11 Mayıs 2022

Helle Lund-2015-Danske Arstidssange

01. En Yndig Og Frydefuld Sommertid (5:31)
02. Jeg Ved Hvor Der Findes En Have Sa Skon (4:25)
03. Jeg Er Havren (6:31)
04. Sensommervisen (5:06)
05. Nu Falmer Skoven Trindt Om Land (4:35)
06. Spurven Sidder Stum Bag Kvist (5:03)
07. Sneflokke Kommer Vrimlende (5:08)
08. I Sne Star Urt Og Busk İ Skjul (3:28)
09. Jeg Ved En Laerkerede (2:37)
10. April, April (4:10)
11. Den Bla Anemone (4:58)
12. Den Gamle Skaerslippers Forarssang (3:08)

Helle Lund Trio'nun 12 Danimarka mevsimlik şarkıdan oluşan yeni albümüne, doksanların sonlarında Danimarka caz sahnesinin en önemli ve popüler isimlerinden biri Hans Ulrik eşlik ediyor.Ulric'in yanı sıra basçı Jesper Bang Pedersen ve davulcu Kaoru Obayashi'den oluşan Trio son 15 yıldır birlikte çalışıyorlar.

Albüm repertuaru, klasik Danimarka şarkıları ve ilahilerinden oluşuyor.  I'm the Oats, The Late Summer Song, Snowflakes Come Bol, The Blue Anemone vb. şarkılar konserde kaydedilmiştir. 

Müziğe kendiliğindenlik ve dolaysızlık hissi vermeye yardımcı olan orijinal besteler etrafında yumuşak ve melodik bir şekilde doğaçlama yapan trio, ellerindeki bu klasik malzemeye büyük saygı duyarak onlara yeni bir ruh kazandırmıştır. Helle Lund bu albümdeki eski melodilerde harikalar yaratmıştır, Hans Ulrik hem tenor hem de soprano saksofonda elinden gelenin en iyisini yaparak  güzel bir atmosfer yaratan iyi bir kombinasyon ortaya koymuşlardır..

Trionun 2015 den sonra yaptığı herhangi bir çalışmaya rastlayamadım ne yazık ki..

albümü indirip dinlemek için


09 Nisan 2022

Adam Johnson-George Orwell Arkadaşımdı


 
















1967’de Güney Dakota’da doğdu. Esquire, Harper’s Magazine, Tin House ve The Paris Review’da öyküleri yayımlandı. 2013’te aynı zamanda New York Times çok satanlar listesine de giren ikinci romanı Yetimlerin Efendisi’nin Oğlu (çev. Güneş Demirel, Pegasus Yay., 2014) ile Pulitzer Edebiyat Ödülü’nü kazandı. George Orwell Arkadaşımdı 2015’te National Book Award’a, 2016’da Story Prize’a layık görüldü. Emporium (2002) adlı bir öykü derlemesi ve Parasites Like Us (2003) adlı bir romanı daha var. Stanford Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık dersleri veriyor ve ailesiyle San Francisco’da oturuyor.

 

Adam Johnson - George Orwell Arkadaşımdı
2018 Yüz Kitap Yay. / çev. Deniz Keskin / 260 sayfa

Kitap 6 öyküden oluşuyor ve her biri o kadar güzeldi ki...

Adam Johnson’un olağanüstü öykü derlemesinin sayfalarında şairane bir anlatım ve kalp kırıklıkları var. Johnson, öyküleri ister New Orleans’ta veya Palo Alto’da ister Kore’de geçsin, aynı duyarlılık ve kavrayışla yazan bir virtüöz. Bu sayfalardan şaşırtıcı, komik, hüzünlü ve derinden sarsıcı sesler yükseliyor.

Bu altı öyküde, Johnson sevgiyi ve kaybı, teknolojinin özel hayata nüfuzunun etkilerini ve siyasalın kişiseli nasıl biçimlendirdiğini keşfe çıkıyor. Johnson’un öyküleri harap olmuş Amerikan şehirlerinden terk edilmiş işkence odalarına, tanıdık gelen tekinsiz bir dünyada geçiyor.

Bu altı öyküde, Johnson sevgiyi ve kaybı, teknolojinin özel hayata nüfuzunun etkilerini ve siyasalın kişiseli nasıl biçimlendirdiğini keşfe çıkıyor. Johnson’un öyküleri harap olmuş Amerikan şehirlerinden terk edilmiş işkence odalarına, tanıdık gelen tekinsiz bir dünyada geçiyor.

Karısının hastalığı karşısında kendisini aciz hisseden ve kaçışı simülasyonlar yaratmakta bulan bir yazılımcı, yıkıcı bir kasırganın ertesinde küçük oğlunun sorumluluğu üstüne kalan genç bir baba, ailesini geride bırakıp ölmeye hazır olmayan kanser hastası bir kadın, yönettiği cezaevinde yapılan işkenceleri hâlâ inkâr eden sabık bir Doğu Alman hapishane müdürü, içindeki sapkınlığı dizginlemeye çalışan bir bilgisayar programcısı, Kuzey Kore’den kaçıp Güney’deki yeni hayatlarında bocalayan iki arkadaş...

Johnson raydan çıkmış hayatlarını yoluna sokabilmek için güç toplamaya çalışan insanların öykülerini anlatıyor; bu satırlarda Kurt Cobain’in, totalitarizmin ezdiği hayatların, yıkılmış evlerin, kaçak babaların, kayıp organların hayaletleri dolaşıyor.


öykülerden bazıları:

Nirvana 
Anlatıcı bir mucittir, iProjector diye alet icat edip suikasta uğramış bir başkanın hologramvari versiyonunu yaratır. Başkanın sanal ortamda gezinen her türlü bilgisini toplar ve alete aktarır, böylece insanlara yardımcı olmak ister, kendine de. Karısı Guillain-Barré Sendromu'na yakalanmıştır, kasları beyinden gelen sinyallerden ibarettir, isyan halindeki vücut hareket edemez, acıdan başka bir şey sunmaz ve kadını yaşamından bezdirir. Hiçbir şey kadının acısını hafifletmez, sadece gece gündüz dinlediği Nirvana ve Kurt Cobain ona iyi gelmektedir..  İntihar konusunda eşinin yardım sözünü alır, böyle bir şeye girişmeyeceğini söylese de kendi sınırına ulaşmak üzere olduğunu sezer ve verilen sözü eşine hatırlatıp durmaya başlar. Anlatıcı dayanamaz, eşine iyi geldiğini düşündüğü için Kurt Cobain'in hologramını yaratır..

Anonim Kasırgalar
 
Doğal felaketler insanların kendi felaketleriyle birleştiği zaman sıkı kararlar alınabildiğini gösteren bir öykü. Katrina Kasırgası'nın hemen ardında, yıkıntıların arasında birkaç insanın yaşamlarını sürdürme çabaları ve farklı yönlere sapmalarını, yaşamlarını birleştirip ayırmalarını anlatıyor. Çocuklarını terk edip giden, köprüden aşağı atarak ölmelerine sebep olan anneler, her şeye rağmen sevdiği adamların yanında yer alan kadınlar, karar verme anı geldiğinde ortadan kaybolan ve sorumluluk alıp en iyisini umarak harekete geçen erkekler, yıkık evler, yıkık köprüler, parçalarını bir araya getirmeye çalışan ruhlar, bir kasırga panoramasında mücadele.  

İlginç Bir Bilgi 

Kanserden ölmekte olan ve öldüğünü fark eden kadının eşiyle olan hesaplaşması, ölümünden sonra yaşamaya devam eder gibi anlatması bir şey, her şeyin olup bittiği dünyada kalanların kayıplardan, değişimlerden çabuk sıyrılmaları başka bir şey. Kadının çocukları ve babası bir süre yas tutsalar da her şey olağan haline geri dönüyor, boşluk bir şekilde doluyor. Dünyanın uğultusu geri geliyor, her ne olursa olsun geri geliyor, yoksunluğu duyulan şeyleri yavaş yavaş silmek için. Bir bahçenin yoksunluğu uğultuda yeni bir sokağın sakinliğine dönüşüyor. 

Kadın. Kocası bir yazar, Pulitzer ödüllü. Kendisi de yazar ama metinleri basılmamış. Kocasının kendisinden çaldığı bir fikri fark etmek, kocasının başka kadınlarla görüşmeye başladığını görmek, çocuklarının yaşamlarını sürdürdüklerine şahit olmak, ilginç bilgilerle dolmak ve bu bilgiler sayesinde yaşamak, bir filin bir ağaca kaç dakikada çıkacağının istatistiksel bilgisiyle yaşamak örneğin, dünyaya dair bilinecek ne varsa bilmeye çalışmak belki de kadının hâlâ buralarda olmasının sebebidir.
  

George Orwell Arkadaşımdı

Yönettiği cezaevinde yapılan işkenceleri hâlâ inkâr eden sabık bir Doğu Alman hapishane müdürü, Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra emekli olan köpeği ile yaşayan adamın yönettiği cezaevinin bir utanç merkezi olarak anımsanması için müzevari bir hale dönüştürülmesinden sonra kendisine eski günlere ait yaşadıklarını anlatması istendiğinde her şeyi normalleştirerek günlük hayatına devam edebilmesinin altındaki ruh halini gösteren bir öykü...

Karanlık Çayır

İçindeki sapkınlığı dizginlemeye çalışan bir bilgisayar programcısı, porno sektörünün mutfağını bilen ve yazılacak bir kodla bu sayfalardan indirilen resimlerin izinin sürülebileceği konusunda polise yardımcı olacağını ifade ederken aslında bu işin ne kadar dokunulmaz olsa da işin psikolojik tarafını da çok özenli seçilmiş sözcüklerle ifade eden bir öykü..

Gülen Talih

Kuzey Kore’den kaçıp Çin'e gidecekken çeşitli engeller yüzünden Güney Kore'de takılıp kalan ve Güney’deki yeni hayatlarında bocalayan iki arkadaş. Kuzey ve Güney Kore hakkında önemli arka planlar sunuyor, birinin durumu kabullenip uyum sağlarken, diğerinin platonik bir aşkla bağlandığı ve Kuzeyde kalan sevdiği kadına  dönmesi gerektiğini bahane ederken aslında ölümü pahasına geri dönmesinin daha derinliklerden gelen uyumsuzluk durumları olduğunu anlatan zor bir öykü...

Türkçede bir tane daha yayınlanmış kitabı bulunmaktadır..


Adam Johnson-Yetimlerin Efendisi'nin Oğlu
çev. Güneş Demirel/ 2014 Pegasus Yayınları / 576 sayfa 

Pak Jun Do, zorla başkente götürülmüş şarkıcı bir kadının ve yetimhane müdürü bir babanın oğludur. Kuzey Kore’nin üst düzey yetkilileri kısa zamanda onun sadakatini ve yeteneklerini fark eder. Kendisini sadece “dünyanın en yüce ulusunun bir neferi” olarak gören Jun Do, kısa zamanda yükselir. Hayatta kalmak için değişen kurallarla, işkencelerle ve üstlerinin kafa karıştırıcı istekleriyle mücadele etmek zorundadır. Herhangi bir insanın katlanabileceğinden fazlasına maruz kalan Jun Do, sevdiği kadın Sun Moon’u kurtarabilmek için Kim Jong İl’in rakibi rolüne bürünür.

Bu destansı romanda Adam Johnson, açlıkla kırılan, yozlaşmışlık ve zulmün sıradan olduğu bu dünyanın sürükleyici bir anlatımını sunuyor. İnsanın kırılganlığının ve insan iradesinin yenilmezliğinin anlatıldığı roman, hiç tanınmayan bir dünyanın kapılarını aralıyor. 



29 Mart 2022

Taranczewski-2022-When I Was

  

01-Coco (4:19)
02-And Everything Was Calm (7:06)
03-The Composer (5:06)
04-Grønland (6:31)
05-When I Was (4:26)
06-Thing of Souls (3:34)
07-Ligature (8:02)
08-Twenty-One Years (3:56)
09-Mysore (6:26)
10-Me Time (4:53)
11-Take Me Home (4:03)

Olaf Taranczewski, piyano
Jean-Philippe Wadle; kontrbas
Benedikt Stehle, davul

Olaf Taranczewski, basçı Jean-Philippe Wadle ve davulcu Benedikt Stehle'yi onlarca yıldır tanıyor, ancak grubun 2020'deki oluşumundan önce hiç birlikte çalmadılar. Kasım 2020'de Berlin-Kreuzberg'deki stüdyoda çalınan ilk notaların ardından grup, kendi seslerini bulduklarını hissettiler. Üç müzisyen, müziklerini Sinematik Caz olarak tanımlıyor.

Olaf Taranczewski, "Parçaların kendileri de en fazla 15 yaşında" diye ekliyor. "Şarkılar söz konusu olduğunda, bir bakıma son on buçuk yılın bestelerimin 'en iyisi'. Ancak, her zaman yarım kalmış gibiler. Benedikt ve Jean-Philippe ile tamamen yeniden yaratıldılar."


albüm web

10 Şubat 2022

Hajo Weber & Ulrich Ingenbold

 

 Hajo Weber & Ulrich Ingenbold- Winterreise (ECM 1982)

01. Der wundersame Weg  
02. Karusell  
03. Winterreise  
04. Zweifel  
05. Sommerregen  
06. Drehung in der Luft  
07. Filmmusik  
08. Son's Song

HAJO WEBER - gitar
ULRICH INGENBOLD - gitar, flüt

Mart 1982'de Tonstudio Bauer, Ludwigsburg'da
kaydedildi. Yapımcı Manfred Eicher

ECM firmasının gelmiş geçmiş en güzel albümlerinden biridir..İkili hakkında nette hiçbir bilgi olmaması ve başka da bir kayıt yapmamaları üzücü çünkü gitar sesinin ruhunuza bu kadar derinlemesine nüfus etmesini sağlayan albümler çok az.

albümü indirmek için tıklayın
ECM 'nin sayfasındaki tanıtım yazısı

22 Ocak 2022

Henri Cartier Bresson-Yüzyılın Gözü


Sahaftan tesadüfen görüp aldığım bir kitaptı: Yüzyılın Gözü Henri Cartier Bresson  dün başladım okumaya...Bresson'u daha önceden biliyordum, bana göre gelmiş geçmiş en iyi 3 fotografçıdan biridir..

fotoğraf bloguma da eklemiştim daha önce de..

photoreferans'a da bütün fotoğraflarını albüm olarak koymuştum..

Kitabın girişinde anlattığı bir şey etkiledi beni o yüzden paylaşmak istedim..

Kitabın yazarı Pierre Assouline, Henri Cartier Bresson'la röportaj için evine ilk gittiğinde bu kadar ünlü bir fotoğrafçının evinde sadece 2 tane fotoğraf asılı olduğunu görüp şaşırır: sonrasını kendi sözcükleriyle yazayım:

"Gün sona eriyordu. Dışarıdan atölyeye sızan ışık git gide azalırken, o lambayı yakmayı hiç aklına getirmiyordu. Önemi de yoktu zaten. O çayı hazırlarken ben de etrafa göz gezdirdim. Olabildiğince sade mobilyalar, karıştırılmaktan ciltleri yorgun düşmüş sanat kitapları ve sergi kataloglarıyla dolup taşan bir kütüphane.

Duvarda, camın altında duran, ama gereğinden fazla da özen gösterilmemiş babasına ait resimler, amcasının guvaşları ve kendisine ait olmayan iki adet fotoğraf vardı. Bunlardan biri, 1929 sularında Macar Martin Muncaski tarafından çekilmiş, ters ışıkta Tanganyika gölünün dalgalarına doğru atlayan üç siyah gencin arkadan göründüğü bir fotoğraf, diğeri ise Meksikalı Agustin Casasola'ya ait olan ve Meksika'daki Devrim Müzesinde muhafaza edilen, 1913 'de kalpazan Fortino Samano'yu sırtını duvara dayamış, yüzü idam mangasına dönük, elleri cebinde, dudaklarında bir sigara, yüzünde meydan okuyan sırıtmasıyla, oradaki ölüme kafa tutarak küstahça poz vermiş hâlde gösteren bir fotoğraftı. 

İlki, kendiliğinden ve yoğun bir yaşama sevincini, ikincisi ise ölümün kaçınılmaz olduğu o anda sabitlenmiş mutlak özgürlüğü ifade ediyordu.

Kendininkiler de dahil, başka fotoğraf yoktu."

Bu iki fotoğrafı bulup bakmak isteği oluştu içimde, baktığımda ise ikisinin de daha önce gördüğüm-öylesine bakıp geçtiğim-fotoğraflar olduğu ortaya çıktı, tek farkı artık bu satırlardan sonra insanın gözüne daha farklı görünüyordu...

Martin Munkácsi-Three Boys at Lake Tanganyika


Agustin Casasola-Fortino Samano


Henri Cartier Bresson

Fransız fotoğrafçı Henri Cartier Bresson 1908’de Seine-et-Marne kentinde Chanteloup en Brie’de doğdu. Beş çocuğun en büyüğü olan sanatçının babası zengin bir tekstilciydi. Annesinin ailesi ise, Henri’nin çocukluğunun bir bölümünü geçirdiği Normandiya’dan gelen tüccarlar ve toprak sahipleri idi.

Önce bir Katolik okulu olan École Fénelon’a katıldı. Müzik öğrenmeye çalıştıktan sonra, yetenekli bir ressam olan amcası Louis resim yapmayı öğretti, fakat I. Dünya Savaşı’nda Louis Amcası ölünce resim dersleri yarım kaldı.

1927’de Kübist ressam ve heykeltıraş André Lhote’nin Lhote Akademisi’ne girdi. Bu dönemde Dostoyevski, Schopenhauer, Rimbaud, Nietzsche, Mallarmé, Freud, Proust, Joyce, Hegel, Engels ve Marx’ı okudu. Lhote, öğrencilerini klasik sanatçıları okumak için Louvre’a ve çağdaş sanatı incelemek için Paris galerilerine götürdü.

Cartier-Bresson’un modern sanata ilgisi, Rönesans ustalarının eserlerine duyulan hayranlıkla birleştirildi. Jan van Eyck, Paolo Uccello, Masaccio, Piero della Francesca eserleri onun için “kamerasız fotoğrafçılık” öğretmeni işlevi görüyordu.

Henri Cartier Bresson, Lhote’un sanata “kural yüklü” yaklaşımıyla hüsrana uğramış olsa da, sıkı teorik eğitimi daha sonra fotoğrafçılıkta sanatsal biçim ve kompozisyon sorunlarını tanımlamasına ve çözmesine yardımcı oldu. 1920’lerde, Avrupa genelinde fotoğrafçılık gerçekçiliği okulları ortaya çıktı, ancak her birinin fotoğrafın çekmesi gereken yön üzerine farklı bir görüşü vardı. 


Afrika seyahatinin ardından Fransa’ya geri dönen Cartier-Bresson, 1931 yılının sonlarında Marsilya’da Sürrealistler ile olan ilişkisini derinleştirdi. Marsilya’da uzun yıllar ona eşlik edecek olan 50 mm’lik lens ile Leica kamerayı aldı. Küçük kameranın kendisine kalabalığın içinde veya yakın bir zamanda verdiği anonimlik, fotoğraflandığının farkında olan kişilerin resmi ve doğal olmayan davranışlarının üstesinden gelmesini sağladı. Leica kendisine yeni olanaklar yarattı. Fotoğrafları ilk olarak 1932’de New York’taki Julien Levy Galerisi’nde ve daha sonra Madrid’deki Ateneo Kulübü’nde sergilendi. 1934 yılında Meksika’da Manuel Álvarez Bravo ile bir sergi paylaştı.

II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Fransız Ordusu’nda görev yaparken Nazilere esir düşen Henri Cartier-Bresson, üç defa Nazi kamplarından kaçmayı denedi ve 1943 yılında sonuncu denemesinde kurtulmayı başardı. Savaş sebebiyle Leica fotoğraf makinesini toprağa gömdü ve kamptan kurtulduktan hemen sonra makinesini gömdüğü yerden çıkararak tanık olduklarını fotoğraflamaya devam etti. Le Retour ise 1945 yılı yapımı Henri Cartier-Bresson’ın esir alınan insanların ülkelerine teslim edilme sürecini belgelediği 34 dakikalık bir belgesel yayınladı.

1947’nin başlarında, Cartier-Bresson, Robert Capa, David Seymour, William Vandivert ve George Rodger ile birlikte Magnum Photos’u kurdu.


Küçük kamerasıyla fotoğraf çekmeyi, anında desen çizimine benzetti....daima siyah-beyaz fotoğraflar çekti.. bu konuya ilişkin de  “Duyguyu yalnızca siyah beyazda buluyorum. Renkli bakış aslında eksik bir bakıştır. Renkli fotoğraf yalnızca tüccarları ve dergileri mutlu eder.” Ayrıca hiçbir fotoğrafını keserek düzenlemedi... Bütün fotoğrafları için büyük bir titizlikle ve emekle çalıştığı için fotoğraflarında olmaması gereken gereksiz ayrıntılar yoktur. Anlatılanlara göre Henri Cartier-Bresson, bu durumu kanıtlamak için ise tüm fotoğraflarını negatiflerinin boş ve siyah kısımlarıyla beraber bastı.

Sanat dünyasından Albert Camus, Pablo Picasso, Jean Paul Sartre, Salvador Dali, Simone de Beauvoir gibi isimleri kadrajına alan ve fotoğraf sanatına ismini altın harflerle yazdıran Henri Cartier-Bresson, 2004 yılında aramızdan ayrıldı. Yazımı Henri Cartier-Bresson’ın fotoğraf sanatına bakış açısını ortaya koyan ve fotoğraf sanatının sahip olduğu etki gücüne ilişkin söylemiş olduğu sözüyle bitirmek istiyorum: “Fotoğraf çekmek eş zamanlı olarak ve saniyenin bir kesri içinde hem olayın hem de ona anlam veren görsel biçimlerin farkına varmaktır. Amaç olayları biriktirmek değildir, olayların tek başlarına hiçbir önemi yoktur. Önemli olan onların içinden seçim yapabilmek, derinlerde gerçekle bağlantılı olduğu doğru olayı yakalayabilmektir. En küçük şey fotoğrafta büyük bir konu olabilir, en ufak insani ayrıntı ana fikre dönüşebilir.”


14 Ocak 2022

Film Önerileri

 

Ne izleyeyim diye düşünürüz ya bazen, diskimde bulunan 1200 yönetmenin 5000'e yakın filmlerinden ilk bakışta seçtiğim 200'e yakın bir film listesi oluşturdum..Tabi her zaman daha fazlası vardır..Örneğin buraya Elia Kazan'ın sadece 1 filmini aldım oysa bütün filmleri güzeldir..Diğer yönetmenlerde de aynı durum söz konusudur..

aklımda yer eden ilk 21 film
=====================================
Akira Kurosawa-1990-Dreams
Alejandro Jodorowsky-2013-The Dance of Reality
Anders Thomas Jensen-2005-Adams æbler
Jaco van Dormael-2015-Das Brandneue Testament
Marc Evans-2006-Snow Cake
Martin Sulík-1995-Zahrada
Michael Di Jiacomo-1998-Animals with The Tollkeeper
Safi Yazdanian-2014-A Time for Love
Samuel Benchetrit-2015-Asphalte
Thomas Robsahm vb-2002-Folk Flest Bor i Kina
Wim Wenders-2014-The Salt of The Earth
Dominik Moll-2016-News From Planet Mars
Steven Soderbergh-1991-Kafka
Ralph Fiennes-2018-The White Crow
Ruben Östlund-2014-Force Majeure
Roy Andersson-2014-A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence
Stanley Kramer-1969-The Secret of Santa Vittoria
Giuseppe Tornatore-1995-L'uomo Delle Stelle
Emir Kusturica-2016-On The Milky Road
Elia Suleiman-2019-Must Be Heaven
David Lean-1965-Doctor Zhivago

=====================================
diğer filmler
=====================================
Adrian Lyne-1997-Lolita
Alfred Hitchcock-1943-Lifeboat
Anders Thomas Jensen-2005-Adams æbler
Aisling Walsh-2016-Maudie
Aki Kaurismäki-2017-Toivon Tuolla Puolen
Akira Kurosawa-1990-Dreams
Alain Resnais-1955-Night and Fog
Alejandro Amenábar-2004-The Sea Inside
Alejandro Jodorowsky-2013-The Dance of Reality
Alessandro Rak-2013-The Art of Happiness
Andrei Tarkovsky-1972-Solaris
Andrei Zvyagintsev-2003-The Return
Andrzej Wajda-2016-Afterimage
Anthony Minghella-1996-The English Patient
Arthur Penn-1966-The Chase
Asghar Farhadi-2016-Forushande
Bent Hamer-2003-Kitchen Stories
Bill Condon-2004-Kinsey
Charlie Chaplin-1940-The Great Dictator
Chris Kraus-2006-Vier Minuten
Christopher Nolan-2006-The Prestige
Dagur Kari-2003-Noi Albinoi 
Damian Szifron-2014-Wild Tales
Danny DeVito-1989-The War Of The Roses
David Lean-1965-Doctor Zhivago
David Lynch-1999-The Straight Story
Denis Villeneuve-2010-Incendies
Diederik Van Rooijen-2013-Daglicht
Doris Dörrie-2008-Cherry Blossoms
Dorota Kobiela-Hugh Welchman-2017-Loving Vincent
Edward Norton-2019-Motherless Brooklyn
Elia Kazan-1952-Viva Zapata!
Elia Suleiman-2019-Must Be Heaven
Emir Kusturica-2016-On The Milky Road
Ermanno Olmi-1988-La Leggenda Del Santo Bevitore
Ethan-Joel Coen-1998-The Big Lebowski
Federico Fellini-1973-Amarcord
Fernando León de Aranoa-2002-Los Lunes Al Sol
Florian Henckel von Donnersmarck-2018-Never Look Away
Francis Ford Coppola-1979-Apocalypse
François Truffaut-1962-Jules et Jim
Frank Capra-1946-It's a Wonderful Life
Frank Darabont-1999-The Green Mile
Galder Gaztelu-Urrutia-2019-The Platform
Gary Ross-1998-Pleasantville
George Cukor-1940-The Philadelphia Story
Giuseppe Tornatore-1988-Cinema Paradiso
Goran Dukic-2006-Wristcutters
Gregory Colbert-2005-Ashes and Snow
Guillermo Del Toro-2006-Pan's Labyrinth
Gus Van Sant-1997-Good Will Hunting
Hal Ashby-1971-Harold and Maude
Herbert Ross-1972-Play It Again Sam
Hiroshi Teshigahara-1964-Suna No Onna
Ingmar Bergman-1982-Fanny and Alexander
Isabel Coixet-2017-The Bookshop
Isao Takahata-1988-Hotaru No Haka
István Szabó-2004-Being Julia
Jaco van Dormael-2015-Das Brandneue Testament
James Cameron-2009-Avatar
James Ivory-1993-The Remains of The Day
Jay Roach-2015-Trumbo
Jean-Jacques Beineix-1986-Betty Blue
Jeremy Clapin-2019-I Lost My Body
Jim Jarmusch-1995-Dead Man
Jocelyn Moorhouse-2015-The Dressmaker
John Madden-2005-Proof
Jon Avnet-1991-Fried Green Tomatoes
Joon Ho Bong-2013-Snowpiercer
Julian Schnabel-2000-Before Night Falls
Julie Gavras-2006-La Faute A Fidel
Julie Taymor-2002-Frida
Kar Wai Wong-2000-In the Mood for Love
Karen Shakhnazarov-1989-Gorod Zero
Ken Loach-2014-Jimmys Hall
Kim Ki-Duk-2003-Bom Yeoreum Gaeul Gyeoul Geurigo Bom
Krzysztof Kieslowski-Trois Couleurs
Lars von Trier-2011-Melancholia
Lasse Hallström-1999-The Cider House Rules
Lech Majewski-2011-The Mill and the Cross
Leos Carax-1991-The Lovers on the Bridge
Luchino Visconti-1971-Death In Venice
Luis Bunuel-1929-Un Chien Andalou
Luis Piedrahita-2007-Fermat's Room
Majid Majidi-1997-The Children of Heaven
Marc Evans-2006-Snow Cake
Margarethe von Trotta-2012-Hannah Arendt
Marjane Satrapi-Vincent Paronnaud-2007-Persepolis
Martin Provost-2008-Séraphine
Martin Scorsese-2010-Shutter Island
Martin Sulík-1995-Zahrada
Michael Curtiz-1942-Casablanca
Michael Di Jiacomo-1998-Animals with The Tollkeeper
Michael Haneke-2012-Amour
Mick Davis-2004-Modigliani
Mihalis Kakogiannis-1964-Alexis Zorbas
Mike Leigh-2004-Vera Drake
Mike Newell-2018-The Guernsey Literary and Potato Peel Pie Society
Mike Nichols-2004-Closer
Mikhail Kalatozov-1957-The Cranes are Flying
Milcho Manchevski-1994-Before The Rain
Milos Forman-1975-One Flew Over The Cuckoos Nest
Nadine Labaki-2007-Caramel
Nagisa Oshima-1976-In The Realm of The Senses
Neil Burger-2006-The Illusionist
Niki Caro-2002-Whale Rider
Nikita Mikhalkov-1979-Neskolyko Dney Iz Zhizni I-Oblomova
Noah Baumbach-2017-Meyerowitz Hikâyeleri
Nora Ephron-2009-Julie & Julia
Pablo Larraín-2016-Neruda
Pálfi György-2007-Taxidermia
Paolo Taviani-Vittorio Taviani-1984-Kaos
Patricio Guzman-2004-Salvador Allende
Paul Thomas Anderson-2017-Phantom Thread
Pawel Pawlikowski-2018-Zimna Wojna
Pedro Almodóvar-2002-Hable con ella
Peter Bogdanovich-1973-Paper Moon
Peter Kassovitz-1990-Jacob's Ladder
Peter Weir-1989-Dead Poets Society
Petter Næss-2007-Tatt Av Kvinnen
Philip Kaufman-2000-Quills
Philippe Falardeau-2020-My Salinger Year
Philippe Le Guay-2015-Floride
Pier Paolo Pasolini-1972-I Racconti di Canterbury
Pietro Marcello-2019-Martin Eden
Quentin Tarantino-2015-The Hateful Eight
Radu Mihaileanu-1998-Train De Vie
Ralph Fiennes-2018-The White Crow
Ralph Nelson-1963-Lilies of the Field
Rene Feret-2010-Nannerl, La Soeur de Mozart
Richard Attenborough-1982-Gandhi
Richard Ayoade-2010-Submarine
Richard Eyre-2015-The Dresser
Richard Linklater-2001-Waking Life
Rob Reiner-2007-The Bucket List
Robert Altman-1975-Nashville
Robert Bresson-1959-Pickpocket
Robert Benton-1979-Kramer vs.Kramer
Robert Eggers-2019-The Lighthouse
Robert Ellis Miller-1968-The Heart Is a Lonely Hunter
Robert Zemeckis-1994-Forrest Gump
Roberto Benigni-1997-Life Is Beautiful
Rodrigo García-2011-Albert Nobbs
Roland Emmerich-2011-Anonymous
Roman Polanski-2002-The Pianist
Ron Howard-2001-A Beautiful Mind
Ruben Östlund-2014-Force Majeure
Rúnar Rúnarsson-2011-Eldfjall
Rupert Everett-2018-The Happy Prince
Safi Yazdanian-2014-What's The Time In Your World
Sally Potter-1997-The Tango Lesson
Sam Mendes-1999-American Beauty
Scott Hicks-1996-Shine
Sean Penn-2007-Into The Wild
Sergei Gerasimov-1957-Tikhiy Don
Sergei Parajanov-1968-Sayat Nova
Sidney Lumet-1960-The Fugitive Kind
Silvio Soldini-2000-Pane e Tulipani
Simon Hunter-2017-Edie
Simon Stone-2021-The Dig
Spike Jonze-1999-Being John Malkovich
Stanley Kramer-1969-The Secret of Santa Vittoria
Stanley Kubrick-1975-Barry Lyndon
Stanley Tucci-2017-Final Portrait
Stephen Daldry-2008-The Reader
Stevan Riley-2015-Listen to Me Marlon
Steven Shainberg-2006-Fur An Imaginary Portrait of Diane Arbus
Steven Soderbergh-1991-Kafka
Steven Spielberg-1993-Schindler's List
Susanne Bier-2010-In a Better World
Sydney Pollack-1985-Out Of Africa
Taika Waititi-2019-Jojo Rabbit
Tate Taylor-2011-The Help
Tengiz Abuladze-1984-Monanieba
Terence Davies-2016-A Quiet Passion
Terrence Malick-2016-Voyage of Time-Life's Journey
Terry Gilliam-1991-The Fisher King
Theodoros Angelopoulos-2004-The Weeping Meadow
Thomas McCarthy-2007-The Visitor
Thomas Robsahm-2002-Folk flest bor i Kina
Thomas Vinterberg-2016-The Commune
Tim Burton-2016-Miss Peregrine's Home for Peculiar Children
Tim Robbins-1995-Dead Man Walking
Tinto Brass-1979-Caligola
Tod Browning-1932-Freaks
Todd Haynes-2002-Far from Heaven 
Todd Phillips-2019-Joker
Tom Hooper-2010-The King's Speech
Tom McCarthy-2002-The Station Agent
Tom Shadyac-1998-Patch Adams
Tom Tykwer-1998-Run Lola Run
Tony Gatlif-2000-Vengo
Xavier Dolan-2016-It's Only the End of the World
Vaclav Marhoul-2019-The Painted Bird
Vadim Perelman-2020-Persian Lessons
Victor Fleming-1939-The Wizard of Oz
Vincente Minnelli-1956-Lust For Life-Van Gogh
Vittorio De Sica-1948-Bicycle Thieves
Vladimir Menshov-1979-Moskva Slezam Ne Verit
Volker Schlöndorff-2017-Return to Montauk
Walter Lang-1956-The King and I
Wash Westmoreland-2018-Colette
Werner Herzog-2015-Queen of the Desert
Wes Anderson-2012-Moonrise Kingdom
William Dieterle-1937-The Life of Emile Zola
William Wyler-1959-Ben Hur
Wim Wenders-2014-The Salt of the Earth
Woody Allen-2009-Whatever Works
Yasujiro Ozu-1959-Ohayô
Yimou Zhang-1999-The Road Home
Yojiro Takita-2008-Departures-Okuribito
Yorgos Lanthimos-2018-The Favourite
Zaza Urushadze-2013-Tangerines
Zoe Berriatúa-2018-En las Estrellas

IMDb En iyi 250 film    / blogtaki tüm sinema başlıkları

Bendeki Tüm Filmlerin Listesi  
3.068 Adet Film / 1.060 Yönetmen / 5 TB 

5 TB lık diskle birlikte fiyatı : 10.000 TL  
(Disk 4.000 TL + Filmler 6.000 TL)
(1 Film: 2 TL / Bütün filmler Türkçe Altyazılıdır. IMDB Puanı 7 ile 9 arasındadır. 
Filmin afişi, altyazısı ve filmle ilgili bilgilerin olduğu tekst dosyası içindedir. Piyasa filmleri değildir..Diskin hazırlanması yaklaşık 1 hafta kadar sürmektedir. Film listesini indirip diskin içerdiği filmleri görebilirsiniz.)


30 Aralık 2021

Armağan Şarkılar-2022


 2021 yılı boyunca severek dinlediğim parçalardan seçtiklerim...

1. Aaron William Pollock-Stealin, Stealin (2:30)
2. Abdullah Ibrahim-Blue Bolero (2:08)
3. Adnan Joubran-That Moment When (4:12)
4. Ahmet Aslan-Ali Ekber Kayış-Bütün İnsanlardan Arzumuz Vardır (3:27)
5. Ahmet Aslan-Ali Ekber Kayış-Şu Dağlarda Kar Olsaydım (4:58)
6. Ahuzar-Nefesim Nefesine (5:07)
7. Alex Riel-Bo Stief-Carsten Dahl-Drømte Mig En Drøm (3:08)
8. Alex Riel-Bo Stief-Carsten Dahl-Høstdansen (2:58)
9. Alex Riel-Bo Stief-Carsten Dahl-Jag Vet En Dejlig Rosa (2:30)
10. Alex Riel-Bo Stief-Carsten Dahl-My Song (3:44)
11. Allison Russell-Quasheba, Quasheba (4:42)
12. Alstad-It Was Always You (4:03)
13. Angela Gheorghiu-Barca pe valuri (4:28)
14. Arash Behzadi-Jan E Maryam (5:28)
15. Arianna Savall-Cancion de la Muerte Pequena (8:40)
16. Arianna Savall-Fantaisie sur Stella Splendens (4:56)
17. Ariel Bart-In Between (4:20)
18. Ariel Bart-Stranger On the Hill (5:35)
19. Ariel Bart-The Year After (5:43)
20. Avishai Cohen-Arab Medley (5:17)
21. Ayşe Tütüncü-Eşikte (3:37)
22. Bai Kamara-Homecoming (4:16)
23. Ballaké Sissoko-Jeu Sur la Symphonie Fantastique (3:37)
24. Birgit Minichmayr-How Like a Winter-Sonnet 97 (5:18)
25. Birgit Minichmayr-When in Disgrace-Sonnet 29 (4:40)
26. Bizet-Les Pecheurs de Perle-Acte1-Romance Je Crois (3:45)
27. Branford Marsalis-The Bard Lachrymose (4:28)
28. Bugge Wesseltoft-Locked out of Heaven (4:10)
29. Calle Rasmusson-October (6:16)
30. Carsten Dahl-Sailing with No Wind (5:33)
31. Cecilie Strange-Eudaimonia (9:09)
32. Cecilie Strange-When Sunny Smiles (7:44)
33. Cem Adrian & Mark Eliyahu-Kül (4:55)
34. Ceren Türkmenoğlu-An (4:27)
35. Ceren Türkmenoğlu-Mâî (5:04)
36. Christina Pluhar-Falvo -Dicitencello vuje! (3:54)
37. Christina Pluhar-Traditional-Lo Guarracino-Tarentella (6:17)
38. Coşkun Karademir-Abyaneh (4:35)
39. Coşkun Karademir-Gülşah Erol-Göç (5:32)
40. Coşkun Karademir-Once Upon A Time-Hesam Naseri (6:18)
41. Coşkun Karademir-Rüzgar (8:31)
42. Daniel Herskedal-Arriving at Ellis Island (3:49)
43. Daniel Herskedal-Dancing Dhow Deckhands (5:55)
44. Derek Gripper & Mike Block-Lam Tooro (4:53)
45. Dom La Nena-Tempo (2:06)
46. Edin Karamazov-O Lord Whose Mercies-Handel (5:55)
47. Eklipse-Mumbai Theme (4:22)
48. Emanuele Sartoris-Notturno impromptu I (5:37)
49. Eple Trio-Birds of India (11:28)
50. Eple Trio-Island Sunrise (4:51)
51. Ercan & Gökhan Çağıran-Kapını Aç (4:54)
52. Etta Cameron-What Is This Thing Called Love (3:19)
53. Etta Cameron-You've Got A Friend (4:11)
54. Fatma Said-13 Canciones Antiguas No.1, Anda jaleo (2:12)
55. Fatma Said-Adieux de l'hôtesse arabe, WD 72 (5:40)
56. Fatma Said-Ana Bent El Sultan (2:23)
57. Fatma Said-El Helwa Di (3:39)
58. Fatma Said-La canción No.2, Canción de Marinela (2:05)
59. Fatma Said-Yamama Beida (3:53)
60. Fazıl Say & Senem Demircioğlu-Çek Şarabı (3:44)
61. Fazıl Say-Zeybek (0:56)
62. Fergana Qasimova-Fuzuli Kantatı (7:14)
63. Francesco Orio Trio-Cum Dederit (4:44)
64. Fırat Tanış-Ruşen Alkar-Beni Hor Görme (5:50)
65. Giovanni Mirabassi-Le Libre Arbitre (5:18)
66. Helge Lien Trio-Liten Jazzballong Revisited (6:11)
67. Helge Lien Trio-Nipa Revisited (4:59)
68. Henning Fuchs-Pacha Mama (2:48)
69. Henning Fuchs-The Storm Will Pass (4:03)
70. Henning Fuchs-Thrive (2:59)
71. Ismail Sentissi Trio-Genoma (4:24)
72. Jakub J.Orliński-Handel-HWV 27-Act2-Furibondo Spira il Vento (4:40)
73. Jakub J.Orliński-Zelenka-ZWV 90-III. Rogate Andante (3:08)
74. Jakub J.Orliński-Żebrowski-Magnificat-II. Quia Respexit (3:08)
75. Jan Bang, Erik Honoré-Lament (2:54)
76. Jan Lundgren, Emile Parisien & Lars Danielsson-Asta (5:10)
77. Jesper Bodilsen-Piensa en Mi (5:33)
78. Joan Baez & Paul Simon-The Boxer (5:40)
79. Joe Bonamassa-Mind’s Eye (6:17)
80. Kenny Drew-Django (9:18)
81. Kenny Drew-Hush-a-Bye (7:06)
82. Kenny Drew-Sometimes I Fell Like a Motherless Child (4:50)
83. Kenny Drew-Sweet Lullaby (3:29)
84. Konstantia Gourzi-Mozart-III-Scherzoso, ma calmo (5:41)
85. Lars Danielsson Liberetto-Cloudland (4:34)
86. Lars Danielsson Liberetto-The Fifth Grade (5:37)
87. Lars Danielsson-Desert of Catanga (6:17)
88. Lars Danielsson-Leszek Mozdzer-Praying (4:14)
89. Leszek Mozdzer-Sanctus (5:27)
90. Leszek Mozdzer-Zdrowy Kollataj (2:40)
91. Leyla McCalla-Lavi Difisil (2:30)
92. Los Luzeros-40 Cartas (2:46)
93. Lukasz Kuropaczewski-Adela (5:58)
94. maNga-Beni Benimle Bırak (3:29)
95. Martin Tingvall-At the Lighthouse (3:08)
96. Martin Tingvall-Clear Sky (2:44)
97. Martin Tingvall-Hide and Seek (3:50)
98. Martin Tingvall-Spring (3:26)
99. Mathias Algotsson-Dmollberg (2:20)
100. Mathias Algotsson-God afton om ni hemma är (4:03)
101. Matthieu Saglio-Vincent Peirani-Bolero Triste (5:26)
102. Mette Juul-Get Out Of Town (3:24)
103. Michel Bisceglia-Lonely Woman (5:58)
104. Michel Godard-Monteverdi-A Trace of Grace (7:48)
105. Mohsen Namjoo-Baroon (5:28)
106. Mohsen Namjoo-Man Mast (7:55)
107. Nathan Evans - Wellerman (Sea Shanty) (2:35)
108. Norah Jones-I'll Be Gone (Live) (4:48)
109. Oddgeir Berg Trio-Vagabond (6:25)
110. Paolo Fresu-Abide with Me (4:36)
111. Philipp Schiepek & Walter Lang-Sumniran (7:19)
112. Pink Martini-Amado Mio (4:48)
113. Randi Tytingvåg Trio-Trøstevise (3:16)
114. Randi Tytingvåg Trio-Vingespenn (3:41)
115. Rembrandt Frerichs Trio-After Johannes (5:04)
116. Rembrandt Frerichs Trio-Dusk II. Autumn (5:20)
117. Ricardo Odnoposoff-Devil's Trill-IIIb. Allegro assai (3:13)
118. Ricardo Odnoposoff-II. Allegro Energico (2:40)
119. Robert Plant-Quattro (World Drifts In) (4:33)
120. Robert Plant-You Led Me to The Wrong (4:17)
121. Romano, Sclavis, Texier-Viso di Donna (3:39)
122. Rouzbeh Rakhsa-Qui est-ce (2:44)
123. Roya & Rizvan-Dünya Senin Dünya Menim (4:04)
124. Selena Lopez-Quizas Quizas Quizas (3:05)
125. Silje Nergaard-One Year (5:34)
126. Steve Unruh-Bluebird (3:35)
127. Steve Unruh-Challenging Gravity (7:26)
128. Yo Yo-Ma-Kayhan Kalhor-Mountains are Far Away (6:08)
129. Yosuke Sato-Mikan No Hana Saku Oka (5:09)
130. Yılmaz Sütçü-Beni Kategorize Etme (3:26)
131. ZAZ-Les jours heureux (4:06)
132. Zbigniew Preisner-Lament (17:21)

132 tracks in Playlist length: 10 hours 29 minutes 10 seconds/1.38 GB

13 Aralık 2021

Wilhelm Genazino

 


22 Ocak 1943’te Mannheim’da dünyaya geldi. Almanca, felsefe ve sosyoloji okudu. 1965’e dek gazetecilik yaptı. 1970’ten sonra radyo oyunları, tiyatrolar ve başarılı romanlar yazdı. 1980 ve 1986 yılları arasında, edebiyat dergisi Lesezeichen’in editörlüğünü üstlendi. 2001’de çağdaş Alman edebiyatının en önemli eserleri arasında gösterilen Ein Regenschirm Für Diesen Tag (O Gün İçin Bir Şemsiye) adlı romanıyla büyük bir başarı kazandı ve 2004'te Almanya’nın en prestijli edebiyat ödülü Georg Büchner Preis’e layık görüldü. 2018 yılında öldü.

Türkçeye çevrilen kitapları:

2014-O Gün İçin Bir Şemsiye 2001
2018-Aşk Aptallığı 2005
2014-Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk 2009
2014-Elden Düşme Dünya 2011



















Wilhelm Genazino-O Gün İçin Bir Şemsiye
Çev. Çağlar Tanyeri / 144 Sayfa

O Gün İçin Bir Şemsiye’nin kırk altı yaşındaki anlatıcısı, bir “ayakkabı denetçisi”dir. Satışa sunulacak yeni modelleri test etmek için Frankfurt sokaklarında henüz sadece kendisinin giyebildiği ayakkabılarla gezinir. Hayatta kendi yolunu bulamamıştır, ama yolda eski aşklarını, arkadaşlarını ve anılarını bulur. Bir “varış noktası” yoktur görünürde, ama her adımda insan ruhunun görünmez yerlerine biraz daha yaklaşır. Sadece sokaklarda değil, bilincin coğrafyasında da yürür ve sıradan görünen bir insanın ne denli sıradışı olabileceğini düşündürür. Varoluşsal sorgulamalar için alışılmadık ölçüde canlı üslubu ve keskin gözlem gücüyle eşyaya ve insanlara her baktığında hayatın bize unutturmaya çalıştığı bir gerçeği hatırlatır: Yine hayatın kendisini.

Hayatlarının yağmurlu ve uzun bir günden, bedenlerinin de o gün için gereken bir şemsiyeden başka bir şey olmadığını hissetme noktasına gelmiş insanların, Wilhelm Genazino’yla derin ve keyifli bir yürüyüşe çıkacakları O Gün İçin Bir Şemsiye’yi Çağlar Tanyeri Almanca aslından çevirdi.


...

Köprüye gelmeden az önce, on üç yıl evvel bir süre peşinde koşup talip olduğum ve fakat beni geri çeviren Anuschka'ya rastlıyorum, beni reddederken şöyle bir cümle sarf etmişti. Senin için fazla kemikliyim. Küçük bir hareketle (boynunu yana eğiyor ve bana sol yanağının reddedici pürüzsüzlüğünü gösteriyor) durdurulmak ve konuşulmak istemediğini bildiriyor. Ricayı anlıyor ve bu doğrultuda hareket ediyorum. Bir baş selamıyla Anuschka'nın yanından geçiyor ve içimden o zamanlar bana sarf ettiği cümleyi tekrarlıyorum. Senin için fazla kemikliyim. Anuschka'dan bana kalan yegâne cümlenin son cümle olması ne kadar tuhaf. Anuschka o zamanlar yaptığı bu atfı unutmuş, daha doğrusu hiçbir zaman muhafaza etmemiş olmasına ve ayrıca ben de hayatın tuhaflığını ancak ceketimi bir çalılığa veya çakıllığa fırlatmak suretiyle ifade edebileceğimi nicedir bilmeme rağmen yine de bu tuhaflık hakkında onunla konuşmak isterdim. 

Kürek yürüyüşlü adam pantolon cebinden bir şeker çıkarıyor, ambalaj kâğıdını yere atıveriyor ve şekeri ağzına götürüyor. Kâğıt, sokakta" yelken açıyor ve ben tam yanından geçerken betonda hoş, yumuşak bir ses çıkarıyor. Olduğum yerde kalmak ve minik şeker kâğıdının hışırtısına biraz daha kulak vermek istiyorum. Anuschka'nın son cümlesinin tuhaflığı minik şeker kâğıdının hışırtısında eriyip yiterken hayatın tüm tuhaflığını hışırtı olarak adlandırmak istiyorum. En iyisi rüzgârın bir o yana bir bu yana sürüklediği minik kâğıdın önünde eğilmek. Fakat aynı zamanda bir süre daha kürek yürüyüşlü adamı takip etmek istiyorum, tabii bu arada tuhaflık için bulduğum yeni sözcüğü ona borçlu olduğum için müteşekkirim.

Messerschmidt'in teklifini kabul ettiğimi hayal ediyorum deneme yollu. Bir anda büyük bir yerel işgüzarlar grubunun içinde bulurum herhâlde kendimi, hem de her gün. Ansızın küçük bir melankoli yanaşıyor yanıma uçuşarak, köprüye doğru taşıyorum onu şu anda. Aynı küçüklükteki bir acı saçmalayarak şöyle diyor: Çıkarını düşünmek ve teklifi kabul etmek zorundasın. Acının işini bitiriyorum, ne var ki melankoliye karşı bir şey yapmak zorundayım. Karşımda kırıtıyor ve benimle cilveleşiyor. Aşağılamam daha etkili olsun diye ona Gertrud adını takıyorum. 

Gertrud Karasafra, kaybol. Derhâl kendini tanıtıyor: Bendeniz Gertrud Karasafra, sizi biraz aşağıya çekebilir miyim müsaadenizle? Kaybol, diye tekrarlıyorum. Kaybolmuyor, tam tersine, beni kolumdan tutuyor, onun kara sıcaklığını hissediyorum. Beni ele geçirdiğini düşünüyor herhâlde. Köprünün parmaklığına doğru itiyor beni, aşağıdaki karanlık suya bakıyorum, Kanıtlanmış değersizlik dolayısıyla hayattan ayrılmak nasıl olur acaba, diye soruyor. Bu soruları tanıyorum, onlara verecek bir cevabım yok. Zor eğitilebilir bir çocukla konuşur gibi ikna etmeye çalışıyor beni Gertrud. Lakin benden istediği şeyleri yine yapmadığım için biraz da kızgın. Köprüde otuz saniye kadar Gertrud Karasafra ile mücadele ediyorum, sonra fark ediyorum ki, güç kaybına uğrayan o, ben değilim. Gertrud'la boğuştuğum esnada kürek yürüyüşlü adamı gözden kaybettim ne yazık ki.


Wilhelm Genazino-Aşk Aptallığı
Çev. Özden Özberber / 178 sayfa

Kıyamet hakkında seminerler vererek hayatını zar zor kazanan elli iki yaşında bir adam ve onun birbirlerinden habersiz iki sevgilisi: Sandra ve Judith. Mükemmel bir Genazino romanı için gereken her şey işte bu kadar...

Yıllar önce başarısız bir evlilik yapan kahramanımız bu iki kadından hangisi ile yaşamak istediğini daha sık düşünmeye başlar ve işler iyice sarpa sarmadan bir karar vermek zorundadır. Sandra ve Judith ikilemini neredeyse bir yazı tura atışıyla çözecek kadar çıkmaza giren isimsiz kahramanımız aynı zamanda yaşam, toplum, aşk, geçmiş gibi konular hakkında ilginç gözlemler yapar, tuhaf işlere kalkışır. Böylece Aşk Aptallığı, kafası karışık bir adamın portresinden ziyade, daha derin bir meseleyi sezdiği halde bunu bir türlü çözemeyen zeki ve hüzünlü bir adamın hikâyesine dönüşür. Özden Özberber'in Almanca aslından çevirdiği Aşk Aptallığı ile Genazino, yine bildiğiniz gibi..


Wilhelm Genazino-Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk
Çev. Süreyya Turhan / 160 Sayfa

Aramızda bir sessizlik oluyor. Yatış pozisyonumuzu değiştiriyoruz, yorgan hışırdıyor. Başlattığımız tartışma içimde, öncekinden de şiddetli bir biçimde devam ediyor. Traudel'le bu tür konuşmalar yapmaya alışık değilim. Ayrıca, gerçekten korkuyorum. Bana göre, bu konuşma bile, çok korktuğum yıkımın gizlice başladığının bir işareti... Şimdi biraz kafa dağıtmayı çok isterdim, ama cinsel birleşmeden sonra televizyonu açmayı ikimiz de kaba buluruz. Fakat burada böyle karanlıkta yatıp duramam da. Yalnızlık normal de, birdenbire ortaya çıkması öyle iğrenç ki.

Sürekli hayat üzerine kafa yoran ve bir imge avcısı gibi etrafındaki küçük ayrıntıları gözlemleyerek mutluluk kırıntıları yakalamaya, bunlara tutunmaya çalışan bir adam iç dünyasıyla, hayatla, işiyle iyi kötü idare ederken, bir gün her şey sevgilisinin çocuk sahibi olmak istemesiyle altüst oluyor. Dengeler bozulmuş, sorgulama ve hesaplaşma başlamıştır artık… "Kafka'nın anlatı geleneğini sürdüren Genazino, titiz ayrıntılarla ördüğü romanlarını giderek mükemmelleştiriyor... Bu kitap küçük bir şaheser."(Jan Bürger)

"Gündelik hayatın ince ince gözlemlenmesi, mizah duygusu, sıradanlığı evrensel bir insanlık durumu olarak yorumlama eğilimi... Genazino'nun tipik özellikleri." (Ulrich Greiner)


Wilhelm Genazino-Elden Düşme Dünya
Çev. Tevfik Turan / 144 Sayfa
 
Elden Düşme Dünya; “güncel” insanlık hallerinin bir Genazino kahramanının zihninde işlenmesiyle ortaya çıkan tuhaflıkların romanı.

“Bu manzara alabildiğine hoşuma gittiği halde göğsümde bir sızı hissediyordum. Çünkü güzelliğin acayip tarafı, insanın onu sadece seyredebilmesidir. Bir tarafını alıp evine götüremez veya küçük bir parçasını özel bir yerde saklayamaz. İnsan güzelliğe ancak hep bakar durur, fazlasını elde edemez. Uzun uzun baktıktan sonra yoluna devam etmek zorundadır.”

Elden Düşme Dünya’nın serbest mimar olarak çalışan isimsiz anlatıcısı, bir meslektaşının ölümü üzerine onun şirketinden gelen iş teklifini kabul eder. Böylece o güne dek kendisini uzak tutmaya çalıştığı modern dünyanın iş ve ilişkiler ağına, biraz da kendi rızasıyla düşmüş olur. Bir zaman sonra da kendisinin, yaşadığı aşkın, katlanmak zorunda olduğu işin, kısacası her şeyin âdeta “elden düşme” olduğu gerçeğini kavrar. İnsan olmanın kaderine kendince başkaldırdığı her seferde kararsızlık, çelişki ve pişmanlık yumağına hapsolurken, hayatı bir parça daha farsa dönüşür.

İç monologları, dünyayı ve yaşamı yorumlayışı, anlaşılmaz kararları ve eylemleriyle yine ele avuca sığmaz bir kahramanın romanı olan Elden Düşme Dünya, Tevfik Turan’ın Almanca aslından çevirisiyle. . .


En iyi idare ettiğim zamanlar, hayatın beni biraz kenara ittiğini hissettiğim zamanlardı. Beni kenara iten kimse yoktu, ama bütün etrafıma baktığımda şiddetle itici olduğunu hissettiğim çok insan vardı. Bu çelişkiyi anlamıyordum, ama keşfetmiş olmak bana iyi geliyordu. Fincanımı çevirdim, çünkü içindeki eşek arısı öbür yüze geçmişti. Fincanın şimdi bana dönmüş olan arka tarafının üst kenarında bulaşıkta temizlenmemiş ruj kalıntıları gördüm. Bir süre bu kirliliği sakince kabullenmeye çalıştım. Ama sonra dünyanın elden düşme haline ilişkin küçük bir tiksintinin içimde yine yükseldiğini hissettim. Garsonu çağırdım, kısaca şikâyetimi belirttim, hesabı ödeyip çıktım. 

Tiksintinin kaybolması için  küçük dükkânların vitrinlerini seyrediyordum. Bir ekmekçi dükkânının kapısında şöyle bir levha asılıydı: 
DÜNDEN KALAN NEFİS EKMEKLER – %50 İNDİRİMLİ
Şansıma, metnin anlamını hemen kavradım. Dünkü hayat yarı yarıya ucuz olmalıydı. Yarıya indirilmiş çağrı beni çekiyordu. Fakat ucuzlatılmış ekmekleri sormaya utanıyordum. Dükkâna girip diyemezdim ya: Şunu, şunu istiyorum; ama hepsi dünkünden olsun lütfen. Aklıma şu geldi: Kabak çekirdekli iki küçük ekmek istedim, satıcı tam bunları kese kâğıdına koyarken de sordum: Dünden kalma mı? Ben mi? diye sordu satıcı kadın ve güldü. Oo! diye bir ses çıktı ağzımdan. Ben gerçekten dünden kalmayım ama yine de bugünün insanıyım, dedi kadın. Cevap çok hoşuma gitti, aklıma yazmak istedim. İki şey, affedersiniz, dünden kalma olarak sadece kabak çekirdekli küçük ekmek istiyordum, dedim. 

Böylece memnun bir halde eve yollandım. Bir an için, eskiden, serbest çalıştığım zaman günün yarısı boyunca yaşadığım bir duygu geri geldi. O zamanlar bir günün, ancak ve ancak niyetsiz, plansız bir şekilde saatlerce turlayıp durmuşsam bana ait olduğu duygusunu yaşadığım anlar olurdu. Bu arada her zaman, insanların bugün de dün ve önceki gün yaptıkları şeyleri yapıp yapmadıklarını görmek isterdim sadece. Büyük şüpheler içinde dolaşan insanların çoğu gibi her şeyi çok çok az biliyordum. Ama şimdi, indirimli iki kabak çekirdekli küçük ekmekle eve dönmekteydim.


daha fazlası için web


27 Kasım 2021

Jakub Jozef Orlinski

 

Jakub Józef Orliński (8 Aralık 1990, Varşova, Polonya) 

Barok eserlerin yorumlarıyla tanınan Polonyalı kontrertenor. Sanatçı bir anne ve grafik tasarımcı bir babanın oğlu. Her iki tarafta da büyükanne ve büyükbaba mimar. Sekiz yaşındayken tamamı erkek olan Gregoryen korosuna katıldı,16 yaşında korosunda bas-bariton söylemeye başladı. 2009 yılında Varşova'daki Fryderyk Chopin Müzik Üniversitesi'ne girdi, Mezzo-soprano Anna Radziejewska ile çalıştı. 2013 yılında Polonya ve Almanya'da John Blow'un 1680-85 operası Venus and Adonis ile George Frideric Handel'in Alcina operasında Ruggiero gibi rolleri seslendirdi.

 2015 yılında Juilliard School'da soprano Edith Wiens ile çalışmak üzere New York'a taşındı . 2016 yılında Jonathan Dove'un 1998 tarihli Flight Flight filminde mülteci olarak rol aldı. 2017 de Handel'in Agrippina operası 'da genç vokalistler için prestijli bir yarışma olan Metropolitan Opera 's National Council Auditions'ın beş kazananından biri seçildi, yine 2017'de Fransa'da Aix-en-Provence Festivali'nde, Francesco Cavalli'nin 1655 operası Erismena'daki Orimeno rolüyle ilk kez sahneye çıktı, konserin Facebook'ta canlı yayınlanacağından habersiz olan Orliński, gündelik kıyafetlerle şarkı söyledi ve bu görünümü ile olağanüstü sesi arasındaki karşıtlık insanların ilgisini çekerek daha fazla tanınmasına yol açtı. 

Albümleri

Solo

-2018-Anima Sacra
-2019-Facce d'amore
-2021-Anima Aeterna

Bilikte
-2018-Girona Recital
-2018-Handel-Enemies in Love
-2018-Vivaldi-Vedro con mio Diletto
-2021-Alleluja; Pomo d'Oro, Zefira Valova


Jakub Jozef Orlinski-2021-Anima Aeterna

01-Barbara, dira effera, ZWV 164: I.Barbara, dira, effera 
02-Barbara, dira effera, ZWV 164: II.Vicit leo de tribu Juda 
03-Barbara, dira effera, ZWV 164: III.Alleluja 
04-Il Fonte della salute, aperto dalla grazia K.293-Non t'amo per il ciel
05-Laetatus sum, ZWV 90: I.Laetatus sum-Allegro assai 
06-Laetatus sum, ZWV 90: II.Illuc enim-Allegro assai 
07-Laetatus sum, ZWV 90: III.Rogate-Andante 
08-Laetatus sum, ZWV 90: IV.Fiat pax-Larghetto
09-Laetatus sum, ZWV 90: V.Gloria-Adagio
10-Laetatus sum, ZWV 90: VI.Sicut erat-Allegro assai
11-La Giuditta: "Giusto Dio" 
12-Il Davide trionfante: "Un giusto furore che m'arde nel core" 
13-Laudate pueri: I.Laudate pueri, Dominum
14-Laudate pueri: II.Quis sicut Dominus 
15-Laudate pueri: III.Suscitans a terra inopem 
16-Laudate pueri: IV.Gloria
17-Laudate pueri: V.Sicut erat in principio-Amen 
18-Antiphon in D Minor, HWV 269 "Alleluja,Amen" 

albüm için


04 Kasım 2021

Elia Kazan

 

Rum kökenli Kayserili bir ailenin oğlu olan Ellia Kazancıoğlu 7 Eylül 1909’da İstanbul’un deniz gören bir semtinde dünyaya gelir. Ailesi Birinci Dünya Savaşı patlak vermeden 1913 yılında Ellia henüz 4 yaşındayken ABD’ye göç eder. Amerika’ya göç ettikten sonra adı Elia Kazan olan küçük çocuk New York eyaletindeki New Rochelle’de büyür.

New Rochelle Lisesinden mezun olduktan sonra Massachusetts’te Williams College’de onur listesine girerek yükseköğrenimini başarıyla tamamlar ve Yale Üniversitesinde tiyatro öğrenimi görür. 1932 yılında New York’ta oyuncu olarak tiyatroya başlayan Elia, 1939 yılına kadar burada çalışır. 1940 yılında ise tiyatro yönetmenliği yapmaya başlar. Ünü tüm Amerika’ya yayılır ve Broadway‘in en iyi yönetmenleri arasına girer.

1934’te Komünist Parti’ye giren Kazan, tiyatro müdürünü görevden almak isteyen partinin, Müdür Strasberg’e karşı başlattığı ‘oyunlara’ katılmayınca 1936’da partiden atılır. Kazan, daha fazla insana ulaşmak için sinemaya yönelir. Anatole Litvak’ın yönetimi altında çekilen “City of Conquest” filminde oyuncu olarak rol alır. Bu arada çok sayıda belgesel de çeker. 1944 yılında ise sinema filmleri yönetmeye başlar.

Kazan, 1945 yılında ilk uzun metrajlı filmi “A Tree Grows in Brooklyn” (Bir Genç Kız Yetişiyor) filmini çevirir. İki yıl sonra çevirdiği “Gentleman’s Agreement” (Centilmenlik Anlaşması) filmi ise üç Oscar’la ödüllendirilir. Kazan, 1947 yılında Cheryl Crawford ile birlikte ‘Actors Studio’ adındaki kendi aktörlük okulunu kurar. Amerikan yaşamının çatışmalarına, Amerikalıların problemlerine eğilen ilk yönetmenlerden biri olur.


Kazan, 1945 yılında ilk uzun metrajlı filmi “A Tree Grows in Brooklyn” (Bir Genç Kız Yetişiyor) filmini çevirir. İki yıl sonra çevirdiği “Gentleman’s Agreement” (Centilmenlik Anlaşması) filmi ise üç Oscar’la ödüllendirilir. Kazan, 1947 yılında Cheryl Crawford ile birlikte ‘Actors Studio’ adındaki kendi aktörlük okulunu kurar. Amerikan yaşamının çatışmalarına, Amerikalıların problemlerine eğilen ilk yönetmenlerden biri olur.

Elia Kazan açtığı bu aktörlük okuluyla Hollywood’a unutulmaz bir oyuncu kuşağı kazandırır. En gözde öğrencilerinden biri unutulmaz filmlerinde başroller verip bir ikon haline getireceği Marlon Brando olur. Kazan’ın aktörlük okulundaki bir diğer öğrencisi olan James Dean ise Kazan’ın 1955 yılı yapımı olan “Cennet Yolu” adlı filminde oynayarak bir ‘kült figür’ olma payesine erişir. Tanınmamış oyuncularla çalışmayı seven Elia Kazan, Rod Steiger, Natalie Wood, Lee Remick, Warren Beaty gibi isimleri de Hollywood’un ünlüleri arasına katar.

1952 yılında gösterime giren Viva Zapata filminde Meksikalı devrimci halk önderi Emiliano Zapata’nın öyküsünü, 1954 yılında çektiği Rıhtımlar Üzerinde filminde ise liman işçisi olan eski bir boksörün işçileri örgütleme öyküsünü anlatan ve eski bir komünist olan Elia Kazan, bu yıllarda Amerika’da hortlayan anti-komünizm furyasında kovuşturmalara uğramaktan kendini kurtaramaz.

1960’ların ortalarında tiyatrodan uzaklaşmaya başlayan Elia Kazan sinemayı da ikinci plana bırakarak yazarlık yapmaya başlar. 1988 yılında 7. Uluslararası İstanbul Film Festivalinde seçici kurul başkanı olur. Ayrıca 1988 yılında yönetmenliğini ve senaristliğini Zülfü Livaneli‘nin yaptığı “Sis” adlı filmde konuk oyuncu olarak rol alır. Yaşamı boyunca hep ailesinin yaşadığı toprakları görebilmeyi isteyen Elia Kazan,1970’lerden itibaren Türkiye’yi sık sık ziyaret eder. 1972-1997 yılları arasında tam üç kez Kayseri’ye, atayurdu Germir’e de gider. 28 Eylül 2003 tarihinde Manhattan’da 94 yaşında hayata veda eden Kazan, arkasında onlarca film, tiyatro oyunu ve kitaplar bırakan bir Anadoluluydu...


Yönetmenliğini yaptığı filmler

-1945-A Tree Grows In Brooklyn
-1947-Boomerang!
-1947-Gentleman's Agreement 
-1947-The Sea of Grass
-1949-Pinky
-1950-Panic in The Streets  
-1951-A Streetcar Named Desire  
-1952-Viva Zapata!  
-1953-Man on a Tightrope 
-1954-On the Waterfront 
-1955-East of Eden  
-1956-Baby Doll  
-1957-A Face in the Crowd 
-1960-Wild River
-1961-Splendor In The Grass  
-1963-America, America 
-1969-The Arrangement 
-1972-The Visitors
-1976-The Last Tycoon

Bütün filmlerini beğendim, bazılarında tiyatro izliyorum gibi geldi ve hepsinde de size iyi bir öykü vaadediyor.. Yukarıdaki sıraya göre filmlerin konularını zor ve yanıltıcı da olsa bir iki cümleyle özetledim : (filmlerin hepsi nette mevcut sadece Man on a Tightrope'ın Türkçe altyazısı yok)

"Bir kızın büyüme öyküsü/ Kasaba dışından gelmiş birinin masumiyetini kanıtlama/ Yahudilik konusunda önyargıyı kırma/ İşkolik zengin bir çiftçinin sevgisiz evliliği/ Zenci bir hemşirenin beyazların dünyasında yürüttüğü mücadele/ Öldürülen vebalı bir kişinin katilini veba daha fazla bulaşmadan bulma/ Düşkün ama görmüş geçirmiş bir kadının kızkardeşine sığınmak zorunda kalırken geçirdiği iç dünyasındaki fırtınalar/ Emiliano Zapata nın öyküsü/ Liman işçilerinin örgütlenerek ayaklanması / İki kardeşten daha az sevilenin verdiği mücadele/ Kaba ve köylü bir gitaristin medya sayesine nerelere kadar yükselebileceğinin öyküsü/ Yaşlı bir kadının nehir üzerindeki bir adadaki evinden zorla çıkarılmasına karşı verdiği mücadele/ Sınıfın, servetin, sanayinin, kilisenin ve ailenin belirlediği sosyal çelişkilerin duru, yoğun bir analizi/ 19. yüzyıl sonlarında Anadolu topraklarında yaşayan Yunanlı bir ailenin Amerika'ya göç etme hikayesi/ İki kadın arasında kalan bir erkeğin hayatında kendini bulma savaşı/ Vietnam Savaşı'ndan dönenlerin kolayca şiddete yönelebilecekleri/ Hollywood ta başarılı bir yapımcının etrafında geçen karmaşık ilişkiler..."

Bir de Elia'nın hayat öyküsünü yazmak yerine onun son dönemlerine tanıklık etmiş ve daha sonra bunu kitaplaştırmış Zülfü Livaneli'nin "Elia ile yolculuk" kitabından kısa alıntılar yaptım..


"Amerika’ya dört yaşında gelmiş -getirilmiş demek daha doğru- olduğu için, hele o yılların koşullarında, yani 20. Yüzyıl başlarında Amerika'nın filmlerini gören değil, yaratan ve dünyaya gösteren biriydi o. Kendini Amerika’lı sayan bir Anadolulu, Rum sayan bir Türk, Türk sayan bir Rum, Anadolulu sayan bir Amerika’lı, New York’lu sayan bir göçmen, göçmen sayan bir New York’lu. Belki de hiç biri. Hem hepsi, hem hiçbiri. Üst üste binmiş kimliklerin çoğaltırken azalttığı, güçlendirirken zayıflattığı bir adam. Adı Elia, adı İlya, İlyas, Aliya; soyadları Kazancıoğlu, Kazan; annesinin kızlık soyadı ise Şişmanoğlu."

"Uzlaşma diye bir roman yazan ama hiç uzlaşmamış bir savaşçı. Daha doğrusu hayatında bir kez iktidar sahipleriyle uzlaşma denemesinde bulunmuş ve yüzüne gözüne bulaştırdığı bu zayıflığın bir cezası olarak, ciğeri her gün kartallar tarafından yeniden parçalanan bir Prometheus olarak yaşamış ve bununla ölmek zorunda kalmış bir adam."

"Amasya kentinde bir çocuk görüyorum şimdi. Şehrin tek sinemasında, öğleden sonra, loş salonun tenha yalnızlığında, kırmızı kadife koltuklu bir locada tek başına oturmuş, bu adamın yönettiği bir filmi izliyor. Babası o şehrin savcısı olduğu için, filmi savcıya ayrılan locadan izleme ayrıcalığına erişmiş yedi yaşında, kısa pantolonlu, dizleri her akşam büyük bir zevkle, üstündeki yarı tutmuş kabuğu kaldırarak tekrar kanattığı, yarı kahverengi yarı pembe yaralarla dolu. Uzak iklimlerin, uzak yaşamların düşünü kuran ve hayalhanesini öğleden sonraları tek başına, bir tapmak gibi sığındığı, böcek ilacı kokan, zemin tahtaları gıcırdayan; karanlık sinema salonunda gördüğü filmlerle doldurmaya çalışan bir çocuk."


"Küçük Asya denilen ve milattan önce on bin yıla ait uygarlık kalıntıları bulunan bu toprak, binlerce yıl boyunca değişik kavimlerce işgal edilmişti. Hattiler, Hititler, Frigya, İyonya, Karya, Bergama medeniyetleri, Büyük İskender, Romalılar, Bizanslılar, Persler, Araplar, Türkler, Moğollar, Haçlılar, Ruslar, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar. Kafkasya, Mezopotamya ve Balkanlar gibi tarih boyunca alev alev yanmış üç belalı bölge arasındaki bu topraklarda hayatta kalabilmek; yeni gelen her güce boyun eğmekle, gerçek düşüncelerini bir riyakârlık perdesi altında gizlemekle mümkündü. Elia’nın “Anadolu gülüşü” dediği ve halıcı babasından öğrendiği şey buydu işte. Sahte bir gülüş. Amerika Amerika Filminin ilk adı da Anadolu Gülüşü idi zaten. Ama Elia bu tanıma girmiyordu. Bence kendine haksızlık etmişti; belki de kendini hırpalama, cezalandırma yönteminin bir parçasıydı bu."

"Öz yaşam öyküsünü yazarken bu kadar derine inmesi, kendini çırılçıplak toplumun önüne atması da ailesini, annesini, eşlerini, çocuklarını, dostlarını üzme pahasına göze alınan korkunç bir cesaret örneği. Her an, Calut’un karşısına dikilme gözü pekliğini gösteren ufak tefek, çelimsiz bir adam. Ay tanrıçasına âşık olan çoban Endymion gibi kaderini bilme cezasına çarptırılmış, değiştirmesinin mümkün olmadığı korkunç bir sona doğru ilerlediği halde, son ana kadar mücadeleyi elden bırakmayan bir karakter. Alaycı, küstah, kuşkular içinde ama cesur. Kendisine karşı, entelektüel bir mazoşizm sayılabilecek derecede öfkeli. "

"Arthur Miller, Bütün Oğullarım adlı oyununu ona ithaf etmişti. Onun en güzel oyunlarının yönetmeniydi. Kendisi HUAC engizisyonunun karşısına Marilyn Monroe’yla beraber çıkmış, ifade vermiş, onca baskıya rağmen başka insanların isimlerini vermeyi reddetmişti. Bu da yüceltmişti onu elbette. Ama daha sonra, zararsız da olsa birtakım isimler zikrettiği için ona dert yanan Elia’nın omzuna kolunu atarak “Üzülme, ben senin yüreğinin doğru yerde olduğunu biliyorum.” demişti."


"Elia, ailesinden devraldığı bir kültürel mirasla, Türklerden hep korkmuştu. Onun gözünde Türk, kaba saba, sert, vahşi ve ilkel demekti ki bu tanım Osmanlı sarayının Türk tanımına da son derece uymaktaydı. Hanedanın kökeni Orta Asya Türklerine dayanmasına rağmen kendilerini o kadar kozmopolit bir kültüre emanet etmişlerdi ki, Anadolu Türk köylülerine “idraksiz Türkler”, “çirkin yüzlü Türkler” demekten geri durmuyor ve birisine çok kızdıkları zaman “Bre vahşi Türk” diye hakaret ediyorlardı. Bu mirasla, yani Türk korkusuyla büyümüş olan Elia, bana bir gün bir itirafta bulundu. “Çok garip” dedi, “Yaşlılık yıllarımda sizlerle yakınlaştıktan sonra, Türkleri sevmeye başladım ben. Öyle ki Yunanistan bana daha yabancı artık.”

"Amerika’da üniversite okumuş, edebiyat bilen, Tennessee Williams gibi yazarların eserlerini sahnelemiş, kendisi de müthiş romanlar yazmış bir adam olarak “entelektüel olmadığı” iddiasındaydı. Oysa bir entelektüeldi; yani hayatını düşünerek yaşıyordu, entelekti her şeyin önündeydi. Nedense bunu inkâr eden bir tutum içindeydi hep."

"Üç Oscar heykelciği olan yönetmen, sinemada da lenslerden, teknikten anlamadığını iddia ederdi. Beckett, Brecht hatta Shakespeare’den sıkıldığını söylerdi. Brecht’in bir oyununu yönetme teklifini reddetmişti. Ne garip değil mi? New York entelektüel dünyasının en önemli isimlerinden biri olmasına, 20. yüzyılın zirvelerine tırmanmasına rağmen, Anadolulu olduğunu iddia eden bu adam, şöhretin büyüsüne kapılmadı hiç."


"Hayatına girmiş onca önemli insandan söz ederken, sanki köşe başındaki bakkalı ya da otobüs biletçisini anlatır gibi, onların şöhretini hiç umursamadan konuşurdu. Gençlik yıllarının sevgilisi Marilyn Monroe, hiç âşık olmadığı “iyi kalpli bir taşralı kız”; Marlon Brando, Rıhtımlar Üzerinde filmini çevirirken, kendisi ve bütün ekip korkunç soğukta beklemek zorunda kaldığı için, sıcak otelde dinlenmesine kızdığı ama olağanüstü yeteneğine saygı duyduğu bir aktör; Kari Malden “sıkı dost”; Kirk Douglas, Uzlaşma filminin başarısızlığına yol açan kibirli bir adamdı mesela. Kendi dâhil, hiç kimsenin şöhreti Elia’nın umurunda değildi. O, yıldız tozlarının ardındaki insanı görürdü her zaman."

"Dostluğa, arkadaşlığa diğer sanatçılardan daha çok önem verdi. Yoksa bu büyük yönetmen, benim gibi bir “Türk’ün” filminde niye küçük bir rol oynamayı kabul etsindi ki? Bu da bir çeşit kader olmalı. Elia Kazanın oynadığı son rol, benim Sis filmimde, İstanbul’daki bir kahvede tavla oynayan adam rolü oldu."

"Bazı gündelik davranışları Anadolu köylü geleneklerini çağrıştırırdı. Bunlardan biri, yemek işine hiçbir seremoni karıştırmaması, bunu görev yapar gibi bir çırpıda halledivermesiydi. Uzun uzadıya yenen şaraplı yemekler, masa başı sohbetleri ona göre değildi. Manhattandaki evindeyken çoğu zaman, çok sevdiği Ben and Jerry s dondurmasıyla geçirirdi gününü. Frances’in pasta ziyafetleri dışında o evde pek yemek yapıldığını hatırlamıyorum. Dondurma Elia için yeterli bir gıdaydı, hem de çok zevkli bir gıda. Yemek sofrasına eğreti oturur, önüne konan tabaktaki yemeği beş dakika içinde yutar, sonra da kızdığı bir eşyaymış gibi tabağı elinin tersiyle uzağa iterek Türkçe “İş bitti!” derdi."


"Elia’daki yemek alışkanlığı Anadolu köylü geleneklerinden mi, yoksa Ortodoks ritüellerinden mi geliyordu bilmiyorum ama yemek dışındaki bütün zevklere, özellikle de kadınlara olağandışı bir düşkünlüğü olduğunu biliyorum. Zaten bunları olanca içtenliğiyle öz yaşam öyküsünde ve Uzlaşma romanında anlattı. Büyük bir cesaret işiydi bu. Çünkü Engels’in dediği gibi: “İnsanlar gece yaptıkları işleri gündüz konuşmaya çekinirler.” Hele yazıya geçirmek, çok ama çok zor bir iştir. Bunu yapabilmek için insanda Jean Genet, D. H. Lawrence, Henry Miller gibi delice bir cesaret bulunması gerekir ki, Elia’da bu vardı işte. Her satırında kendini çarmıha gererdi."

"Kadınlarla ilişkilerinde dikkatimi çeken bazı noktalar vardı. Birkaç kez çok âşık olmuştu ama bu kadınların hepsi de sarışın, Amerika’lı (ya da son karısı gibi İngiliz), WASP niteliklere sahip kadınlardı. Buna rağmen, dünyada Amerikan sarışın kadınının simgesi olan ve bir süre hayatını paylaştığı Marilyn Monroe’ya âşık olmamıştı. Hatta onu Arthur Miller’a kendi elleriyle teslim etmiş, sonra da ara sıra onu, kendisine kötü davranan Miller’a duyduğu aşkı dinleyerek teselli etmek durumunda kalmıştı. Bu teselliler yatakta yapılıyordu elbette. İlk karısı Molly’ye de âşık olmuştu, son karısı Francese de. Elia ilk karısı Molly’yi hiç unutamıyordu. “Ölümünün üstünden bunca yıl geçti ama ben hâlâ Molly’yle konuşuyorum. Önemli kararları hep ona danışıyorum.” diyordu. Şimdiki karısı Frances’le aralarında neredeyse kırk yaş fark vardı. Anadolu köylü şivesiyle “Biraz delidir ama iyi kızdır.” diyordu onun için. Anadolu’da olduğu gibi, “deli’yi övücü bir söz olarak kullanıyordu. Sonra ekliyordu: “Bu yaşımda bana bir yuva yarattı.”

"İlginç bir biçimde hayatına, Yunan, Türk, Doğulu, esmer kadınlar hiç girmemişti. Ulaşmak istediği Amerikan hayatına kavuşma isteği miydi bu? WASP’larla yatakta buluşmak ve erkekliğini onlar üzerinde denemek arzusu muydu? Yoksa tek husyeli oluşun verdiği bir rahatsızlığı, mümkün olduğu kadar çok ve ulaşılmaz görünen kadınla yatarak tersine çevirme azmi miydi, kim bilir? "

"Karısı, salondaki sehpanın üzerine üç Oscar heykelciğini kondurmuş. Altın heykeller yan yana duruyor. Birinci heykelciği Centilmenler Anlaşması, İkincisini Rıhtımlar Üzerinde filmiyle almış. “İlk ikisini almak için çok çalıştım.” diyor. “Üçüncüyü ise hediye olarak verdiler.” Yaşam Boyu Başarı Oscarı’nı kastediyor. “Hiçbir önemi yok bunların.” diyor. “Oscar için onca yaygara kopardılar. Ben de aldırmadığımı göstermek için, heykelciği herkesin gözünün önünde karımın eline tutuşturuverdim.”
 

"Çalışma odasındaki resim ormanına bakarken, genç ve güzel, iyi giyimli bir kadını gösterip sormuştum ona: “Bu kim?” Annesi olduğunu söylemişti: Athena Şişmanoğlu. Resim 1900’lerin başında Anadolu’da, Kayseri şehrinde çekilmişti. Orayı bilip bilmediğimi sordu. Elbette bildiğimi söyledim. Kadim bir şehirdir dedim. “Peki, o meşhur dağı da biliyor musun?” diye sordu ve güldü. “Babam her zaman bu dağda yetişen üzümlerden söz ederdi bana. Öldüğü güne kadar hep bu üzümleri sayıkladı. Ona göre dünyada başka üzüm yoktu.”

"Hem anne hem baba tarafının Kayserili olduğunu anlattı. Babasıyla amcasının Kayseri Kapalı Çarşıda bir halıcı dükkânları varmış. Annesi ise resimde görülen Germir kasabasındanmış. Resme daha dikkatlice baktım. Görkemli bir Ortodoks kilisesinin önünde duran ve İtalyan Orta Çağını çağrıştıran güzel giysiler giymiş bir genç kadın. “Annemin doğurduğu bütün çocuklar öldü.” diyor. “Benden başka… Hepsi de benden küçük üç kardeş kaybettim. Evlat acısı gördüm. Ama insanoğlu her şeyin üstesinden geliyor.”

"Ben resme dalıp gitmişken birden yakama yapıştığım hissedip şaşırıyorum. Büyük bir tutkuyla kendisini oraya, o kasabaya götürmemi istiyor. “Beni götür oraya, çabuk götür, hemen götür!” diyor. İyi ama ne zaman, falan diye kırık dökük bir şeyler mırıldanıyorum. Hemen diyor, mümkün olduğu kadar çabuk, hemen. Annesinin kasabasını bulup bulamayacağımı soruyor. Elbette buluruz, diyorum. Herhalde ismi değişmiştir, Anadolu’daki her Rum yerleşiminin adı değişti, Türkçeleştirildi. Rumlar gittikten sonra, onlardan kalan izleri silmeye giriştiler. Tutulduğu heyecan fırtınası karşısında daha fazla direnemiyorum ve bu çılgın fikre “Peki,” diyorum, “gidelim. Annenin memleketini bulalım.” “Tamam” diyor muzip bir gülümsemeyle, omzuma vuruyor. “Tamam, iş bitti.”


"Telaşlı kalabalık Kadıköy’de vapurdan iniyor. Biz de onlarla birlikte sürüklenerek bu kadim semte dalıyoruz. “Burada doğmuşum” diyor bana, “dört yaşına kadar da bu semtte yaşamışım. Sonra… Amerika.” Bir şey hatırlayıp hatırlamadığını soruyorum. Dört yaşına kadar ne hatırlayabilir ki insan? Olsa olsa birkaç silik izlenim kalır. O da öyle anlatıyor zaten. “Dedemin beni elimden tutup bir kahveye götürdüğü gibi bir görüntü var kafamda.” Ama daha sonra gelmiş olduğunu hatırlatıyorum. “Evet” diyor, “Amerika Amerika’yı çevirirken geldim.” Gülüyor. O filmi yaparken Türk hükümetinin başına birçok dert açtığını söylüyor. “Ne gibi dertler?” diye soruyorum. “Bir kere” diyor, “sırtlarında ağır yükler taşıyan hamalların gösterilmesini istemiyorlardı. Bir de Altın Boynuz meselesi vardı. Orada çekim yaparken polis bizi engellemek istedi. Gerekçesi de o zamanlar Altın Boynuz adını taşıyan yerin çok kötü kokmakta olduğuydu ki, doğruydu bu. Ben de polise “Korkmayın, filmlerde koku çıkmıyor henüz” dedim.” Gülüyoruz."

"Sonunda sora sora Elia’nın anne evinin kalıntılarını bulabiliyoruz. Yapı çökmüş, çamurlar içinde birkaç yıkık duvar kalmış sadece. Bir zamanlar orada bir ev olduğunu, insanların yaşadığını hayal etmek bile çok zor. O anda Elia’nın yüzündeki büyük acı ifadesi, neredeyse elle tutulur hale geliyor. Yaşlı dudakları titremeye başlıyor. Burnunun kızardığını, gözlerinin dolduğunu görebiliyorum. Elia’yı en çok yıkılmış gördüğüm an budur."




Filmlerinin afişleri ile Elia ile yolculuk kitabının pdf'i

Related Posts with thumbnails