16 Nisan 2023

İşte İnsan-Ecce Homo


Halikarnas Balıkçısı, Platon'u hiç sevmezmiş, insan hayatına en büyük kötülüğü onun yaptığını düşünürmüş, nedenini ise Azra Erhat o kadar ustaca tariflemiş ki..
Kitabı baştan sona okumanızı öneriyorum, bunun için de 
Kosmos bölümünü buraya tadımlık olarak aldım...

Halikarnas Balıkçısı’na göre kültürümüzün kökenlerini Orta Asya’da aramak yanlıştır. Bunun gibi Batı kültürünü benimsemek de yanlıştır. Çünkü Türk kültürü Anadolu’da yaşamış toplumların yarattığı kültür birikiminin süzülmüş bir sentezidir. Anadolu hem Yunan kültürünün hem Batı kültürünün kaynağıydı.

Mavi Anadolucu akım, hümanist bir akımdır, ağırlığı da İlkçağ Anadolu kültürüne verir. Çünkü Halikarnas Balıkçısı’na göre, hümanist düşünce Batı’dan önce Anadolu’da doğmuştur. Aslında hümanizm, modernleşme gayreti içinde devletin görüşünün sistemleştirme ve insanımızın zihin yapısını Batı’ya dönüştürme, aynı zamanda laik toplum anlayışını somut coğrafyaya yerleştirme amacını güdüyordu. Halikarnas Balıkçısı, bu Anadolu tutkunluğu ve araştırmalarıyla tabiri caizse, bir Anadolu şovenistidir. Halikarnas Balıkçısı, Anadolu’yu bir medeniyetler deposu, felsefî ve aklî düşüncenin Yunan’dan önceki kaynağı (İyonya) olarak kabul eder. Ona göre Anadolu’da maddeci bir felsefe vardı. Bu felsefe Yunan’ı etkiledi orada büyük filozoflar çıktı. Orfizm, Pisagorculuk gibi dinî akımlar, bu dönemin kapanmasına yol açtı.

Nitekim XX. yüzyılda yeniden parlayıp doğan atom bilimi, insanlığa çağ değiştiren büyük düşünce Ege filozoflarının buluşudur, bu düşünce Yunanistan’a göçünce doğa bilimi kısırlaşmış, insan bilimi soyutlaşmış ve Platon gelmiş, Aristo gelmiş, soyut idealarla insanlığı bütünlüğe doğru açtığı çığırdan saptırarak, dinlerin ve hurafelerin kucağına atmışlardır. Atina felsefesi insanlığı en az iki bin yıl geriye atmıştır.

Arka Kapaktan..

Büyük tuttum bu işi: dört yıllık düşüncemi, yaşantımı bir kitaba sığdırmak isterdim. Homeros'ta insan dedim yola çıktım, beden ruh ikiliği dikildi karşıma, aldım inceledim; derken Platon'un insan anlayışı, toplum görüşü çeldi aklımı, onu da kavrayayım derken açıldım uçsuz bucaksız bir düşünce alanına. Özgürlük, mutluluk, insancılık...Sorunlar, saçları altın tellerle örülmüş öcüler gibi çekti sürükledi beni oradan oraya. (...) Bir desteğim vardı: Yaşantıya olan güvenim. İnsanı mı konu edindim: insan gibi yaşayayım kendimi vere vere, dolu dizgin, coşkunca yaşayayım ki insanı anlayayım, insanı söyleyebileyim. (...)Sevgiyi ahlak edindim kendime. İnsancılığı yalnız sevgide gördüm ve sevgiden bekledim, kitabımı satır satır yazdırsın bana. Yanılmadım da: Ecce Homo'yu bana sevgi yazdırdı. (Azra Erhat)                                                                                               

KOSMOS

Büyüdük çocukluğumuzdan
Büyüdük tarihe usulca
Biz bir yana, doğa bir yana
Doğanın yanında bir başka doğa
Karşıdan bize gözlerimiz mi bakan?
Ve güneş altında ölümlü tanrılara
Hala şaşkınlık içinde yonutlarda
Susar doğadan ayrı düşmüş insan
İnsanın boşluğunda doğa “.

20. yüzyılın insanı Melih Cevdet'in dediği doğadan ayrı düşmüş insan mı?
Bir yüzyıl önce Baudelaire doğa ile insan ilişkisini şöyle tanımlamıştı:

Çoklukta Birlik

Bir mabettir tabiat, sütunları canlı:
Anlaşılmaz sözler duyulur zaman zaman.
Sembol ormanları içinden geçer insan:
Tanıdık bakışlar süzer gibidir sizi.
Bir derin, bir karanlık birlik içinde,
Aydınlık kadar sonsuz, gece kadar geniş,
Uzaktan söyleşen uzun yankılar gibi,
Renkler, sesler, kokular karışır birbirine.
Kokular vardır çocuk tenlerinden taze;
Obua sesinden tatlı, çayır gibi yeşil;
Kokular da vardır azgın, zengin, gürül gürül.
İnsana sonsuz şeylerin tadını veren,
Misk, amber, aselbent, buhur gibi kokular,
Duyuları, düşünceyi alıp götüren.

(Charles Baudelaire, İçe Kapanış, (Ataç Kitabevi, İstanbul 1959) 
adlı yayında Sabahattin Eyuboğlu'nun diliyle)

Koptuk mu biz doğadan? Giz dolu ormanlarda dolaşır, canlının sesini duyamaz, dilini anlayamaz mı olduk? Yitirdik mi koca birliği, ayrı düşmekle mutluluktan mı olduk?

Sokrates öncesi düşünürler vardı. İonya kentlerinin akıl ölçülerine göre bitişip ayrılan düz sokaklarında dolaşırlar, taşları yine insan ölçülerine göre dikilen yapılarda otururlar, uzanırlar, gündüz göz kamaştıran güneşin, gece yıldızlı göğün altında bakarlar çevrelerine. Ortalık apaydınlıktır. Gözlerini aydınlığa açmış bu insanlar kafalarının içinde de aydın bir düzen kurmaya çalışırlar. Karşılarında gördüklerine Kosmos yani düzen derler. Kosmos evrendir, güneşi, ayı, yıldızları ile gökyüzü, insanı, hayvanı, bitkisiyle yeryüzü. Evreni kavramak ister insan aklı. Evren aydındır, onu anlamak için, düzeninin kurallarını bulmak, tanımlamak, dile getirmek gerek. Nasıl olur bu iş? Duyuları düşünceye araç olarak kullanmakla. Gözleri açık, kulakları kiriştedir bu insanların. Doğaya apaçık olduklarından doğanın sırlarını çözebileceklerine inanırlar. Korku, kuşku, nedir bilmezler. Aydın bir mutluluk içinde sürdürürler çabalarını. İnsan, doğa, doğa içinde insan, insan içinde doğa ne görürlerse onu söylerler ne kadarını görüp ne kadarını dile getirebilirlerse. Yol boyunca da yolun bitiminde de Kosmos'a varacaklarından emindirler.

Neler görmüş bu düşünürler? Ozan çevresini oyalamak için masal anlatıyordu. Düşünürün böyle bir ödevi yok. Her türlü sanattan özgürdür. Ama görüntüsü ozanınkinden başka mı?

Güney İtalyalı iki düşünür, Parmenides ile Empedokles tıpkı Homeros gibi menos'u sezmişler doğada, onu dile getiriyorlar. İkisi de peygamber ağzıyla konuşur. Bir yüz yıl boyunca İonya ışık saçmış bütün Akdeniz çevresine, dünyanın nasıl meydana geldiğini araştırmış durmuş, canlı varlığa ilke olan maddeyi kavramak sevdasıyla düşünce süzgecinden geçirmedik nesne bırakmamış. Ama bir gün gelmiş ki İran baskısı boğuvermiş İonya şehirlerini. Düşünce, kendisine gerekli özgürlük ortamını bulamayınca göçüvermiş, gitmiş Güney İtalya'ya, Sicilya'ya yerleşmiş. Orada, İonya'nın düşünce temelleri üstünde yetişen düşünürler zengin mirasyedilerdir. O ne gurur ne güven! Yüksekten konuşurlar. İnsana yaradılışın sırlarını açmak için İonyalılar gibi düzyazıyla yetinmezler. Şiir ölçülerinin en üstünü Hexametron'u, altılı destan ölçüsünü seçerler öğretilerine biçim olarak.

Elealı Parmenides, varlık sorununa kanca takan büyük düşünür yaradılışın doğum anını şöyle anlatıyor:

Dinle, anlatayım sana nasıl toprak, güneş ve ay, hepsini saran hava, gökte uzanan samanyolu, dorukların doruğu, yıldızların sıcak gücü nasıl çabalıyorlardı var olmak için...Yıldızların menos'u var demek, ona bir de sıcak anlamına gelen thermos sıfatını eklemiş.

Akragaslı Empedokles dört unsuru bulmuştur: toprak, su, ateş, hava. Unsurların karışımını, doğanın devineğini sağlayan etkileri de bilmekle övünür. Fizikçi, hekim, hatip, rahiptir. Bilgisi evreni sarar. Tanrı gücü duyar kendinde. Bu gücü öğretisini dinleyenlerle paylaşacağına söz verir:

Öğreneceksin benden
hastalıklara karşı koymanın çarelerini,
ihtiyarlığı önlemenin yolunu,
gerçekleştireceğim bunları sana, yalnız sana.
Durduracaksın azgın yellerin gücünü
topraklara saldıran, tarlaları kıran.
Yok denk getirmek istersen,
salacaksın gene yelleri.
Durduracaksın kara yağmuru
kuraklıksa insanlara hayırlı.
Yaz kuraklığından sağnaklar yağdıracaksın
göklerden kopan, ağaçları besleyen.
Ölmüş adamın gücünü getireceksin.
Hades'ten gerisin geri yeryüzüne.

Doğayı dizgine vurmak, ecele karşı koyup ölüyü diriltmek ha? Zeus bile girişmemişti böyle bir işe. Empedokles göğün, bir de toprağın menos'undan dem vurur: Adam öldüren insanın ruhu üç kere on bin yıl biçimden biçime girip sürünürmüş, göğün gücü onu denize atar, deniz toprağın üstüne tükürür, toprak güneşin ışınlarına salarmış onu, böylece evrende döne döne çekermiş cezasını. Toprağın menos'una gelince, Empedokles onun için kıllı diyor: Sphairos'u anlatmaktadır -biz bugün sphairos sözcüğüne gök kubbe değil de, uzay diyebiliriz- uzayda diyor Empedokles, güneşin hızlı uzuvları -güneşin de tıpkı insan gibi eli kolu var demek- görülmez, ne deniz vardır, ne kıllı, yani üstü bitkiyle örtülü dünya, uzay yusyuvarlak bir uyum içinde, yalnızlığın sevinciyle döner.

Homeros'un insanda, hayvanda, Sokrates öncesi düşünürlerin de bütün doğada varlığını gördükleri bu güç, hayat mı, canlılığın ta kendisi mi? Menos'un bu anlamda çok kısa bir tarihi var: verdiğimiz örneklerle nerdeyse tükenir. Sonraları Yunan dilinde ona rastlansa da öfke ya da taşkınlık gösteren dar bir anlamda rastlanır. 

Felsefe sözlüğüne baktım: menos'a karşıt olarak demas'ı gösteriyor. Demas insan bedeninin yapısı; evrende ona da mı rastlayacağız?

Parmenides insanların sanılarını, doğa üstüne yanlış görüşlerini eleştiriyor: insanlar doğada birbirinden ayrı, birbirine zıt biçimler görürler. Bu biçimlere (morphe) ışık derler, karanlık derler; ışıkla karanlığı, ateşle geceyi iki ayrı demas, iki ayrı vücut sanırlar. Birini hafif ve yumuşak, ötekini ağır ve yoğun diye nitelerler. Oysa aydınlık da karanlık da tek ve ayrılmaz varlığın iki görünüşüdür. Yanlışlık, Parmenides'e göre, ışığı ya da ışıksızlığı maddi birer vücut olarak görmekte değil, varlıkta ayırıma, bölüme gitmektedir.

Empedokles toprağın vücudundan, suyun yumuşak yapısından, Kritias da yıldızlı göğün demas'ından dem vururlar. Kolophonlu Xenophanes'se insanların tanrıları kendileri gibi etten kemikten birer canlı varlık olarak tasarlamalarına içerler. Var gücüyle yerer bu sanıyı. At olsak, öküz olsak, at ya da öküz biçiminde tanrılara mı tapacağız? der. İnsan olduğumuz için, insan biçimli tanrılar uydurup, tıpkı bizdeki gibi onların da birer bedeni, birer sesi olduğunu düşünmek delilik değil de ne? Xenophanes maddeden uzaklaşmak istiyor ne biçimde ne düşüncede insana benzeyen tek bir tanrı tasarlamaya çabalıyor, hep göz, hep kulak, hep düşünce olan bu tanrı yalnız akılmış. Peki, adı ne? PHREN!... Oldu mu bu, Xenophanes, insanüstü, madde dışı, doğayı saran tek, salt, biricik tanrıya insan bedenindeki belli bir organın adını verdin? Sen de yerdiğin hataya düştün, tanrıyı insandan ayrı düşünemedin!

Bir tapınak mı, bir orman mı içine girdiğimiz? Ağaçlar hep bir boy, yan yana dizili, gövdeleri damar damar oyulmuş dikiliyor, tepede yusyuvarlak iki lüleyle kıvrılıyorlar kendi içlerine. Topraktan fışkıran öz gene toprağa akıyor. İonya'nın sütunları bunlar Artemis tapınağında...

Efes'in toprağı kayar, Efes'in toprağı akar: miller taşır koca ırmak, kıyı uzadıkça uzar, deniz her yıl biraz daha öteye gider. Dalga gelir, köpüklenir, burgaçlanır. İnsan verir kendini akıntıya. Akan ne? İnsan mı, ırmak mı, deniz mi?

Bir adam dolaşır bu kıyılarda. Başı havadadır, hor gören bakışlarla süzer kalabalığı. Orman tapınağına girer, ayak basmadık kuytu derinliklerine dalar çıkar. Ne yapar orda? Tanrıça Artemis, kırk memeli Toprak Ana'yla mı konuşur? Bilici mi, büyücü mü, nedir bu adam? Ağzından dökülen sözler pek anlaşılmaz. Artemis Tapınağı'nın ağaç sütunları gibi karanlık bu sözler.

Bu adam Blosonoğlu Herakleitos'tur. Logos'tan açar Herakleitos. Logos Yunanca söz demek, ama Herakleitos bu kelimeye bambaşka bir anlam verir: logos var olan her şeyi yöneten tek ve değişmez doğa kanunudur. Gerçi herkes logos'tan ortaklaşa pay alır, ama çokluk onu kavrayamaz, insanlar logos'tan ayrı, kendilerine göre bir akılları varmış gibi davranırlar. Logos'un bütünlüğünü de kavramak zor, çünkü hep zıtlıklar halinde görünür insanlara. Doğa saklamayı sever diyor Herakleitos. Gündüz gece, kış yaz, savaş barış, tokluk açlık hep aynı şeydir, başkalaşıp değişen varlığa verilen adlardır: Aynı şeydir yaşayanla ölmüş, uyanıkla uyuyan, gençle ihtiyar, çünkü bunlar değişince öbürleri olur, öbürleri değişince bunlar. Soğuk ısınır, sıcak soğur, yaş kurur, kuru nemlenir. Olduğu yerde kalan bir şey yoktur. Aynı ırmağa girenin üstünden hep başka başka sular akar. Aynı ırmaklara hem giriyoruz hem girmiyoruz hem biziz hem biz değiliz. Sonsuz değişmeyi dile getiren bu sözler Herakleitos öğretisinin Panta rhei her şey akar, deyimiyle özetlenmesine yol açmıştır.

Zıtlıklar içinde birliği görebilen bu düşünür İonya fizikçilerinin öteden beri arayıp da su, hava, ya da sonsuzluk olarak tanımladıkları temel maddeyi, ilkeyi ateşte bulur: Şu evreni, her varlık için BİR olanı ne bir tanrı yaratmıştır ne bir insan; hep o canlı bir ateş olarak her zaman vardı, vardır ve var olacaktır, belli ölçülere göre yanar, belli ölçülere göre söner. Dünya hep var olan ateşin değişmesiyle meydana gelmiştir: ateş değişip su, su değişip toprak ve hava olur, hava gene ateşe döner. Bu doğal sürece Herakleitos bütün canlıları, özellikle maddi ve manevi varlığıyla insanı da katar. Şöyle der: Ruhlar için ölüm su olmaktır, su için ölüm toprak olmaktır, topraktan su olur, sudan ruh.

Psykhe kavramının özündeki ateşle ilişkiyi Herakleitos'tan çok önce Homeros'ta gördük. Evrende tek bir kanun, o kanunun oluş içinde gerçekleşmesini ve maddenin yana yana değişmesinde gören Efesli düşünürün insandaki oluşu ateşle en yakından ilgili ruhta gerçekleşir görmesine şaşmamalı. Psykhe'nin logos'u var diyor, ve bu kendi kendini çoğaltan bir logos'tur. Ne kadar yol yürüsen gitsen, bulamazsın ruhun sınırlarını, öylesine derindir logos'u.

Daha başka şeyler söylüyor Herakleitos, ama biz burada duralım, bir sonuç çıkaralım: Herakleitos insanı bütün varlığıyla evrenin içine yerleştiriyor. Maddi varlığıyla doğadaki oluşa karıştığı gibi, doğayı yöneten kanundan da tam pay alıyor. Evren bir bütün, bir birlik, insan da bu birliğin bir üyesi, üstelik birliği kendi varlığında en iyi temsil eden üyesidir.

Herakleitos ile Baudelaire... iki bin beş yüz yıllık yol boyunca uzayan bir zincir, bu zincirin iki ucunda birer halka bu iki insan; ikisi de doğada bir ormanda dolaşır gibi dolaşmışlar, orman bir tapınakmış, direkleri canlanmış, seslenivermişler bu insanlara. İnsan anlar mı bu belli belirsiz sözleri? Bir şeyler anlamış ikisi de. İnsanın doğayla ilişkisini anlamışlar, bir birliğin bölünmez bir parçası olduğunu. İnsan diliyle bunu söylemeye çalışıyorlar. Karanlık mı bu sözler? İnsanın bu sözlerini ne gün anlamaz olmuşuz biz? Sakın o gün insanın doğadan ayrı düşüp mutluluğunu yitirdiği gün olmasın?

Bedenle ruh demişti Platon. Bedenden ruhtan ne anladığını göreceğiz birazdan. Önce iki İonyalı düşünüre daha kulak verelim. Miletli Anaximenes şöyle der:

'Hava olan ruhumuz nasıl sapasağlam tutarsa bizleri, bütün evreni de solukla hava tutar bir arada.'

Bir de İonyalı bir bilgin var, adını bilmiyoruz, Kosmologia adlı eserinden yalnız şu parça kalmıştır:

'Yeryüzünde bulunan bütün canlıların, insanların, hayvanların ve bitkilerin hepsinin, en küçüklerinden en büyüklerine kadar Kosmos'a benzer bir yaradılışları vardır. '

Durgun duran ve kımıldamayan, Kosmos'un ortasında bulunan yeryüzünün sert ve taştan olan bölümleri, insanın tabiattan duygusuz ve hareketsiz olan kemiklerinin örneğidir; taşlı bölümleri saran, yani topraktan olan bölümler insanların kolay dağılan etleridir; yerin içindeki sıcaklık ve yaşlık insanın iliği, beyni ve tohumudur. Su yun ırmak suyu olarak benzeri damar ve damarlardaki kandır, bataklık suyu olarak da sidik torbasıyla oturak yeridir. Hava insanın soluğuna benzer. Ay diaƒragmanın yeri için tanıklık eder: ikisinin de yerleri aynıdır. İnsanın sıcaklığı Kosmos'ta olduğu gibi iki yerde bulunur; güneşin ışınlarından birazı toprağa karışmıştır ve bu iç uzuvlardaki ve damarlardaki sıcaklığa benzer, Kosmos'un daha yüksek yerlerinde bulunan sıcaklıksa, yani yıldızların ve güneşin bulunduğu kesimlerdeki sıcaklık, deri altındaki sıcaklığa benzer; et çevresinde bulunan ve hızlı harekette parlayan (kızaran) bu sıcaklık yukarda gökte gördüğün Jupiter (Müşteri) yıldızı gibi renk değiştirir; Arkturos yıldızı ise insanda öfkeyi ve güneşin beslediği sıcaklığı yaratır. Bütün Kosmos'u saran ayrılıp uzuvlanmış gökyüzü yığını ise derinin serin kuruluşu gibidir. Bütünün ve bölümlerinden her birinin yaradılışı işte budur.

Bu dünya görüşü Babillerden gelmeymiş diyenler var. Gemileri Kırım'dan Afrika kıyılarına kadar uzanmış, Akdeniz çevresinde ne kadar ulus varsa hepsiyle alışveriş etmiş, hepsine bir şeyler vermiş, hepsinden bir şeyler almış, limanında Fenikeli, Giritli, Sicilyalı tüccarların Babil müneccimleriyle, İran rahipleriyle, Mısır elçileriyle buluştukları Milet her düşünceye, her akıma, her etkiye açıktı. Üstelik bu adsız bilgin İonya düşünürlerinin ağzından hep duyduğumuz düşünceleri özetliyor kendine göre. Hepsini biraz safça toplayıp, dışardan biraz tuz biber de ektiyse, fena mı olmuş?

Gelelim Platon'a. 

Timaios diyalogunda Platon dünyanın yaratılmasını iki aşamada anlatacağını bildirir: birincisinden evren, ikincisinden insan meydana gelmiştir. Platon ikili bir tanımlamayla girişir işe: hep var olan, hiç değişmeyen, oluşmayan varlık, bir de hep değişen, oluşan, hiç salt varlık olamayan oluş vardır.  Yaradan -Platon ona kimi zaman Demiurgos, yani işçi, zanaatçı, kimi zaman da Tanrı diyor- varlığı örnek olarak evreni, varlığın bir benzeri olarak yaratmıştır. Varlık ölümsüz ve kusursuz, iyinin ve güzelin ta kendisi olduğundan, Tanrının yarattığı evren ola gelen şeylerin en iyisi ve en güzelidir. Yaratılan yaradanın aynası, akıl ve ruhun evren biçiminde vücut bulmasıdır. Ateş, hava, su ve toprakla yoğurulan evren salt düzen, tek ve bölünmez bir bütündür. Küre biçimindedir ve döner. Ölümsüz örneğe göre yarattığı evreni görünce, Yaradan sevinir ve yapısını örneğe daha da benzetmek hevesine kapılır. Örnek ölümsüzdü, ölümsüz olmakla da devineksizdi. Devineni ölümsüze benzetmek ancak devinmesini belli ölçülere bağlamakla olurdu. Bunun için Tanrı Zamanı yaratır. Örnek ölümsüz varlıktır, benzeri yapıysa zaman ölçüleri içinde geçmiş, hal ve geleceği gerçekleştirir ve bu devineği sonsuzluğa dek sürdürür. 

Evrenle birlikte yaratılan ancak onunla birlikte yok olabilecektir. Evreni yarattıktan sonra Tanrı canlıları yaratmaya girişir. Bunlar dört çeşitti: gökte yaşayan tanrılar; havada, suda ve yeryüzünde yaşayan canlılar. Birinciler bir yandan gökteki yıldızların, öte yandan da geleneksel inancın adlandırdığı tanrılardır. Yaradılışın bu aşamasına varınca, Demiurgos tanrılara seslenir: kendisi nasıl ölümsüz varlığa göre evreni yarattıysa, onu dolduracak olan canlıları da bu yapının örneğine göre yaratmalarını buyurur. Demiurgos bu işi kendi yapamaz, çünkü onun elinden kusurlu bir şey çıkamaz, ama evreni meydana getirmek için önce aklı ruha, ruhu da bedene kattığı gibi, bu karışımı ikinci bir defa yapıp, ruhu evrende ne kadar yıldız varsa, o kadar parçaya böler. Bu ruhlara Kader'in kullarını bildirir: ilk doğuş her ruh için aynı koşullar içinde olacaktır; ruh bedenle birleşecek ve tanrıya yapmaya en elverişli yaratık yani insan meydana gelecektir. İnsan iki cins olarak yaratılmalıdır: erkek ve kadın. Erkek cins üstündür. Kader bir bedene giren ruha duyular bağışlar: acı ya da zevk veren istekler, tutkular, korku ve öfke. Duyuları, duyguları gemlemek doğru bir ömür sürmek, tutkulara kendini koyuvermek eğri bir ömür sürmektir. Öldükten sonra doğru insanın ruhu bir yıldıza dönüp mutlu bir ölümsüzlüğe erer, eğri insanın ruhu bir daha yeryüzüne inip dişi bir bedene girer. Ruh eğriliği daha da sürdürürse, hayvan olarak bir, bir daha gelir dünyaya.

Yaradanın buyruklarını dinledikten sonra tanrılar insanı yaratmaya koyulurlar. Evrende belli ölçüde ateş, toprak, su ve hava alıp, bu unsurları birbirlerine bağlarlar; ne var ki bu bağlar çözülmez bağlar değildir. Beden yok olunca, evrenden alınan unsur payları gene evrene karışır. Asıl iş ruhu bedene bağlamaktır. Yaşayabilmek için beden sürekli bir kaynaşma, düzensiz bir devinek halindedir. Ölümsüz ruhun devineğini, yaşamayı sağlayan bu karmakarışık akışa uydurup, ruhun beden üstünde egemenliğini sağlamak gerekir ki, bu amacı gerçekleştirmek için tanrılar şöyle bir yapı kurarlar insana: beden ikiye bölünmüştür, en üstte kafayı taşır. Kafa ölümsüz ruhu taşımaya yarayan bir kaptır, tanrısal ve kutsaldır. Bedenin ödevi onu yüksek tutmak, korumak ve yeryüzünde gezdirmektir. Kafa ile beden kesin bir sınırla birbirinden ayrılmıştır. Platon'un isthmos kıstak dediği boyun yalnız kafa ile bedeni ayırmaya değil, insanın ölümsüz ruhunu, duyularının merkezi ölümle ruhundan uzak tutmaya yarar. İkinci derecede yaratıcı tanrılar büyük Yaradan'dan aldıkları ölmüsüz ruhu kafaya yerleştirdikten sonra, insana kendileri de bir ruh yapmışlar bunu göğsüne yerleştirmişlerdir. Ne var ki bir ruh da iki bölümlüdür: birine daha iyisi, öbürüne daha kötüsü diyor Platon. Kafadaki ruhla sürekli alışverişte bulunan iyice ruh, kötüce ruhta kaynaşan istek ve tutkuları aklın buyruklarına göre yöneltmekle görevlidir. İki ruhu birbirinden ayırmak ödevi de diafragmaya düşüyor. İnsanın ruhu harem selamlık diye ikiye bölünmüş bir eve benzer. İyice ruh erkekler, kötüce ruh kadınlar bölümünde oturur. Tepelerine oturtulmuş yürek bekçilik eder. Kan dolaşımıyla birlikte duyuları süzgeçten geçirir, insanı kötüye götürecek tehlikeleri haber verir, aklın bu tehlikelere karşı koymasını, böylece iyinin bedende egemenlik kurup onu her işte yönetmesini sağlar. Akciğer yüreğin rahatı için kurulmuş bir çeşit yastıksa, karaciğer kötüce ruhun yönettiği bölgede aklın bir aynasıdır. Safranın yardımıyla acı ve tatlıyı yerine göre karıştırıp duyuları ayarlamasını başarır, aklın uyuştuğu düş ya da coşkunluk hallerinde insanı bazı tepkilere götürür. Akıldışı da olsa, bu tepkiler tanrısal kaynaktan gelmedir: falcılık, bilicilik karaciğerin bu göreviyle ilgilidir.

Göz insanın kafasında ruhun ateşini dışarıya vuran örgendir. Dıştan gelen ışınlar gözbebeğinde içten gelme ışınlarla birleşince, insan görür. Karanlık olunca, dış ışınlarının yolu kesilir, iç ışınlarla birleşemez olur. İnsan gözlerini kapar, iç ışınları ruha yönelip onu rahata kavuşturur: insan uykuya dalar.

Benim okuduğum bu kadar.

Bundan sonra söz senin olsun, insanım. Biliyorum, dile gelmek istiyorsun. Biri var, onunla tartışmak, kozunu paylaşmak istiyorsun. Bu adam Platon'dur. İki bin beş yüz yıl önce ölmüş gitmiş bir insan mı? Değil. Bugün de yazıyor senin alın yazını. Kurtulamamışsın ondan. Baskısında bulunduğun dinlere o açmış kapıyı, güçlü adam, ama sen de bir insansın, onun gibi mutluluğu arayan. Seslen ona, de ki:

Platon, ünlü filozof, neye böldün beni ikiye, niçin kopardın beni doğadan, ne yıktın mutluluğumu?

Ben bir bütündüm, çokluk içinde birliktim. Bedenim vardı, yeryüzünde gördüğüm biçimlerden biri, topraktan fışkıran ağaç gibi, çiçek gibi özlü, yüzeyi renk renk, yumuşak, sıcak, canlı canlı. Ona kendimden başka bir ad vermemiştim, ona BEN demiştim: Güzel bulmuştum onu, çünkü yaşıyor, yaşatıyordu beni doğanın içinde bitkiler, hayvanlar, akan sular, devinen yıldızlarla birlikte. Sen bu bedeni dışardan gelen bir efendinin emrine verdin, aldın özgürlüğünü benim elimden.

Benden daha dirisine, daha canlısına tanrı demiştim. Rasgele takmıştım bu adı. Kime? Kime olacak, kendime. Kendim de doğanın bir parçası. Ama ölüm var biliyordum, günün birinde ben yokum. Ne çıkar? Zeytin ağacı da kurur gider, bir çekirdeği vardı, toprağa düşer, sıcacık toprak çatlatır çekirdeğin kabuğunu, başka ağaçlar biter, binlerce dal, milyonlarca zeytin. Evet, tanrılar yaratmıştım kendime. Ben değilim ki ana toprağı gebe bırakan, benim kadınım var, sararım onu kollarım bacaklarımla, akıtırım içine bir dalganın köpüğünü, o da bir canlı doğurur bana. Yalnız ben değil ki, öyle oluşuyor hayat. En gür oluşana Ana dedim, kırk memeli bir tanrıça olarak diktim onu karşıma. Taptım ona, damlasını taşıdığım hayat gücünün kaynağını taşıyordu o. Onu ısıtan güneşe bir ad taktım, onu ıslatan suya bir ad taktım, doldurdum böylece çevremi canlılarla. Onlar hep canlı, benim gücümse bir süreyle sınırlı. Süresize tanrı dedim, süremi de süsledim masallarla. Aktardım böylece kendimi kuşaktan kuşağa.

Bir de gözlerimi açtım, baktım çevreme, ne görebilirsem göreyim dedim. Gördüm de birçok şeyler. Gördüklerimi derledim topladım, hep görüleni birkaç kez görünenden ayırdım. Aklımı kullandım, akıl yoluyla sonuçlar çıkardım. Atomu düşünebildim, yaşayan varlığın zerresi olarak. Daha ne istersin, yaşam ötesine vurgun düşünür?

Yaşıyorum işte, Ege'nin ışıklı kıyılarında. Erkektim, kadındım, devinen güçler duyuyordum içimde. Denizler gibi kabardığım, dalgalandığım, yeller gibi estiğim, coştuğum oluyordu. Bu iç devineklerime de birer ad takmış, bedenimde onlara birer yer bulmuş, yerleştirmiştim hepsini yerli yerine. Onlar bendim, ama içerimdeki ben. Seslenir, konuşurdum bu güçlerimle. Beni ben yapan onlardı, kimi zaman taşkın, kimi zaman durgun. Bu güç üzerine kurmuştum düzenimi, doğayla uyumluydu bu düzen. İyiyi, kötüyü senin gibi hayal kavramlarına bağlamamıştım, yeryüzündeki insana faydası ve zararı ölçüsünde ölçüyordum değeri. Hayatı yaşıyor, hayatı seviyordum. Başka ne seveyim, hayat ötesine düşkün düşünür?

Doğayı, düzeni, kendimi böyle tanıdım. Işıl ışıl benliğimle verdim kendimi bir ozanın eline. O söyledi beni çakıllar kadar çok, çakıllar kadar çeşitli.

Sen bu ozanı kovuyorsun devletinden.

Neye kara sakallı feylesof?

***

pdf formatı Azra Erhat-İşte İnsan (Ecce Homo)

21 Ocak 2023

Jean-Jacques Rousseau-İtiraflar


ben insanları, bana yaptıkları iyiliklerden ziyade, yapmak istediklerine bakarak severim, anlaşıp sevişmek için yaratılmış olanlar birbirlerini tanırlar...

**
ben yalnız o iyi şeyleri severim ki tatlarını duymasını bilecek ilk insandan başka kimsenin malı değildirler...

**
para kendiliğinden hiçbir şeydir, ondan yararlanmak için onu başka şekillere sokmak gerekir, bir şey satın almak, pazarlık etmek, çok kere aldatılmak, iyi ödeyip fena mal almak gerekir...

**
çalmaktan kendimi men etmek için çaldığım şeyleri yeter derecede hırsla istemiyor, içimde yenmeye çalışılacak hiçbir şey duymuyordum; bir tek güzel resim kağıdı, beni bir top kağıt alacak paradan daha fazla iştahlandırıyordu...

**
dalkavukluk veya daha iyisi kafa sallayıcılık daima bir kötülük değildir, o, hele gençlerde çok kere bir erdemdir; bir kimsenin bize ettiği iyi ilgi, güzel davranış kalbimizi ona bağlar; sözlerine baş eğişimiz, onu aldatmak için değil, yaptığı iyiliği kötülükle karşılamamak, mahzun etmemek içindir...

**
kalbim akmasını severdi:  yeter ki bir başkasınınkine döküldüğünü hissetsin...

**
o zamandan beri dikkat ettim ki insanları tanımak için böyle kupkuru bir şekilde sorguya çekmek zeka iddiasında bulunan kişilerin oldukça genel bir hastalığıdır, onlar duygularını göstermemekle sizinkilere daha iyi gireceklerini düşünürler ve böylelikle sizin de kendi duygularınızı açığa vurma cesaretini büsbütün yok ettiklerini asla fark etmezler

**
her insan başkalarının kalbini okuyabilseydi, bulunduğu yerden inmeyi isteyen insanların sayısı, yukarı çıkmayı isteyenlerden daha çok olurdu...

**
nasıl olduğunu bilmiyorum fakat bende birbiriyle hemen hemen uzlaşmaz iki şey birleşmiştir, bir yanda çok ateşli bir doğa yapısı, canlı ve taşkın istekler, öte yanda ağır uyanan, bir türlü karışıklıktan kurtulamayan ve ancak iş olup bittikten sonra kendilerini gösteren fikirler...

**
bana söz söyleyenin sabrını tüketmek korkusu ile anlıyormuşum gibi görünüyorum, böylece o ileri gider, ben hiçbir şey anlamam, zihnim ancak zamanı, saati geldiği zaman yürümek ister, başkasının yürüyüşüne ayak uydurmak onun harcı değildir...

**
genel olarak iman sahipleri Tanrı'yı kendileri gibi betimlerler; iyiler onu iyi, kötüler kötü yaparlar; kinli ve öfkeli sofular herkesi cehenneme atmak istedikleri için yalnız cehennemi görürler, yumuşak ve sevgi dolu ruhlar ise bu cezaya hiç inanmak istemezler...

**
işin garibi o, cehenneme inanmamakla birlikte "Araf'a "inanmaktan kendini alamazdı, bu onun, kötülerin ruhlarını ne yapacağını bilmeyişinden, onları ne cehenneme atmaya, ne de iyi olacakları zamana kadar iyilerle bir araya getirmeye razı olmayışından ileri geliyordu, itiraf etmek gerekir ki bu dünyada da, ötekinde de kötüler gerçekten baş belası olurlar...

**
yemek yerken candan bir kimse ile baş başa bulunmadığım zaman, kitap okumak benim için daima bir keyif olmuştur; yalnız yemek yediğim zaman kitap benim için sofrada eksik olan cemaatin yerini tutar; sıra ile bir sayfa kitap okur, bir lokma yemek yerim ve bana kitabın benimle beraber yemek yiyor gibi gelir...



eğer cinsel isteklerden bir şey esirgenecekse, onlara hiç bir şey tattırmamalıdır..

**
her kişi özgürlüğü başkasının evinde sever..

**
belleğim, ona güvendiğim oranda bana yardımı dokunur, düşüncelerimi kağıda döktüğüm anda beni bırakır, bu durum müzikte de böyledir; müzikten anlamazken bir sürü şarkıyı ezbere okurken; notadan okumaya başladığım günden beri tek bir şarkıyı hatırımda tutamıyorum...


Jean-Jacques Rousseau

Aydınlanma çağında yetişmiş olmakla birlikte, uygarlık eleştirisi ve doğaya dönüş önerisiyle romantik akıma öncülük etmiş, monarşiye karşı halk iradesinin üstünlüğünü savunmasıyla da Fransız Devrimi’ni ve özellikle Jakobenleri etkilemiştir.

Annesi doğum yaparken ölmüş, saatçilik yapan babası da tutucu Cenevre’nin toplumsal hiyerarşisine ters düşen davramşlarından ötürü hapse girmemek için kentten kaçmıştı. Annesinin zengin akrabalarının yalımda ezilen Rousseau 16 yaşında Cenevre’den ayrıldı. Kalvencilikten Katolikliğe dönerek Sardinya ve Fransa’da yaşamaya başladı. Savoie’da Madame de Warens’le tanışması yaşamında bir dönüm noktası oldu. Daha önce hiç okula gitmemiş olan Rousseau Madame de Warens’in evine yerleştikten sonra tutkuyla okumaya başladı. Genç Protestan erkekleri Katolik yapmayı görev edinen koruyucusunun sevgilileri arasına katıldıktan sonra bile onun ahlak anlayışından rahatsız olmakla birlikte, bu akıllı, kültürlü, zevk sahibi kadın sayesinde yeteneklerini geliştirme fırsatını buldu.

Rousseau 30 yaşında Paris’e gittiğinde artık başkentin gittikçe liberalleşen kültür yaşamını etkileyebilecek bir düşünür, yazar ve müzikçiydi. Burada tanıştığı Denis Diderot’yla birlikte, Aydınlanmanın temel yapıtlarından olan Encyclopedie’nin çevresinde toplanmış “filozoflar” arasında sivrildi.

Diderot’nun yayın yönetmenliğini üstlendiği Encydopedie’nin müzik maddelerini yazmaya başladı ve güçlü, akıcı üslubuyla çok geçmeden grubun en göze çarpan üyesi haline geldi. Bu arada beste de yapıyordu. Le Devin du village (1752; Köy Kâhini) adlı operası sarayda çok beğenilmiş, ama Rousseau saray bestecisi olarak rahat bir yaşam sürebilecekken bunu seçmemişti. Les Confessions’da (1782; İtiraflar, 1943,1975; 1998-99, 2 cilt) yazdığına göre 37 yaşında, Vincennes’da tutuklu bulunan Diderot’yu görmeye giderken birden “korkunç bir aydınlanma” yaşamış ve çağdaş uygarlığın insanı iyileştirmek yerine yozlaştırdığını anlamıştı.

Müzikte ussal ya da düşünsel öğe yerine duyguyu ve kendiliğindenliği vurgulayarak özgürleşmenin temsilcisi oldu ve yeni bestecileri etkiledi. Ülkenin en önemli opera bestecisi olarak Rameau’nun yerini alan Gluck onun düşüncelerinden etkilendiğini belirtirken Mozart da tek perdelik operası Bastien und Bastienne’in metninde Le Devin du village’ı temel aldı.

Paris’in gösterişli yaşamından sıkılan Rousseau 1754’te cahil bir çamaşırcı olan metresi Therese Levasseur’ü de alarak Cenevre’ye döndü ve yeniden Kalvenciliği benimseyerek yurttaşlık haklarını geri aldı. Bu arada “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temeli Üzerine Konuşma, 1986,1998) yazdı. İlk denemesindeki görüşünü geliştirdiği başyapıt niteliğindeki bu çalışmasında insanların doğuştan gelen beden ve zekâ farklılıklarını bir yana bırakarak sonradan edinilmiş eşitsizlikleri tartışmaya açtı.

Rousseau yurttaşlık haklarını kazandıktan sonra Cenevre’den ayrılarak Paris’e dönmüş, ama özellikle din konusundaki görüş ayrılıkları ve d’Alembert’in yazdığı “Cenevre” maddesi yüzünden Encyclopedie çevresinden uzaklaşmıştı. 1756’da Paris’ten ayrılarak Montmorency’de bir kır evine yerleşmişti. Toplum Sözleşmesi’ni Montmorency yıllarında yazdı.

Kilise ve yönetimin şiddetli tepkisi yüzünden artık ne Fransa’da, ne de İsviçre’de barınabilen Rousseau, İngiltere’ye giderek David Hume’un yanına sığındıysa da orada kendisiyle eğlenildiğini düşünerek bir yıl sonra gizlice Fransa’ya döndü (1767). Son 10 yılında daha çok otobiyografik ürünler verdi. Özellikle son yapıtında önceki tutkulu üslubunun yerini huzurlu, lirik bir anlatım aldı. Büyük bir içtenlikle, kendi ruhuyla başbaşa, doğruyu dile getiren Rousseau’nun İtiraflar’ı edebiyatta Stendhal’den Baudelaire, Gide ve Jean Genet’ye kadar uzanan bir çizginin başlangıcını oluşturdu.

Rousseau’nun toplu yapıtlarının basımına 1959’da başlanmış, yazışmalarının da 43 cildi yayımlanmıştır.

Kitapları

Deneme:

Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev (1750)
İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Temeli ve Kökenleri (1755)
Politik Ekonomi Üstüne Söylev (1755)
Ahlak Prensipleri Mektupları (1758)
Etkinlikler Gösterileri Üstüne Mektup (1758)
Toplum Sözleşmesi (1762)
Emile ya da Eğitim Üzerine (1762)
Dağda Yazılmış Mektuplar (1764)
Korsika İçin Anayasa Projesi (1765)
Polonya Hükümeti Üstüne Düşünceler (1771)
Dillerin Kökeni Üstüne Deneme (1781)

Otobiyografi:

İtiraflar (1770)
Jean-Jacques’ı Yargılayan Rousseau (1777)
Yalnız Gezenin Düşleri (1778)

Roman-Şiir:

Julie ya da yeni Heloise (1761)
Leviler Kabilesinden Efraim (1762)

Tiyatro ve Müzik:

Rousseau Tarafından Bulunmuş Olan Müziksel Notasyon Sistemi (1742)
Hanımefendi Müzler (1747)
Köy Kahini opera (1752)
Narkissos veya Öz Sever Kişi (1752)
Fransız Müziği Üstüne Mektup (1753)
Pygmalion (1771)

30 Aralık 2022

Armağan Şarkılar-2023


 2022 yılı boyunca severek dinlediğim parçalardan seçtiklerim...

01.Avishai Cohen-Aley Giva (7:49) 
02.Aynur Doğan-Dar Hejiroke-Live Performance (8:35) 
03.Cem Erdost İleri & Fırat Tanış-Artık Benim Onurum (5:43) 
04.Cemil Qoçgiri & Tara Jaff-Nevai (2:21) 
05.Cemil Qoçgiri & Tara Jaff-Revin (4:35) 
06.Cemil Qoçgiri & Tara Jaff-Ruh (4:21) 
07.Cemil Qoçgiri & Tara Jaff-Tembur (1:54) 
08.Charlie Puth-Attention (3:31) 
09.Chip Taylor-Fuck All The Perfect People (4:18) 
10.Constantinople-Ablaye Cissoko-A L'écoute Du Moro (6:09) 
11.Constantinople-Ablaye Cissoko-Before The Rain (3:04) 
12.Constantinople-Ablaye Cissoko-Lountang (7:01) 
13.Constantinople-Ablaye Cissoko-Poisson Au Fond De L'ocean (5:04) 
14.Constantinople-Ablaye Cissoko-Rêveries (5:52) 
15.Constantinople-Ablaye Cissoko-Soutouro (6:40) 
16.David Darling-For The Love Of Oceans (4:29) 
17.David Darling-I Don’t Know Yet (6:14) 
18.David Darling-Water Dragon (3:02) 
19.Del Shannon-Runaway (2:21) 
20.Dolores Del Rio-Ramona (3:32) 
21.Dolores Del Rio-The Mass (5:20) 
22.Elia Bastida-Django (5:17) 
23.Elia Bastida-Nature Boy (2:09) 
24.European Jazz Trio-When I Got You On My Mind (5:12) 
25.Fatma Said-Barcarolle Belle Nuit, Ô Nuit D’amour (3:58) 
26.Fatma Said-Minué Cantado (2:30) 
27.Fatma Said-Wiener Blut (2:41) 
28.Fini Hostrup-Per Gade-Parakeet (4:58) 
29.Gonzalo Rubalcaba & Aymee Nuviola-Bemba Colora (5:16) 
30.Guns N’ Roses-Knockin' On Heaven's Door (5:36) 
31.Hajo Weber & Ulrich Ingenbold-Der Wundersame Weg (4:56) 
32.Hajo Weber & Ulrich Ingenbold-Sommerregen (5:52) 
33.Hajo Weber & Ulrich Ingenbold-Winterreise (4:21) 
34.Hans Ulrik-Epilogue (3:24) 
35.Hans Ulrik-The Summer Knows (5:18) 
36.Helle Lund-Den Gamle Skaerslippers Forarssang (3:08) 
37.Helle Lund-I Sne Star Urt Og Busk İ Skjul (3:27) 
38.Helle Lund-Spurven Sidder Stum Bag Kvist (5:02) 
39.Imany-Believer (4:42) 
40.Imany-Little Black Angels (2:51) 
41.Imany-Slow Down (Acoustic Session) (3:45) 
42.Jacob Gurevitsch-Buika-Melancoli´a (6:15) 
43.Jacob Gurevitsch-La Maison Verte (4:20) 
44.Jacob Gurevitsch-La Ville (3:42) 
45.Jacob Gurevitsch-Tiden Der Forstar (4:49) 
46.Jan Johansson-Liksom En Herdinna (2:55) 
47.Jim Croce-Time In A Bottle (2:28) 
48.Joel Lyssarides-Cloudberry Hill (4:36) 
49.Joel Lyssarides-Sommarsnö (2:06) 
50.John Zorn-The Forking Path (7:58) 
51.Katherine Jenkins-The Flower Duet (3:49) 
52.Kostas Matsigos-Avre Tu Puerta Cerrada (3:19) 
53.Leszek Mozdzer-Don't Give Up (Just Ignore It) (7:41) 
54.Leszek Mozdzer-Nikita's Dream (6:24) 
55.Leszek Mozdzer-Silento (8:50) 
56.Marek Konarski-Chopin (5:21) 
57.Marek Konarski-Jabluszko (3:37) 
58.Maria Daines-Dead İn The Water (6:51) 
59.Maria Daines-That's What The Blues Is All About (6:04) 
60.Matteo Bocelli-Cautionary Tale (3:49) 
61.Maya Perest-Yok Bana Bu Cihanda (4:28) 
62.Mihalis Kalkanis-Global Dance (5:13) 
63.Mihalis Kalkanis-Karpathos (4:21) 
64.Naumilkat,Jens,Schmiedt,Henning-No.8.Orgono Ta Nera (3:07) 
65.Nena Venetsanou-Lilith (3:36) 
66.Nick Cave-To Be By Your Side (4:04) 
67.Nils Landgren-Caecilie Norby-Hurt (4:52) 
68.Nizami Aliyev-Vaqif Xatiresi (5:35) 
69.Olaf Taranczewski-Ligature (8:02) 
70.Olaf Taranczewski-When I Was (4:26) 
71.Omar Sosa & Marialy Pacheco-Angustiado 4 Hands (10:22) 
72.Omar Sosa & Marialy Pacheco-Manisero (8:27) 
73.Ozgü Özman-Kanadım Değdi Sevdaya (4:37) 
74.Paul Winter Consort-Ode To A Fillmore Dressing Rom (5:34) 
75.Pete Seeger-Bach At Treblinka (1:16) 
76.Pete Seeger-The Water İs Wide (2:30) 
77.Pete Seeger-We Will Love Or We Will Perish (1:30) 
78.Prague Cello Quartet-Bohemian Rhapsody (5:55) 
79.Prague Cello Quartet-Pirates Of The Carribean (3:26) 
80.Sendecki And Spiegel-Don't Give Up (6:14) 
81.Sendecki And Spiegel-Little People (4:36) 
82.Sendecki And Spiegel-Solace (5:16) 
83.Seyyal Taner-Ahmet Abi-Mendilimde Kan Sesleri (3:25) 
84.Silvana Estrada-La Enfermedad Del Siglo (2:40) 
85.Silvana Estrada-Marchita (3:46) 
86.Silvana Estrada-Sabré Olvidar (4:29) 
87.Sinikka Langeland-Den Lille Fløyten (4:39) 
88.Sinikka Langeland-Row My Ocean (4:29) 
89.Stavros Lantsias-As Far As Your Eyes Can See (Live) (5:58) 
90.Stavros Lantsias-Midnight Walk [Live] (4:49) 
91.Stavros Lantsias-Prelude, Op. 28, No. 4 İn E Minor (Live) (2:22) 
92.Stavros Lantsias-Return (Epistrofi) [Live] (5:17) 
93.Stavros Lantsias-The Scent (To Aroma) [Live] (6:41) 
94.The Platters-Only You (And You Alone) (2:40) 
95.Tino Rossi-Catari, Catari (3:20) 
96.Tino Rossi-Chant D'amour De Tahiti (3:20) 
97.Tino Rossi-Vieni, Vieni (2:59) 
98.Tom Holkenborg-Djinn Theme (1:32) 
99.Tom Jones-Not Responsible (2:08) 
100.Tord Gustavsen Trio-Opening (3:25) 
101.Tord Gustavsen Trio-The Circle (3:56) 
102.Torsten Goods-Work Song (3:27) 
103.Triosence-Squirrel's Rock (5:27) 
104.Ulf Meyer & Martin Wind-Django (8:52) 
105.Ulf Meyer & Martin Wind-You Look Good To Me (5:43) 
106.Vagıf Mustafazade-Mugam (4:24) 
107.Vagıf Mustafazade-The Bride Comes To Our House (6:35) 
108.Vagıf Mustafazade-Witnessed-Ahmadova Reflection (3:59) 
109.Vincent Peirani-Les Larmes De Syr (8:29) 
110.Yellow Dog-Gypsy Soul (4:11) 
111.Zbigniew Preisner-Effroyables Jardins (3:33)

111 tracks in Playlist length:  8 hours 35 minutes 14 seconds /1.12 GB

26 Kasım 2022

Ingmar Bergman

 

"Bana filmlerimin genel amacının ne olmasını istediğim sorulsa, geniş düzlükteki katedralde çalışan sanatçılardan biri olmak isterim diye karşılık veririm. Ben, taştan, bir ejder başı, bir melek, bir şeytan -belki de bir ermiş yapmak istiyorum. Hangisi olursa olsun; önemli olan, gönlünü kandırmışlık duygusudur. İnanıp inanmadığım, Hıristiyan olup olmadığım bir yana, ben, katedralin elbirliğiyle kurulmasında rolümü oynamak istiyorum.''

Ingmar Bergman, 14 Temmuz 1918 tarihinde İsveç’in Uppsala şehrinde dünyaya gelen İsveçli yönetmen, senarist ve yapımcıdır. Tam adı Ernst Ingmar Bergman’dır. Papaz Erik Bergman, çocuklarını cezalandıracağı zaman bir dayak töreni düzenler, önce onların ifadesini alır, sonra da çırılçıplak soyunmuş evlatlarını yüzü koyun yatırıp halı dövme sopasıyla vurmaya başlardı. Annenin işlevi ise oğlanların dayaktan kabarmış bedenlerine pansuman yapmaktı. Bu iki çocuktan biri, 20. yy’ın efsanevi yönetmeni Ingmar Bergman’dı. Yönetmen olma kararını da bir başka ceza yöntemi sırasında aldı, ihtimal. Kapatıldığı karanlık dolaba yerleştirdiği ışıklı el feneriyle dolabın içinde görüntüler yaratıp, kendini sinemada varsayarak korkusunu geçiştirmeye çalıştığı günlerde...

Anne babalarımızın çocukluğumuzda yaptığı hatalar, bütün bir ömrü etkiler. Bergman’ınkini de etkiledi. Denetlemekte zorlandığı huzursuz bir ruhu oldu. Önceden kestiremediği şeylerle karşılaştığında hep acı çekti. ‘Ölüm korkusu’ onu dehşete düşürecek kadar yoğundu. Ağır bir ‘kaygı’ hali yaşadı; tıpkı son filmi ‘Saraband’de dediği gibi kaygısı kendisinden çok daha büyüktü. Etrafı kasıp kavuran öfkesiyle mücadele etti yıllarca. Ve bütün bu süreçte, insan ruhunun tüm girdaplarında kulaç attı, bu netameli deneyimlerini de filmlerine yansıttı.


Sinema kariyerine 1940’lı yıllarda başlayan yönetmen, 2. dünya savaşının sonunda İsveç’te yükselen bir intihar olaylarından etkilenerek ilk dönem filmlerinde bu umutsuzluğu ön plana çıkartmaktadır. Genel olarak yarattığı karakterler varoluşsal sıkıntılar yaşayan, umutsuz bir yalnızlıkla mücadele eden tiplemeler olmuştur. Bu karanlık temadaki eğilimleri filmlerine aktaran Bergman’ın doruk noktası Zindan isimli filminde açık olarak belli olmaktadır.

1950’li yıllarda ise filmlerinde yenileme ve zenginleştirmeler ön plana çıkar. İşlediği temalar genelde Aşk, sevgi, ayrılıktır. Genel olarak kadınlara yöneldiği bu filmlerde kadınlar ön plana çıkarken erkeklere karşı küçümseyici duruşu belli olmaktadır.

1950’lerin sonunda Bergman’ın sinema alanında Dikey Sineması olarak adlandırılan objektifin gökyüzüne doğru çevrildiği bir kavram ortaya çıkar. Bu durum Yedinci Mühür ile filmiyle başlar. Varoluşsal eğilimlerin görüldüğü eserler ortaya koyduğu bir dönem olur.


1960’larda yaptığı filmlerinde ise bilinçsiz güdülenmelere bağlı sorunları ele alır. Bergman’ın sinema tarihinde patlaması 1958 yılında Bir Yaz Gecesi Gülümsemeleri filmiyle olmuştur. Cannes Film Festivali’nde yer alan bu filmi için jüri çok beğendiğinden özel bir ödül yaratmıştır. (Şiirsel Hiciv Ödülü) Ardından Bergman’ın filmleri Avrupa genelinde yayınlanmaya ve tanınmaya başlamıştır. 

1970'li yıllar Bergman'ın Avrupa'da bir efsane haline geldiği yıllardır. Mali polisin gelip sahibi olduğu tiyatroyu basması ve gelir bildirimleri ile ilgili olarak Bergman'ı (biraz da hoş olmayan biçimde) sorgulaması üzerine ülkesine küsen sanatçı, 1976 yılında Almanya'nın Münih kentine taşınır.

Kariyeri boyunca birçok farklı temalar işleyen Bergman, mizahi ve eğlenceli filmler ortaya koymuştur. 2005’te Time dergisi, Bergman’ı dünyanın yaşayan en büyük yönetmeni olarak tanımlamıştır. 2003 yılında emekli olan usta yönetmen, 2007’de İsveç, Fårö adasında evinde ölmüştür.


2005 yılında Time dergisi tarafından dünyanın yaşayan en büyük yönetmeni olarak nitelendirilen Bergman, filmlerinde edebi inceliği de ustaca kullanan bir sanatçıdır. Ingmar Bergman'ın kapsamlı üretimin içinde; sinema ve TV için 62 film, 172 tiyatro yapımı, yaklaşık 300 yazı ve makale bulunuyor. 

Filmleri

1944-Çılgınlık-Hets-Asistan
---------------------------------------------------
1946-Kriz-Kris
1946-Aşkımızın Üstüne Yağmur Yağıyordu-Det regnar på vår kärlek
1947-Hindistan'a Giden Gemi-Skepp till Indialand
1948-Karanlıkta Müzik-Musik i mörker
1948-Liman Kenti-Hamnstad
1949-Fangelse-Zindan
1949-Susuzluk-Törst
---------------------------------------------------
1950-Neşeye Doğru-Till gladje 
1950-Burada Yapılmayan Türden Bir Şey-Sant hander inte hër
1951-Yaz Oyunları-Sommarlek
1952-Kadınların Bekleyişi-Kvinnors väntan
1953-Monikayla Bir Yaz-Sommaren med Monika
1953-Çıplak Gece-Gycklarnas afton
1954-Bir Aşk Dersi-En lektion i kärlek
1955-Düşler-Kvinnodröm
1955-Bir Yaz Gecesi Tebessümleri-Sommarnattens leende
---------------------------------------------------
1957-Yedinci Mühür-Det sjunde inseglet
1957-Yaban Çilekleri-Smultronstället
1958-Yaşamın Eşiğinde-Nära livet
1958-Yüz-Ansiktet
1960-Fırtına-Oväder
1960-Genç Bakire Pınarı-Jungfrukällan
1960-Şeytanın Gözü-Djävulens öga
---------------------------------------------------
1961-Aynadaki Gibi-Såsom i en spegel
1963-Kış Işığı-Nattvardsgästerna
1963-Sessizlik-Tystnaden
---------------------------------------------------
1963-Rüyada Oyun-Ett drömspel
1964-Bütün O Kadınlar Üstüne-För att inte tala om alla dessa kvinnor
1965-Don Juan-Don Juan-TV dizi 
---------------------------------------------------
1966-Persona-Persona
1968-Kurtların Saati-Vargtimmen
1968-Utanç-Skammen
---------------------------------------------------
1969-Ayin-Riten
1969-Anna'nın Tutkusu-En passion
1970-Faro Belgesi-Fårödokument-TV Belgesel
1971-Temas-Beröringen
1972-Çığlıklar ve Fısıltılar-Viskningar och rop
1973-Bir Evlilikten Manzaralar-Scener ur ett äktenskap
1975-Sihirli Flüt-Trollflöjten
1974-Mizantrop-Misantropen
1974-Evlilikten Sahneler-Tiyatro Versiyonu-Scener ur ett äktenskap
1976-Yüzyüze-Ansikte mot ansikte
1977-Yılan Yumurtası-Ormens ägg
1978-Güz Sonatı-Höstsonaten
1980-Kuklaların Yaşamından-Aus Dem Leben Der Marionetten
1982-Fanny ve Alexander-Fanny och Alexander
1983-Evlilik Okulu-Hustruskolan-TV
1984-Provadan Sonra-Efter repetitionen-TV
1986-Kırık Kalpler-De två saliga-TV
1986-Fanny ve Alexander'ın Yapılışı-Dokument Fanny och Alexander
1992-Madam Sade-Markisinnan de Sade-TV
1993-Bakkhalar-Backanterna-TV Film
1997-Bir Palyaçonun Önünde-Larmar och gör sig till-TV
2000-Imaj Yaratıcı Bildmakarna-TV Film
2003-Saraband -Saraband 
2007-Sözlü Sonatlar-Spöksonaten

Kısa Filmleri

1957-Bay Sleeman Geliyor-Herr Sleeman kommer-43 dak
1958-Venedikli-Venetianskan-56 dak
1967-Daniel-Daniel-11 dak
1976-Lanetli Kadınların Dansı-De Fördömda Kvinnornas Dans-24 dak
1984-Karin'in Yüzü-Karins Ansikte-14 dak
1995-Son Çığlık-Sista skriket-60 dak
1996-‎Harald & Harald-‎Harald  ile Harald-10 dak


Hakkındaki Türkçe Kitaplar

-İmgeler-1000 Kitap Yayınları
-Büyülü Fener-Agora Kitaplığı
-Yedinci Mühür-İz Yayıncılık
-Yaban Çilekleri -Aynadaki Gibi-Kırmızı Kedi
-Sinematografi İnsan Yüzüdür-Agora Kitaplığı
-Bir Evlilikten Sahneler-Nisan Yayınları
-Pazar Çocuğu-Afa Yayınları


Ingmar Bergman beş kez evlendi ve dokuz çocuğu oldu:

-Else Fisher (1943-1946) : Lena Bergman
-Ellen Lundstrom (1947-1952) : Eva, Jan, Anna, Mats Bergman
-Gunvor Hagberg (1952-1959) : Ingmar Bergman, Jr.
-Kabi Laretei (1959-1969) : Daniel Bergman
-Ingrid Karlebo (1971-1995) : Maria von Rosen
-Liv Ullmann-1966: Linn Ullmann (Liv ile evlenmedi) 

Birger Malmsten / Harriet Andersson / Bibi Andersson ile de kısa süreli gönül ilişkileri oldu...

Ullmann sadece sevgilisi, arkadaşı, oyuncusu olmadı Bergman’ın. Aynı zamanda ilham perisiydi de... Ama öyle sıradan bir peri değil, Bergman’ın deyişiyle Liv Ulmann onun ‘stradivarius’uydu. Liv Ullmann da kendi içindekileri keşfetti, ‘hayatımı değiştiren erkek’ dediği, kızının babası Bergman’la olan ilişkisi boyunca.

Annesi ve babasıyla ilgili olarak yaptığı ‘anlamaya çalışma’ ve onları affetme mesaisi uzun sürdü. 1965’te 47 yaşındayken, 27’sindeki Norveçli oyuncu Liv Ulmann ile tanıştığında kadınlarda ‘annesini’ arıyordu hala. Ulmann ise babasını... Çocuk yaşta kaybettiği ‘kahverengi deri ceketli’ babasını... O da, sık sık kahverengi deri ceket giyen Bergman’da gidermeye çalıştı bu özlemini. Çocukluktan getirdikleri ‘boşluk ve yalnızlık’ duygularını birbirlerinde azaltmaya çalıştılar ama olmadı. Tanışmalarına vesile olan film ‘Persona’nın (1966) Farö adasındaki çekimleri sırasında tutkulu bir yakınlaşma başladı aralarında. Adada, birlikte yaptıkları uzun bir yürüyüşün sonrasında denize bakan taşlı gri bir bayıra oturup soluklanırken Ulmann’ın elini tutup “Dün gece bir düş gördüm. Senle ben, acılar içinde birbirimize bağlanmıştık,” dedi Bergman. Tam da böyle bir ilişkileri oldu, beş yıl süren. Narsisizm, kıskançlık, yoğun beklentiler, hayal kırıklığı...
 
‘Birbirlerini ele geçirme’ savaşıyla geçen beş yıl, ayrılıkla sonuçlandı. Arkadaş kalmaya karar verdiler ve dostlukları Bergman’ın ölümüne dek, tam 42 yıl devam etti. Kendileriyle yüzleşmiş, yanlışlarını görmüştüler. 5 evlilik yapan Bergman yalnızken de hayatında biri varken de, Ulmann yeni aşklara yelken açmış evlenmiş boşanmışken de hep görüştüler. Onlarınki sadece birbirlerine ihtiyaç duyduklarında, bencilce diğerine ‘ses verdikleri’ türden bir arkadaşlık değildi. Bu arkadaşlığın karinesi ‘samimiyet’ti. Ayrıca iyi günlerin, vaktiyle birbirlerinden gördükleri desteğin, bitmiş bile olsa aşkın hatrı vardı. Öte yandan, 12 yapımda birlikte çalıştılar. ‘Utanç’ (1968), ‘Kurtların Saati’ (1968), ‘Tutku’(1969), ‘Çığlıklar ve Fısıltılar’ (1973), ‘Evlilik Yaşamından Sahneler’ (1973), ‘Yüz Yüze’ (1976), ‘Yılanın Yumurtası’ (1977), ‘Sonbahar Sonatı’ (1978), ‘Özel İtiraflar’ (1996), ‘Sadakatsiz’ (2000) ‘Saraband’ (2007).


Söyledikleri
 
Pazar günü, Erland Josephson'la tiyatrodaki odamda oturup Bach'dan sözediyoruz.  Bach bir geziden döndüğü  zaman yokluğunda karısıyla iki çocuğunun öldüğünü öğrenip güncesine şunları yazmış:  "Sevgili  Tanrım,  coşku  beni  terketmesin."  Tüm bilinçli yaşamım boyunca Bach'ın coşku dediği şeyle yaşadım. Bunalımlardan ve mutsuzluklardan çıkmamda bana o yol gösterdi, tıpkı yüreğim gibi teklemeden benim için çalıştı.  Kimi zaman beni bunalttı ve baş edilmesi zor bir hal aldı ama hiçbir zaman yıkıcı ve düşmanca davranmadı. Bach bu duruma coşku demiş, Tanrıdaki coşku. Sevgili Tanrım, coşku beni terketmesin! Birdenbire  kendimi  Erland'a  şunları  söylerken  buluyorum: "Coşkumu yitirmek üzereyim. Bedenimle hissediyorum bunu. Akıp gidiyor, içim kuruyor." Ağlamaya başlıyorum. Bu beni korkutuyor, çünkü ben hiç ağlamam. Çocukken ağlamayı çok severdim, annem gözyaşlarımın ardını görür ve beni cezalandırırdı.  Sonra  ağlamaz  oldum. Ara sıra içimde derin bir yerde çılgın bir haykırış duyarım, haykırışın yalnızca yankısı bana ulaşır...


Dalama' daki yazlık eve "Varoms" denirdi, Orsa yöresinde konuşulan diyalektte bu "bizim" demekti. Oraya, yaşamımın ilk ayında gitmiştim ve anılarımda Varoms'da yaşamayı hala sürdürürüm. Mevsim hep yazdır. Kocaman bir huş ağacı hışırdıyor, sıcak tepelerin üzerinde titreşiyor, hafif giysiler içinde insanlar terasta geziniyor, pencereler açık, birisi piyano çalıyor, kriket topları yuvarlanıyor,  yük trenleri  makas  değiştiriyor ve istasyona gelmeden epey önce işaret veriyorlar. Nehir en ışıklı günlerde bile bir giz saklarmışcasına  kapkara  akıyor, üzerinde kesilmiş ağaçlar tembel tembel yüzüyor ya da hızla daireler oluşturarak dolaşıyorlar. Ortalık inci  çiçeği, karınca yuvası, kızarmış dana eti kokuyor.  Çocukların  hepsinin  dirsekleri ve dizleri sıyrık. Nehirde yada Svaitsjön'de, gölde yüzüyoruz, yüzmeyi çok erken öğreniyoruz. Çünkü nehirde de, gölde de vıcık vıcık balçık yatakları ve birdenbire derinleşen çukurlar var. 

1941 yazında yirmi üç yaşına girmiştim ve gidip anneannemin Dalecarlia' daki evine kapandım. Özel yaşamım karmakarışıktı. Üstelik bir çok kez zorunlu askere çağrılmıştım. Sonunda ülser oldum ve askerlikten muaf tutuldum. Annem Varoms'da  tek başına yaşıyordu.  Daha önceleri de zaman  zaman bir şeyler yazmıştım, ama hepsi çekmecemin alt gözüne kaldırılmıştı. Yine de tüm karmaşıklıktan uzak Dalecarlia' da kalmak görece bir rahatlamaydı. Yaşamımda ilk kez kesintisiz yazmaya başladım. Sonuç on iki sahne  oyunu ve bir opera librettosuydu. 


1964 güzünde Kraliyet Dram Tiyatrosu'na döndüm ve  o yıl iki büyük başarı yaşandı. Gertrud Fridh'ın oynadığı Ibsen'in Hedda Gabler'ini ve Moliere'in Don Juan'ını yönettim. Ne var ki hem tiyatronun içinde, hem de dışarıda karşıt bir eylem oluştu. Sezonun sonuna doğru Örebrn kentinde yeni bir tiyatronun açılış  törenine katılmakla  yükümlü topluluğumuz korkunç bir yolculuk yaptı. İnsanlar öldü ya da ciddi olarak  hastalandı. Ben, çok yüksek ateşle bu yolculuğa çıktım ve iki yanlı zatürree ve yoğun bir penisilin tedavisiyle yolculuğu tamamladım. Bitkindim,  yine  de tiyatroyu yönetmeye çalıştım, ancak nisan ayında doğru dürüst bir bakım görmek için Sophiahemmet Kraliyet Hastanesi' ne yatırıldım.

Yaratıcılığımı köreltmemek için Persona'yı orada yazmaya başladım. O dönemde Yamyamlar projesi iptal edilmişti. Hem Svensk Filmindustri, hem ben böyle büyük bir prodüksiyonun yönetiminin bir yaz süresine sığdırılmasının gerçekçi olmadığını görmüştük. Bu, yıllık yapım planında bir delik açıldığı ve bir filmin eksildiği anlamına geliyordu. İşte  o  zaman  ben,  "umutsuzluğa  kapılmayalım.  Ben yine  de bir  film yapmaya  çalışacağım.  Belki bundan bir şey çıkmayacak, ama  en azından deneyebiliriz," dedim. 1965 Nisan'ında yanlış tedavi edilmiş zatürreemin yan etkileri sürerken bazı notlar almaya başladım, yazmaya dönmemin bir nedeni de tiyatro yönetiminde, beni hedef alan berbat kokulu bombaların saldırısına uğramamdı. Kendime şunları sormaya başlıyordum: Neden bu işi yapıyorum? Neden bu denli önemsiyorum? Tiyatronun rolü bitti mi? Sanatın görevini başka başka güçler mi ele geçiriyor?  Böyle şeyler düşünmek için geçerli nedenlerim vardı: Bu profesyonel yaşamıma karşı geliştirdiğim bir tiksinti değildi. 

Nevrotik biri olmama karşın mesleğimle ilişkilerimde sinirlerim şaşılacak kadar sağlamdır. Şeytanlarımı arabama bağlayacak gücüm her zaman vardır ve şeytanlarını kendilerini yararlı kılmaya zorlanırlar. Özel yaşamımda ise bana  işkence  etmeyi  ve  utanılacak  durumlara  düşürmeyi  sürdürürler.  Bu köhne sirkin sahibinin, sizin de fark etmiş olabileceğiniz gibi, sanatçılarının onun kanını emmesine izin vermesi gibi bir huyu vardır. Sophiahemmet'te sağlığım geri gelirken İsveç Ulusal Tiyatrosu'nun başı  olarak  etkinliklerimin,  yaratıcılığımı engellemekte  olduğunu anlamaya başladım. Tüm motorlarımı en yüksek hızda çalıştırmıştım ve motorlar bu gövdeyi, parçalayıncaya dek sarsmışlardı. Bu boşluk ve hiçbir yere varamamak duygusunu dağıtmak için artık yazmam gerekliydi. İçinde bulunduğum  durum,  Hollanda'nın Erasmus Ödülü'nü  aldığımda yazdığım ve Persona'nın önsözü olarak basılan "Yılan Derisi" adını verdiğim denemede açıkça anlatılmıştır: İçimdeki sanatsal yaratıcılık her zaman kendini açlık gibi  duyurmuştur. Ben de  hoş bir doyumla  bu  gereksinimi karşılamışımdır.  


Bu taslağın içinde yalnızca Sessizlik değil Yılanın Yumurtası da gizlidir. Yitik partner düşüncesi Ayin' de de ortaya çıkar. Eğer  yeterince  deşersem kent konusunun  derininde  Sigfrid  Siwertz'in kısa bir öyküsünün yattığına inanıyorum:  1907'de yayımlanan Daire, Berlin' de geçen birkaç öyküyü içerir. Bu öykülerden "Zaferin Karanlık Kraliçesi" beni çok etkilemişti. Körpe bilincime bir kurşun gibi işlemiş olmalı. Bu öykü benim sık sık gördüğüm bir düşün temeli oldu: Kocaman, yabancı bir kentteymişim. Kentin yasak bölgesine ilerliyorum. Burası yalnızca insan eti tencerelerinden çıkan buharlarıyla kötü ünlenmiş;  güvenilmez bir  alan değil,  çok  daha kötü bir şey var.  Bölgede  gerçekliğin  yasaları ve toplumun kuralları artık varlıklarını sürdürmüyor. Burada her  şey  olabilir ve oluyor. Tedirgin edici şeyse benim sürekli kentin yasak bölgesine doğru ilerlemem ve oraya hiçbir zaman ulaşamamam. Ya uyanıyordum ya da düş bir başka  düşe dönüşüyordu. 

Büyülü Fener'de,  Yılanın Yumurtası'nın  başarısızlığının esas nedeninin filmi 1920'lerin Berlin'ini yansıtan bir dekorda çekmem olduğunu yazdım. "Eğer  düşlerimdeki  kenti var olmayan ve  hiçbir zaman da var olmamış, ama yine de yaklaşan bunalımıyla, kokularıyla, gürültü patırtısıyla varlığını ortaya  koyan o kenti yaratmış  olsaydım, yalnızca tam bir özgürlük ve katıksız bir ait olma duygusuyla hareket etmekle kalmayıp  aynı  zamanda ve  daha  da önemlisi izleyiciyi kendine yabancı olan, ama gizliden gizliye tanıdığı bir dünyaya götürecektim. Yılanın Yumurtası'nda hiç kimsenin, benim bile tanımadığım bir Berlin yaratma cüretini gösterdim." Ne var ki şimdi bu başarısızlığın çok daha derinde olduğuna inanıyorum.  Zaman ve  yerin  ele alınış  tarzları tartışılabilir, ama filme  gösterilen özeni yadsımak güçtür. Setler, kostümler ve rol dağıtımı uzmanlar tarafından yapılmıştır.  Yılanın Yumurtası'na salt sinema dili açısından bakarsanız kusursuz  parçalar vardır ve kurgunun  dramatik yapısı iyidir.  Film bir an için  bile  insanı sıkmaz. Aslında tam  tersini  yapar. Anabolizan almışçasına aşırı kışkırtıcıdır. Ancak bu  canlılık yüzeysel düzlemde güçlüdür,  başarısızlık bunun altında gizlidir.


Yönetmenin 62 filmini 2 ay boyunca tarih sırasıyla izledim...

En çok hoşuma giden iki filmi "Yılanın Yumurtası" ve "Bir Palyaçonun Önünde" oldu, özellikle "Bir Palyaçonun Önünde"çok dokunaklı geldi nedense;

Mucit Carl Åkerblom Franz Schubert’in 54 yaşındaki hayranı ve aynı zamanda nişanlısını dövdükten sonra psikiyatri koğuşunda kalan bir hastadır. Carl Åkerblom başka bir hastayla birlikte bir film projesi yaparlar: canlı sesli film. Çok geçmeden filmleriyle çılgın bir tura çıkarlar.

film bittikten sonra Franz Schubert'in hayatını merak edip okudum gerçekten öyle mi diye...

-bütün filmlerinde nerdeyse insanın gözüne sokarcasına oyuncularına sigara içiriyordu, resmen sanki özendirme yoluyla sigara firmalarına hizmet ediyordu...

-diğer dikkatimi çeken bir husus ise filmlerindeki diyaloglarda gerçek hayatta asla diyemediğimiz açıklıkta sözleri söyletmesiydi ve bu durum karşıda yıkıcı etki yaratmamakta tam tersine kendisinin nerede durduğunu ortaya koymaya yaramasıydı...

-hikaye anlatmasını bilen yönetmenlerden..izlemeli...

09 Ekim 2022

Anthony Aveni-Yıldız Hikayeleri



Anthony Aveni-Yıldız Hikayeleri
Çev. Erdem Gökyaran / Yapı Kredi / 152 sayfa

Önsöz

Akıllı telefonlardan önce kitaplar vardı. Kitaplardan önce ise mağara duvarlarına veya kutsal tapınaklara yapılmış resimler vardı ve bu resimlerin iletmek istediği mesaj, günümüze ulaşmayan sözlü kelimelerle pekiştiriliyordu. Gökyüzü de yaşamın anlamı hakkında hikayeler anlatmak için öteden beri bir tuval vazifesi görmüştür. Erken dönemlerde insanlar gökyüzü ile yeryüzü arasında gizli benzerlikler aramış, yarattıkları göksel imgeler yoluyla da yukarıdaki bilinmezi aşağıdaki günlük yaşamlarıyla birleştirme umudu taşımışlardır. Gökyüzüyle temasımız bizi insanlaştırmış, kim olduğumuza dair hikâyeler anlatmak için hayal gücümüzü kullanmaya teşvik etmiştir.

Dünya üzerindeki her şeyin aksine, gökyüzü saf ve kusursuzdu- dolayısıyla, tanrıların ikamet etmesi için ideal bir yerdi. Göksel zaman, bize kaderimizi önceden haber veren sonsuz döngüler halinde ilerliyordu. Geleceğe dair öngörüde bulunmanın en iyi yolu, başımızı kaldırıp gökyüzüne bakmak değil miydi? Ahlaki içeriğe sahip hikayeler yaratmak için, mevsimlerle gidip gelen yıldızların -özellikle de doğumları ve ölümleri haber veren, savaş ve refah dönemlerini bize hatırlatan ve kişisel aşklarımızın ve maceralarımızın anısını canlı tutan takımyıldızların-sessiz ve güvenilir güzergâhından daha iyi bir vasıta olabilir miydi?

Yıldız Hikayeleri, kozmik anlatıların doğasında var olan kültürel çeşitliliğe odaklanıyor. Antik ve çağdaş çok sayıda kültürün tasavvur ettiği takım yıldızlar ve yıldız kümeleri, doğanın (iklim, çevre, enlem) ve kültürün (avcı toplayıcılardan imparatorluklara dek), gökyüzündeki şekiller yoluyla birbirinden çeşitli anlatılar yaratmaya insanları nasıl teşvik ettiği konusun da ayrıntılı bir tartışma için zemin oluşturacak. Bizden önce sayısız kuşak boyunca anlatılagelen bu hikayeler, bugün de bizler tarafından paylaşılmayı ve üzerinde düşünülmeyi hak ediyor.



"Göğün Altında Uzanan”, Mayaların Quiriguáya vermiş oldukları eski isimdir. Üç tanrı, ölüleri yeraltı dünyasındaki nehirde taşıyan kanonun küreklerini çeker. Yeraltı dünyasına ise Samanyolu`ndan geçilerek ulaşılır. Orion`un Kemer’inin üç ocak taşı üstünde yer alan yıldızları, Mayaların Kaplumbağa Takımyıldızını meydana getirir. Kaplumbağa, gökyüzü yükseltilmeden önce, yeryüzünde beliren ilk yaşam formudur. Kabuğu üzerinde üç taştan oluşan bir hiyeroglif vardır. Orion'un Kemeri ile mısır bitkisinin mevsimsel döngüsü arasında mecazi bir bağlantı olabilir. Erken Klasik Maya Döneminde (MÖ 500-200) Orion”un Kemeri, mısır ekme mevsiminde, yani Nisan sonu ile Haziran başı arasında gözden kayboluyor ve mısırın filizlendiği sırada yeniden beliriyordu. Eylül sonunda mısırın hasat zamanı geldiğinde, üç yıldız gece yarısı ufuk üzerinde dikey konumda hizalanıyor ve tam gelişmiş bir mısır bitkisini andırıyordu. Üç ocak taşı tasavvuru, Maya kültüründe bugün de önemini korumaktadır. Yeni insan ırkını (yani halihazırdaki yaratılışın insanlarını) besleyen kutsal ateşi hatırlatmak üzere, günümüz Maya evlerinin çoğunun merkezinde-yemek pişirilen yerde- büyük ve yuvarlak ocak taşlarından oluşan bir üçgen yer alır..


Başarılı hikâyelerin çoğu, uyarlanabilir olma özelliğine sahiptir. Öyle ki, yetenekli bir anlatıcı, “mitsel ikame” yoluna başvurabilir- diğer bir deyişle, bir hikâyedeki karakterleri ve olayları farklı dinleyici kitlelerine hitap edecek şekilde değiştirebilir. And yerlilerinin bir tilki tarafından takip edilen lama ve yavrusu miti, bunun iyi bir örneğidir. Hikâye doğuya doğru ilerleyip Amazon Havzasının yağmur ormanlarına ulaştığında, tilkinin temsil ettiği etobur yırtıcı bir jaguara, Samanyolu boyunca takip ettiği otobur kurbanı ise bir tapire dönüşür. İki bölge arasındaki bayırlarda, tapirin yerini bir geyik alır. Daha güneyde, Şili’nin güneyi ve Arjantin’deki Gran Chaco çayırlarında ise bu takımyıldız ikilisinin bir köpek ve bir nandudan, yani Güney Amerika devekuşundan oluştuğu görülür- yalnız bu kez, devekuşunun (bir lamanınkini andıran) uzun boynu nedeniyle, kovalayan ve kovalanan gökyüzünde yer değiştirmiştir..


Kitab-ı Mukaddes`te Pleiadlardan üç yerde bahsedilir. Hz. Muhammed ve Platon da onlardan söz etmiştir. Aynı şekilde Milton, Byron, Keats ve Tennyson da. Edgar Alan Poe, “Serenat" adlı şiirinde söyle der' 

“Parıltılı yüzeyinde okyanusun  
Bir cennet görüntüsü uzanır durgun:  
Yedi Pleiad mest olmuş gökte
Bir diğer yedisi şekillenir derinde.” 

Amy Lowell’in “Pleiadlar" başlığını taşıyan bir şiiri vardır. Dünyanın en eski yıldız haritası olan 3500 yıllık Nebra Gökyüzü Diski’nde Pleiadlar hemen kendini belli eder. Aynı tasarımı Subaru marka araçların logosunda da görmek mümkündür: Söylendiğine göre her bir yıldız. Subaru`yu meydana getiren şirketlerden birini temsil etmektedir. (“Birleşik" anlamına gelen Subaru, Pleiadlar için Japoncada kullanılan kelimedir.) Karayip yerlileri bu yedi yıldıza baktıklarında, bir insanın iç organlarını görmüşlerdir. Onların Pleiadlar hikâyesi, Kitaba Mukaddes’teki Kabil ile Habil`i akla getirir. Tumong, karısına göz diken kardeşi tarafından öldürülür. Fakat Tumong’un hayaleti, katilinin başına musallat olur -ta ki cesedi yeniden gömülene ve bağırsakları, suçların en büyüğü olan kardeş katline karşı bir uyarı niteliğinde gökyüzüne saçılana dek. Ortaçağ Türkiye’sinde Pleiadlar (Ülker), düşmanı pusuya düşürmeye yarayan askeri bir taktiğin adıydı. İskandinav mitolojisinde, bir tavuk ve civcivleri olarak betimlenirler. And Dağları ve Ukrayna gibi birbirinden çok uzak yerlerde ise bir ambar olarak düşünülmüşlerdir; bu da, her yıl hasat vaktine yakın, güneş battıktan sonra doğuda yeniden görünmeleriyle uyum içindedir.



Saf bir düzen, mükemmellik ve kesinlik arayışında başvurduğumuz bütün doğal araçlar arasında hiçbiri, gökyüzünün sunduğu olanakları aşamaz. Hiçbir şey Güneş`in, Ay'ın ve gezegenlerin Zodyak boyunca takip ettikleri güzergâhtan daha öngörülebilir değildir. Gökyüzündeki işaretlere gönül rahatlığıyla güvenebiliriz. İşte bu yüzdendir ki her zaman gökyüzüne müracaat etmişizdir.


Bu kadim halkların nasıl olup da bizden bu kadar farklı olduklarına şaşırsak da, unutmamalıyız ki, gerek Yunan gerek Çin veya Maya astrolojisi bizimkinden çok farklı koşullarda yaşayan insanlara hitap ediyordu. Astrolojinin kehanet ve alametlerini sadece kaderci ve güvenilmez tahminler olarak görmemeliyiz. Aksine bunlar, insanları beşerî meseleler hakkında düşünüp konuşmaya yönelten bir teşvik unsuru olmuştur. Bu kadim halkların peşine düştükleri bilgi, bizim bilimsel astronomimiz tarafından artık önemsenmiyor belki ama onların yaşamında vazgeçilmez bir yere sahipti. Onlar bu bilgiyi, doğa ve insanlık arasındaki ilişkiye dair köklü inanışlarla harmanladılar. Eğer gözümüzü yeterince açarsak, dünya halklarının farklı Zodyakları bize kendimiz hakkında çok şey öğretebilir.


Maurilerin ışıltılı çakıltaşlarından oluşan bir Samanyolu gördükleri yerde, Hintliler yüzen bir yunus sürüsü, Finler ise uçan bir kuş sürüsü görürler. Ermeniler, bir saman balyası çalan bir hırsızın kaçarken arkasında bıraktığı saman sapları tahayyül etmişlerdir. Çerokilere göre ise hırsız, bir mısır unu çuvalını etrafa saçan bir köpektir. Macarlar Samanyolu’nu, süvariler dörtnala savaşa giderken atlarının nallarından çıkan kıvılcımlara benzetir. Zuluların gözünde Samanyolu, bir ineğin midesidir. Antik Yunanlar içinse, Herakles`in bebekken annesinin memesini fazlaca sert emmesiyle gökyüzüne saçılan süttü. Modern zamanlarda Samanyolu’nu -gökyüzünü boydan boya kuşatan, karanlık bulutlar serpiştirilmiş bu puslu ışık şeridini- 100 milyar ışık yılı karelik bir alana yayılmış 200 milyar güneş ve milyonlarca güneş sistemiyle paylaştığımız galaktik evimiz olarak adlandırıyoruz. Samanyolu’nu yıldız kümeleriyle döşeli bir patika gibi görmemizin nedeni, onun ince bir diski andıran spiral yapısı içinde sarmalanmış olmamızdır. Galaksiyi meydana getiren yıldızlar o denli uzaktadırlar ki, birbirlerine karışıp kesintisiz bir arka plan oluştururlar.


Göksel lamanın hareket halindeki görüntüsünün And halkları için nasıl bir anlam taşıdığını-ve taşımaya da devam ettiğini- daha iyi kavramak amacıyla, bir an durup gökyüzündeki nesnelerin hareketinin bizim ihtiyaçlarımızı nasıl karşıladığını düşünelim. Bizim mevsimsel takvimimiz 365,24219 günden meydana gelir. Bu sayı, dünyanın Güneş etrafındaki tam bir dönüşü (yıl) boyunca kendi ekseni etrafındaki 24 saat 56 dakika 4 saniyelik dönüşünü (gün) kaç kez tamamladığını ölçen titiz gözlemlerle belirlenmiştir. Güneşin Zodyak kuşağını boydan boya kat ettiği zaman olarak deneyimlediğimiz bu süreyi yıllık 1 saniyenin altında bir doğrulukla hesaplayabiliyoruz. Bazen, dünyanın dönüş hızındaki yavaşlamayı telafi etmek amacıyla “artık saniye” adı verilen fazladan 1 saniye ekliyoruz. Hızla değişen bir teknoloji dünyasında yaşadığımızdan, her şeyde tam bir kesinlik arar olduk! 

Oysa tarih boyunca ihtiyaçlarımız farklılık göstermiştir. Modern Batı’nın ataları, bundan 500 yıl öncesinin düşük teknolojili dünyasında, sadece günün saatini gösteren tek ibreli saatlerle yetiniyorlardı. Roma İmparatorluğu öncesinde zaman, günü farklı uzunluktaki saatlere bölen güneş saatleriyle ölçülüyordu ve 365 günlük mevsimsel döngünün tamamını takip etmek şart değildi. Çiftçilerin sadece önemli ayları, yani ekimden hasat sonuna kadarki ayları bilmeleri yeterliydi ve bunun için de dolunaylardan yararlanıyorlardı. Roma öncesi dönemin sonlarına doğru, sığırların gebelik süresini temel alan 305 günlük (on aylık) bir takvim yılı geliştirildi. Bu da gayet mantıklıydı, zira tüm yaşamları bu en önemli evcil hayvanın yaşam döngüsüne bağlıydı. Onun etiyle besleniyor, sırtında yük taşıyor, tüylerinden iplik eğiriyor, derisiyle ısınıyor ve kemiğiyle alet yapıyorlardı. Benzer şekilde, İnkaların bir yılı 328 gün sürüyordu ki, bu da Lamaların yaşam döngüsünde gebeliğin başlangıcından doğuma kadar geçen zaman aralığıdır. İnkalar bu zaman aralığını biyo-astronomik bir rastlantı sayesinde, Pleiadlann son gözden kayboluşları ile ilk ortaya çıkışları arasındaki 37 günü, 365 günlük mevsimsel yıldan çıkararak hesaplıyorlardı.


Günümüzde And Dağlarının yüksek kesimlerindeki çiftçiler de hava durumunu tahmin etmek için Pleiadlara bakıyorlar. Dediklerine göre eğer Pleidlar şafak öncesi gökyüzünde açık ve parlaksa bu, gelecek aylarda havanın iyi olacağına delalettir. Yok eğer soluk görünüyorlarsa, patates hasadından fazla bir şey beklememek gerekir. Bu durumda en iyisi ekimi ertelemektir, zira yağmurlar geç gelecek ve yağış miktarı düşük olacaktır. Modern bilimsel araştırmalar, yerli halkın 400 yıldan uzun bir süredir kullandığı bu tekniğin, And Dağları yükseklerinde kuraklığa yol açan El Nino için oldukça iyi bir tahmin aracı olduğunu doğrulamaktadır. Atmosfer bilimciler, Pleaidların yerliler tarafından başvurulan tüm belli başlı görsel özelliklerinin -genel parlaklık ve büyüklük, ilk görünür olma tarihi ve en parlak yıldızın görünüşü- bir El Nino yılından aylar önce ortaya çıkan yüksek irtifalı saydam bulutların görsel etkisiyle bağlantılı olduğunu belirtiyorlar. Yani folklorik bir uygulama, bilimsel bilgiyle uyum içindedir!

 

Navaholar da, benzer şekilde, gökyüzü ile yaşadıkları yer arasında mimari bağlantılar kurarlar. Evlerine verdikleri Hogan ismi, ho (yer) ve ghan (yuva) kelimelerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur. Yaratılış Hogan`ı. Novahoların Pleiadlar hikâyesinde karşılaştığımız Kara Tanrı tarafından inşa edilmiştir. Kara Tanrının içine yıldızları yerleştirdiği bu hogan, onun soyundan gelen bizlerin de burada, yeryüzünde yaptığımız tüm hoganların ilk örneğini oluşturur. Kara Tanrıya bir saygı göstergesi olarak bütün hoganlar yıldızların gökyüzündeki hareketiyle uyumlu bir doğrultuda konumlandırılmalıdır. Hoganın çatısı tıpkı gökyüzü gibi kubbe şeklindedir. Işık ve ısı kaynağı güneş (ha’a’aah yani ‘düzenli şekilde hareket eden yuvarlak nesne-") gibi de yuvarlak olmalıdır. En önemlisi de, hoganın kapısı, güneşin her gün yolculuğunun başladığı doğuya açılmalıdır. Bütün hoganların dört direği vardır ve bunların her biri, gökyüzünü taşıyan dağlar gibi, ana yönlere yerleştirilmiştir. Hogan'ın duvarları da dağlar gibi dimdik yükselir. Bir hoganın içine girildiğinde, güneşin hareketini taklit ederek her zaman saat yönünde hareket edilmelidir. İçerisi fiziksel olarak bölümlere ayrılmamıştır; fakat yine de (kuzey, doğu, güney ve batıda olmak üzere) dört özel alan veya köşenin varlığından söz edilebilir. Yemek pişirilip yenilen yer doğudadır. Gün içinde misafirliğe gelenler batıda ağırlanır. Dua ve ibadet edilen yer kuzeyde, çalışılan yer güneydedir. Beşinci yön, yani merkez, ortadaki güneşi çevreleyen gökyüzünü simgelemektedir.


Çinlilerin gökyüzünde ayırt ettikleri 283 yıldız deseninin tümü, tek ve büyük bir yapı içinde birbirine bağlanır. Navaho, Pawnee ve Lakota yerlilerinin göksel evleri ve kulübeleri gibi, Çin gökyüzü de imparatorluğun en önemli konutunu yansıttığı düşünülen göksel bir imparatorluk olarak tasavvur ediliyordu. En başta da Kuzey Gökyüzünün Üç Mahfazası geliyordu. Merkezde ise hareketsiz Kutup Yıldız’ıyla temsil edilen imparator bulunuyordu.


İmparator yeryüzündeki başkentin düzenlenmesini kozmik enerjinin belirli bir noktadaki özellikleriyle uyumlu kılmak için, ƒeng shui sanatını icra eden bir falcıya başvururdu. Yer üzerindeki işaretleri veya bir avuç dolusu toprak havaya atıldığında oluşan şekilleri yorumlayan bu uzman kişi, bir binanın nereye yapılması ve hem içinin hem çevresinin nasıl düzenlenmesi gerektiğine karar verirdi. Kozmik bilgisinin kaynakları arasında manyetik alanlar, akarsu yolları ve yeryüzü şekilleri bulunuyordu. Ayrıca, üzerine çeşitli yazılar kazınmış eski kemik ve deniz kabuğu parçalarından oluşan kehanet kemiklerine de başvurabiliyordu. Kimi zaman, bir inşaat alanından geçen yin ve yang enerjilerini dengelemek için, işçilerin çok sayıda büyük kaya parçasını kaldırıp yerine bir orman dolusu ağaç dikerek araziyi tümüyle dönüştürmesi gerekiyordu. (Bugün de Şangay ve Pekin gökdelenlerinde bu tür mimari modifikasyonlar görebilirsiniz.) Şehrin uygun bir forma kavuşabilmesi, doğal çevreyle ve özellikle de dört ana yönle uyum içinde olmasına bağlıydı.

 

Bir plan dahilinde inşa edilmiş Amerikan şehirlerinin en mükemmel örneği olan Washington, 18.yüzyıl Fransız Aydınlanmasının bir ürünüdür. Fransız-Amerikalı askeri mühendis Pierre Charles L’Enfant tarafından hazırlanan görkemli tasarımı, Avrupa`nın büyük şehirleriyle boy ölçüşme amacındaydı. Washington, başlangıçta, her kenarı 10 mil (16 km) uzunluğunda olan ve köşeleri ana yönleri gösteren kusursuz bir kare şeklinde düzenlenmişti. Bir zamanlar antik şehirlerin merkezinde yükselen piramit veya zigguratların, daha sonraları ise şehir merkezini belirten katedral, tapınak veya camilerin yerini burada Kongre Binası almıştır.


Aydınlanma filozofu Jean-Jacques Rousseau’ya göre her devlet, ister monarşi olsun ister demokrasi, tanrılarla bağ kurmak zorundadır. Washington’un telli bir tekerlek ve onun üzerinde dörtgen bir ızgara şeklindeki planı, ziyaretçilerde ulusal bir mitoloji hissi uyandırır. Kongre Bina’sından Beyaz Saray’a Pennsylvania Bulvarı boyunca ilerleyen geçit törenleri ve Washington Anıtı’ndan Ağaçlıklı Yol (Mall) boyunca Kongre Binası`na uzanan davetkâr manzara tören yolları ve haç güzergâhları düzenleme şeklindeki kadim geleneğe öykünmektedir. Washington, kutsal ve dünyevi uzamların bir kesişme noktası, evrenin geometrisini ve alemlerin ahengini yansıtan bir iktidar merkezi olarak sunar kendini. Çinliler için eski Pekin neyse, Amerikalılar için de Washington odur: Göksel bir şehir.


Desanalar, Kuzeybatı Amazon’un ekvatoral yağmur ormanlarında yaşayan Tukanoan halkına mensup bir kabiledir. Desanaların kurucu kahramanı, asasını dik tuttuğunda gölge düşürmeyeceği bir yer bulmak için dünyayı dolaşan bir tanrıymış. Sonunda aradığı yeri ekvator hattı üzerinde bulmuş ve halkını oraya yerleştirmiş. Hikâyede, rahim benzeri bir göle düşen ve yeryüzünü dölleyen dikey bir ışık demetinden bahsedilir. Bu özel yer, gökyüzünün yeryüzüyle temas ettiği noktadır. Yeryüzündeki yaşam bu noktadan başlar ve bir merkez etrafında, sınırları belli bir alan dahilinde gelişir. Desanalar tüm deneyimlerini düzenleyen temel şeklin altıgen olduğuna inanır. Bal petekleri, yabanarılarının yuvaları, kaplumbağaların kabuklarındaki desenler ve şamanların güç edinmek için kullandıkları kaya kristalleri hep altıgen şeklindedir. Ayrıca ana rahmi ve insan beyninin bölümleri de bir altıgen olarak düşünülür.



Antik Yunan-Roma, Aztek ve Çin uygarlıklarının üçü de son derece ataerkil bir yapıya sahipti. Kadınlar tarafından anlatılmış hikâyeler vardıysa bile, günümüze ulaşmamıştır. Kadınların toplumdaki temel rolünün hakiki bir ifadesini bulabilmek için, hiyerarşik örgütlenmenin daha zayıf olduğu kültürlere bakmalıyız: Mesela Kuzey Amerika’daki İrokua, Navaho ve Lakato kabileleri ile Avustralya, Afrika ve Amazon’un yerli halkları. Çoğu durumda gökyüzündeki şekiller üzerinden anlatılan geleneksel hikayeler, eğer bir sır olarak saklanmamışlarsa hem erkek hem kadın anlatıcılar yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılmıştır ve bu hikayelerden çıkarılan derslerin çoğu, bugün de pratik değerini korumaya devam etmektedir.


Fletcher Büyük Ovalar'ın yerli halkları için büyük önem taşıyan cinsiyetler arası denge fikrini ele aldığı ilk eserlerinden birinde, Pawneelerle ilgili şöyle yazar: “Her şey ya erkektir ya dişi: Bu iki ilke, her şeyin devamı için elzemdir.” Örneğin, doğu ve güney erkek, batı ve kuzey dişidir; yukarısı erkek, aşağısı dişidir -tıpkı lrokualarda olduğu gibi. Köyde her cinsiyetin, kendi kılavuz yıldızları altında konumlanan mabetleri vardı. (Bu yıldızların hangileri olduğu bugün artık bilinmiyor.) Ayrıca, dört ana yöndeki mabetleri birbirine bağlayan ara yönlerde de başka yıldızlar yer alıyordu. Dini törenlere kadınlar ve erkekler sırayla liderlik yapıyordu. Bu törenlere katılanlar, batıdan başlayarak saat yönünde kuzey, doğu ve güneye doğru, ufuk boyunca bir mabetten diğerine ilerliyordu.

  

Yerlilerin cinsiyetler arası ilişkilerde tamamlayıcılığı vurgulayan çoğu takımyıldızı, verilmek istenen mesajı bir tür gerçekçi ve toplumsal bir latifeyle iletir. Şahsen benim favorim. Ntshune’dir (Güney Balığı Takımyıldızı’ndaki Fomalhaut). Botswana’da Tswanalar, bu yıldıza "Öpücük Yıldızı" adını verir çünkü kışın sabah vakti görünür -yani tam da genç aşıkların, ebeveynlerine yakalanmadan önce ayrılmaları gereken saatte.


Bu kitapta aktardığım yıldız hikayelerinin her biri, esrarengiz doğa olaylarını aşina deneyim ve fikirlerle ilişkilendirmek, böylelikle de insanlara endişelerini giderecek bir şekilde açıklamak için kullanılmıştır. Bu, kozmik kaygıyı yatıştırmanın bir yoludur. İşte bu yüzdendir ki gökcisimlerinin isimleri, ruhları ve hatta biyolojik işlevleri vardır: Örneğin İnuitler, mantarlara “yıldızların dışkısı", yosunlara ise “Güneş'in idrarı” der; kırmızı yıldızlar karaciğerle beslenirken, beyaz yıldızlar böbrekle beslenir. İnsanların yaşamını şekillendiren toplumsal ve dini değerlerin derinliğine nüfuz etmeden, herhangi bir kültürün astronomi bilgisini anlayıp takdir etmeniz mümkün değildir. Dolayısıyla, takımyıldızların hikayelerini anlatmakla amaçlanan, gökyüzüne baktığımızda yaşadığımız deneyimin diğer deneyimlerle -yaşamın başlangıcı ve sonu, kovalama, kurtulma, hayatta kalma ihtiyacı, mevsim değişikliklerini öngörme veya iyi davranışla ilgili ortak kuralların gerekliliği -bağlantısını kurmaktır. Her yıldız hikâyesi bize kendimizi anlatır.



Anthony Aveni

Russell Colgate Distinguished Üniversitesi, Astronomi, Antropoloji ve Amerikan Yerlileri Çalışmaları profesörüdür ve aynı üniversitede Fizik ve Astronomi ile Sosyoloji ve Antropoloji bölümlerinin her ikisinde de görev yapmaktadır. Dünya genelinde üç yüzden fazla üniversitede ders veren Aveni, antik Orta ve Güney Amerika kültürlerinin astronomik tarihi üzerine yaptığı çalışmalarla, gelişmesine katkıda bulunduğu “Kültürel Astronomi” alanının kurucuların biri olarak kabul edilmektedir. 

Rolling Stone dergisince hazırlanan listede Amerika Birleşik Devletleri’nin en iyi on üniversite profesörü arasında yer almasının yanı sıra Council for the Advancement and Support of Education (Eğitimi Geliştirme ve Destekleme Konseyi), Washington D.C. tarafından Yılın Profesörü seçilen Anthony Aveni; ulusal ve uluslararası pek çok ödüle layık görülmüş, çalışmaları aralarında National Geographic Society ve National Science Foundation’ın da bulunduğu çok sayıda resmi ve özel kuruluş tarafından desteklenmiştir. Saygın bilim dergilerinde yayımlanan üç yüzden fazla makale kaleme alan Aveni, 35’den fazla kitaba imza atmış ya da yayıma hazırlamış; uzman olduğu alanlarda Discovery Chanel, Learning Channel ve BBC gibi kurumların belgesel ve TV programlarına konuk olmuştur.

Anthony Aveni, sanatçı eşi Lorraine ile birlikte Hamilton, New York'ta yaşıyor.

  

Türkçedeki Kitapları:

2021-Zamanın Kültürel Tarihi
2022-Yıldız Hikayeleri

web sayfası



















 



11 Mayıs 2022

Helle Lund-2015-Danske Arstidssange

01. En Yndig Og Frydefuld Sommertid (5:31)
02. Jeg Ved Hvor Der Findes En Have Sa Skon (4:25)
03. Jeg Er Havren (6:31)
04. Sensommervisen (5:06)
05. Nu Falmer Skoven Trindt Om Land (4:35)
06. Spurven Sidder Stum Bag Kvist (5:03)
07. Sneflokke Kommer Vrimlende (5:08)
08. I Sne Star Urt Og Busk İ Skjul (3:28)
09. Jeg Ved En Laerkerede (2:37)
10. April, April (4:10)
11. Den Bla Anemone (4:58)
12. Den Gamle Skaerslippers Forarssang (3:08)

Helle Lund Trio'nun 12 Danimarka mevsimlik şarkıdan oluşan yeni albümüne, doksanların sonlarında Danimarka caz sahnesinin en önemli ve popüler isimlerinden biri Hans Ulrik eşlik ediyor.Ulric'in yanı sıra basçı Jesper Bang Pedersen ve davulcu Kaoru Obayashi'den oluşan Trio son 15 yıldır birlikte çalışıyorlar.

Albüm repertuaru, klasik Danimarka şarkıları ve ilahilerinden oluşuyor.  I'm the Oats, The Late Summer Song, Snowflakes Come Bol, The Blue Anemone vb. şarkılar konserde kaydedilmiştir. 

Müziğe kendiliğindenlik ve dolaysızlık hissi vermeye yardımcı olan orijinal besteler etrafında yumuşak ve melodik bir şekilde doğaçlama yapan trio, ellerindeki bu klasik malzemeye büyük saygı duyarak onlara yeni bir ruh kazandırmıştır. Helle Lund bu albümdeki eski melodilerde harikalar yaratmıştır, Hans Ulrik hem tenor hem de soprano saksofonda elinden gelenin en iyisini yaparak  güzel bir atmosfer yaratan iyi bir kombinasyon ortaya koymuşlardır..

Trionun 2015 den sonra yaptığı herhangi bir çalışmaya rastlayamadım ne yazık ki..

albümü indirip dinlemek için


Related Posts with thumbnails