü veya kitabı mutlaka alırdım.

Kaliteli Klasik ve Jazz albümleri yayınlayan 2 önemli firma var ECM ve ACT...Şimdi bu ACT firmasının çok güzel albüm kapakları var basit ve özgün..

Hepsini biraya toplamanın güzel fikir olduğuna karar verdim..Bu arada ilk kapakla başladım ama sonrada albümleri de olsun istedim..

Ve sonuçta güzel bir koleksiyon oldu. (parayla almayı düşünüyorsanız yaklaşık 20.000 lira tutacak bir koleksiyon:))

Hepsini bilgisayarınıza indirmek için...

07 Ocak 2016

Bir film, bir kitap...



Diederik Van Rooijen-2013-Daglicht

Yönetmen : Diederik Van Rooijen
Senaryo : Philip Delmaar, Marion Pauw
Görüntü Yönetmeni : Lennert Hillege
Müzik: Bart Westerlaken
Yapım : 2013, Hollanda
Tür : Gerilim
Süre : 114 dakika

imdb

Oyuncular
Derek de Lint, Fedja van Huêt, Monique van de Ven,
Angela Schijf, Victor Löw

indirip izlemek için..




















Yalancılar ve Sahtekarlar Ansiklopedisi

Roelf Bolt (Çev. Tevfik Uyar)
2015 Domingo Yayınevi,  280 Sayfa


Kimse kandırılmak istemez ve kimse sahtekarlık hikayelerine hayır demez. Sebebi ister sahtekarın yaratıcı yöntemleri ister kurbanların ısrarlı saflıkları olsun, eğlenceli ve hatta destansı buluruz "bizden ırak" yalan dolanları.

Yalancılar Ve Sahtekarlar Ansiklopedisi, insan olmaya "aldatma ve aldanma" penceresinden bakıyor; dünden bugüne, şöhretliden bilinmeyene, en "doğru" yalanları, en "gerçek" sahteleri, en başarılı sahtekarlık vakıalarını bir araya topluyor. Pazardan edindiği askeri üniformayla zor kullanmadan şehrin belediye sarayını teslim alan Alman ayakkabıcı (bugün adına basılmış bir pul var); kısırlık tedavisi diye erkeklere keçi testikülü nakledip servet edinen şarlatan; toplama çıkarma yapabilen atıyla sansasyon yaratan asilzade; foyası ancak 70 yılın ardından, ürettiği eserler dünyanın önemli müzelerine dağıldıktan sonra ortaya çıkan sanat dolandırıcısı ve denizkızı iskeletinden ejderha yumurtasına, alternatif gerçekler yaratmada sınır tanımayan düzen-bazlar.

Ayrıca Cicero, Einstein, Ernest Hemingway, François Mitterrand (kendine suikast düzenleterek bu kitaba girmeye hak kazandı), Marco Polo ve Batlamyus gibi adına kolay kolay toz kondurmayacağınız pek çok önemli isim.

Ansiklopediler genelde nihai sözü söyler. Bu ansiklopedide okuyacaklarınız ise muhtemelen sizde tekrar tekrar teyit etme isteği yaratacak. Yalancılar ve Sahtekarlar Ansiklopedisi aynı anda hem büyük keyif verecek hem de fena halde paranoyanızı tetikleyecek. (Tanıtım Bülteninden)
Related Posts with thumbnails