23 Mayıs 2020

Georgi Gospodinov-Hüznün Fiziği



Bulgaristan’ın 1989 sonrasında en çok çevrilen yazarlarından biri olan Georgi Gospodinov 1968 yılında Yambol’da doğdu. Sofya Üniversitesinde Bulgar filolojisi okuyan Gospodinov, 1992’de yayımladığı ilk şiir kitabıyla edebiyat dünyasına başarılı bir giriş yaptı.

Bir süre şiire ağırlık verdikten sonra düz yazıya yönelerek Doğal Roman’ı (1999) yayımladı. Uluslararası çapta ilgi gören roman yirmi üç dile çevrildi; onu takip eden ilk öykü kitabı Ve Başka Öyküler (2001) ise sekiz dile çevrildi. İkinci romanı Hüznün Fiziği, 2016 Jan Michalski Edebiyat Ödülü de dahil olmak üzere birçok ödüle layık görüldü. Öykü, roman ve şiir yazmanın yanı sıra oyun ve denemeler de kaleme alan Gospodinov halen Sofya’da yaşıyor.

Kitapları: (Türkiye'de yayınlanan)

2018-Doğal Roman
2017-Hüznün Fiziği
2022-Zaman Sığınağı
2025-Yokluğun Haritaları (Şiir)
2025-Bahçıvan ve Ölüm


Georgi Gospodinov-Hüznün Fiziği
272 Sayfa / Metis Yayınları-2017

 "İnsan bir süreliğine susmalı ve oluşan sessizlikte başka bir öykü anlatıcısının –bir balık, yusufçuk, sansar veya bambunun, bir kedi, orkide veya çakıltaşının– sesine kulak vermeli. Arıların roman yazmadığını, örneğin, nereden biliyoruz? Tek bir bal peteğini bile okuduk mu? Veya balıklardan başlayalım. Evrimin nasıl da büyük bir bölümü balıkların sessizliğinde kilitli duruyor, bizden önceki tüm o asırlar boyunca nasıl da çok bilgi biriktirmişler! Bu sessizliğin derin, soğuk depolarıdır onlar." 

Bulgar yazar Georgi Gospodinov’un dönemden döneme, hikayeden hikayeye  atlayarak ince ince kurduğu bir labirent-roman Hüznün Fiziği. Romanın anlatıcısı, başkalarının zihinlerine nüfuz edip onların yaşadıklarını yaşayabilen bir adam. "Ben geçmiş satın alan bir kişiyim. Öykü tüccarı. Başkaları çay, kişniş, çek senet, altın saat, toprak ticareti yapar. Ben geziyorum ve toptan geçmiş satın alıyorum. Bana ne derseniz deyin, ne isim verirseniz verin. Elinde toprak olanlara ‘toprak sahibi’ derler, ben zaman sahibiyim, başkalarına ait zamanın sahibiyim, başkalarına ait öykülerin ve geçmişin sahibiyim. Dürüst bir alıcıyım, fiyatı asla düşürmeye çalışmam. Sadece özel geçmiş, belirli insanların geçmişini satın alıyorum. Bir seferinde bana koca bir devletin geçmişini satmaya çalıştılar, kabul etmedim."  (Tanıtım Bülteninden)

Efsane'nin özeti

Girit’te hüküm süren güçlü kral Minos, gücünü kanıtlamak için denizler tanrısı Poseidon’dan ona kurban etmek üzere bir boğa vermesini ister. Posedion boğayı Minos’a verir. Fakat hayvan, Minos’un hoşuna gider ve Minos, boğayı kurban etmez. Bunun yerine başka bir boğayı kurban eder. Poseidon bunu fark ettiğinde çok sinirlenir ve Minos’un karısını boğaya âşık eder. Minos’un karısı Pasiphae, boğayla çiftleşir ve boğa başlı, kuyruklu ama insan bedenli Minotor doğar. Minotor herkese zarar veren bir yaratıktır ve bunun üzerine mimar Daidalos’un yaptığı bir labirentin içine kapatılır.
  
Resim:Picasso / Minotorların Kralı-1958

Yarı insan-yarı boğa bir yaratık olan Minotor (Yunanca “Minos’un Boğası” anlamında), peyderpey tüm romanı ele geçiriyor. Koridorlarına gizlice sızılan öyküler, Birinci Dünya Savaşı etrafında başlarken, Trakya'nın uçsuz bucaksız düzlüğünde yaşananlar akıp götürüyor okuru.

Roman paralel anlatımlı bir aile romanı gibi başlıyor. Gece yarısı yatağı, uykuları, rüyaları karakoncoloslar bastığında, gümüş kaşık gibi korunan savaş ganimeti Macarca sözcükler, göklerden gelen Macar anneanneler, uzun dakikalar derken romanı kolayca niteleyip sınıflandıramayacağınız belli oluyor. Gospodinov’un hızlı zaman ve karakter geçişlerini, okuru hiç hırpalamadan bu kadar akıcı yapabilmesi, şahane. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın giderek romanın merkezine yerleştiğini düşünüyorsunuz, yaşanan her şeyin sebebi dünya savaşları dediğiniz anda Gospodinov bir anda rotayı değiştiriyor.

Olayları rasyonel bir çizgisel zamanda anlatmıyor yazar. Şiirli bir üslupla efsaneleri yanından eksik etmiyor. Yeraltındaki kiralık odalarının küçük penceresi, sokaktan geçen ayakkabılar, ayaklara göre insan uydurma oyunları, viraj öncesi vızıltılarından araba tahmin etme oyunları, karınca kargaşaları… Tüm bunlar bir çocuğun hayali oyuncaklarına dönüşüyor. Aşı izleri, mezarlıktan öğrenilen harfler, okumayı ölülerden öğrenen çocuklar, ailelerin uzun sır ve yalan zincirleri, ikiye bölünen dünyalar derken Gospodinov, asırlar öncesinin Minotor efsanesini zaman ve mekana hınzırca taşıyor. Minotor efsanesinin altını eşelerken bir anda günümüze, tahripkar bir bilgisayar virüsüne, oradan da bilgisayar oyunlarına geçiveriyor yazar. Aniden kendimizi Baudrillard’ın bir tür simülasyon kitabında gibi hissediyoruz. Olaylar akıp giderken Yunan mitolojisinde yenen çocukları listeliyor bir anda, Gospodinov.

Altını çizmek isteyeceğiniz yüzlerce cümleyle dolu Hüznün Fiziği. Sarı evlerin hafif çürük ve aseton kokuları, gizli koridorlar, ayna nöronlarla öyküler sürüyor. Romanda en çok tekrar eden kelime, labirent! Her gerçek şair gibi Gospodinov’un da yanından ayırmadığı sözcükleri var. Bu güzel romanı tek bir sözcükle ifade etmek istediğinizde de "labirent"ten daha uygun bir kelime gelmiyor aklınıza. Bir de yazarın patolojik empatisini, yani başka bedenlere yerleşme ısrarını sık sık hissediyorsunuz. Gospodinov samimice anlatıyor her şeyi, kabuklarının altına saklanmıyor.



Kitaptan bir Bölüm:


BİR TERK EDİLİŞE KARŞI
 “M“ DAVASI

Minos, Girit sarayının mahzenine tünelleri o kadar karışık bir labirent yaptırmış ki, bir kere içine girdin mi çıkış yolu bulman imkânsız. Minos, bu yeraltı labirentine ailesinin ayıbını, karısı Pasiphae'nin oğlunu, Minotor'u hapsetmiş. Karısı bu çocuğa, Poseidon tarafından gönderilen bir boğa ile yattıktan sonra hamile kalmış. Minotor - insan bedeni ve boğa başına sahip bir canavar.

Atinalılar her dokuz yılda bir Minotor tarafından yenmek üzere yedi bakire ve yedi delikanlı göndermek zorundaymış. O zaman Minotor'u öldürmeye karar veren kahraman Theseus ortaya çıkmış. Ariadne, babasından gizli olarak, Theseus'a keskin bir kılıç ve bir ip yumağı vermiş. Theseus ipin ucunu girişe bağlayıp sonsuz koridorların içine Minotor'u avlamaya girmiş. Yürümüş, yürümüş ve aniden korkunç bir kükreme duymuş -canavar kocaman boynuzlarıyla üzerine doğru koşuyormuş. Korkunç bir boğuşma başlamış. Sonunda Theseus, Minotor'u boynuzlarından yakalayıp keskin kılıcını göğsüne saplamış. Canavar yere yığılmış, Theseus onu ta çıkışa kadar sürüklemiş. (Eski Yunan Mitleri ve Efsaneleri)
                                                                                 
DOSYA

          Hayatta olan ve olmayan, tüm zaman ve coğrafyalara ait saygıdeğer mahkeme üyeleri, sayın bay ve bayan mit toplayıcıları ve anlatıcıları, ve şu anda yeraltı aleminin hakimi olan siz, sayın Bay Minos.
          Bu davayı, "M.” davasını, otuz yedi yıldır hazırlıyorum ve savunma konuşmamı yazıyorum. Ona dokuz yaşındayken dedemin uzun zamandır kullanmadığı eski askerlik defterine silinmez kalemle başladım. (Fakat bu benim deftere yasa dışı bir şekilde el koymamı haklı çıkarmaz. Görüldüğü gibi, başlangıçta daima bir suç vardır.)
           Yazdıklarımın ilk hali şöyleydi:
           Minotor suçsuzdur. O mahzene kapatılan bir çocuktur. Korku içindedir. Terk edilmiştir.
           Ben, Minotor..

           Tüm metin buydu. Defterin iki sayfasına büyük harflerle yazılmıştı. Onu davayla ilgili diğer malzemelere dahil ediyorum. Temel iddia, ana hatlarıyla, bu. Yıllar içinde sadece kanıtları dahil ettim. Ve bana kendiliğinden gelen işaretleri topladım.

            Klasiklerin hiçbirinde Minotor'a karşı herhangi bir merhametle karşılaşmamış olmam çarpıcıdır. Yerleşik bilgilerde, Minotor'a bir sefer takılmış olan canavar maskesinin dışına çıkma diye bir şey yok. Minotor söz konusu olduğunda, eski metinlerde ağızlara pelesenk olan en masum kelime canavardır. Ovidius Dönüşümler'inde ona "çifte tabiatlı yüzkarası” ve "biçimsiz canavar” demiyor mu? Yüzkarası ve ucubeden başka bir şey değil. Sadece birkaç ay sonra kendisinin de Pontus'a, açık hava Roma labirentinin dibine gönderileceğinden ve bu taşradan geri dönüş yolunu asla bulamayacağından şüphelenmemiş miydi acaba... İnsan taşraların labirentinde olduğunda, tüm yollar Roma'ya çıkmaz, sevgili Ovidius.

       İşin tuhafı daha eski bir kitabında, Heroides veya Epistulae Heroidum'da, Minotor'a karşı çok daha ılımlıdır. Çaresizliğin eroinini en iyi yansıttığı için ben Heroines olarak çevrilen başlığı tercih ediyorum. Orada terk edilen Ariadne gemiyle artık Atina'ya giden Theseus'a yazar. Ve aşk yüzünden Minotor'un ölümüne ortak olan bu kadın, ilk defa yaptığından pişmanlık duyar sanki: Sana verdiğim ip olmasaydı, o rüzgarlı labirentte çoktan ölmüştün, Theseus. Hayatta olduğumuz sürece güya benim olacaktın. İşte hayattayız, eğer sen de hayattaysan, demek adi bir yalancının, şerefsizin tekisin sadece. Keşke o kahrolası ipi vermeseydim vs. Ama bizim davamız için önemli olan, bir sonraki satırda Minotor'u ilk kez kardeşi olarak isimlendirmesidir: "Kardeşimi, Minotor'u öldüren o sopa beni de kınıyor.” Saygıdeğer mahkeme üyeleri için belirtelim, canavar ilk kez başka bir insan tarafından kardeş olarak kabul edilmiştir.
      "Kardeşim Minotor” - bunu unutmayalım.

"Boğa yüzüne sahipti, geride kalanıyla insandı,” der dingin ve her şeyi bilen Apollodorus (veya sözde Apollodorus) MÖ 2. yüzyıl civarlarında. Belki de müvekkilimize karşı olumsuz sıfat kullanmayan tek kişi odur.

Kurnaz Plutarkhos ne yapar? Dilini günaha sokmamak için M. konusunda Euripides'in ağzından konuşmayı seçer. Euripides ona "Canavar suretinde doğan bir kırma ve melez” der. Aynı şekilde: "İki farklı fıtratı birleştirmiştir o, insan ve boğayı.” İkincisi kulağa oldukça tarafsız geliyor, ki bizim durumumuzda buna merhametli denilebilir, yani Minotor'un insani yönü yine ortada.

Ondan farklı olarak İsa'nın neredeyse akranı olan Seneca, Phaedra'da Roma askerlerini bile utandıracak bir dil kullanır. Hyppolytous Phaedra'ya, kahrolası sürtük, sen, vahşi şehvetini sergilemek için canavarı doğuran annen Pasiphae'nin bile önüne geçtin, der. Ama niye şaşırıyorum ki, seni de o çifte suretli hicabı içinde çalkalayan rahim taşımadı mı... O dönemin lisanıyla bu tür şeyler söylenmiştir.
İtiraz mı ediyorsunuz, sayın savcı? Dilden dolayı ise, sözler bana ait değil, çeviri ise oldukça titiz. Davamızla hiçbir alakası yok mu? Yanılıyorsunuz. Bir çocuğun terk edilip zorla hapsedilmesi söz konusu. Geçmişi tarafından damgalanan bir çocuğun, ki bundan sorumlu tutulamaz. Bunları haksız karalama, itibarsızlaştırma, kamuoyunda dolaşan yalanlar takip ediyor... Yine de satır aralarından, ağızdan kaçan ve yarım ağızla söylenen bazı ifadelerden olsa bile, Minotor'un insan doğasının kabul edildiği ortada. İnsan haklarının kendisinden alınmış olmasına rağmen. Bunun kaydedilmesini ve bana devam etme hakkının tanınmasını talep ediyorum, hakim bey.

Şair Vergilius, Augustus'un gözdesi, aşağıdaki iki dizeyle kurbanı laf arasında eziverir: "Minotor, korkunç birleşmenin çifte suretli meyvesi / doğa dışı şehvetin daimi hatırası...” Her kelimesi tiksinmeyle dolup taşıyor. 

Vergilius demişken, Dante'yi anmadan olmaz. Cehennem'de Minotor yedinci, en kanlı dairenin hemen girişine yerleştirilmiştir: "utanç ve kötülük abidesi korkunç Minotor / dar kıyıların hemen girişinde tek başına yatıyor.” Dante, öncüsü Vergilius'a göre çok daha acımasız. Labirentteki sürgününden ve Theseus'un kılıcı tarafından öldürüldükten sonra müvekkilimiz kan emicilerin, zorbaların ve doğa kanunlarına karşı suç işleyenlerin yanına atılmıştır. Fakat Minotor suçu işleyen değil, böyle bir günahın sadece bir meyvesi, kurbanı, en ağır sonuçlara katlanan bir kurban değil midir?

(Bu arada bu yedinci daire sentorlar tarafından korunur. Bedeninin belden aşağısı hayvan, gövdesi insan olan sentor, Minotor'un aynadaki yansıması gibidir.)

Edebiyat sürekli Minotor'un vahşi doğumuyla uğraşıp dursa da, görsel sanatlar onun ölümüne odaklanmış durumda. Sahip olduğumuz tüm antik fresklerde, vazo süslemelerinde, mit ve efsane resimlerinde sahne hep aynıdır -Theseus canavar Minotor'u öldürür. Minotor her an kılıçla öldürülmek üzere veya artık ölüdür ve Theseus onu boynuzlarından sürüklemektedir. Görüntüler, kılıçla yakın dövüş tekniği serisine benzer.


Theseus Minotor'u bir boynuzundan tutmuş, çift başlı bir kılıçla göğsüne saldırıyor. Minotor sıradışı büyüklükteki başını Theseus'un kucağına yaslamış, boğazını kılıç darbesine açıyor.

Theseus Minotor'un arkasında, sol eliyle boğazını kavramış, sağ eliyle ise kısa kılıcını göğüs kafesinin altına, yumuşak dokunun olduğu bir yere saplıyor. Beden insan bedeni. Sen bir insanı öldürüyorsun, Theseus. Kılıç kolayca giriyor. Evet, tüm sahnelerde Minotor'un güya korkunç bedeni savunmasız, bunu gizlemenin yolu yok.

     Bir kiliksin, şu sığ şarap kadehlerinden birinin tabanında, Minotor yakışıklı bile görünüyor, daha çok Mağripliye benziyor, dudakları duygulu, burun delikleri güzel, dizlerinin üzerine oturarak bedenini ihtiyatsızca Theseus'un kılıcına açmış. Theseus ise sağ ayağı ile kasıklarının üzerine basıyor.

      Birkaç korunmuş resimde Theseus'u Minotor'un uysal cesedini peşinde sürüklerken görüyoruz... Davanın diğer uzaktan avukatı, Bay Jorge'nin savunmasından da belli olduğu gibi, Minotor neredeyse karşı bile gelmiyor.

Sahnelerin bazılarında cinayet çok daha vahşi, daha sert ve daha barbarca işleniyor -ağır bir sopa, budaklı ahşap bir gürz, günümüzdeki beysbol sopasının kaba bir atası. Bir öküz veya boğayı öldürmek, köy kasaphanelerinde hâlâ yapıldığı şekliyle, baltanın ters tarafıyla alına bir darbe indirmektir.

Sadece çocukluk ve ölüm. Aralarındaysa hiçbir şey yok. Karanlık ve sessizlik dışında.

Bayanlar ve baylar, tüm bunların dikkate alınmasını talep ediyorum.

VİRÜSLER

Ortalıkta keçiler ve güller flört ediyordu
korku içinde bağırdım: Tanrım, nedir bu?
Kurtar bizi böyle bir günahtan
Tanrı duydu, sağ elini aralarına koydu
Ah, dünya, ikinci bir Sodom'dan kurtuldun!
                                        (Arles'lı Gaustin, 17. yy)

Dedalus'un doğanın yasaklamış olduğu şeyi gerçekleştiren sıradışı zanaatkârlığı hakkında birkaç söz. Dedalus ahşaptan bir inek yapmış, onu gerçek deriyle kaplamış, boş kamına ise Minos'un karısını, boğaya karşı şehvetten kuduran Pasiphae'yi tıkmış. İneği tekerlekler üzerine koymuş ve onu boğanın genelde otladığı çayıra götürmüş. Gerisi belli. Sözde Apollodorus'un anlattığı gibi, "Boğa gidip gerçek bir ineğe sahip olurcasına ona sahip olmuş. Pasiphae böylece Minotor adı verilen Asterius'u doğurmuş.”

Fakat mit, gizlenen başka bir sonuç hakkında sessiz kalır. Acaba Truva Atı ahşap Girit ineğinden doğmuş olabilir mi? Onun da içi boş, o da tekerlekler üstünde, ama epeyce büyük, karnına tam otuz silahlı asker sığıyor, ama onlar ayartmak için değil istila etmek için orada. İneğin at doğurması, kadının boğa-insan doğurması: Dedalus, türlerin tarihine Truva Atı sokmuştur. Birkaç bin yıl sonra ise ahşap bedeni olmayan, herhangi bir bedeni dahi olmayan yeni bir mirasçı doğacaktır -tahripkar bilgisayar virüsü "Trojan” veya "Truva Atı”. Yararlı bir programmış gibi davranır, bir-iki gün sessizce durduktan sonra da coşar, siler, kapılar açar, korumaları yok eder, sanal Truva'ya yabancı gözlerin girmesine izin verir.

Ve tüm bunlar Dedalus'un sıradışı zanaatkârlığından doğmuştur. Ki bunlar gizemli Gaustin'in on yedinci yüzyılda ısrarla vurguladığı doğa kanunlarına ters düşer.

                                    Düzen var burada ve Tanrı hata işlemez
                                    Sinek ile koç, lale ile meşe eşleşmez.

MİT VE OYUN

Minotor ve bilgisayar oyunları hakkında konuşalım mı? Son yıllarda epey çoğalan oyunların herhangi birine girin. Klişeler ve klasikler. Minotor, ikinci sınıf filmlerdeki orta ayar bir dövüşçüye benzer. Kısa bacaklı ve kaslı, kıllı, ensesi kısa ve kalın, ikizkenar yamuk şeklinde bir terminatör suratı ve alakasız minik boynuzlan var. Bazılarında ise ek olarak eğri bir domuz dişi de var. Diğerleri yetmiyormuş gibi, boğayı alıp bir de yaban domuzuyla çiftleştirmeleri icap etmiş.

Saygıdeğer Ovidius, Vergilius, Seneca, Plutarkhos, Euripides, ve siz Bay Dante "Cehennem” (lakabınızı da yazayım), gelin mitolojinin ne hale geldiğini bir görün. Horladığınız kahramanı gelin bir görün. Bugünkü imajına çok katkınız oldu. Bakın ve ağlayın, siz, antik dönemin oyuncu ecdadı. Bir gün, gerçek zamanda bir araya gelerek bir el oynayabiliriz. Gerçek zamanda, ha-ha-ha...

"Minotor Labirentte", "Warcraft", "Savaş Tanrısı” veya... başka bir 3D oyun oynarız. Ama o zaman sadece Minotor üç boyutlu olacak, bizse dijital dönemin başlangıcına ait, renkleri solmuş, hazin çizgi film karakterleri, iki boyutlu gölgeler olacağız (gölgelerin krallığında olacağız sonuçta, öyle değil mi).


MİNOTORLU MADONNA

Bir çocuk annesinin kucağında oturuyor. Kadın onu sol elinde tutuyor, herhalde onu daha yeni emzirdi ve geğirmesini bekliyor. Çocuk çıplak. Sahne o kadar iyi biliniyor ve Çocuk İsa'nın doğumundan sonraki tüm temsillerde o kadar çok tekrarlanmış ki, ikonik özellikte. Ama resmi eşsiz kılan bir farklılık var. Çocuk, boğa başlı. Küçük boynuzlar, çekik uzun kulaklar, birbirinden uzak gözler, geniş burun delikleri. Bir dana başı. Pasiphae çocuk Minotor'la. Bakire Meryem'den asırlar önce.

Resim tek. Bir zamanlar Etrüsklere ait olan Volci şehri civarında, bugünkü Toskana'da bulunmuş. Paris Ulusal Kütüphanesi'nin koleksiyonunda görülebilir. Birisi, gün gibi ortada olan ve mitin çabucak unutacağı şeyi hatırlatma cür'etinde bulunmuş. Söz konusu olan, bir bebek. Bir kadının taşıyıp dünyaya getirdiği bir bebek. Söz konusu olan, bir süt çocuğu, hayvan değil. Yakında yer altına gönderilecek olan bir çocuk. Minos'un ne yapacağına, damgalı çocuğu dünyadan nasıl saklayacağına karar vermesi herhalde belirli bir zaman, aylar, belki de bir-iki yıl almıştır. Anne ve oğulun yüzlerine dikkatlice baktığımızda, her ikisinin de artık bildiğini görebiliriz.

Yoksa bu tam da ayrılık ânı mıdır? Annenin sol eli artık sarılmıyor, uzaklaşıyor ve vedalaşmak için çocuğun sırtının arkasından hafifçe sallanıyor.

Daha sonra mit, terk edilişinin günahını aklamak için, gelecekte terk edeceğimiz tüm çocukların günahını aklamak için bu çocuğu canavara dönüştürecektir.


CHİLD-UNFRIENDLY* (İng. çocuk-dostu olmayan —ç.n.)

Yunan mitolojisinde çocuğun olmaması çarpıcıdır.
Eğer antik dönemi insanlığın çocukluğu olarak kabul edersek, bu çocukluk dönemi neden tam da çocuktan bu denli yoksundur? Anlaşılan herkesin çocuk gibi davrandığı bir yerde gerçek çocuklar istenmiyor. Var olanlar genelde babaları tarafından yeniliyor. Yenmeyenler ise babalarını yiyor. Daha zamanın başlangıcından, Kronos ve çocuklarından beri bu böyle.

       Zaman'ın çocuklarını daima yediği aşikar. Ama zaman, ışığın mevcut olduğu, karanlık ile aydınlığın, gece ile gündüzün birbirini takip ettiği bir yerde olur. Bu durumda şu gerçek ortaya çıkıyor: Zamandan muaf olan tek yer, mağaranın mutlak karanlığıdır. Çocuk Zeus orada gizlenmiştir. Kronos'un (Zaman'ın) hükmetmediği tek yer orasıdır.

     Minotor'da yeraltı labirentinin karanlığında gizlidir. Zaman orada akmadığı için o daima çocuk kalır.

Biz de bodruma, bu geç dönem şehir mağarasına, salça ve komposto kavanozlarının arasına kilitleniyorduk, geçici Minotorlar gibi.

Bir teyzem vardı, misafirliğe her geldiğinde seni yiyeceğim diye beni korkuturdu. İri kıyım ve hantal, Titanlar soyunun geç bir kalıntısı gibi karşıma dikilirdi, ojeli, yamyam tırnaklan olan devasa ellerini açardı, dehşet verici bir şekilde dişlerini gösterdiğinde iki gümüş diş parlardı ve karnından gelen derin bir hırlamayla bana yavaşça yaklaşırdı. Top gibi kıvrılıp çığlık atardım, o ise gülmekten sarsılırdı. Çocuğu yoktu, onları yemiş olmalıydı.


YUNAN MİTOLOJİSİNDE YENEN ÇOCUKLAR
(TAMAMLANMAMIŞ LİSTE)

Başta tabii ki Kronos'un çocuklan var, tanrının kendisi tarafından yutulan Hestia, Demeter, Hera, Hades, Poseidon. Ve Zeus'un yerine sargı bezlerine kundaklanmış uzun bir taş.
Zeus, rahminde gizli olan Athena yüzünden karısı Metis'i yutar (dolayısıyla henüz doğmamış olan Athena'da yutulur). Daha sonra Athena Zeus'un başından tam teşekküllü savaş kıyafetleri içinde doğacaktır.

Trakya kralı Tereus'un oğlu İtis (İtil), annesi ve teyzesi tarafından öldürülüp hiçbir şeyden şüphelenmeyen babasının sofrasında sunulmuştur. Ovidius olayı Değişimler'in 6. kitabında anlatır: güven içinde katile sarılan çocuğu, kılıç darbesini, sıcak bedenin bir parçasının çömleklerde kaynayıp kalanın şişte kızartılmak için saklanmasını... Ve sonunda Tereus, akşam yemeğinde "kendi etinden olan bir etle karnını tıka basa doyurdu".

Daha var... Tantalos'un oğlu Pelops'un öyküsü. Pelops, babası tarafından parçalara doğranmış, güzelce pişirilip tanrılara sunulmuş. Ve sadece Demeter, kederinin dalgınlığıyla, omzunun bir parçasını yemiş.

Buraya, Zeus'u sınamak için sofrasına torunu Arkas'ı sunan Arkadya kralı Lykaon'un muğlak öyküsü de dahildir.

Bu listede Minotor'un yediği genç erkekleri ve kızları bulamazsınız -mitin bu bölümüne inanmıyorum. Ayrıca boğalar otoburdur.
Zeus, rahminde gizli olan Athena yüzünden karısı Metis'i yutar (dolayısıyla henüz doğmamış olan Athena da yutulur). Daha sonra Athena Zeus'un başından tam teşekküllü savaş kıyafetleri içinde doğacaktır.

Trakya kralı Tereus'un oğlu İtis (İtil), annesi ve teyzesi tarafından öldürülüp hiçbir şeyden şüphelenmeyen babasının sofrasında sunulmuştur. Ovidius olayı Değişimler'in 6. kitabında anlatır: güven içinde katile sarılan çocuğu, kılıç darbesini, sıcak bedenin bir parçasının çömleklerde kaynayıp kalanın şişte kızartılmak için saklanmasını... Ve sonunda Tereus, akşam yemeğinde "kendi etinden olan bir etle karnını tıka basa doyurdu".

Daha var... Tantalos'un oğlu Pelops'un öyküsü. Pelops, babası tarafından parçalara doğranmış, güzelce pişirilip tanrılara sunulmuş. Ve sadece Demeter, kederinin dalgınlığıyla, omzunun bir parçasını yemiş.

Buraya, Zeus'u sınamak için sofrasına torunu Arkas'ı sunan Arkadya kralı Lykaon'un muğlak öyküsü de dahildir.

Bu listede Minotor'un yediği genç erkekleri ve kızları bulamazsınız -mitin bu bölümüne inanmıyorum. Ayrıca boğalar otoburdur.

P.S

Bir de yeni zamanlardan abuk sabuk bir yankı.
Tepsi sıradan, büyük, üzerinde sonsuz kullanımdan kaynaklanan geçmez lekeler var. Pirinç yıkanmış ve hafifçe kızartılmış, beyazın arasında minik karabiber topları. Fırının çalıştığı görülüyor, kapağı açık, iki el tepsiyi içine doğru uzatıyor. Tek bir sıra dışı ayrıntı var -pirincin üzerindeki piliç veya hindi değil, bebek, çıplak ve canlı. Az kalsın çiğ diyecektim. Sırtüstü, kolları ve bacakları havada, yatıyor. Görünüşe göre birkaç günlük ve ağırlığı ancak orta boy bir hindininki kadar.

Bu (siyah beyaz) fotoğraf ve öykü bana ait, ikisini bir arada satın aldım. Fotoğrafı mektupla alan kadın neredeyse bayılacakmış. "Torunun hayırlı olsun. Çok tatlı, öyle değil mi?” Mektup Kanada'daki kızındanmış, uzun zamandır beklenen bebeğinin ilk resmini gönderiyormuş. Bir zamanlar, küçükken, ona şakacıktan "Ne kadar tatlısın, yiyeceğim seni. Pilavla, pilavla...” derlermiş. Ailede böyle bir laf varmış. Şimdi de, yıllar sonra, kız şakayı gerçekleştirmeye karar vermiş.

Kemiklerinden temizlenmiş, tiye alınmış bir mit, ama yine de korkunç.


MİNOTOR'UN SESİ

Sözü davalıya veriyorum.
Sessizlik.
Davalının kendini savunmak için söyleyecek bir şeyi var mı, yoksa sessiz kalmayı mı tercih ediyor?

Minotor'un sesi kayıtlı antik tarihin hiçbir yerinde korunmamıştır. O konuşmaz, onun adına başkaları konuşur. Canlı cansız hiç kimsenin susmadığı, tanrıların ve ölümlülerin, orman perileri ve kahramanların, kurnaz Odysseus'ların ve naif Kikloplann cıvıl cıvıl sesleriyle dolup taşan, hor görülen Sentorların bile söz sahibi olduğu bir yerde susan tek kişi var. Minotor. Ne ses, ne seda, ne bir inilti, ne bir tehdit işareti, hiçbir yerde hiçbir şey yok. Körlüğünün uzun gecelerinde tarihin labirentlerini aşındıran Homeros'un, şairler arasındaki bu Minotor'un ölçülü dizelerinde bile yok. Ne aforoz edilenlerin kaderini bilen sürgün Ovidius, ne Vergilius, ne Yaşlı Plinius, ne Aiskhylos, ne Euripides, ne de Sofokles... hiçbiri ne Minotor'a ses verir, ne de onu korur. İkaros'a üzülmek kolay, Theseus'un, aldatılan Ariadne'nin, hatta yaşlı Minos'un halinden anlamak kolay... Hiç kimse Minotor için üzülmez.

         Davalının söyleyecek bir şeyi var mı? Aksi takdirde...
         Var. Ölçülü kahramanlık dizelerine o neden layık olmasın ki?

MINOTOR'UN SAVUNMASI
(Fragman)

Minos, Hades'in zalim hakimi, birkaç sözüm var sana, dinle
Durmadan zihnimde yuvarladım onları uzun gecelerde.
Babadır dilime onca zamandır yük olan kelime
Ama biliyorum benden iğrendiğini, onu yeniden atıyorum içime
Şimdi kulak ver bana, sandığından çok daha korkunç sözlerim
Senin kanındanım ben -ihanetten değil, doğuştandır ucubeliğim.
Dedeme, baban Zeus'a benziyorum, senin oğlun, onun ise torunuyum
Oydu sülaledeki ilk boğa, babaannem Europa'nın kaderini hatırla,
Dedem Zeus'un onu, senin ananı nasıl kaçırdığını düşün.
Dedeme çekmişim besbelli, onun ta kendisiyim,
hayvan suretinden çıkmadan önceki haliyim.
Tıp deyip burnundan düşmüşüm Zeus'un, boğa başını almışım onun,
Girit kadınlarının yaktığı ağıtlardan öğrendim bunu, durum bu.
Zeus tanrıydı, ben - bir ucube, fark nerede? İnan bana, Minos, baba,
iri ve beyaz boğalara daha meraklıydın sen annemden
şimdi ise iğreniyorsun yavruları buzağıdan, benden...

Minos: Duruşmaya ara veriyorum...

Μöööö...

Davalıyı götürün…

Μööööööö...
ööööööööööööööööööööööööööööööööööööööööööööööööö
ööööööööööööööööööööööööööööööööööööööööööööööööö
ööööööööööööööööööööööööööööööööööööööööööööööööö


Georgi Gospodinov / Zaman Sığınağı
Çev. Hasine Şen Karadeniz / 296 sayfa
 
“Geçmiş, şimdiki zamandan temel bir konuda farklılık gösterir – asla tek yönde akmaz.”

Daha önce Hüznün Fiziği’nde okuru öykülerin ve zihnin labirentlerinde dolaştıran Gospodinov, son romanı Zaman Sığınağı’nda bizi geçmişin labirentine davet ediyor.

Romanın yazarla aynı adı taşıyan kahramanının yolu, geçmişle kafayı bozmuş, sonunda da geçmişte kaybolan gizemli bir karakterle, Gaustin’le kesişiyor. İkisi birlikte, hafızası yavaş yavaş yitip giden insanlar için “geçmiş klinikleri” kuruyor, anılarından geriye kalanları korumak için onlara “zaman sığınakları” sunuyorlar. Ve nihayetinde tüm Avrupa’nın bir geçmiş çılgınlığına kapılmasıyla olaylar çığrından çıkıyor.

“Bizler geçmiş fabrikalarıyız. Canlı geçmiş makineleri, başka neyiz ki? Zaman yiyoruz ve geçmiş üretiyoruz. Ölüm bile çözüm değil. İnsanın kendisi gider ama geçmişi kalır. Sonra tüm bu şahsi geçmiş nereye gider? Tüm o başlayıp tamamlanmamış hikâyeler, terk edilen sevgililer, kesilen ve kanamaya devam eden ilişkiler nereye gider?”

Zaman, yaşlılık, ölüm, hafıza, bireysel ve toplumsal geçmişler üzerine hem oyunbaz ve yaratıcı hem de dokunaklı ve derinlikli bir tefekkür olan bu romanı tüm edebiyatseverlere tavsiye ediyoruz. (Tanıtım Bülteninden)



















Georgi Gospodinov / Bahçıvan ve Ölüm
Çev. Hasine Şen Karadeniz / 208 sayfa

Hayatının uzun yıllarını bahçesine vakfetmiş olan babasının, “omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas” gibi gördüğü ve idealize ettiği kişinin ölümünü anlattığı bu kitabında Georgi Gospodinov, yeri doldurulamaz bir kayıp karşısında hissettiklerini içten ve etkileyici bir dille aktarırken, aynı zamanda hayat ve ölüm üzerine, sevgi ve yas üzerine, varoluşumuzu anlamlandıran ve yola devam etmemizi sağlayan şeyler üzerine derin bir tefekküre dalıyor.
 
“Onun bugüne kadarki varlığı, benim kendi varlığımı, çocukluğumun varlığını doğruluyordu. Öte yandan yokluğu hafızanın tüm mekanizmasını harekete geçiriyor. Uzun zamandır aklıma gelmeyen şeyler şimdi uyanıyor, onları ben uyandırıyorum – tüm bunların gerçekten olup bittiğinden emin olabilmek için. İstemli ve istemsiz bellek birlikte çalışıyor ve anıların paslanmış çarkını harekete geçiriyor, net görülmeyen yerleri temizliyor veya uyduruyor. Kabul etmeliyiz ki bu, vefat edene yönelik bir bellek çalışması olduğu kadar, kendimize de yöneliktir, benmerkezci, bir anlamda kendimizi kurtarmaya, birinin gidişinden sonra hayatta kalışımızı anlamlandırmaya yönelik bir uğraştır. — Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?”




















Georgi Gospodinov / Yokluğun Haritaları (şiir)
Çev. Hasine Şen Karadeniz / 144 sayfa

Düşünce olmak ister misin-
diye sordum taşa
Ben taşım -dedi taş
ve daldı kendi içine

Anlam olmak ister misin-
diye sordum taşa
Ben anlamım -dedi taş
ve daldı kendi içine

Söz olmak ister misin-
diye sordu taş
Ben sözüm -dedim taş kesilerek
ve daldım içime...

***

Tanrı'yı gökyüzü
su toprak ve ateşle karıştırırsın
içine zaman ve mekan damlatırsın
milyonlarca yıl sonra bakmışsın
parıldayan 
     bir toprak 
           solucanı...

***

Aşk
 Her gece
rüyanda yanında yattığın
kadını görmek...

***

Tanrı 
mutlu olmalı
olmadığına göre
Tanrısı...

***

Evrenin
genişlediği kanıtlanmıştır
Öyleyse
biz birbirimizden karşılıklı
uzaklaşıyoruz...

***

Sahne
Gökyüzünün mavi çarşaflarına
günbatımından kan sızıyor
Ne dayanılmaz bir bekaret
    Perde...

***

Tanrı kırmızı
şişkin ve kusursuzdur
Tanrı domatestir
Bunda her ikisi için de
alınacak bir şey yoktur...

***

Kedi
İlkbaharda ağaçlara kedi
      asan bir çocuk kadar
                masumsun
                     sallanı
                        y
                        o
                        r
                     um
                gülümseme
         nin ucunda sen gide
                                             r
                                               k           
                                                 e
                                                   n...

***

Gönül Genişliği Hakkında

Sonra o dünyaya gelir altını ıslatıp durur
köpek alnını yalar başında kadınlar fısıldar

tü tü bebek nasıl da çirkin aman nazar değmesin
sonra memeden kesilir süt mayalanır onun için

sonra artık ayaklanır düşer kalkar devirir
ve iki şamar arasında büyür saniyeler içinde
sonra okula gider her şey gayet normal
ne bir dâhidir ne çok aptal
sonra saçı tıraş edilir ve hadi bir bölüğe artık
nasıl bir yerse annesi bayılır babasıysa gururlanır

sonra kadınlarla ilginç bir şey olmaz
ne çok zordur ne de kolay
sonra kadın hamile kalır sonra evlenirler
sonra çocuk dünyaya gelir altı değiştirilir

sonra bir yerde işe girer madende mi nerde
gece vardiyası çilesi birkaç leva ikramiyesi
sonra bir ev diker tüm köy cık cık eder
banyolu tuvaletli balkonu camla kapla

sonra bayağı bir fıkrada olduğu gibi
karısı vardiyadan biriyle muhtemelen vardiya şefiyle
sonra o fark eder ama susar affeder
sonra düşer yatağa kalkamaz bir daha
günlerce yatar düşünür bu nasıl olur
sanki fazlasıyla üzgüsüz yumru gibi pürüzsüz

her şey durulur dram dahi yoktur
sonrasında hiçbir şey yoktur hiçbir şey yok, yok...

***

"Hey Jude" dünyanın en uzun slov parçasıdır, bu süre içinde bir kadını tavlayamazsan, evrenin en ahmak erkeğisin..(Gaustin, 6B sınıfı)

Çaldığımız en uzun parça
7 dakika 9 saniye
...
bundan böyle asla 
daha sonra asla
ve bir daha asla
(ama o zaman bunu henüz bilmiyorsun)
bir kadına böylesine uzun
aşık olmayacaksın...

***

Bir Arı

cama 
maharetle çizilmiş
zambaklı vitraya çarpıyor
bir saattir
tek bir polen zerreciği bile toplayamadı
sanatla öldürecek
kendini bu arı...

***

Güz Rüzgarı

Başka değişik bir sesle eser -kuruyan yaprak sesi
yüz yıl önce
ve aşk zamanında okuduğum
bir Marguez romanındaki
yaşlıların öpücüğü gibi
her şeyi unutmuşum
hatırladığım tek şey
öpüşürken dudaklarının
hışırdadığı...

***

Dün
bir şiir
beni aceleyle yazıverdi
birkaç kelimenin
üzerini çizdi
son üzerinde biraz düşündü
ve beni yüksek sesle okudu
 
pek hoşuna gitmedim
hatta hiç hoşuna gitmedim
şimdi
sepetin dibinde
bedenimi topluyorum
ve acıyor yırtık kelimelerim...

***

Bildungsroman

Ve yürümeyi öğrendi, konuşmayı da öğrendi,
okumayı da öğrendi, dille öpüşmeyi, aşık olmayı,
ayrılıp tekrar aşık olmayı, çocuklarını büyütmeyi,
üzüm bağına bakmayı, üzümden şarap yapmayı,
evdeki musluğu tamir etmeyi, vakurca yaşlanmayı,
ahşaptan figürler oymayı, banyoda gizlice ağlamayı,
diğer yaşlılarla öğle sonrası, satranç oynamayı
güneşte oturup ısınmayı, koltuk değnekleriyle yürümeyi
.........
bunca şey öğrendi 
ve bilmediğimiz
bir şeye hazır
gidiyor şimdi...

***

Herkesi gönder, Tanrım
kendin de huzur içinde git-
bir gün alacaksın onu,
ama şu anda öyle küçük
öyle ıslak ki,
ve de benim...

***

"Zamandan korkmayan tek çocuklar ve hayvanlardır, bu yüzden zaman tek onlardan korkar..(Gaustin, 1673)

***

Rüzgarın okuması yazması olmasaydı
avluda masanın üzerinde
unutulmuş o dünkü gazeteyi
böyle bir merakla
karıştırır mıydı hiç...

***

Annem Şiir okuyor

2 paket ince yufka
2 fincan eritilmiş tereyağı
1 kilo elma
1 bardak ufalanmış bisküvi
1 bardak dövülmüş ceviz
2 fincan şeker
1 paket toz tarçın

Elmalar yıkanır, soyulur
çekirdekleri çıkartılır, irice rendelenir
ve şeker, dövülmüş ceviz  ve tarçınla karıştırılır

Bir yufka alınır, üzeri yağlanır
ve başka bir yufkayla kaplanır
elma karışımının bir kısmı üstüne dökülür
ve iki yufka rulo şeklinde sarılır
kalan yufkalarda aynı şekilde sarılır
yağlanır ve orta dereceli fırında üstleri kızarıp
altları pembeleşene kadar pişirilir

Pişirirseniz -elmalı strudel- olur,
ama şimdilik hala şiir...

02 Mart 2020

Melisa Gürpınar-Salkım Söğütlerin Gölgesinde


Melisa Gürpınar, 1941’de İstanbul’da doğdu. İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi ile İstanbul Belediyesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nde okudu. İlk şiir kitabı 1962’de yayımlandı. Öğrencilik yılları boyunca, bir sanat dergisinde yazı işleri müdürlüğü, halk eğitim merkezlerinde tiyatro eğitmenliği yaptı, amatör olarak öncü tiyatro çalışmalarına katıldı. Dönemin bütün sanat edebiyat dergilerinde yazdıklarını yayımlandı. Konservatuvarı bitirdikten sonra, iki yıl kadar Londra’da tiyatro eğitimini sürdürdü ve BBC Türkçe servisinde, tiyatro eleştirilerini içeren kültür konuşmaları yaptı.

1966’da İstanbul’da Yeni Tiyatro Derneği adlı oluşumun kuruluşunu üstlendi. 1970’te de Kardeş Sahne adlı profesyonel bir tiyatronun ortaklığını yaptıktan sonra, tiyatro ile ilişkisini uzun bir süre yalnızca eleştirmen olarak sürdürdü. Melisa Gürpınar bir dönem Türkiye Yazarlar Sendikası'nda Oktay Akbal'ın başkanlık yaptığı dönemde 1991-1993 arasında genel sekreterlik görevini üstlendi. Sanatçı, 24 Kasım 2014’te İstanbul’da hayatını kaybetti.

Kitapları

1962-El Yazısı Yılları-Şiir
1975-Yeni Bir Gün Şarkısı-Şiir
1981-Geceyarısı Notları-Deneme
1983-Ara Beni Sevgilim Sözcüklerin İçinde-Yalnızlık Mevsimi-Şiir
1985-Yaz Mektupları-Şiir
1990-İstanbul’un Gözleri Mahmur-Öykü
1993-Yeni Zaman Eski Hayat-Senaryo
1992-Çocukluğum ve Ölümüm-Şiir
1998-Salkımsöğütlerin Gölgesinde-Düzyazı Şiir
1999-Her Harf Bir Melek-Şiir
2003-Ada Şiirleri-Şiir
2008-Dul Evinde İncesaz-Anı
2009-Çamlıca'dan Yel Değirmeni'ne-Anı
2011-Şu Bizim Evliya Çelebi-Senaryo
2014-Güzel Acılar Ülkesi-Şiir
2016-Mühür Kesesi-Deneme

Çocuk Kitapları

1992-Uçup Giden Kent
1997-Okul Arkadaşım-Gençlik Romanı
1998-Kitap Benim Kanadım-Şiirsel Anlatı
2004-Küçük Şeyler-Eğitim
2008-Gel Dünyayı Seyredelim


Salkım Söğütlerin Gölgesinde 
Can Yayınları-1998 / 105 Sayfa

Melisa Gürpınar’ın, yaklaşık kırk yıllık şiir çalışmalarından damıttığı, şiirsel bir düzyazı denemesi. Kendi tanımıyla: okurlarıyla yaptığı bir konuşma aslında. Salkımsöğütlerin Gölgesinde için Melisa Gürpınar, şunları söylüyor:

‘Ben de işte, ömrümün bu döneminde, şairlerin ortak mülkü olan yalnızlık ülkesinin kapılarını, huzur ve dinginliğe biraz olsun aralayarak, sözün isyanını denetlemeyi, haykırmadan acı çekmeyi ve alışılmadık küçük mutluluklar yaratmayı denedim. Bütün isteğim, toplumsal ve bireysel hayatımızın sorunlarla dolu alacakaranlık ortamına, şiirin titrek ışığıyla yeniden yaklaşırken, ayrıntıların üstünde birikmiş tozlu, kıpırtısız duyguları aydınlığa çıkarabilmekti. 


Bu kitabı yazarken, gene bir yitik kent, doğa ve geçmiş zaman izleğinin ardından yola çıkarak, hiç ulaşamayacağımı sandığım bir salkımsöğütün gölgesine vardığımda, ruhumun ve bedenimin rüzgârda eriyerek, sanki sessizliğin kaynağına doğru aktığını duyumsadım. Gerçekliğin içinde yaşanılan her türlü sorgulama ve çatışmaları da unutmaksızın, ötelerde, belki de kendi derinliklerimde ürettiğim düşsel serüvenleri, okurlarımla yüz yüzeymişçesine, içtenlikle ve çok alçak bir sesle, ancak konuşarak anlatabilirim diye düşündüm.’

Alıntılar

Özgürlüğe, neden bu kadar tutkunuz acaba? Eskiciye satılmış antika bir ayna gibi, yitirince dövünürüz peşinden. O bize hep, kendimizi göstermez miydi? Geçmiş ve gelecekteki eylemlerimizi, daha da büyülterek, her zaman üstümüze doğru eğilen, yaldız çerçeveli boy aynasıyla, zaten biz hiç barışık değildik ki.

* * *
‘Ölenle ölünmez,’ derler, doğrudur. Yaşayanlarla da yaşanılmaz bazen. Ömrümüzün bir gününde, panayır yeri tam toplanırken, o telaş ve hesaplaşma içinde, hiç kimseyle yaşanılmaz, bir daha aynı hayat.
İşte eşlerimiz. Onlar ki, ödünç tohum aldığımız tüccar gibidirler, borçlarımızı ödemekle bitiremediğimiz. Ve bütün çocuklarımız, ‘hayırsız’ olmak zorundadırlar biraz. Aklı kıt olanları dışta tutarsak!
Pazarlık bu kadar gündemdeyken, her durakta bir ayrılık beklerken bizi, hiç binemediğimiz uçan bir halıya benzemez mi dostluklar, süzülüp geçerken göklerden, şaşkınlıkla ardından baktığımız.

* * *
Rüzgâr, uçuruyor kiremitleri, saçaklar dökülüyor, çarpıyor kırık panjur, kim bilir kaç yıldan beri? Gene yağmurlu bir gece, gene yalnızım. Ya herkesinki kadardır yaram ya da biraz daha derince yüreğimdeki. Meğer ne kadar alışmışım kendime, her gün giyilen bir giysi gibi.
Soğuk bir odada, bir servi sandık kadar unutulmuş olup da, içi durmadan geçmişle dolup taşan biri, acaba nasıl korumalı, güvelerin saldırısından kendini?

* * *
İçimizdeki o gizli nehre, her gün buruşturup attığımız kâğıttan kayık, söyleyemediklerimiz, hatta yazamadıklarımızda. Peki, ya gözlerimizdeki duman? Bir aşk çöplüğünün, içten içe yandığının belirtisi midir acaba sizce?


Rüzgarın ve gölgenin aşkına söyle; bu hayatın neresinde yaz olmuştu da, bir gün sürmüştü hani, sürmemişti bile belki? Elmalar kızarıvermişti dalında. Hastanın alnında ısınmıştı elim. En son anımsadığımsa, batan güneşe baktığımdı dalgın dalgın.
Sanki boşlukta duran bir kâğıt parçasıydım da, koşup dünyanın gölgesine sığınmasam, yanacakmışım gibi gelmişti bana.

* * *
Turuncu göğüslü nar bülbülü, daha doğmamış olanların şarkısını söyler ilkbaharda. Ve güz rüzgârı, ölümü yaklaşanları, saçlarından acımasızca çeker gibidir bir kuytuya. Bana sorarsanız, karakış çocuklarındır. Küçük bir kar masalıyla ısınır uykuları. Yaz ise, âşıkların mülküdür. Güneş aşkı kanatlandırır, beden uçmaklardadır.
Hiçbir mevsim, bir ölüm şiirinde yer almak istemez. Ah ölüm! Dünya güneşten kopuyormuşçasına, öyle gürültülü bir ânıdır ki hayatımızın, buzla ateş, su ile toprak harmanlanır, dağlar yürür, gök yırtılır. Lavların altında kalan bir sarı çiçek gibi insan, bir anda yanar ve bilinmedik bir mevsimde, belki bir anda yeniden yaratılır.

* * *
Besbelli dönüyoruz bir atlıkarıncayla da, eğlence nerede başlayıp nerede bitiyor, kimse söylemiyor bana. Neden gökleri özlüyor, toprağa değen gövde?

* * *
Tam ölüm ânında, ağaçlara bakıp ağlayan ve kargaların sesine yanıt veren bir insan, nasıl da sığınıyor aslında doğaya. Peki hayat, zamanla, bir çocuk şiiri kadar yalınlaşacak olduktan sonra, yaşanılan bunca kavga, intikam, kan ve acı, bunca kargışlama ve dil ile anlatılan destanlar, kimlere kalacak sonunda?
Ölümü uzakta sanan acemiler oyalanacak herhalde, sözün saraylarında bir süre daha.

* * *
İnsan öldüğünde, bir şey götürmez yanında derler ya, yanlış bir tanımdır bu. Her şeyini alır aslında. Yaz sonunda, denizin kumsalı da sürüklemesi gibi peşinden, söker götürür kendini yanında. Ama kimileri, beğenmediklerini bırakırlar geride. Kullanılmış eşya gibi çıkarıp bırakırlar kapı önüne. Yazıyla, boyayla, taşla, notayla biçimlemeye çalıştıkları, duygularını düşüncelerini bırakıverirler, belki başkalarının işine yarar diye.

Koskoca hayat sarayları, içinde onca hâzineyle uçar gider de, onların kapılarının önünü süpürmek düşer bizlere, merak ve içtenlikle.

(Bir İstanbul aşığıydı..yazdıklarıyla da İstanbul'a borcunu ödemiş oldu..)


25 Şubat 2020

Alessandro Rak-2013-L'arte della felicità


1977 yılında İtalya’da doğan ve Roma’daki Centro Sperimentale di Cinematografia Film Okulu’ndan mezun olan Alessandro Rak animasyonun yanı sıra çizgi roman da üreten çok yönlü bir sanatçı. 2001’den beri Rak&Scop Animasyon Stüdyosu’nda, Andrea Scoppetta ile birlikte verimli bir sanatsal işbirliği içindeler ve çeşitli yapım şirketlerine çizgi romanlar, eğitimler, demo ve karakter tasarımları üretiyorlar. Alessandro Rak’ın en önemli çalışması yönetmeni ve ortak yazarı olduğu 2013 yapımı Mutluluk Sanatı filmi. İlk gösterimi Uluslararası Venedik Film Festivali’nde yapılan film çeşitli festivallerde en iyi film ödülünü kazanmıştır. Mutluluk Sanatı ile ilk uzun metrajlı animasyon filmini gerçekleştiren Rak’ın, ödüllü kısa filmleri ve video klipleri de bulunuyor.


İtalya, 2013, 84’, Renkli, İtalyanca

Yönetmen: Alessandro Rak
Senaryo: Alessandro Rak, Luciano Stella
Animasyon: Ivan Cappiello, Marino Guarnieri
Müzik: Antonio Fresa, Luigi Scialdone
Karakterler ve Storyboard: Dario Sansone
Yapımcı: Luciano Stella


Zamanın, yakınlıkların, ölümün, varlığın, hayatın anlamının, hasılı mutluluğun içinde var olan –ya da olması gereken- iyi ve nahoş şeylerin sorgulandığı filmin kahramanı taksi şoförü Sergio. Sürekli yağan yağmur altında, bir süredir devam eden grev yüzünden çöplüğe dönmüş Napoli'de, torpido gözünün üstünde, açmadığı bir mektupla sigara üstüne sigara yakarak araba kullanan Sergio, herşeye herkese kızgın biri. En çok da abisi Alfredo’ya. İlk kez on yıl önce, o piyano, abisi keman çalarken ve beraber müzik alanında kariyer yapmayı planlarken, birdenbire Alfredo’nun herşeyi geride bırakarak bir manastıra katılmak için Nepal'e gitmesiyle terkedilmiş hissetmiş kendini. Şimdi ise, katılmayı reddettiği bir tören ve açmaktan kaçtığı mektup daha büyük bir terkedişi simgeliyor. 


Yetenekli bir müzisyen olan 40 yaşlarındaki Sergio, uzun zaman önce müziği bırakmış taksi şoförlüğü yapmaktadır. Araç, yağmurlu Napoli sokaklarında gezerken film de izleyicilerini Sergio’nun hayatında bir gezintiye çıkarır. Bir mektupla beklenmedik kötü bir haber alan Sergio için artık hayatını değiştirmesinin ve geçmişiyle yüzleşmesinin vakti gelmiştir. Ama o inatla bütün gün taksisinin içinde oturur, radyo dinler, müşterisi olan egzantrik tiplerle uğraşır… Sergio’nun taksisi acı, öfke ve pişmanlıkla dolup taşsa da belki yine de bir umut ışığı vardır.


Mutluluk Sanatı zaman, hayat ve gerçeklik gibi kavramlar üzerine kafa yoran, Uzakdoğu felsefeleri ile Batılı bireysel çelişkiler arasında gidip gelen bir film. Rak ve Stella’nın, hikayenin de geçtiği Napoli’de ürettikleri bu film canlandırmanın ciddi yetişkin dertlerini, insanın anlam arayışını layıkıyla konu edebileceğini kanıtlıyan yeni bir örnek. Oldukça dinamik bir anlatıma sahip olan bu dokunaklı film, genç Napoli'li müzisyenlerin müzikleriyle de dikkat çekiyor.


İlk gösterimi Venedik Film Festivali’nin Eleştirmenler Haftası’nda gerçekleştirilen Mutluluk Sanatı ayrıca 2013’te Lucca Comics and Games’te de izleyicilere sunuldu. Çizgi roman estetiğinin etkilerini taşıyan filmde 2D ve 3D teknikleri karışık olarak kullanılıyor.

Ödüller
2013 Raindance FF En İyi İlk Uzun Metraj Film
2013 Venice FF FEDIC Özel Mansiyon Ödülü
2013 Venice FF Premio Arca Young Cinema En İyi Film


Alessandro Rak-2013-L'arte della felicità
Mutluluk Sanatı

Film de hoşuma giden bir sürü cümleden bazıları:

-Düşünceler, hayallerle aynı malzemeden yapılırlar. Mutlu bir düşünce, üzgün bir düşünceyle aynı değerdedir. Üzüntü ucuzdur, ama mutluluk da bedelsizdir.

-Söylediklerinizi anlıyorum! Hepinizin söyledikleri makul! Mantıklı. "Katılıyorum..." ,"Elbette...", "Ama şu açıdan düşünülmeli...","Hayat böyledir.", "Hayat şöyledir.", Aferin hepinize! Hepiniz gerçeğe öyle yakınsınız ki! Sözlerinizin gerçekliği yanlışa zerre kadar yakın değil! Ama sorun şu ki...sözleriniz gerçekliği zerre kadar değiştirmiyor! Yalanları ve saçmalıkları daha çok seviyorum! Palyaçoları, dolandırıcıları, peri masallarını...güvenilmez sözleri! Boyun eğmeyenleri, gerçekliklerinize tahammül edemeyenleri seviyorum! Çünkü ben buna ait olmak istemiyorum. Bu gerçekliği ben seçmedim! Hiç düşünülmemiş şeyleri düşünmek...yaşanmamış şeyleri yaşamak, görülmemiş şeyleri görmek istiyorum. Müzik istiyorum. Doğru zamanda doğru müziği istiyorum!

- Burası ihtiyar insanlara ait bir dünya. Dünyanın her tarafına dağılmış bir avuç hırslı ihtiyar adam..tüm sermayeyi, tüm gücü elinde tutuyor. İnsanlığın geleceği hakkında en ufak bir fikirleri yok. Umurlarında bile değil...Hangimiz, tek başımıza bir şeyleri değiştirebiliriz ki? Rotayı kim değiştirebilir. Ben mi, siz mi? Belki o ihtiyar zenginler. Ama onlar para içinde yüzüyorlar, bir devrim istemiyorlar. Her şey olduğun gibi kalsın diye kalabalığa ateş açarlar. Daha doğrusu, para verip birine yaptırırlar. Ellerinin pisliğe bulaşmasını dahi istemezler.

indirip izlemek için tıklayın
(Türkçe alt-yazı içindedir)


Yönetmenin bir filmi daha vardır: Gatta Cenerentola (2017)
Türkçe altyazısı yoktur...



15 Şubat 2020

Şule Gürbüz-Zamanın Farkında


1974'te doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde sanat tarihi ile Cambridge Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı. Antika saatlerin tamiri üzerine ustalaştı. Bu alandaki çalışmalarına 1997’de Dolmabahçe Sarayı’nda başladı. Çalışmalarını halen Milli Saraylar Müdürlüğü bünyesinde sürdürmektedir.

Eserleri

1992-Kambur-Anlatı-İletişim Yayınları
1993-Ağrıyınca Kar Yağıyor-Şiir-Mitos Yayınları
1993-Ne Yaştadır Ne Başta Akıl Yoktur-Oyun-Mitos Yayınları
2011-Zamanın Farkında-Öykü-İletişim Yayınları
2011-Saat Kitabı-Sanat
2012-Topkapı Sarayı Saat Koleksiyonu-Sanat
2012-Coşkuyla Ölmek-Öykü-İletişim Yayınları
2016-Öyle miymiş?- Anlatı-İletişim Yayınları


Zamanın Farkında-İletişim Yayınları-199 Sayfa
(2012 Oğuz Atay öykü ödülü)

“Hayatı anlayamamak kadınları anlayamadığını söyleyen adamın sözü kadar perişan bir ifade gelir bana. Be nabekâr, kadını anlayıp da ne yapacaksın, yapacağın değişecek mi? Peki hayatı ne yapacaktım? Onu anlayayım diye psikanaliz mi öğrenecektim, Jung’ları, Laing’leri okuyup şizofreni yolculuklarına mı çıkacaktım, şeyhleri ayrı, doktorları ayrı mı etekleyecektim, kendimle ilgili hem de bu dünyama ait bir söz söyleyecekler diye kulak mı kabartacaktım? Söz doğru olsa zaten kaçardım, yalan olsa bayılır tekrarını duyayım diye yapışırdım da bunun neye faydası olurdu? Zavallı Reich gibi dolaplar yapıp içine mi girseydim, o pos bıyıklı filozof gibi coşkunluk seline mi kapılsaydım, ikinci benlik, birinci benlik öndeki, arkadaki, birincinin sesi, ikincinin ayak sesi diye huzursuzluk ve yetersizlikten tuhaf ama kibirli bir dünya mı inşa etseydim, kibrimin nedenini anlatacağım diye canım mı çıksaydı, birinin ruhu az öteye kıpırdayabilsin diye elli sene gırnata mı çalsaydım, zaten öbür dünyada göreceğim cini, mekiri, meleği göreceğim diye gece üçlerde kalkıp namaza mı dursaydım, avizeler sallanıyor, başım secdeden bir saatten evvel doğrulamıyor diye sonra kime anlatsaydım, arabayla on iki saatlik yolu kendimden geçerek iki saatte almış olsam bile varacağım yere on saat evvelden gelip de ne yapsaydım?” (arka kapak)


Benim alıntılarım

-Hani hastalıktan kalkanın nekahet halinin yaşama tutunmak zannedilen bir hali vardır ya, o aslında yaşamın tutunacak ve tutulacak bir yeri olmadığının anlaşıldığı haldir...


-Cehalet denizi engindir, ama cahil de bir türlü boğulmaz...


-Ne tuhaf çocukken görünmez olmak isterdim, meğer zaten görünmezmişim...


-'Müziği sevmiyor musun?' diye tekrarladı. Bir nefes alıp düşünmeden; 'Müziği seviyorum da şu 'la'dan nefret ediyorum,' dedim. Kaşını kaldırıp şaşaladı 'Neyden?', 'La,dan,' dedim. “'Ben müziği seviyorum oluştuğu şeyleri değil. Bu notalar bana ortaya dökülmesi değil gizlenmesi gereken şeyler gibi geliyor. Belki oluşmak için onlara ihtiyaç duyulmuş olabilir ki ben bunu da sanmıyorum. Çok yüksek müzikler do ile la ile yapılmaz, içe doğuşla, hayalle oluşur. Ben dinlerken böyle dinliyorum, öğrenirken de öyle öğrenmek isterim. Bazen evde yeni bir yiyecek görür, bir yerde bir şey yer beğenirsin. Güzelmiş dediğinde hemen densizin biri aman bir şey değil, şu kadar yağ, soğuk olacak, hıyır hıyır olsun diye, yumurta sarısı, un şöyle elekten geçirerek... diye anlatır da anlatır insan önünde bir topak hamur ve çiğ hamur kokusu duyarak kusacak gibi olur. Müzik de notaya dökülünce ben çiğ hamur kokusu duyuyorum, kusacak gibi oluyorum,' dedim. Kadın hayretle ve gülerek, biraz da düşünceli 'Evladım, sen böyle vehimlere nerden kapıldın, hiç bu yaşa kadar böyle bir telakki duymadım, bunlar nasıl düşünceler, sen ne kadar şairane bir çocukmuşsun' dedi. Bana yaklaştı. Kendimi, sözlerimi, vehimli düşüncelerimi, günlerimi, hep midemde, içimde bir yerlerde duyduğum sürekli yanmayı, kendim olarak yaşadığım ağrılı olma halini ister istemez bütün olarak gördüm, kütle halinde gördüm. Geldi, yanaklarımı tuttu, gözlerime bakmaya çalıştı. Birden ağlamaya başladım, gözlerimden, burnumdan değil en uzak yerlerimden, çok derinlerden ağlamaya başladım. Kendimi durduramıyor, nasıl olduğunu da anlayamıyordum. Bana sarılıp bir şeyler söyledi, söyledi. Yüzüm, gözlerim yanarak, içimde sonsuz bir acınma, bir müddet durdum. Burnumu tekrar tekrar çekip, arkamda duran çantamı aldım, çıktım. Bir daha da oraya gitmedim...


-Kimin ne olduğunu eskisi gibi bir bakışta sezemiyordum. Benim yetişme çağımda Avrupa’ya gidip gelen çok seyrek gençlerden başka küpe falan takan yoktu. Şimdi yer sofrasından doğrulup keteyi elinden bırakanın kulağı küpeli. Ortaokuldayken bir arkadaşım yazın bir haftalığına İtalya’ya gitmiş gelmiş, ancak geldikten sonra bir daha buralara ayak uyduramamıştı. Annemle bir keresinde Nuruosmaniye’de gezerken bir turist bir şey sormuş, kimse adamın derdini anlamamış, telaşla imdat ararken boynunda rengarenk bir fularla gezen kırantadan bir adam görmüş “Hah bu bilir,” demiştik. Fularlı deyyus bir kelime edemeyince toplanan kalabalık “Niye peki böyle beş dil biliyor gibi giyindin, fularındaki renk kadar hünerin olduğuna vehmettirdin?” deyince adam kıvrak bir kaçışla kıvrılıvermişti. Yine benim yetişme dönemimde, benden biraz öncesinde, eroin içenler bile Deep Purple dinledikleri için, hem de auto reverse teyplerde durmadan dinledikleri için eroinman olmuşlardı. Şimdi berber çırakları şiir yazıyor, normalliği neticesi intihar etmesi gereken eşek sıpası hem küpeli hem rengarenk, yalan söyleme gereği bile duymuyor, gerçeğin eşiği yalanın altına inmiş.


-Aslında başkalarına bunca seyahatten, bu her şeye razı ama eli boş dönüşünün hakaret olduğunu bilir ama toprak sahipleri bunu mesele yapmaz: “Döndün, sonunda kıymetimizi anladın, yolu buldun ya,” derler. Bunun gibi işte insan yine karnını doyurur, ama tat yoktur, güler gibi yapar, neşe yoktur, var gibi yapar, yoktur, herkese haklılarmış gibi yapar çünkü güler, yer ve vardır. Nasıl ki bunlar yoktur, haklılık da zaten hiç yoktur.
Bir şair demiş gerçi “Eve dönmek kendine sarkıntılık etmekten başka nedir ki?” diye..


-Doktorlar hastalığı ve insanın gücünü karşılaştırdıklarında durum ciddi ise hemen teslim oluyorlar, bu kadar deyiveriyorlar. Tarih bilenler, toplumların başını peşini bilenler bunun sonunu görüp buraya kadar diyebiliyorlar, teslim oluyorlar. Dindar ve tasavvufa içli dışlı kimseler hemen her halde Allah’ın hükmüne teslimler. Hiçbir şey bilmeyenler mi isyan halinde? Benim bildiklerim ne? Faydasız ilim, bütünlüksüz ilim, yanlış yerden bilgilenme diye bir şeyler duyuyorum, her şeyi üzerime alınıyorum. Zaten dünyada üzerime alınmadığım bir şey olmadı şimdiye kadar. Ama bunları, bu ayıp ve yanlışları birer elbise gibi giyiyorum teke tek, her biri ile nasıl sakil ve hasta durduğumu görmeye çalışıyorum. Hastalıkların, marazların hep kalpte olduğunu söylüyor ve kalbi temizlemekten bahsediyorlar. Ben de kalbimi yokluyorum sık sık; hep ağrılı, vesveseli, gidip gelen buluyorum. “Huzursuz, hüsran duyan kalp,” diyorlar; “Benim, buradayım” diyemiyorum. “Allah korusun” diyorlar. Kendimi nereye saklayacağımı şaşırıyorum. Kalbin saklı olduğu yer iyi ki böyle derinde. Acaba beni görüyorlar mı? Acaba bu insanların hiç kalpleriyle işleri oldu mu, kalbin her an soyulmuş hissinde olması nasıl biliyorlar mı, herkesin kalbi bu kadar oynak mı, bu kadar hevesli ve bu kadar dar ve alıngan mı, bu kadar kendini bilmez mi, kalp şımarmak mı istiyor, yatışmak mı, bunu nasıl öğrenebilirim? Ben yatışmak istiyorum. Kendimi bildim bileli galiba şımarabilmek istedim, bu bana verilsin istedim. Öyle derin bir açlık ki mide kazınması gibi kalbimi kazıdı durdu. Başka şeye bakıp geri çekilemedim. Otuz sene kasap vitrini seyretmiş, lokma yiyememiş kedi gibi, otuz sene dünyayı seyrettim lokma yiyemeden, artık canım da bir şey istemiyor.


-Kırk dört yaşındayım. Yaşımdan utanıyorum, halbuki başımdan utanmam lazım. Ama o başımda olsa ben de herhalde yaşımda olurdum. Bu yüzden, sırf yaşımdan utanıyorum. Ağız dolusu kırk dört demek de doğrusu pek zor. Sanki yarısı ağzıma sığmıyor gibi geliyor; kırkı söyleyip bari dördünü tenzil edeyim diyorum ya öyle yapıyorum ya arkadan o kalan dört de sönük bir şekilde sürünerek de olsa gelip öbürünün kuyruğuna yapışıyor. Sanki nedir dört, neyin hesabını tutuyor da gelip ilişiveriyor, kendine de bir şey ister ya da bende bir şey yok der gibi hesabı kabartıp, yokun yanına ilişiyor. Genç olmak umurumda değil de yaşımın adamı olmadığımı sezmek beni perişan ediyor.


-Eskiden olduğu gibi sıcak bir ağustos günü akşamüstü, hafif bir cesaret için içeceğim bir iki bir şeyden sonra kendimi asacak halim yok artık, ya da kendimi bir yerden boşluğa bırakacak. Yok artık. Allah’tan bekliyorum. Kendimi zaten hayatta olduğum müddetçe öldürdüm; bedenimi de hallediversinler. Allah korusun, kendimi atamam artık. Yetmiş yedi yaşında intihar eden Zweig mı olayım? O işler yirmi-yirmi beş yaşın, bilemedin otuz yaşın işleri. Bu rezilliği çek çek, atla, olur şey değil. Adama demezler mi “Yahu ne atladın ben de tam sana geliyordum” diye.


-Talebe iken ezilirdim, hoca iken yine eziliyorum, aynı şekilde eziliyorum. Hocamdan utanırdım, talebemden utanıyorum. Şunu anladım, yemin ederim ki anladım, aklı başında insan ömrü boyunca hiçbir şekilde, hiçbir konuda ne talebe olmuştur ne hoca. Akıl, edep, kendine aitlik, başka sulara karışmama, olduğun hale benzeme ve o olma sadece bu şekilde insana geliyor. Hocasının da talebesinin de soyu kurumadıkça bu kuruluk yeşermez. Bakın bu kadar gübre, bu her yeri saran gübre, bir çiçek açtırmıyor.


-Her neslin başından geçen, ahmağının, akıllısının, incesinin, kalınının zamanın kendilerine ayrılan koridorundan geçtiği, her neslin köşesini döndüğü ama kendisini biricik sandığı şeyler. Gençlikte insanın içi bomboş olduğundan içine ne düşse büyük gürültü çıkarıyor elbet. Her şeyin iyi ya da kötü aksi pek büyük oluyor. Zaman geçince halbuki en güzel, en yüksek şeylere bile bir yerin kalmadığı, her türlü etkilenmenin vaktiyle tüketildiği ve şimdiden sonra olacak olanın ve biçimlendirecek olanın bu vaktiyle dolanlar olduğu anlaşılıyor...


-Eskinin ahmağı iri, açılmış gözlü olurdu, şimdininkiler kısık ve zekice gülümseyen. Zekice gülümseyecek kadar ahmak. Ne, fokstrot mu? Dağlara taşlara. Ne, tango mu? Efendim, taşra kökenlisiniz herhalde, böyle her naneyi bir şey saydığınıza göre. Borges tango için “Kerhane sürüngeni,” demiş. Dinince dinlensin, ne güzel demiş. Efendim, niye kalktınız? Bilsem, hiç bunları bilebilir miydim?


-Doğru denince benim aklıma şu yirmi santimlik cetveller gelir. Tüm doğrular bu yirmi santim ile ölçülebilir. Bu yirmi santime insanın her şeyi sığar. Karşınızdakine doğruyu söylediğiniz anda tüm hayat ve gerçekler, olduğunuz, ölçülebilir olur. Bunu yaşamanın asıl kötülüğü o cetveli elinden bir türlü bırakmayanlardır. Şu çevreden çıktığına göre görgü, nezaket bunların göstermelik değil aslının astarının olması; altı santimi geçmez. Şu okuldan çıktığına göre tahsil, terbiye; beş santimi geçmez. 


Ana baba bu ve buralı olduğuna göre görüp göreceği işitip hallendiği; altı santimi geçmez. Girip çıktığı, gidip gördüğü yerler, zaten nedir ki, iki defa Venedik, Floransa, Roma, bir defa Budapeşte, Prag (Viyana'yı tur şirketi son anda çıkarmış, programın on birinci sayfasının altında şirketin değişiklik yapabileceği incecik bir yazıyla yazıyormuş ama kimse görmemiş), dört santimi geçmez. Oturulan ev, terliğin astarı, buzdolabı ve içindeki ucu gittikçe sararan ve kıvrılan peynir, bu hepsi geriye doğru kıvrılan şeylerle aslında yedi santim olan da altı santimi geçmez...


-Şimdi, nereden, tam ne zaman başladığımı bilmiyorum. Çocukken, ilkokul ikinci sınıfta mesela boyum 1.27 idi ve bu boy elbet makbul bir boy değildi. Benden kısa ya bir kişi vardı ya yoktu, 1.44, 1 47 boylu oğlanlar daha revaçtaydı. Ne yapayım boyumu uzatamazdım ama dilimi uzatabilirdim. 1.40'ım diye. İnanırlar mıydı? En azından tartışmaya açılırdı, yan yana dururduk, kabarır, ayak ucumda yükselir 1.4O'lık performans gösterirdim. İşin tuhafı böylelikle herkes bir yana 1.27 olduğum benim hiç aklıma gelmez, bir derdi inkârla savuştururdum. Yüksek not mu makbul, notlarımı yükseltirdim, hem de hiç çalışmadan, hangi okul makbul, bakkaldaki amcaya orada okuduğumu söylerdim, hangi meslek itibarlı, işte o benim babamın mesleğiydi, nasıl anne güzeldi, o sarışın kadın benim annemdi, hangi şarkıyı benim bu saydıklarımın aslına sahip çocuk söylüyor, benim şarkım da oydu, Yeniköy Beylerbeyi'nden havalı mı, dedem oralı, çilek armuttan zarif mi, hep çilek yeriz, çilekler buzdolabında ayıklanmış mı durur, evet bizim evde de öyle, sarı kirazı bilir miyim, tabii tabii çok severiz... diye başladı; evet böyle başladı. Ben boylu boslu delikanlılığa, o okula, ayıklanmış çilek ve sarı kirazlara, babamın o mesleğine ve annemin sarışın başına hayrandım. Güzel olan onlardı, onlarsız hiçtim, neydim ki, onlarsız nasıl, neyle, aklım almıyor bir dakika ayakta duramazdım ki. Halbuki bunlarla ne rahat ne komplekssiz ne tatlıydım. Hem bunca şeye sahip hem de tatlıydım. Mesela bunların birine sahip olan, diyelim o okulda gerçekten okuyan ya da babası o itibarlı meslekten olan çocuk ne taşlaşmış ne kuru ne sevimsizdi, havasından yanına varılmıyordu. Demek ki aslı o kadar da güzel değildi. Olsam, ben de o olsam böyle tatlı olamazdım ki. Sarı kiraz belki benzimi de sarartır, annemin sarışınlığı babamı huzursuz eder, annem sarışınım diye patates bile kızartmazdı. O okulda okusam hayal kurmaya bu kadar vaktim olur muydu? Olmazdı. Ben hem o okulda okuyor hem de eve girmiyordum. Mutluluk buydu. Tamdım.



Kambur-İletişim Yayınları-92 Sayfa

" 1947 ye gelmişiz, sevinilecek tek yanı, bu yılda ölecek bir sürü insan olması..."


" önerdiği kitapları kimse okumuyordu ki, O da sonlarını öğrensin..."


" ..oysa içtenlik , gürültüden başka bir şey değildir, 
bazı şeyleri içten yaptığını söyleyen,
buna inandırmaya çalışan içi boş insanların, 
içtenliklerinin çıkan kof sesi kafa şişirmekten
başka bir işe yaramaz..."


" akıl hiçbir yer varmayınca
                    duvara yazı olur..."


" bir cümle söyleyebilmek için -o da çoğu kez yalan- koca kitaplar yazılıyordu, oysa en azından kapaklarına, " bu kitap bilmem kaçıncı sayfadaki o sarsakça cümleyi söyleyebilmek için yazılmıştır " diye bir not düşülebilirdi..."


" ...tüm sürprizlerin sizden çalınanlarla gerçekleştiğini ve yeni bir şey gibi sunulduğunu unutup..."


" burnum içinse 'burun' demek pek hafif kalır, BURRUNN demek 
( Şeddeli ) gerekir, baktıkça pes diyorum, Tanrı beni bu şekilde yaratıp dünyaya gönderiverdi ama, beni tekrar göreceğini düşünseydi burnumun dörtte üçünü geri alırdı, bu nedenle de karşısında daha fazla kalabilmek için en korkunç suçları işliyorum..."


"öğrenilen tüm gerçekler, başkalarına söylenen yalanlar sayesinde bulunur, oysa içtenlik kuru gürültüden başka bir şey değildir..."


" bildiği tüm renkler ; gri , koyu kahverengi ve sarıdan ibaretti 
( yenilginin tüm tonları...)


" herkesin doğumundan itibaren inşa etmeye çalıştığı bir bina vardır, yığarlar tuğlaları üst üste, yalan yanlış, eğri, farketmeksizin 
( düzgününü de pek görmedim) geri çekilip baktıklarında gurur duyarlar, işin en tuhafı herkes de hayrandır;  onun da oldu tabii, ama nereden bakarsa baksın beş-altı tuğladan fazlasını göremiyordu..."
 

" birine bir çocuğa ' ne akıllısın ! 'demek korkunç bir şey, insanı ömür billah sersem etmenin en etkin yolu, böylece rahat ve sıradan şeyler yapabilme şansı tümüyle elinden alınmış olur..."


" sanırım yaşayabilmenin bir yolu da kötü alışkanlık denip yaka silkilen şeylerden kendinize uygun olan birine saplanmak..."


" hani bazı filmlerde kadın oyuncu beyaz ipekli bir sabahlık giyer ve erkek yaklaşınca, o sabahlık sessizce görevini tamamlayıp usulca yere düşer ya; işte ben o kadın değil, o sabahlık olmak istiyorum..."


"bir günü daha bitirmenin sevincini, yarına başlıyor olmam yarıda bırakıyor..."


" bir şeylerin, insan soyunun devamı olmak, beni öyle sıkıyor ki..."


" işte beklenen gün- bugün doğdum- yarın ölmezsem, yaşamım boyunca yapacaklarımdan sorumlu değilim...



Topkapı Sarayı Saat Koleksiyonu / 136  sayfa

Dolmabahçe Sarayı’ndaki tamir edilen 74 adet mekanik saatin hepsi sergilenecek. Sarayın saat tamircisi Şule Gürbüz “Saat tamir olduğunda ‘Tamam, ben oldum’ diye kendi söyler” diyor. Saat aksırır, öksürür, şikayeti hiç bitmez

Türk saatçiliğinin en önemli ustalarından, ömrü boyunca sadece dokuz saat yapmış Ahmet Eflaki Dede’nin şaheseri...Es Seyid Süleyman Leziz’in, Nil sularının azalmasından ekim dikim vakitlerine, hayvanların kış uykusuna yatmasından kutsal günlere kadar pek çok bilgiyi de gösteren saati... Ünlü İngiliz usta George Pior’un Türk pazarı için yaptığı müzikli saati...Benzer pek çok örnek 18 ve 19’uncu yüzyıla tarihlenen bu saatlerin bugün çalışmalarını sağlayan iki isimden biri Şule Gürbüz.

II. Abdülhamid’in saatçisinin torunu ve bu geleneği bilen son isim olan Wolfgang Mayer’in Recep Gürgen’den bu mesleği öğrenen Şule Gürbüz, bugün Dolmabahçe Sarayı’nın tek saat ustası. Üstelik sadece orada değil, Türkiye’de de saray saatlerini tamir edebilen -Recep Gürgen’den sonra- tek isim. İstanbul Üniversitesi’ndeki sanat tarihi eğitiminin ardından Cambridge Üniversitesi’nde felsefe eğitimi alan Gürbüz’den hikayesini ve müzeyi dinledik.

-Sizi saat tamirciliğine iten neydi?

1997’de Dolmabahçe Sarayı’nda çalışmaya başladım. Saatlerin hepsinin bozuk olduğunu fark ettim. Saat tamiratıyla ilgili bir atölye yoktu. Wolfgang Mayer’in vefatından sonra Recep Gürgen gelip saatleri tamir etmeye devam etmiş ama kadrolu olarak değil. Ondan beni yetiştirmesini rica ettim.

Kendi kendimle olmayı, müstakil bir hayatımın olmasını isterim. Atölyede tek başıma kalsam istediğim hayatı inşa edebilir miyim diye düşündüm. Bir saat ustası olmayı, elimin ürettiğiyle yaşamayı kendi adıma şık ve güzel buldum. Onun dışında mesleğin tabii ki iş çok zor ve çileli yanları var.

-Neler bunlar?

Zanaat, sanat eseri oluşturmak gibi kendi kimliğinizin, isminizin ön planda olduğu bir şey değil. Yaptığınızı bir anlamda kendinizi örterek yapıyorsunuz. Bir eseri tamir ettiğimizde ona elimizin bile değdiğini belli etmemek bizim başarımız oluyor. Sabır ve dinginlik istiyor saatçilik. Ne kadar yüksek düşünceleriniz olsa da size sadece bir saatçi, tamirci gözüyle bakılmasına tahammül etmenizi gerekli kılıyor.

-Böyle bir eğitimin ardından neden bu meslek diyenler oluyor mu?

Bana bir tamirci için tahsilimin fazla ve gereksiz olduğunu söyleyenler oluyor. Ama aslında çokluklardan değil azlıklardan bahsedebilmemiz lazım. Başka yabancı diller, fizik ya da matematiği daha da iyi bilseydim daha iyi tamirci olurdum. Öte yandan bu işin kişiliğinize kattığı sizi başkalaştıran tatlılaştıran yanları da oluyor.

-Recep Gürgen ile ne kadar çalıştınız?

1997’den bu yana birlikte çalışıyoruz. Onun kalfasıyım. Saraylar restorasyon adına çalışması zor yerler. Siz çırak olarak işinizi saray objesi üzerinde öğrenemezsiniz. Ben de ustanın atölyesindeki bozuk, harap yüzlerce saatlerce saati elden geçirdim. Ustam yoksa saray saatlerine dokunamıyordum. Dört yılın sonunda saatlere dokunabilmeye başladım.

-Müze fikri nasıl oluştu?

Tamir ettiğimiz saatler elimizde birikti. Onları tekrar görünmez yerlere, kapalı odalara koymak istemedik. Açık odalarda bile çok obje olduğu için saatler fark edilemiyor bazen. Üç bölümden oluşan müzede 74 saat var. Birinci bölümde Fransız saatleri, ikincide 18. yy İngiliz saatleri, üçüncüde ise Osmanlı özellikle Mevlevi ustaların yaptığı saatler var.


-Bu saatleri ne kadarlık bir zamanda tamir ettiniz?

98’den beri tamir ettiğimiz saatler var. Mesela tek bir saatin tamiratı günde sekiz saat çalışarak sekiz ayda bitti. Saray saatlerini aynı hassasiyetle çalışır hale getirmek kolay değil. Elinizin hep mekanik saatin üstünde olması gerekir. Aksırır öksürür, şikayeti bitmez, merhametli bir ele her an muhtaçtır.

-Siz de vakti geldiğinde saat atölyesinde çırak yetiştirmeyi düşünüyor musunuz?

Olması gereken bir şey elbette. Bu iş hassas, ince, farklı özellikler de istiyor. Ustama getiriyorlar “Bu koca kafalı okumadı bari senin yanında çırak olsun” diye. Halbuki biz burada en nitelikli insana ihtiyaç duyuyoruz. Ama en nitelikli insan da tamirci olmak istemiyor.

-Müzede özellikle Mevlevi ustaların saatlerinin bulunduğundan bahsettiniz.

Mevlevihanelerde hücrenişin olmak için belli bir zanaatta uzmanlaşmak gerekiyor. Saatçilik hassas ve biraz batıdaki mistiklerin karşılığı olduğu için orada da Pascal, Spinoza gibi filozoflar nasıl bu işle ilgilenmişlerse bizde de Mevlevi ustalar saatçilik yapmışlar. Bizde zanaattan ziyade sanata yakın bir seviye olmuş saatler. Saatin bütün malzemelerini tek tek kendileri yapmışlar, dışının süslemesini bile. Batılı uzmanların hayretlerini uyandıran saatler bunlar. Bu ustayı kim yetiştirmiş diye sorduklarında kendi kendine dediğimizde inanamıyorlar. Batılı usta aldığı geleneğin devamı bir şey yapıyor; İngiliz saati, şu üslupta diyorsunuz baktığınızda. Bizimkilerin yaptığı saatlerin ise dünyada başka örneği yok.  (kaynak-sabah ülkesi)


 

Çoşkuyla Ölmek -İletişim Yayınları-191 Sayfa

“Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı’nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve ‘Neyse rüyaymış,’ demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlâka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık.” (Tanıtım Yazısı)



Ne Yaştadır Ne Başta Akıl Yoktur -Mitos Yayınları-75 Sayfa
(Baskısı Yoktur)

Saçmayı bir teknik olarak kullanan edebiyat yapıtlarının temelde gösterdiği, ölümün yaşam ile içiçeliğidir.
Burada gülme (Nietzsche'nin deyimiyle "altın kahkaha"), ölüm karşısında çaresizliğe bir çözüm olarak da görülebilir: Gülünçlüğünü bürünen ölüm, ürkünçlüğünü yitirir - ölüme gülen insan, yaşamın anlamını koruyordur. Burada gülme, ölümcül acısıyla yaşamın bilincine vardıran 'traji-komik'tir - gene Nietzsche'yle birlikte söylersek, "uçurumun kıyısında dans"tır.
Şule Gürbüz'ün Akıl Yoktur'u uyandırdığı "kahkaha"sıyla, "uçurum"a işaret eden bir yapıt. (Oruç Aruoba)



Ağrıyınca Kar Yağıyor -Mitos Yayınları-71 Sayfa
(Baskısı Yoktur)

Ağrıyınca kar yağıyor bu seziş saatine parmaklıklar sessiz ve ıslakken tüm solgunluklar uzaktı oyunların sonuna zaman yaratılmışı kullanan saklı gözlerinden biriyle yol aralarına gizlenmişi düşürüyor yavaştan. Bu nehir sürükleyişiyle ve o ince ıslaklıkla yaşama rengarenk karartılardan ve bir sonbahar ölüsünden tırmana tırmana yüzleri yüzlere gizleyip bir bakıvermekti uzaktan soluk soluğa kapanan gölgelerin aralanmadan yığılan yankısında içten içe - bir denize kırılıverdi gözlerimde. Geldiğim yer yürürdü ve artık pek dönmeyen göktendi kayıklara çözülüverdiğim külrengi sabahları ertelenen düş gezilerinde ağlarken yaz sonları bahçelerden bahçelere sessizlik bırakan bakışın başlayıp tükeniverdiği bir ağaç kabuğunda ismini bulmaktı kendi yazdığın ve durmadan şaşırmaktı yakarışların her türlü ellerinde bir duygu gibi değişmiyor anlamsızlığı. Herşeyin aranmasında ben bulunmaktım ama bir telaştan gizlenmiştim de korkulu bir yağmur sonrası geçemiyordum birinden diğerine. Tüm şapkaların altındaki iç çekişler biraz yaşanıyorsam şimdiki bir düşten yana eğilmiş kaskatı bakan ölülerden biriydim penceremden. (Kitabın Girişinden)

Yağmurun Gölgesi

Yağmurun gölgesi izleniyor karanlıkta
değiştiriyor kendini olmayacak bir şey
unutturup aslını zor olan istiyor
yaşamayı değil yaşamı duyurup da.

Bir göz açıp kapama süresince
o fener gibi yanıp sönen
kendini hiç böyle görmemiş
alçalıp yükselen doğuşu gecelerin
acıyı sonbahar kenarına itmiş


Öyle miymiş? -İletişim Yayınları-198 Sayfa

'Ne güzeldir kış akşamı geceye dönerken köprünün oradan uzanan ızgara balık kokusunda bilmediğin bir sebeple sarsılmak ve isabet etmiş bir geçmiş acı ile topallayarak duvara tutunmak...'

kitapla ilgili görüşlerini anlattığı söyleşisi


26 Ocak 2020

Jeremy Clapin-2019-I Lost My Body

Jeremy Clapin-2019-I Lost My Body

Yönetmen: Jérémy Clapin
Senaryo: Jérémy Clapin, Guillaume Laurant
Ülke: Fransa  
Tür: Animasyon, Dram, Fantastik, Romantik
Dil: Fransızca, İngilizce
Müzik:Dan Levy
Diğer ismi : J'ai perdu mon corps

Oyuncular
Hakim Faris, Victoire Du Bois, Patrick d'Assumçao
Alfonso Arfi, Hichem Mesbah

Özet
Paris’teki bir laboratuvarda bedeninden ayrılmış bir el, onu bekleyen mutsuz gelecekten kaçarak ait olduğu vücudu bulmak üzere yola çıkar. Kent boyunca gerçekleştirdiği tehlikelerle dolu kaçışında el, pizza kuryesi Naoufel’e kavuşmak için güvercinler ve sıçanlarla mücadele eder. Kopuk elin vücuttan nasıl ayrıldığına dair cevaplar, muhtemelen onun Naoufel'e ve Naoufel’in kütüphane çalışanı Gabrielle’e karşı duyduğu sevgiye dair anılarında gizlidir. Bu arayış belki de üçünü tekrar bir araya getirecek duygusal bir zemin sağlayacaktır. Amelie’nin senaristi Guillaume Laurant’ın “Happy Hand” adlı romanından uyarlandı. 

filmi indirin   altyazısı için

gelecekte sanırım filmlerin hepsi animasyon olacak..sonuçta anlatım olanakları, teknik ve görsel zorluklardaki üstünlüğü kıyaslanamayacak ölçüde üstünlük arzediyor...sadece bırakacağı duygusal yük konusunda kuşkularım vardı ama bu filmde bunun da hiçbir şekilde sorun olmayacağını gördüm...çok başarılı bir film...


18 Ocak 2020

Norman Lock-Boğuntulu Masallar



1950 doğumlu Amerikalı öykü, roman ve oyun yazarı.
Norman Lock daha çok, çeşitli ülkelerde sahnelenen tiyatro oyunlarıyla tanınıyor. The House of Correction 1996 Edinburgh Tiyatro Festivali’nde en iyi oyun seçildi; radyo oyunlarıysa Alman WDR ve NDR kanallarında yayınlandı. Lock’un senaryosunu yazdığı The Body Shop adlı film, Amerikan Film Enstitüsü tarafından çekildi. Öyküleri çeşitli dergilerde yayımlanıyor. Lock 1979’da, The Paris Review’un verdiği Aga Khan öykü ödülünü kazandı. 1990-2001 yılları arasında bir devlet hapishanesinde yazı dersleri verdi; halen bir reklam ajansının yaratıcı direktörlüğünü yapıyor. Norman Lock, eşi Helen ve iki çocuklarıyla Philadelphia’da yaşıyor.

Türkçedeki Kitapları
-Göçmenler / Joseph Cornell'in Operaları
-Boğuntulu Masallar

Diğer kitaplarından bazıları:

-The King of Sweden 
-Love Among the Particles 
-Shadowplay
-Land of the Snowman





















Boğuntulu Masallar

Aykırı, kısa, kirli hikayeler…Boğuntulu Masallar’da; sular altında şehirler, odalarda yağan yağmurlar, yataklarda beliren okyanuslar, aynalarda kaybolan yüzler, saçlarıyla boğulan kadınlar kendilerini gösterirken aslında hepimizin içindeki karanlığı görünür kılıyorlar. Bu aykırı, kısa ve kirli hikayelerin içimizdeki o habis, kötücül düş gücünü aynaya taşımaktan başka derdi yok.

Norman Lock da, elinizdeki kitaba Grim Tales adını verirken, kuşkusuz, apaçık bir sözcük oyunuyla, Grimm Kardeşler’e gönderme yapıyor. Ama Lock’un bu kitaptaki öykücükleri, başka bir deyişle “en aza indirgenmiş” anlatıları, Grimm Kardeşler’in geleneksel kaynaklara dayalı masallarının tersine, günümüzün bilebildiğimiz dünyasına, bilebildiğimiz dünyanın olağan, durağan sınırlarına bir “müdahale”, dahası bir “saldırı” niteliği taşıyor. – Celâl Üster

67 sayfa çev. Celal Üster
Notos Kitap 2013


benim çizdiklerim:

-Kuruyup dökülmüş her yaprağın altında, eşleşmeyi bekleyen bir dünya...


-Yanında getirdiği kapıyı dağın yamacına dayadı. Sonra içeri girip kapıyı kapattı. Daha sonra ona ne olduğunu kimse bilmiyor, çünkü kapı yalnızca onun içindi. Sonradan, çığlığını duyduklarında, artık yapılacak bir şey kalmamıştı...


-Evin içinde bütün gün yağmur yağdı. Kapı kilitli değildi; dışarıda güneş parlıyordu. Ama onlar içeride kalmayı yeğledi. Öylece, şemsiyelerini açtılar, bir süre sonra da boğuldular...


-Çukur doldu, dedi adam. Öteki adam, ellerindeki kanı silerken, yanıtladı: Bir çukur daha kaz...


-Tarih bir ses çıkaracak olsaydı, bir çığlık, bir inilti, bir haykırış, bir bağırtı, bir böğürtü, bir homurtu, bir haykırış olurdu bu. Neyse ki, tarih konuşamaz -ağzına tıka basa ölüler, küller, çamur, kan, kemikler, ölüler tıkıştırılmıştır...


-Sis, her sabah, yerden bitercesine belirirdi. Güneş sisi kaldıracak kadar yükseldiğinde, her zaman yeni tehlikeler ortaya çıkardı. Bir seferinde, öğle güneşinde parıldayan bir bıçak tarlası. Bir başka sefer, diplerinde çocukların yitip gittiği derin kuyular. Bu yakınlarda da, bakanların kendilerini başkalarının gördüğü gibi gördükleri ve yok oldukları aynalar...


-Sabah gazetede, kendi ölüm haberini, bir tekne kazasında öldüğünü okudu. O gün bir tekne aldı, nehre açıldı. Tekne alabora oldu, adam boğuldu. Hayatı boyunca her okuduğuna inanmış bir adamdı...


-Çocuk, o kış sabahı karda dışarıya çıktı, döndüğünde elinde bir kartopu vardı. Eldivensiz elleriyle kartopunu sımsıkı sıkıştırmış, özenle yuvarlayıp cam gibi yapmıştı. Hava buz gibiydi, kardan ürpertici  bir soğuk yayılıyordu. Kar rüzgârla savrularak, yerde yılan gibi kıvrılıyordu. Evin içinde bile insanın iliklerine işliyordu soğuk. Kartopunu üst kata çıkardı, komodinin üstünde duran, kenarları çobanpüskülü yaprakları ve ağaççilekleriyle bezeli minik tabağın üstüne bıraktı.
        Nedendir bilinmez, kartopu uzun dondurucu kış boyunca, dahası bütün bir bahar hiç erimeden öylece kaldı. Temmuzla birlikte ev hamam gibi olduğunda, çocuğun odasını hoş bir serinlik kapladı. Annesi, sıcak öğleden sonraları ve akşamları, rüzgâr çıkıp da sıcağı üfürüp götürünceye kadar, çocuğun tavan arasındaki odasında oturmayı yeğliyordu. Minik tabağın üstünde yitik bir billur küre gibi duran kartopu artık herkesin aklından çıkmıştı. Ailede artık çoktandır hiç kimsenin kartopunun erimemesi konusunda ortaya yeni görüşler attığı yoktu.
       Ağustosta çocuğun babası eve geldi - geçen sonbahar birlikte kaçtığı kadın “canına tak ettirmişti”.  Şimdi çocuk oturmuş, babasının yukarıya çıkmasını, tedirginken hep yaptığı gibi şapkasını ellerinde çevirerek ne diyecekse demesini bekliyordu. Adam oğlunun kapısını-bir kez vurup içeriye girdi. Odanın donduruculuğuyla ilgili bir şey söyleyecekti ki (yazın bu en yakıcı günlerinde camlar buzlanmıştı), daha ağzını açamadan düşüp ölüverdi. 
       Buzlar birkaç dakikada eriyiverdi...


-İnsanın aklını yitirmesi feci bir şeydir; ama onu başka birinde yeniden bulmak -işte, onu, aklını kaçırarak ölüme gönderen felaket buydu...


-Kadın, ateşle oynuyorsun, diye uyardı. Ama adam durmadı- elleri kadının bluzunun içinde tütmeye başladığında bile...


-Meleğin, dünyaya geldiğinde yaptığı ilk iş, bir çilingirin yardımıyla kanatlarını çıkarmak olmuştu, ikinci yaptığı, bir uçağa binip göğe yükselmek oldu, üçüncü yaptığı ise, sıradan bir kadın olmasına karşın “melek” dediği bir kadınla evlenmek. Kadın öldüğünde, melek kanatlarını depodan çıkardı, onları temizletti, yağlattı ve bir saat ustasına karmaşık düzeneklerindeki yakutları yeniden yerine koydurttu. Sonra da bir erkeğin yaşamını yaşamış olmanın doygunluğuyla geldiği yere döndü...


-Güneşin doğmadığı ilk sabah pek aldırış etmediler. Kafalarında başka şeyler vardı. İş, para ya da aşk. İkinci sabah yine karanlığa uyandıklarında, çoğu kaygılarını dile getirmeden edemedi-karılarına ya da kocalarına, otobüste yanlarında oturan kadına ya da adama. (Çocuklar gün ışığını özlemiş görünmüyordu. Ne de olsa kıştı ve kış karanlık olurdu.)
       Üçüncü sabah, odayı karanlıkta bulacakları korkusuyla gözlerini usulca araladılar. Karanlıktı. Dışarıda, sokak lambaları hâlâ yanıyordu; Pencereleri doğuya bakanlar, damların yukarısında göğün aydınlandığını görme umuduyla pencerelere koştu. Ne ki, gecelerin en karanlığı hüküm sürüyordu. Pencerelerinin önünden ayrılırken, her biri bunun ne anlama geldiğini düşünüyordu.
      Dördüncü gece kimse uyumadı, Sokakta dikilip, kendi aralarında konuşarak bekleştiler. Evlerin ve binaların ışıkları karanlıkta çok daha parlak görünüyordu. Güneş doğmadı. Beşinci gece, panjurları örttüler, perdeleri kapattılar ve pencerelerinin önünden çekildiler. Odaların ışıklarını açık bıraktılar.
      Sabahleyin güneş doğdu doğmasına; ama onu görebilecek kimse kalmamıştı, hiçbiri yaşamıyordu...


-Dönüşüm...

Bir tepeciğe dönüştü, küçük hayvanlar içinde oyuklar açabilsin ve uzun kış boyunca kemiklerini kemirebilsin diye..

O ki başkalarını zerre kadar umursamamıştı, bir eve dönüştü, artık insanlara -onların sevinçlerine, üzüntülerine - hiçbir zaman sırt çeviremesin diye..

O ki yaşamında bir kez bile hiçbir şey karşısında duygulanmamıştı, bir tarlaya dönüştü, tırmık yüreğini paralayabilsin diye...

Bir nehre dönüştü, kayalara çarpıp parçalansın, kırılıp kıvrılsın ve azaplar içinde sonsuza dek hep böyle sürüp gitsin diye...

Bir hayvana dönüştü, sonunda insanların nasıl davrandığını anlayabilsin diye...

O ki çocuklardan her zaman nefret etmişti, bir eve dönüştü, bir gün çocuklar içeri girip evi ateşe verebilsinler diye...

O ki onca kadının kalbini kırmış bir gönül avcısıydı, bir döşeğe dönüştü, geceler boyunca bir kadının altında dindirilmez bir tutkuyla yanıp tutuşarak yatsın diye...

Toprağa dönüştü, kendini gömebilsin diye; sonra da yağmura dönüştü, ağlayabilsin diye; başka kim gözyaşı dökerdi ki onun için?

Bir kitaba dönüştü, içinde yitip gitsin diye...




















Göçmenler / Joseph Cornell'in Operaları

Kitap ilginç bir şekilde ters-düz basılmış, yani bir yüzünde göçmenler, yan sayfasında ise ters olarak basılmış Joseph Cornell'in Operaları var..

Göçmenlerden...

-Kazlar-der göçmenler (gıpta ederek)- göçmekten gocunmaz. İki yurt arasında her ikisinde de rahat ederek gidip gelirler. Her iki ülkenin insanları, soya tarlalarında ya da göl kıyısında mutlu mesut öttüklerini görünce onları kendi ülkelerinin kazı sayar...


-"Seks;" dedi yakışıklı göçmen, 'bizim için fakir bir yaşam sürmenin ve sonunda da ölmek sorunda olmanın tesellisidir.'  "Okumak, " dedi utangaç arkadaşı, 'bizim için tek bir ömrü olmanın tesellisidir.' "İçmek," dedim ikisine de kadehimi kaldırarak, 'benim için yatacak bir kadının olmayışının ve kitaplara ilgi duymayışın tesellisidir.' Yalan söylüyordum: aslında ilgi duyarım kitaplara. Ama zekice bir laf etme fırsatına hiçbir zaman dayanamamışımdır. Ne var ki anlamadılar. Zeki olduğumu değil, acınacak halde olduğumu düşündüler..

Related Posts with thumbnails